MUSTAFA KEMAL'İ TEHDİT EDEN ADAMIN ANALİTİK ZEKASI

 




Soner Yalçın, "Mustafa Kemal'i tehdit eden isim" başlıklı bir yazı kaleme almış..

Demek ki "tehdit edilmek" bir meziyet..

İmdi, istihbarat (gizli servis) alavere daleverelerinin de işin içine bolca girdiği "devletler arası oyun"larda, görüntüye fazla aldanmamak gerekir.

Tehditler olsun, dostluk ve bağlılık mesajları olsun, göstermelik olabilir.

İç politikada bile bu böyledir.

Mesela Samsun'a İngiliz vizesiyle çıkan Atatürk, Padişah'ın sarayını başına yıkmayı kafasına koymuş olduğu halde onu hiçbir zaman tehdit etmedi.

Tehdit etmeyi geçtik, adam yerine koymaması anlamına gelen bir lakaydi bile sergilemedi.

Tam aksine, sürekli "Kulları Mustafa Kemal" imzasıyla telgraf gönderip bağlılık yeminleri etti.

Hatta, Erzurum Kongresi sırasında göndermiş olduğu (içinde beş defa "kulluk" arzedilen) telgrafını TBMM'nin açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmada bütün milletvekillerinin önünde okudu. 

Halbuki aynı adam, bu telgrafı gönderdiği sırada sadık bendeleri Mazhar Müfit ve Süreyya Yiğit'e kimseye söylenmemesi kaydıyla saltanata son vereceğini ve cumhuriyet ilan edeceğini söylüyor, kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanı olacağı mesajını veriyordu.

*

Eski MİT ajanı Prof. Mahir Kaynak'ı çok çabuk unuttuk.

Analiz meraklılarına sürekli şunu anlatıyordu:

Eylem ve söylemler tek başına birşey ifade etmez.. Önemli olan, onların nasıl bir algıya yol açacağı ve hangi sonuçlara zemin hazırlayacağıdır.

Atatürk'ün Vahideddin'e karşı olan takiyyesinin (hile ve yalanının) durumu da bu.

Adam görünüşte sadakat arzediyor, gerçekte ise kuyu kazıyor.

Aynı şekilde siyaset arenasında yaşanan bazı döğüşler danışıklı döğüştür. Maksat, birilerini aldatıp tufaya getirmektir.

Fiiliyata yansımayan kuru sıkı tehditler tek başına birşey ifade etmezler. 

Bazen böylesi tehditler yalandan "O, bizim adamımız değil, hatta ondan nefret ediyoruz, elimizden gelse çiğ çiğ yiyeceğiz" mesajını vermek için yapılır.

Buna karşılık, gerçekten hedefe konulan isimler, bakarsınız ki, tuzak anlamına gelen ikramlar eşliğinde zehirlenir ya da sırtından hançerlenir.

Tıpkı Atatürk'ün yalandan Padişah'ın "kul"u olması, tek gayesinin saltanat ve hilafet makamının korunması olduğunu söylemesi, bunun için sular seller gibi yemin etmesi gibi.

*

Her neyse, biz Soner Yalçın'ın yazısına dönelim.

Düz mantıkla (safça) bakarsanız son derece naif ve çocuksu bulacağınız, fakat Mahir Kaynak gibi "kritik-analitik" yaklaşırsanız oldukça kurnazca kaleme alınmış olduğunu teslim edeceğiniz yazısında şu ifadeler yer alıyor:

Analitik zeka, kriz karşısında çözüm odaklı düşünmektir.

Analitik düşünme yeteneği, problemlere köklü çözümler getirir. Bu kuşkusuz verilerin sistematik analiziyle mümkündür. Mesela:

Mustafa Kemal, Anadolu'ya ayak basar basmaz moral bozucu haberler almaya başladı:

Örneğin:

İngiliz Yarbay Rawlinson bizzat Mustafa Kemal'i tehdit etti:

-“Erzurum'da kongre toplamanıza izin veremeyiz.”

Örneğin:

Fransız Jandarma Müfettişi Binbaşı Brunot Sivas Valisi Reşit Paşa'yı tehdit etti:

“Kongre Sivas'ta toplanırsa şehri beş gün içinde işgal ederiz.”

Sinirler gergindi…

Moraller bozuktu…

Milli Mücadele doğmadan boğulacak mıydı?

Mustafa Kemal, İngiliz Rawlinson'un tehdidinden bir gün sonra:

10 Temmuz 1919. Saat, 16.00. Erzurum Müstahkem Mevki Kumandanlığı binası.

Mustafa Kemal arkası pencereye dönük sekiz kişilik masanın baş tarafına oturdu. Bir yanında Erzurumlu Hoca Raif (Dinç) Efendi diğer yanında Kazım Karabekir vardı. Soğukkanlıydı.

Masanın üstünde Avrupa haritası bulunuyordu.

Erzurumlu “Dursunbeyoğlu” ailesinden maarifçi Cevat Bey, toplantıda neler olduğunu “Milli Mücadelede Erzurum” kitabında yazdı:

AVRUPA ÇÖZÜMLEMESİ

-“Mustafa Kemal Paşa masaüstündeki haritanın başında bize dünyanın o günkü askeri ve siyasi durumunu en ince noktalarına kadar anlattı. Sonra da Türkiye'nin o günkü durumuna geçerek Anadolu'da milli direnişin başarıya ulaşacağı düşüncesi üzerinde ısrarla durdu.

-“Paşa bu açıklamasında iki noktaya dayanıyordu: Birincisi, Türk milletinin bağımsız yaşamak konusundaki azmi. İkincisi de büyük bir savaştan henüz çıkmış bulunan o zamanki galip devletlerin ikinci bir dünya savaşına giremeyecekleri düşüncesi idi. Bu düşüncesini iki önemli noktaya dayandırıyordu:

-“Birincisi, bu milletlerin savaştan yorgun düştükleri ve başlarındaki hükümetlerinde ‘milli irade' dışında hareket edemeyecekleri idi. Bu duruma örnek olarak bir ay kadar önce (Bolşevik Devrimi önlemek için savaşan) Vrangel ve Denikin ordularına yardım etmek üzere Kırım'a çıkarılmış olan büyükçe Fransız askeri birliğinin tek kurşun bile atmadan gemilerine dönmüş olduklarını ve Meriç'in batısında Bulgar milli kuvvetlerinin Yunan birliklerini çekilmeye mecbur bırakmaları karşısında, müttefiklerin yardımda bulunmamalarını delil gösterdi.

-“İkinci nokta galip devletlerin ‘ganimet paylaşmasında' anlaşmazlığa düşmüş olmaları idi.

-“Paşa, dört saat süren oturumda sorulan çeşitli suallere inandırıcı cevaplar verdi ve oturumu iki cümleyle kapadı:

-“Görüyorsunuz ki, bu şartlar altında karşımızda yalnızca Yunan kuvvetleri kalacaktır. Eğer, Türk milletini tek bir direniş cephesi halinde birleştirebilir ve ordumuzu kısa zamanda düzene koyabilirsek çok geçmeden Yunan ordusunu denize döker, memleketi istiladan kurtarır, tam bağımsızlığa kavuştururuz.”

*

Atatürk'ün anlattıklarının gerçekte hiçbir orijinalitesi yok.

Mevcut durumla ilgili analizin patenti aslında Kâzım Karabekir'e ait.

Karabekir'in Atatürk'ten tam bir ay önce İstanbul'dan Anadolu'ya geçmesinin nedeni de bu.

Kafasındaki plan, Anadolu'da bir direniş örgütlemekti.

Hatıratında aktardığı gibi, söz konusu analizini ayrıntılı biçimde Mustafa Kemal'e de anlatmıştı, ve o, aynı fikirde olmadığını söylemişti.

Sonra nasıl olduysa birden bire hidayete erdi, ve yaveri olduğu, kendisine çok güvenen (ne de olsa "kul'u) Vahideddin tarafından görevlendirildi.

Adamın Vahideddin gibi İngilizler'le de diyaloğu iyiydi. Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, İngiliz Gizli Servisi'nin İstanbul şefi Frew'la "bir-iki" defa gizli/mahrem görüşme yapmış bulunuyordu.

*

Vahideddin (İstanbul Hükümeti), Atatürk'e olağanüstü yetkiler vermiş durumdaydı. 

Görevinin adı müfettişlikti, gerçekteyse Anadolu genel valiliği anlamına geliyordu.

Çünkü, Van'dan Ankara'ya kadar bütün vatan sathında hem askerî hem de mülkî/idarî makamlara emir verme, görevden alıp atama yapma yetkisine sahipti.

İstediği valiyi görevden alabilir, yerine yenisini atayabilirdi.

Mesela, Refet Bele'yi hemen Samsun valisi atamıştı.

Verilen bu yetkilere karşılık ondan beklenen hemen Yunan'a karşı gerekli önlemleri almasıydı.

Halbuki Atatürk'ün kafasındaki plan başkaydı. Kongreler yapıp ardından yeni bir meclis (İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın yerini alacak bir TBMM) oluşturmak, sonra da, "Ben yetkimi Osmanlı Devleti'nden ve Padişah'ın altına imza attığı belgeden değil, milletten, milletin meclisinden alıyorum" diyebilmek istiyordu.

Bu yeni meclisin ilk işi de, "Hıyanet-i Vataniye Kanunu" diye bir kanun çıkarıp, kendisinin otoritesine iman etmeyenlerin (Osmanlı Devleti'ne bağlı kalanların) idam edileceğini duyurmak olmuştu.

Asıl dert Yunan'la mücadele değildi.. Zaten o arada İngilizler Yunan'ı Milne Hattı ile durdurmuşlardı. Atatürk rahat rahat kongrelerini yapabilir, meclisini toplayabilir, Padişah'ın kuyusunu kazabilirdi.

Ama Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin rahat durmayacağı, daha baştan, "Kendi kendine kongrecilik oynamayı bırak, sana verdiğimiz yetkiler neyine yetmiyor, haydi cepheye" diyecekleri kesindi.

Bu durumda Atatürk, hain konumuna düşecekti.

Fakat İngilizler, Atatürk'ün değil, Vahideddin'in hain konumuna düşmesi için gereken adımları attılar.

Vahideddin'e ve İstanbul Hükümeti'ne, "Mustafa Kemal'i geri çağırın" diye baskı yaptılar.

Böylece, Mustafa Kemal, İngiliz'in korkup tırstığı kahraman haline geldi. Padişah ve İstanbul Hükümeti ise İngiliz işbirlikçisi..

Rawlinson hergelesinin Mustafa Kemal'i tehdit etmesinde şaşılacak bir yan yok. (Mutlaka başkalarının yanında tehdit etmiştir, ancak gerçek "hedef"ler örtülü biçimde tehdit edilir.)

*

Daha önce bu konuları ayrıntılı biçimde yazmıştık. 

Aslında söylenecek çok şey var, fakat lafı uzatmak istemiyoruz.

Son sözü Abraham Lincoln'a bırakalım:

"Bütün insanları bir zaman kandırabilirsiniz, bazı insanları daima kandırabilirsiniz, fakat herkesi her zaman kandıramazsınız."

"You can fool all the people some of the time, and some of the people all the time, but you cannot fool all the people all the time."


E-KİTAP: FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ)

 


https://www.academia.edu/85690137/Felsefe_Bilim_ve_%C4%B0man_Saf_Ak%C4%B1ls%C4%B1zl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tenkidi_



FELSEFE, BİLİM VE İMAN

(SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ)

  

Dr. Seyfi SAY

  

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 4

 

BİRİNCİ BÖLÜM: AKIL, BİLİM VE İMAN

İMANIN ASIL (ESAS) DAYANAĞI AKILDIR 7

AKIL KORKUSU 15

SAF (MAHZA) AKILSIZLIK 25

BİR ATEİSTE CEVAP 36

DEİST OLAN İLAHİYATÇI 77

İMAM MATÜRİDÎ’Yİ ANLAMAK: BİLGİ SORUNSALI VE İMAN 137

AKLIN YETKİ ALANI 152

 

İKİNCİ BÖLÜM: AKIL VE EŞ’ARİYYE

İYİ NİYETLİ FAKAT BİLGİSİZ GARAUDY VE DE “TAKLİTÇİ”Sİ HAYRETTİN KARAMAN 158

İMAM EŞ’ARÎ HAKKINDAKİ EZBER HURAFELER 165

AKIL DÜŞMANLIĞI İMANSIZLIK ÇAĞRISIDIR 176

EŞ’ARİYYE İNDİNDE AKLIN KONUMU 179

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AKIL VE ATATÜRKÇÜLÜK / BATICILIK

AKIL, POZİTİVİZM VE EVRİM 183

AKIL MI ÜSTÜN, ATATÜRKÇÜLÜK MÜ? 192

VAHİY VE İNSAN AKLI, YA DA, ŞERİAT VE LAİKLİK 202

HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT, NE İLİMDİR NE CEVAT AKŞİT, EMRİVAKİLİ ZORDUR, VE KAFA KESMELİ TEHDİT 204

“CAHİL ATATÜRK” 206

ATATÜRK’ÜN MİRASI VE MİRASYEDİLER 228

 

ÖNSÖZ

 

"Bizim dinimiz en tabii ve mâkul dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dînin tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lâzımdır. Bizim dînimiz bunlara tamamen uygundur."

Bunları söyleyen kişiyi tanıyorsunuz..

Sözünden, bu işlere “kafasının fazla basmadığı” ve ‘moda’ kavramlarla düşündüğü anlaşılıyor. Bir din, (son tahlilde insanın heva ve heveslerinin ürünü sübjektif/öznel bir ideolojiden/zihniyetten başka birşey olarak görülemeyecek) “tabiîlik” (doğallık) kıstası ile değerlendirme konusu yapılamaz.

Tabiî ve makul oluş, “son din” olmanın nedeni de olamaz. İlk din de (Hz. Adem a.s.’ın dini) “tabiî” ve makuldü ve şeriat (toplumsal kurallar) farklılığı bir yana bırakılırsa “son din”le aynı şeydi.

*

Tabiata uygunluk demek olan tabiîliği, insanın doğal yapısına ve ‘doğa’daki canlı yaşamının sürdürülebilirliğine elverişlilik olarak açıklayabiliriz. Mesela insanın, rakı gibi sağlığına zararlı alkollü içecekleri kullanması “tabiî ve makul (akla uygun)” birşey olarak görülemez. Yine, erkeklik ve dişilik biyolojik bir vakıa/realite/gerçeklik olması itibariyle “tabiî” bir durumken, sapık ideolojik safsatalarla bu realiteyi yok sayma eğilimi akla ve insanın tabiatına aykırıdır.

İşte bu noktada, insanların “tabiî” (doğal) ve “makul” (akla uygun) kelimelerine yükledikleri anlam farklılık göstermeye başlıyor. Müslümanlar “tabiî”likten ‘fıtrat’a uygunluğu anlarken, Batılı modernler ve taklitçileri tabiîliği “pratiğe aktarılabilen herşey” olarak görüyorlar.

Böylece, Müslümanlar nazarında fıtrata aykırılık ve sapkınlık olan eylemler, onlar nezdinde “tabiî ve makul” insanlık hallerine dönüşüyor. Meşrulaşıyor.

Birilerinin İslam’ın kavramsal çerçevesinin (ya da paradigmasının) bir parçası olan ‘fıtrat’ kelimesini terk edip Batı’nın ideoloji yüklü ‘doğallık/tabiîlik’ kavramına sarılmalarının nedeni işte bu.

Jürgen Habermas’ın Türkçe’ye Doğalcılık ve Din Arasında adıyla çevrilen bir kitap (Zwischen Naturalismus und Religion) yazmış olması tesadüf değildir. Ona göre, bunlar, günümüzün entelektüel durumunu belirleyen iki karşıt eğilim, ve aralarında sürüp giden bir gerilim ve çatışma var.

Evet, “doğalcılık”, “din” karşıtı “küfr”ün günümüzdeki ideolojik sığınağı, küfür cephesinin ortak paydası.

*

Bu çarpık zihniyetin kilometre taşlarından birini, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Temel İlkeleri adlı kitabının önsözünde yer alan şu ifade oluşturuyor: “Ne ki makuldür, o gerçektir; ve ne ki gerçektir, o makuldür (“Was vernünftig ist das ist wirklich und was wirklich ist das ist vernünftig.” İngilizce’ye farklı ifadelerle aktaranlar var: “What is rational is actual; what is actual is rational.” "What is real is rational, and what is rational is real."The rational is real, and the real is rational,”)

Böylece gerçek, gerçek olmaktan, makul de makul olmaktan çıkıyor.. İnsan için ölümsüzlük de makul bir durumdur, fakat gerçek midir?! Fiilen var olan, vaki olan (gerçek olan) herşey makul karşılanabilir mi?!. Bugün çok tartışılan kadın ve bebek cinayetleri ‘gerçek’ bir olgu olmaları itibariyle makul görülebilir mi?!

Kısacası, bir sözün yaldızlı, parlak ve çarpıcı olması, makul olması için yetmiyor.

İnsan nasıl ki ne yaparsa yapsın ‘kader’inin dışına çıkamazsa, yaptığı herşey tanım gereği ‘kader’in gereğinin ortaya çıkmasından başka bir anlama gelmezse, böylesi bir aklîlik/makuliyet düşüncesi de, insanın gerçekleştirdiği herşeyin “makul” sayılması sonucunu verir. Yani yaptığınız hiçbir şey, artık, ‘yapılmış/gerçekleşmiş’ birşey olduğu için, gayrimakul sayılamaz. Gerçekleştiremediğiniz şeyler ise, gayrimakuldür. Mesela iyi bir insan olmayı tasarlamış fakat kötü şeyler yapmışsanız, yani ‘gerçekleştirdiğiniz’ şeyler kötüyse, bu kötülüğünüz makul, gerçekleşmeyen iyiliğiniz ise gayrimakul olmaktadır.

Doğallık/tabiîlik düşüncesinin durumu da budur. İster ‘fıtrat’a uygun olsun, isterse aykırı, herşey doğada/tabiatta gerçekleştiği için, tanım gereği tabiîdir. Bu yüzdendir ki, insan eylemlerini ‘meşrulaştırmak’ için kullanılan ve her kapıyı açmaya elverişli ‘maymuncuk’ işlevi gören içi boş doğallık hurafesinin insanı götüreceği son nokta, ateist ve Atatürkçü akademisyen Prof. Celal Şengör’ün kendi pisliğini yemesi türünden saf ve pür ‘doğal’ davranışlar olacaktır. Evet, Batı’nın seküler düşüncesinin ve onun bu topraklardaki gayrimeşru çocuğu olan Atatürkçülüğün çarpık ve vahyin irşadından mahrum makuliyet ve tabiîlik düşüncesinin insanları döndürüp dolaştırıp götüreceği son nokta ancak böylesi herzevekillikler ve halt yiyicilik olacaktır. Olmaktadır.

Günümüzde yaşanan, bu.

Sığ bir idrak ve derin bir taklitçilikle böylesi “tabiî” (doğal) ve “makul” gibi moda kelimelerin büyüsüne kapılıp ‘dolmuş’una binenlerin inebilecekleri başka bir durak bulunmamaktadır. Nitekim sözlerimizin başında lafını aktardığımız kişi de sonradan dinimize ve dolayısıyla ona uygun olan “akla, fenne, ilme ve mantığa” aykırı laflar etmiş bulunuyor. Bu savruluş, makul olmasa da tabiî karşılanabilir, çünkü herkes kendi “tabiatına (seciye, karakter ve mizacına)” göre iş yapar: “De ki: Herkes kendi ‘şâkile’sine göre amel eder. Rabbin, kimin daha doğru bir yolda olduğunu en iyi bilendir.” (İsra, 17/84)

Ancak, günümüzde sözde İslam’ı savunma maskesi altında akıl düşmanlığı yapan öyleleri var ki, onları anlamak mümkün değil.. Bunlar, kendi zu’mlarınca akla karşı vahyi savunan mızraksız ve Sanço Panza’sız Don Kişotlar.

İşte elinizdeki kitap, akla karşı vahyi savunduğunu zanneden, ışığın gelmesini engelleyerek gölge yapmaktan başka bir işe yaramayan böylesi kişilerin tutumlarının makul olmadığını göstermek için hazırlanmış bulunuyor.

Onlardan beklenen, İslam’ı akla karşı değil, akılsızlığa karşı savunmalarıdır.

Ve de akıl ile, vahyin değil, Atatürkçülük gibi beşer mamulü ümniyye ve kuruntuların çelişebileceğini artık anlamalarıdır.

*

Allahu Teala’dan bu çalışmanın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

 

23 Ağustos 2022, Üsküdar

BİR E-KİTAP: AKIL, İMAN VE KANT’IN FELSEFESİ



https://www.academia.edu/84833026/Ak%C4%B1l_%C4%B0man_ve_Kant%C4%B1n_Felsefesi




AKIL, İMAN

VE KANT’IN FELSEFESİ

  

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 4

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI, EVRENİN VE ZAMANIN BAŞLANGICI, IMMANUEL KANT VE TÜRK İLAHİYATÇILAR 5

İTİKADEN MATÜRİDÎ VEYA EŞ’ARÎ DEĞİLLER DE, BELKİ KANTΠSAYILABİLİRLER 11

İLAHİYATÇILARIN DRAMI: MATÜRİDÎLİKTEN KANTÎLİĞE.. (İMAN, BEŞ DUYU VE AKIL) 17

BEKİR TOPALOĞLU’NUN TOPAL METAFİZİĞİ 28

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞININ BİLİNMESİ İÇİN O’NUN DUYULARLA İDRAK EDİLMESİ ŞART YA DA YETERLİ MİDİR? 32

FAZLUR RAHMANCILIK (MODERNİSTLİK) SAPIKLIĞI İLE KANT’ÇI CEHALET ARASINDA BOCALAYAN TÜRK İLAHİYATÇI AKADEMİSYENLER CAMİASI 36

İMAN, AKIL VE GÖNÜL 41

HRİSTİYAN GÖNLÜ İSLÂM AKLINA KARŞI 45

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞININ İSPATI VE TDV İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEKİ FACİA 53

NEDENSELLİK, TESADÜF VE ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI 60

İMAN VE NEDENSELLİK 67

İMAM MATÜRİDÎ VE İMAM EŞ’ARÎ’Yİ BIRAKIP KANT’IN İZİNDEN GİDEN “TÜRKİŞ” İLAHİYATÇILIĞI, TÜRK MÜSLÜMANLIĞI VE ANADOLU İRFAN(SIZLIĞ)I 77

NEO/YENİ BATINÎLİK VE EHL-İ SÜNNET DIŞI KANTİYYE İTİKADI 83

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 1: KANT’ÇILIĞIN GÖLGESİNİN GÖLGESİ “GÖNLE, DUYGULARA DAYALI İMAN” NAZARİYESİNİN SEFALETİ 92

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 2: KANT’IN FİLOZOFİK SAHTEKÂRLIĞI: SON DERECE BASİT BİR ANAFİKRİ SAÇ BAŞ YOLDURAN ZORUN ZORU BİR DENKLEM GİBİ İFADE HOKKABAZLIĞI 102

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 3: BAZI TÜRK İLAHİYATÇILARIN BİR TÜR EPİSTEMOLOJİK MEZHEB İMAMI DURUMUNDAKİ KANT’IN ÜMNİYYE/KURUNTU FELSEFESİ 114

EHL-İ SÜNNET’İN SON İMAMI IMMANUEL KANT’MIŞ 131

DİNSİZLİĞE DOLAYLI HİZMET GAFLETİ: AKILSIZ DİNDARLIK 137

DAMARLARDAKİ GAZALÎ (KANT’A DAİR) 141

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în. Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla.. Salât ve selâm, O’nun elçisi Muhammed Mustafa ile âl ve ashabının üzerine olsun.

İnsan için bu dünya hayatında en önemli konu, Allahu Teala’yı doğru tanıyıp gerektiği şekilde iman etmektir. Bu imanda aklın ve gönlün rolünün ne olduğu meselesi, sadece Allahu Teala’nın bilinmesi değil, insanın kendisini bilmesi bakımından da önem taşımaktadır.

Osmanlı’nın yıkılış döneminde yaşayan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen hocalar gibi zatların bu konulara hakkıyla vakıf oldukları eserlerinden anlaşılmaktadır.

Ancak, modernistleri geçtik, bu zatların ilmî mirasını yaşattıklarını ileri süren günümüz ilahiyat çevrelerinin bir kesiminin bile farkında olmadan batıl hristiyan düşüncesinden ve Kant’ın son tahlilde sofizme hizmet eden felsefesinden etkilenmiş oldukları bir gerçek. Böylece Allahu Teala’nın bilinip tanınması meselesinde akıl yerine gönlü esas alan bir anlayışı savunmaya başlamış bulunuyorlar. Doğal olarak bu, bilgi felsefesi (epistemoloji) çerçevesinde önemli bir savruluşa karşılık geliyor. Çünkü, Allahu Teala’nın varlığı ve birliğini tartışırken agnostisizm anlamına gelen bir duruş sergilemek zorunda kalıyorlar.

Bu konuları “Felsefe, Bilim ve İman” ve “Felsefî-Kelamî Tartışmalar” adı altında yayına hazırlamakta olduğumuz iki e-kitapta inşaallah ele alacağız. Ancak, konunun Kant’ın felsefesiyle ilgili olan boyutunu müstakil bir metin olarak sunmanın faydalı olacağını düşünmüş bulunuyoruz.

Bu çalışmanın hayırlara vesile olmasını Allahu Teala’dan niyaz ederim.

 

15 Ağustos 2022, Üsküdar

 


KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER

 



YERLİ VE MİLLİ SAHTE EHL-İ SÜNNETÇİLERE HAKİKİ EHL-İ SÜNNET DERSLERİ


Mehmed Zahid Kotku rh. a., 29 Aralık 1978 tarihinde İskenderpaşa Camii'nde yaptığı konuşmasında şöyle diyor:

... Cenâb-ı Peygamber’in bir buyruğu var:

(Lâ yuhillü demi’mriin müslimin, yeşhedü en lâ ilâhe illa’llàh, ve ennî rasûlü’llàh) “Bir müslümanın kanı caiz değildir ki, o müslüman kelime-i şehadet getirir ve benim de rasûlüllah olduğumu ikrar eder. Bunun öldürülmesi câiz değildir. (İllâ bi-ihdâ selâs) Ancak, üç sebeple öldürülebilir. Bir insanın öldürülmesinde üç sebep vardır.

(Es-seyyibü’z-zânî) “Evli bir insanın, başından nikâh geçmiş bir adamın zina etmesi, katlini mucibdir.”

Bak, hiç bir kimsenin katline cevaz vermemişken, bu ne kadar çirkin bir şey ki, katli caiz!

İkincisi, (Ve’n-nefsü bi’n-nefs) “Öldüreni öldürmek.” Buna da kısas diyorlar ki,

وَلَكُمْ فِي الْقِصَا صِ حَيَا ةٌ )البقرة: ١٧٩ )

(Ve leküm fi’l-kısàsi hayâtün) “Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 2/179)

Neden? Kendisinin de canının gideceğinden korkarak, kolaycacık cinayet işleyemez. Ancak deli gibi bir şey olursa, aklı başından gider, belki onlar yapabilir. Fakat aklı olan insan, kendi öleceğini de hesaba kataraktan, bu işe kolay kolay teşebbüs edemez. Onun için hayat vardır.

Bugün cesaret ondan ileri geliyor. Bir idare gelir, şu kadarını affeder; bir idare gelir, bu kadarını affeder. Üç beş sene yattıktan sonra çıkar, yine yapacağını yapar. Kurtuluş var. Ötekisinde ise, (en-nefsü bi’n-nefs) öldürürsen, sen de öldürülürsün.

Üçüncüsü, (Ve’t-târikü li-dînihî) “Dinini terk eden.” Biz buna mürted diyoruz, dininden dönen demek.

Birisi vardır ki, gâvurdur aslen. Memleketimizde olan gâvurlar gibi, dünyada olan gâvurlar gibi. Bunlar değil. Bunlara elleşemeyiz. Onlar vergilerini verirler, hükümete itaat ederler; biz de canlarını koruruz. Onlara elleşemeyiz.

Bu, dinini terk etmiş, müslümanlıktan dönmüş. Beğenmemiş müslümanlığı, başka dine geçmiş, yahut da dinsiz olmuş. Bu çok fena... Bu öldürülür.

Birisi zânî, birisi adam öldüren, üçüncüsü de dinini terk eden. Oldu üç… (El-müfâriku bi’l-cemâah) Bir de cemaati [genel İslam birliğini S. S.] ayıranlar, bölenler, bölücülük yapanlar [Müslümanların meşru bir halifesi/imamı/emîri varken ayrı baş çekip emîrlik/halifelik davası güdenler S. S.]. Bu da caiz değildir. Bunun üzerine uzun bahisler açılmış.

Evli olan insan zina ederse, onun öldürülmesi atmakla olmuyor, recm ediliyor. Taşlanarak öldürülür. Niçin? İbret olsun da, bir daha buna teşebbüs eden olmasın diye.

Küçük taş atmak da caiz değil. Ufak tefek taşları alır atarsa, o ona zarar vermez. Kocaman bir taş alıp da, vurup öldürmeyi de caiz görmemişler. Çünkü ondan da fayda yok. Maksat onu tedrici bir şekilde, hem de bir İslâm cemaatinin huzurunda öldürmek. Öyle kapalı bir yerde de değil. Herkes görecek.

“—Ha bu şahıs bu kabahati yapmış. Bu kabahatinden dolayı öldürülüyor.” diyerekten ilân olunur, sonra herkesin gözü önünde öldürülür.

Bu ölüm, herkese duyurulur [Şimdi zina herkese duyuruluyor, herkes örnek alsın da yapsın diye. S. S.]. Herkes duyar ki, “Filan adam böyle bir kabahat yapmış ve bundan dolayı bugün cami önünde veya bir meydanda öldürülmüş.”

Bundan dolayı, bu günahtan korkulur ve kaçılır. Kolaycacık böyle kötülüklere cesaret edenler bulunamaz.

İmam-ı Şafiî, “Namazı terk edenler de katlolunanlar arasına girer. Çünkü namazın terki, İslâm’ın terki demektir, bunun da katli caizdir.” demiş ise de, İmam-ı Azam Efendimiz, “Hapsolunur.” demiş.

Şu üç mesele... Allah hepimizi affetsin... Burada bir de sàil diyerekten bir kelime koymuş ki, savletten ileri geliyor; insanın üzerine saldıran saldırgan. Kudurmuş insan gibi seni öldürmeğe çalışıyor. Senin imkânın var da kendini müdafaa edebiliyorsan, edersin. Baktın ki, kendini müdafaa edemeyeceksin, ölüme gidiyorsun, başka çaren de yok; o zaman onu öldürmeğe de cevaz vermişler.

(Mehmed Zâhid Kotku, Özel Sohbetler, haz.: M. Erkaya, H. A. Erkaya, https://archive.org/details/ozelsohbetler, s. 113-6)

*

Burada iki hususu ilave etmek gerekiyor:

Birincisi, bu söylenenler, laikler (laik devlet sistemini benimseyenler) için değil, müslümanlar (İslam Şeriati'ni benimseyen ve onunla amel edilmesi gerektiğine inananlar) için.

İslam Şeriati'nin uygulanmasına karşı olanlar (yani müslüman olmayanlar), doğal olarak, Allah'ın Rasulü'nün (s.a.s.) sözlerini "iplemeyecekler", asıl tabi oldukları (Allahu Teala'ya ortak koştukları) kulların felsefelerinin peşinden gideceklerdir.

Dolayısıyla, hadîs-i şerîfte (Hz. Peygamber s.a.s.'in "şerefli söz"ünde) belirtilen hususlar, İslam devleti için geçerli, laik devlet için değil. (Tabiî laik devletin laik devlet diye adlandırılması laik devlet felsefesinin terminolojisi çerçevesinde anlam taşır. İslam'ın kendi terminolojisi/ıstılahatı çerçevesinde o küfür ve şirk devletidir.)

*

İkincisi husus da şu:

Bir İslam devletinde bu hükümler şahıslar tarafından değil, devlet tarafından uygulanır.

İnsanlar mahkemelerde yargılanır ve suçları sabit görüldüğünde devlet eliyle cezalandırılırlar.

Mesela zina konusunu ele alalım.

Recm cezasını (ki bekârlar için yoktur, başından evlilik geçmiş olanlar için vardır), kişiler kendi inisiyatifleriyle infaz edemezler.

Öncelikle, bu suçun sabit görülmesi için dört şahit gerekir.

Şahitlerin de suçu işlenirken açık seçik biçimde gözleriyle görmüş olmaları şarttır. 

Ayrıca, şahitlerin "adil" olmaları zaruridir. 

Adil olmak da, o kişilerin toplum nezdinde dürüst, namuslu, yalan söylemeyen, sözüne güvenilir şahsiyetli insanlar olarak bilinmeleri demektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Namaz kılmayan bir adam, Ramazan günü, “Ramazan’dır bugün, Ay’ı ben gördüm!” dese, sözü kabul olmaz. Bayram günü, “Gördüm Ay’ı ben!” dese sözü kabul olunmaz. Niçin? Şâhid-i àdil olması lâzım, görenin adil olması lâzım!

(A.g.e., s. 29)

*

Mesela bugünün siyasetçilerinin böylesi durumlarda şahitlikleri geçerli olmaz.

Hayır, nedeni sadece onların büyük çoğunluğunun namaz kılmıyor oluşu değil.

Asıl neden, yalancılıklarının (yani adil olmadıklarının) "tescil" edilmiş olması.

Her gün dünyanın yalanını utanmadan sıkılmadan söylediklerini bilmeyen yok. 

İstisnasız hepsi bu durumda. 

Mesela geçenlerde (2 Ağustos 2022 tarihinde) medyada eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı) Abdullah Gül'ün şu sözleri yayınlandı:

.".. Siyaset ise konjonktürel bir yapı. Siyasetin doğasında başarılar olduğu kadar başarısızlıklar da var, bazen beyaza bilerek siyah deme durumları söz konusu."

Evet, eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı, Çemişgezek'in dağ başındaki filan köyünün muhtarı değil) böyle konuştu, ve siyaset dünyasından hiç kimse, "Kendi adına konuş, bize göre siyaset dürüstlük demektir, biz asla böylesi düşüklüklere tenezzül etmeyiz" demedi.

Diyemedi.

Sükut ikrardan gelir fehvasınca Gül'ün sözlerini onayladılar.

Aksini söyleyemezlerdi, söyleseler bu da zaten ayrı bir yalan olur, Gül'ü fiilen teyit etmiş olurlardı.

*

Evet, herkes şahitlik yapamaz, yalancıların (hele de günümüzün siyasetçileri gibi tescilli yalancıların) şahitliği makbul değildir. 

Namaz kılmayanın şahitliği hiç makbul değildir. 

Yani İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede dört tane sabıkalı sahtekârın şahitliği ile kimseye bu tür cezalar verilmez. 

Hele günümüzde görülen "gizli tanık" (Gizli şahit, ne demekse?) abrakadabrasına hiç itibar edilmez.

Dolayısıyla İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede hiç kimse bir kadını "namus" bahanesiyle öldüremez. 

Adil şahit getirmek ve işi devlete havale etmek zorundadır.

*

Diyelim ki şahit getiremedi, kadını öldürdü, kendisi de öldürülür.

Ölen ve öldürenin dünya hayatındaki durumları budur, ahirette ise herkes neye layıksa onu bulur.

Ne var ki, dünyada huzur ve can güvenliği ancak bu şekilde sağlanabilir.

Bireyler ve toplumlar için, İslam Şeriati dışında bir kurtuluş ve selamet yolu yoktur.

İstanbul Sözleşmesi türünden ahlâksızlığı meşrulaştırma girişimleri ise, toplumsal yaraları iyice kanatır, kangren hale getirir.

Toplumu çökertir.

Bu sözleşmeyi savunanlar (Ki Kılıçdaroğlu ile Akşener, iktidar olunca ilk icraatlarının bu sözleşmeyi imzalamak olacağını söylüyorlar, ilk işleri bu olursa gerisi nasıl olur, hafazanallah), memleketi tümden cinayetler diyarı haline getirmek için çaba gösterdiklerinin farkında değillerse çok kötü..

Farkında oldukları halde oy aldıkları kesimlere ve yabancı ülkelerdeki LGBT sapıklığı lobilerine şirin görünmek için bu andavallığı sergiliyorlarsa, o daha da kötü.

 

AVRUPALI GÂVUR MUSHAF’IN SAYFALARINI, TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİ İSE MESAJINI YAKMAYA ÇALIŞIYOR

  Şeriat , Allahu Teala ile kulları arasındaki bir  ahid (antlaşma)  anlamına gelir. TDV İslâm Ansiklopedisi 'nin "Ahid" m...