“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” (BİZ VE "ONLARIN ÇOCUKLARI")














“İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir” diyen kişi, istihbaratçılar hakkında asılsız ithamlarda bulunan biri değil.

İstihbaratçılığı iyi bilen biri.. Bir istihbaratçı.. Hatta aileden istihbaratçı.. Babası da MİT’te (ve eski adıyla MAH’ta) çalışmış bir isim..

Meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’den söz ediyoruz.

6 Ağustos 2012 tarihli bir haber “Eymür ile Perinçek yatak odasını tartıştı” başlığını taşıyordu.

Haberde şunlar söyleniyordu:

“Ergenekon Davası duruşmasının öğleden sonraki bölümü tanık Mehmet Eymür ile tutuklu sanık Doğu Perinçek’in söz düellosuna sahne oldu

“Susurluk örgütünü kim ortaya çıkardı?” diye soran Perinçek’e “Herhalde siz değil, ben ortaya çıkardım” cevabını veren Eymür, 1’nci ve 2’nci MİT raporlarını da kendisinin hazırladığını söyledi. Susurluk ile MİT raporlarını ilk yayınlanan grubun Aydınlık grubu olduğunu kabul eden Eymür, Perinçek’in, “Peki bu yayınlarda bizim ilave ettiğimiz bir konu ya da tahrifat yaptığımız bir belge var mıdır?” diye sorması üzerine Eymür, “Sonradan alay mevzuu edecek birşey buldunuz, sulandırdınız. Raporda yer alan milletin yatak odasını haber yaptınız” dedi. Duruşma salonundakilerin gülüşmelerine neden olan ikili arasındaki ilginç diyalog şöyle gelişti:

“Perinçek: “Tabii kimse, yatak odasının izlenmesini istemez”.

“Eymür: “İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek kadar önemlidir”.

“Perinçek’in, “Benim yatak odamı da dinlediniz mi?”

“Eymür bu soruya cevap vermedi.”

(http://www.haberturk.com/gundem/haber/765694-eymur-ile-perincek-yatak-odasini-tartisti)

*

Perinçek, Eymür’ün ağzından laf almaya çalışmış.. Yoksa, bu işleri bilmiyor değil.

Aydınlık gazetesinde “Üç bin ‘elit’in kaseti var” başlıklı haber yapan kendisi. Elitten kasıtları “büyük Türk büyükleri” ile kesesi şişkinler.

Aydınlıkçılar doğrudan CIA ile MİT’i, yani istihbarat teşkilatlarını suçluyorlardı. İddiaları şunlardı:

“CIA ve MİT, 3 bin kişi için ‘özel’ kaset hazırladı

“Aydınlık, 2011’deki genel seçimler öncesinde Türkiye’ye gelen CIA ekibinin MİT’le ortaklaşa 3 bine yakın kişiyi sesli ve görüntülü kasetlediği bilgisine ulaştı. Özel kasetlemelerin çoğu özel yatak odası görüntüleri. Seçimden hemen önce 9 MHP yöneticisini istifaya zorlayan kasetlerin bu paket içinde olduğu belirtiliyor

“Bugün “kirli” bir dosyanın kapağını aralıyoruz. AKP döneminde muhaliflere karşı yaygın bir şekilde kullanılan “şantaj kasetleri” konusunda yeni bilgilere ulaştık. Ankara’daki üst düzey kaynaklara göre, “şantaj kasetleri” yüzünden Türkiye’nin güvenliği tehlikede. Kaset tehdidi altındaki üst düzey insan sayısı yüzlerle değil, binlerle ifade ediliyor.

“Aydınlık’ın ulaştığı bilgiler şöyle.

“Harekete geçirilen özel örgüt harekete geçirildi. “Özel örgüt” muhalifler hakkında bilgi, belge toplamaya, ağırlıklı olarak da “özel hayat”a ait ses ve görüntü kaydetmeye başladı. Zaten daha önceden başlamış “kasetleme” çalışmaları vardı.

“CIA’dan yardım istendi

“TBMM 3 Mart 2011’de seçimlerin 12 Haziran 2011’de yapılmasını oybirliğiyle kabul etti. Bunun üzerine muhaliflere karşı kaset üretiminin hızlandırmasına ve “nokta” hedeflere atış yapılmasına karar verildi. Bu çerçevede CIA’dan yardım istendi. Mart sonunda veya Nisan başında Ankara’ya CIA’dan özel bir ekip geldi. CIA ekibi telefon dinleme, digital izleme, ortam dinlemesi ve kaydı, teknik takip konularında uzman isimlerden oluşuyordu. CIA ekibiyle Başbakan’a doğrudan bağlı MİT’ten seçilen bir ekip birlikte çalışmaya başladı. Ortak ekibe, özel örgütten de takviye yapıldı. Ortak ekip, önceden seçilmiş hedef isimler hakkında eski ve yeni kayıtlara dayanarak kasetler hazırlarken, devletin resmi ya da gayri resmi bütün olanaklarından yararlandı.

“İlk operasyon MHP’ye

“Seçimde “şantaj kasetleri”ni kullanarak ilk operasyon MHP’ye yapıldı. Nisan sonlarına doğru “farkliulkuculuk.wordpress.com/” adlı bir internet sitesi, MHP üst düzey yöneticilerinin “seks kasetleri”ni yayınlayacağı tehdidiyle ortaya çıktı. İnternet sitesi Amerika kaynaklıydı. 15 günlük süre içinde böyle böyle 9 MHP üst yöneticisi görevlerinden ve milletvekili adaylığından istifa etmeye zorlandı. Bazıları kısmen yayımlandı, bazıları hiç yayınlanmadı. Sonuçta, İhsan Barutçu hariç, şu 8 isim istifa etmek zorunda bırakıldı:

“Osman Çakır, Ümit Şafak, Mehmet Ekici, Cihan Paçacı, Deniz Bölükbaşı, Mehmet Taytak, Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu. Barutçu ise partiden ihraç edildi.

“İnternet sitesiyle, bu siteye görüntü verilmesi ve yüklenmesiyle ilgili bazı kişiler hakkında soruşturma açıldı. Ancak sonuçta dosya rafa kaldırıldı.

“Kasetleme devam etti

“Kaset şantajında başrolü oynayan “farklıülkücülük” adlı internet sitesi şimdi yayında değil.

“CIA ekibi 12 Haziran 2011 seçiminden sonra da Ankara’da kalıp faaliyetini sürdürdü mü, elimizde bilgi yok. Fakat kaynaklarımız, kasetleme çalışmalarının seçimlerden sonra da devam ettiği bilgisini veriyor.

“Kaynaklarımıza göre, bugün özel örgütün elinde 3 bin kadar önemli şahsiyetin şantaj kaseti bulunuyor. Kasetler ağırlıklı olarak kişileri itibarsızlaştırmayı hedefleyen “özel hayat”a ait görüntü veya ses kayıtlarını içeriyor. Hedef isimlerin çoğu politikacı, üst düzey bürokrat, aydın, işadamı. Ortak özellikleri, muhalif olmaları. Ankara’daki üst düzey kaynaklara göre, “ortada çok vahim bir durum var. 3 bin üst düzey şahsiyet şantajla yüzyüze. Bu, Türkiye için güvenlik sorunudur”

“AKP’li yöneticiyi açıkladılar, arkasını getirmediler

“12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleri öncesinde MHP’de patlayan kaset olayları büyük tartışma yaratmıştı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, görüntülerin yayınlandığı sitenin AKP’li İbrahim Faruk Bayındır’a ait olduğunu açıklamış ve İstanbul milletvekili adayları tanıtım toplantısında şunları söylemişti: “Başbakan Erdoğan’a soruyorum: İbrahim Faruk Bayındır kimdir? Bu şahıs Küçükçekmece Belediyesi’nde AKP meclis üyeliği yapmış mıdır? Arkasından istifa ederek İstanbul 3. bölgeden milletvekili adaylığına müracaat etmiş midir? Bu kişinin partimizi zan ve töhmet altında bırakan kirli internet siteleriyle ne tür bağlantısı vardır?

“Bahçeli daha sonra şöyle bir açıklama daha yapmıştı: “Artık, yargıda ses yok. Savcı, gecikmeli çalışıyor. MİT, vurdum duymaz. İstihbarat Daire Başkanlığı’nın ne yaptığı meçhul. Siyasi irade ise siyasi malzeme olarak kullandığı ortamda bunları Allah’a havale ediyoruz. ABD uzantısı olan kasetten değil, hem kendimin, hem MHP’nin geleceğini belirleyecek olan milletimden aldığım güçle seçime gireceğim.”

“AKP, kaset olayını kullandı

Tayyip Erdoğan:Bunun neresi özel Allah aşkına. Hele hele bu Müslüman topluluğunda, siyasetin önde gelen isimlere bu yakışır mı?… Bu konunun koruma polisi ben miyim? Önce bunu bir Genel Başkan (Devlet Bahçeli) olarak kendi içinde çözmesi lazım. Bu ahlaki bir konu. Eğer biz hükümet olarak bu işlerin üzerine gitmemiş olsaydık, bunlar çok daha açık olarak ortada gezerdi.”

“Deniz Baykal (CHP Antalya Milletvekili): “Komploları yapanların belli bir amaca ulaşmasına en büyük katkıyı hükümet yapmaktadır.”

“Bülent Arınç (Başbakan Yardımcısı):“Evet biz, insanların özel hayatlarına saygı duyarız ama ‘bir siyasetçinin özel hayatı olmaz’ diye de ben 40 senedir siyasetin içindeyim.”

“Mustafa Elitaş (AKP Grup Başkanvekili): “Siyasi partilerin ve temsilcilerinin Türk milletinin yapısına, vakarına, duruşuna yakışır davranış içinde bulunmaları gerekir.”

“Hayati Yazıcı (Devlet Bakanı): “Siyasetçi, milletin hassasiyet gösterdiği alanlarda daha düzeyli davranmak zorundadır.”

(http://www.aydinlikgazete.com/m/?id=16842)

*

Biz Mehmet Eymür’ün açıklamalarına dönelim.. İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek kadar önemlidir” diyor.

Örneği Deniz Baykal..

Evli bir kadınla olan zinasını içeren kaseti internete düştü ve CHP genel başkanlığını bırakmak zorunda kaldı.

MHP’deki deprem daha büyüktü.. Aydınlık’ın haberinde geçtiği gibi, MHP’nin 15 en üst düzey yöneticisinden dokuzu kaset kurşunlarıyla telef olmuştu.

Bunun üzerine “devlet aklı” siyasetçileri koruma altına almak için internette bu tür videoların yayınlanmasını ve medyada haberlerinin yapılmasını önleyici yasal yaptırımlar getirme yoluna gitti.

Zina zaten suç olmaktan çıkarılmıştı, fakat toplum, siyasetçilerin bu tür aktivitelerini normal ve tabiî bulmuyordu.

Değerli siyasetçilerimizin itibarlarının korunması gerekiyordu.

Şantaja maruz kalıp arkadan robot gibi kullanılabilirlerdi, fakat toplum nezdinde itibarlarının beş paralık hale getirilmesi kabul edilemezdi.

*

Aslında Türkiye’de bu Baykal ve MHP’li üst düzey yöneticiler olaylarından sonra siyasetçilerin yatak odası faciaları sıradan ve olağan işler haline geldi.

Toplum siyasetçilerin namussuzluklarını artık kanıksadı.

Fakat eskiden böyle değildi.

Ortada kaset ve fotoğraf bulunmasa bile, bir söylenti bile bir siyasetçinin hayatını mahvedebiliyordu.

Mesela 1979 yılında CHP’li bakan Hasan Fehmi Güneş’in başına böyle bir felaket gelmişti. Takvimler 5 Ekim’i gösterirken bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı.

Aydan Şener adlı bir film yıldızı ve şarkıcı ile adı çıkmış, bu yüzden siyasî hayatı bitmişti.

Aydan Şener, Hasan Fehmi Güneş vefat ettikten ve olayın üstünden 44 yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra konu hakkında konuşacaktı:

“Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ile yaşadığı yasak aşk hakkında da konuşan Yeşilçam yıldızı, "Soyadım 'bakan deviren kadın' oldu. Yanlış bir şey yapmadım. Altı buçuk ay çok güzel bir aşk yaşadık." dedi.

“Güneş'in evli olmasının kendisini ondan uzaklaştırmadığını söyleyen oyuncu, "O konuları hiç konuşmadık. Çünkü onu evli düşünmek istemiyordum." şeklinde sözlerini sürdürdü.

“Yasak aşklarının ortaya çıkmasından sonra Hasan Fehmi Güneş'in kendisini hiç aramadığını söyleyen oyuncu, "Tuzak kurduğumu düşündü. Çünkü gazeteler hep öyle yazdı. O da gazetecilere inandı. Defalarca aradım ama telefonlarıma yanıt vermedi. İstifa etmesi gerekmezdi. İnsanın gönlü başkasına kayabilir. Kendisi de bir gün yakalanacağımızı biliyordu." dedi.”

(https://www.haberturk.com/bakan-deviren-kadin-aynur-aydan-ailem-beni-oldurmek-istedi-3552182-magazin)

Aynur Aydan böyle konuşuyordu ama, meşhur MİT’çi Prof. Mahir Kaynak olayın gerisinde CIA-MOSSAD komplosu bulunduğunu ileri sürmüş bulunuyordu. Okuyalım:

5 Ekim 1979, Hafta Sonu gazetesinin manşeti ülke gündemine bomba gibi düştü: İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, şarkıcı Aynur Aydan ile “yakalanmıştı”. Güneş’in ertesi gün Başbakan Bülent Ecevit’e istifasını sunmasıyla siyasi tarihimize “bakan düşüren kadın” maddesi eklenmiş oldu. Bugünden bakınca olayın en ilginç bölümü istifa gibi geliyor bana. Ne yolsuzluk var işin içinde ne rüşvet ne de mafya ilişkisi... Bakan olan biteni birkaç yalanla idare etse, gündemi değiştirse, bugünün tabiriyle “görevinden affını istemese” unutulup giderdi belki de. Zaten Bülent Ecevit ona “Şimdi seçim dönemi, istifa etmesen unutulur gider” demişti. 1979 Ekim’i sadece yaklaşan ara seçimlerle değil, bir yıl içinde yaşananlarla da Türkiye için epeyce çetrefilli bir zaman dilimiydi. Hasan Fehmi Güneş, 120 kişinin ölümüne yol açan Kahramanmaraş katliamının ardından görevden ayrılan İrfan Özaydınlı’nın yerine geleli dokuz ay, Abdi İpekçi öldürüleli sekiz buçuk ay olmuştu. Ülke adım adım darbeye yaklaşıyor, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel “Bu gidiş Allende gidişi” diyordu.

“Tuzak iddiaları

Bu gerginliğin ortasına düşüverdi Aynur Aydan. Kısa süre içinde Aydan’ın AP’ye yakın olduğu, Güneş’e tuzak kurduğu dedikoduları yayıldı ortalığa. Yıllar sonra ise Mahir Kaynak eliyle şu bilgi serildi önümüze: Bu bir CIA-MOSSAD komplosuydu! Güneş, Abdi İpekçi cinayetiyle “fazla” ilgileniyor, durdurulması gerekiyordu. (1987 yılında bir Hürriyet manşeti işi daha da ileriye taşımıştı. Buna göre İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca o dönemde Aynur Aydan’ın evinde saklanmıştı.) Bakan Güneş’in İpekçi cinayetine olduğu kadar Kahramanmaraş katliamına gösterdiği ilginin rahatsız ettiği insanlar vardı. Nitekim katliamın 33’üncü yılında “Faşist bir plandı” diye anlatacaktı; “Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı.” Bazen filmin başına ancak sonunu bilince anlam verebiliyoruz. “Bakan düşüren kadın” olayının da basit bir magazin haberi olmanın ötesine geçtiğini kavramak zaman alacaktı. Tıpkı Yassıada mahkemesinde Menderes’in Ayhan Aydan ve Suzan Sözen ile ilişkilerinin yargılamaya “alet” edildiğinin anlaşılması gibi... Geç ve güç.

 “Kaset değil, komplo”

“Hasan Fehmi Güneş 42 yıl içinde bu konuda neredeyse hiç konuşmadı. … 2010 yılında benzer bir olayın aktörü, dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal oldu. …

“Oval Ofis fantezisi

“Kamer Genç’in DYP milletvekiliyken oğlunun evinden genç bir kadınla çıktıktan sonra sarf ettiği “Çocuğumun evinde çiçekleri sulamaya geldim” cümlesi, İtalyan lider Silvio Berlusconi’nin ucu bucağı gelmeyen maceraları, Bill Clinton’in Oval Ofis’in anlamını değiştiren Monica Lewinsky ilişkisi siyaset tarihine çoktan geçti. Ancak yakın tarihte etkisi en güçlü olan skandal hangisiydi derseniz İSKİ skandalından başka cevap olur mu bilmem. Yıl 1993, o günlerde büyük bir su krizi yaşayan İstanbul’un belediyesi SHP’li Nurettin Sözen’e, İSKİ ise Ergun Göknel’e emanet. Göknel’in sekreteri Feray Karvar’a âşık olup eşinden boşanmaya karar vermesi sadece ailesinin değil, bütün Türkiye’nin hayatını değiştirmek üzere... Nurdan Göknel bu boşanmayı kabul etmedi, işleri yokuşa sürmek için de 1 milyon dolar tazminat istedi. “Bürokrat adam, nereden bulacak bu parayı?” derken Ergun Göknel bu meblağ ile çıkageldiğinde Pandora’nın kutusu açılmış oldu. Nurdan Erbuğ’un ihbarıyla Göknel gözaltına alındı ve 25 Ekim 1993’te İSKİ’ye satın alınan klorun bedelinin yüksek gösterilerek yolsuzluk yapıldığı suçlamasıyla hakim karşısına çıktı. Bir ay sonra İsviçre’de bulunan Amerikan Discon Bank’ta 30 bin doları ve 670 bin Alman markı bulunduğu saptandı. Göknel’in tüm hesaplarına el konulurken İsviçre’deki paranın da iadesi de istendi. Murat Karayalçın, Nurettin Sözen ve Yüksel Çengel’in de yargılanıp beraat ettikleri İSKİ davası sonucunda Göknel yedi yıl hapis yattı. İSKİ skandalı sosyal demokratların yıllarca boğuşmak zorunda kaldığı “yolsuz belediyecilik” algısının en büyük simgesi oldu. En büyük sonucu ise 1994’teki yerel seçimlerde SHP’nin İstanbul’daki oyunun yüzde 13.6’ya kadar düşmesi ve Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıydı. İSKİ skandalı -biraz da kelebek etkisiyle- ülke siyasetini geri dönülmez biçimde değiştirmişti.

“Bugün mümkün mü?”

… İşin bir de “Bugün olsa mümkün mü?” boyutu var. Basınla ilgili bu soruyu sormaya alıştık. 2018 yılında Journo’da magazin gazeteciliği üzerine bir yazı kaleme alan Nilay Örnek, Posta’nın genel yayın yönetmeni Rıfat Ababay ile de konuşmuştu. Hafta Sonu gazetesinin Hasan Fehmi Güneş manşetinden söz eden Ababay “Bugün böyle bir haberi yapma şansın var mı?” diye soruyordu; “Bugün Hasan Fehmi Güneş işi basılmaz, Televole yapılamaz.” Ben Ababay ile hemfikir değilim. Bu haberi bugün de basacak bir gazete çıkar çıkmasına da, istifa edecek kimse bulunur mu işte o soru işareti...”

(https://gazeteoksijen.com/yazarlar/zeynep-mirac/ikimizin-arasinda-gizli-bir-yangin-48392)

*

Evet, Hasan Fehmi Güneş, Kahramanmaraş olayları için MİT’i de suçlamış, “Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı” demişti.

O yıllar, MİT’in CIA tarafından yönetilip yönlendirildiği yıllar. Maaşlarını CIA'den aldıkları dönemden kalan alışkanlıkları.. Gâvurun ekmeğini yiyor ve onun kılıcını sallıyorlardı. Menderes bu dönme dolaba çomak sokmuştu.

Prof. Fahrettin Altun, 29 Aralık 2016 tarihli Sabah gazetesinde “Bu Nasıl Milli İstihbarat?” başlığı altında şunları yazmıştı:

"Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum." Bu sözler, MİT eski müsteşarı M. Fuat Doğu'ya ait. Bu sözleri bizzat Fuat Doğu'nun ağzından duyan kişi ise TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanvekili Selçuk Özdağ. 30 yıl sonra, AHaber'de benim de katıldığım bir televizyon programında Fuat Doğu'nun bu dehşetengiz itirafını kamuoyuyla ilk defa paylaştı Özdağ. 1962-1964 ve 1966- 1971 arasında iki kez MİT müsteşarlığı yapan Fuat Doğu, Mehmet Eymür, Sadi Sağdam, Şenkal Atasagun, Emre Taner ve Hiram Abas gibi MİT yöneticilerini yetiştirmiş, MİT'e bir dönem damga vurmuş bir isim. Bir rivayete göre de Fuat Doğu ölmeden önce anılarını el yazısıyla yazıp MİT'e teslim etmiş. Fuat Doğu'nun 12 Eylül'den 5-6 yıl sonra, henüz genç bir siyasetçiyken Selçuk Özdağ'a yaptığı bu itiraf eski Türkiye'de MİT ve CIA ilişkisinin nasıl organik ve hatta hiyerarşik bir ilişki olduğunu gözler önüne seriyor. FETÖ, PKK ve diğer irili ufaklı terör örgütlerinin Türkiye'de kendilerine nasıl mümbit bir zemin bulabildiklerini merak edenler önce bu kirli ilişkiye bakmalılar. Askerin dışarıdan emir geldiğinde nasıl tereddüt etmeden hızlı ve organize biçimde siyaset oyununa müdahale edebildiğinin cevabı da bu ilişkide saklı. Türkiye siyasi tarihindeki karanlık noktalar, sokak kalkışmaları, faili meçhuller, kitlesel katliamlar, evet bütün bunlar öncelikle Türkiye'yi kendi istediği noktaya çekmek için çaba sarf eden dış aktörlerin mahareti! Ne var ki bu yabancı aktörlerin içerideki işbirlikçileri olmadan bunca cürmü işleyemeyeceklerini de hepimiz biliyoruz. Düşünün, bu ülkenin "milli istihbarat teşkilatı" yıllarca ABD'nin istihbarat teşkilatının güdümünde hareket etmiş. Sadece zihniyet düzleminde bir Amerikancılıktan bahsetmiyoruz. Neredeyse bir emir komuta zinciri kurulmuş. Bu zincirin kırıldığına kanaat getirildiği noktada FETÖ devreye girdi ve MİT'i parsellemek için çabaladı, başına kendi adamını geçirmek için uğraştı. Bu kendi aklı değildi herhalde! Trump ne dedi? "ABD artık hiçbir ülkenin iç işlerine karışmayacak!" Bu, hem geçmiş Amerikan yönetimlerine bir ithamdır, hem de bir itiraftır. Türkiye, yeni dönemde, R. Tayyip Erdoğan'ın liderliğiyle bu çarpık ilişkiyi reddetmiş, kendi istiklalini savunmuştur. … Şimdi esas olan bütün kurumlarımızın bu yeni hale uygun şekilde düzenlenmesi, çok hızlı biçimde, yerli ve milli ilkeler doğrultusunda yeniden inşa edilmesidir....

(https://www.setav.org/bu-nasil-milli-istihbarat)

*

Hasan Fehmi Güneş’in Kahramanmaşaraş olayları ile ilgili olarak MİT’i suçlayan ifadeleri 2011 yılında medyada yankılanmıştı:

“ ‘Maraş olaylarına MİT bizzat katkı yaptı

“Maraş olaylarının 33 yıldönümünde konuşan dönemin İçişleri Bakanı Fehmi Güneş, orduyu ve MİT'i suçladı

“Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, yaşananları şöyle özetledi: “Faşist bir plandı. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı.

“Olayları “faşist bir plan” olarak nitelendiren Güneş, çarpıcı açıklamalar yaptı. Güneş, “Maraş, katliamı göz göre göre geldi. Fakat önüne geçilemedi çünkü istihbarat bize bunlarla ilgili bilgi vermiyordu. Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı... Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım. Başbakanımız Bülent Ecevit, bana güvenirdi, benimle bu konuları konuşurdu. Ben MİT’e yönelik şikâyetlerimi ona söylediğim de o da bana dert yanardı. ‘Ne yapacağız bu MİT’i? Lağvedelim o zaman. Yerine yenisini kuralım’ dedim. Sayın Başbakanımız güldü ve bunu benim gençliğime verdi” dedi.

“Güneş, “Asıl istenen Türkiye’nin askeri yönetime devredilmesiydi. Darbe deyin, sıkıyönetim deyin ne derseniz deyin. Tek istenen bunlar için ortam hazırlamaktı. Ecevit sıkıyönetime hep karşı çıktı. O dönem siyaset adamları bile ‘Hükümeti bırakın gidin, askere teslim edin’ diye beyanatlar veriyorlardı” dedi.”

(https://www.ntv.com.tr/turkiye/maras-olaylarina-mit-bizzat-katki-yapti,IXL9OMwPeUGiSi_zfAnEfw

*

Güneş, bir yıl sonra, 2012’de daha açık konuşacaktı:

Korktuk MİT'i kapatamadık

12 Eylül'e giden süreçte İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Hasan Fehmi Güneş, Başbakan Ecevit ile MİT'i kapatmaya karar verdiklerini, ancak karşılarındaki güçten korktukları için vazgeçmek zorunda kaldıklarını itiraf etti. Güneş, "MİT'i feshedelim, yeni bir haber alma örgütü kuralım, deyince, 'Bunu hiç konuşmamış olalım' dedi" diye konuştu

“Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu olağanüstü dönemlerde yaşanan olayları incelerken şok edici ayrıntılara ulaştı. 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Hasan Fehmi Güneş, 9 ay sürdürdüğü bakanlık görevinde darbeye giden zeminin önceden hazırlandığını, bu durumun MİT tarafından bilinmesine rağmen hükümete bilgi verilmediğini dile getirdi.

MİT'in o dönemde aslen Genelkurmay Başkanlığı'na, şeklen ise başbakana bağlı olduğunu söyleyen Güneş, "Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT'ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmay'a bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmay'a bağlıdır, yani, Jandarma İstihbaratı ve MİT, askerlerden oluşmuştur, yani, MİT'te çalışanların, MİT'te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır" dedi.

25 Haziran 1979'da Manisa MHP İl Başkanı'nın öldürülmesi ile ilgili bilgi almak için MİT'e gittiğini belirten Güneş, "Manisa'dan dönüşte gittim MİT Başkanına, 'istihbarat gelmiyor, bana istihbarat vermiyorsunuz' dedim. MİT'ten istihbarat alamıyorduk. İncelerseniz göreceksiniz, Keçiören'de bir emniyetin kademesi vardır, araçların tamir edildiği bir yer gibi, ben orayı istihbarat okulu yaptım. İstihbaratçı yetişti, iç istihbaratı, polis istihbaratı kurduk. Yoktu o güne kadar, MİT'ten de gelmiyordu" diye konuştu.

Güneş'in, MİT ile ilgili anlatımları üzerine oturuma başkanlık eden AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, "Sayın Güneş, çok özür dilerim. Hiç değiştirmeyi düşündünüz mü? Bir kanun düzenlemesiyle düşündünüz mü?" diye sordu. Bu soruya "Evet düşündüm" cevabını veren Güneş'e Özdağ yeniden, "Yapabildiniz mi? Yapabildiniz mi, yapamadıysanız, niçin yapamadınız?" sorusunu yöneltti. Güneş bu soruya, "Yapamadım, Başbakan da yapamadı çünkü. Onu (Başbakan Bülent Ecevit) ikna ettim, korktuk. Karşımızdaki güçten" şeklinde cevap verdi.

“MİT-CIA ARASINDA ANLAŞMA VARDI

“Güneş, "Karşımızdaki güçten korktuk" diyerek anlattığı "güç" ile ilgili şu bilgileri paylaştı: "MİT Başkanı bir general, genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT'te etkin görevlerde olanlar asker. MİT'in komutanları, MİT'in sicil amirleri, MİT'i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat MİT'e hâkim. MİT'in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek, bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım, yani, MİT'le CIA arasında o dönemde işbirliği anlaşması var, o işbirliğinin anlamı şu: istihbaratı paylaşacağız; ama, gerçek anlamı şu: Türkiye'deki her şeyi ben bileceğim, ama, size bir şey vermeyeceğim....”

Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile Atatürk Orman Çiftliği'nde bulunan Atatürk Evi'nde gerçekleştirdikleri bir görüşmeyi de komisyon üyelerine anlatan Güneş, "Mümkün değil, bu MİT bize istihbarat vermiyor, alamayacağız, dedim. 'Ne yapalım?' dedi. Bir kişi getirmişti, batıda istihbarat eğitimi görmüş, sanıyorum ismi Mehmet'ti, onu MİT'te görevlendirmek istiyordu Başbakan. MİT'in amiri sayılan yer, o Mehmet'i MİT'te görevlendiremedi. Dedim ki: böyle yürümemiz mümkün değil, yani devletin ne kadarını biz yönetiyoruz, egemenliğin ne kadarını ben kullanıyorum? Bunu bilmemiz lazım efendim. 'Ne yapalım?' 'Değiştirelim' dedim. MİT'i feshedelim, aynı kararnameyle yeni bir haber alma örgütü kuralım, 'Bunu hiç konuşmamış olalım' dedi. Olay budur."

(https://www.yenisafak.com/gundem/korktuk-miti-kapatamadik-436226)

*

O dönemde ABD, siyasetçilere aldıramadığı bazı kararları (mesela Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine vize verilmesi gibi) aldırmak için Türkiye’de askerin darbe yapmasını istiyor ve bunun zeminini hazırlıyordu.

Politikacı dövme ve darbe dönemi imkânlarından yararlanarak yolunu bulma meraklısı askerler de buna teşneydiler.

MİT’çiler de onlara kahve dövücünün hınk deyicileri olarak hizmet sunuyor, siyasetçilere burun bükerek bakıyorlardı. Zihniyetlerine göre, güçlü olan haklıydı. Güç de silah demekti. Zaten "örtülü" patronları CIA'ciler de öyle istiyordu.

Böylece 12 Eylül darbesi yapıldı. Ve CIA’in Türkiye şefi Paul Henze bu olayı devletine “Our boys did it” (Bizim çocuklar başardılar) diyerek müjdeledi.

Biz bunları Mehmetçik zannediyorduk, fakat “onların çocukları” haline gelmişlerdi.

Onların çocukları” 28 Şubat’ta sadece CIA’in ve ABD’nin değil, aynı zamanda MOSSAD’ın ve İsrail’in de çocuğu olma becerisini gösterdiler.

MİT'in yardımlarıyla..


E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI ‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

 

  https://archive.org/details/turkiyenin-bedevileri-islamcilik-karsiti-imansiz-muslumanlar-yeni


TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ:

İSLAMCILIK KARŞITI

‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI 8

TÜRKİYE’NİN YERLİ VE MİLLİ “MÜSLÜMAN” HARİCÎLERİ İSLAMCILIĞA KARŞI 16

İSLAMCI OLMAYAN, HEVA VE HEVESİNİ TANRI EDİNEN BİR MİLLET VE DEVLET 20

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN! 26

İSLAMCILIK VE MİLLİYET KONUSUNDA İSMET ÖZEL’İ İZLEYEN BİR İSİM: D. MEHMET DOĞAN 34

DERİNLERİN “MÜSLÜMAN”LARI İSLAMCILIĞA SALDIRIRKEN.. 52

İSLAMCILIK KARŞITLIĞI NEDEN KÜFÜRDÜR? 60

SANATI KUTSAYIP SANATÇILIĞI LANETLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? 63

DEVLETİN YANINDA YER ALIP ALLAHU TEALA’YA SAVAŞ AÇMAK 70

AHMAKLIK VE EBLEHLİĞİN İSLAMCILIKLA OLAN SAVAŞI 75

HUKUKÇULUK SAPIKLIK MIDIR? 88

İSLAMCILAR, TÜRKÇÜLER, ATATÜRKÇÜLER VE “DERİN/ÇUKUR DEVLET” 98

MADEN İYİYSE, MADENCİLİK KÖTÜ OLABİLİR Mİ? 101

TÜRKİYE’DE TEK DİNCİ BEN Mİ KALDIM YOKSA? 104

İSLAMCI OLMAYAN, İMANI ŞÜPHELİ “MÜSLÜMAN” YAZARLAR 107

İSLÂMCILIK VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ 114

YERLİ-MİLLİLERE “MÜSLÜMANIZ, İSLAMCI DEĞİLİZ” NAKARATINI HRİSTİYAN BATI EZBERLETTİ 119

İSLÂM-CI VE MİLLİYET-Çİ 122

NİÇİN İSLAMCILIK? 128

İSLAMCILIĞIN VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN “ONTOLOJİ”Sİ 130

MÜSLÜMAN VE İSLAMCI 139

İSLAMCILIĞI AŞAĞILAMAK KÜFÜRDÜR 141

ŞİZOFREN İSLAMCILIK KARŞITLIĞI 146

İslam-cı’ya öyle, türk-çü’ye böyle 152

NEDEN İSLÂMCI DEĞİLMİŞ? 156

İLAHİYAT-ÇI AMA DİN-Cİ YA DA İSLAM-CI DEĞİL 175

PKK, KÜRTÇÜLÜK, VE İSLAMCILIK 181

DUAYEN BİR “NÜFUZ/TESİR AJANI”NA.. 190

DERİN DİNSİZLİĞİN ASKERLERİNİN İSLAMCILIK SAKIZI 193

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 206

KİBAR BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ YA, MESELA “BÜTÜN ATATÜRKÇÜLÜKLER SAPIKLIKTIR” DİYE ASLA YAZMAZ 213

İSLAMCILIK DÜŞMANLARI KÜFRÜN ASKERLERİDİR 218

“İSLAMCILIK OLMASIN, ÇÜNKÜ O İDEOLOJİ, ‘İZM’, MÜRİDİZM OLSUN!” 219

İSLAMCILIĞA KARŞI HAÇLILARLA İTTİFAK 224

MÜSLÜMANIN İSLAMCI OLMAMA SEÇENEĞİ YOKTUR! 227

“İSLAM, İSLAM-CI (KENDİSİCİ) OLMASIN, TÜRKÇÜ OLSUN!”  232

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE DERİN DEVLETÇİLERİN KUKLALARI 235

İSLAMCI OLMAYAN MÜSLÜMAN OLAMAZ 239

İNGİLİZ İNEĞİNİN LAİKLİK DANASINI UNUTMUŞ, ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARIYOR 242

BİR ŞAŞKIN FETHULLAHÇININ TARAF'TAKİ MOMENTİ 246

BİR DANS MERAKLISINA: BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK! 250

NİHAT GENÇ’İN BİR YAZISININ ORTAYA KOYDUKLARI 258

T. C.’NİN İLAHİYATLARI, İSLAMCI OLMADAN TASAVVUFÇU, ŞERİATÇI OLMADAN MÜSLÜMAN OLAN HİLKAT GARİBELERİ ÜRETTİ 270

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABI  VE “YERLİLİK-MİLLİLİK” 281

İTİRAZLAR VE CEVAPLAR 284

BEDRİ GENCER’İN BULANIK ZİHNİ VE İSLAMCILIK 290

REJİM, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR” 295

 

ÖNSÖZ

 

İslamcılık, Türkiye’de laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte en çok tartışılan konulardan biri durumunda. Bu ülkede laiklik hakim olmaya devam ettikçe ve laiklik propagandacıları mevcut oldukça (bazılarının tabiriyle modern bir olgu olarak) İslamcılığın da var olmaya devam edeceğinden şüphe edilemez.

Evet İslamcılık (bu çağda da var olması itibariyle) modern bir olgudur, fakat modernist (modernci) değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. 

Fazlur Rahman gibi modernist “ilahiyatçı”lar, son tahlilde İslamcı değil Batıcıdır, Batılılaşma yanlısı birer taklitçidir. Onların görmek istediği İslam, tam da Kemalizm’in reforme edilmiş ve modernizasyona tabi tutulmuş İslam’ıdır. Nitekim bu tiplerin, Atatürk’ün yaptıklarını açıkça ya da imalı ifadelerle onayladıkları, hatta onu isim vererek övdükleri de görülmektedir.

İslamcılık modern bir olgudur, fakat modernlik parantezi içine hapsedilemez, o aynı zamanda geleneğin ta kendisidir. İslamcılık, İslam dini ile yaşıttır, Hz. Adem a. s. ile başlamıştır ve son müslüman hayatta kaldıkça da devam edecektir. Zaten böyle olmasa, adı İslamcılık olmazdı, başka birşey olurdu. 

Elbette İslam’ın fütuhat dönemlerinde tartışılan konular ile (Moğol ve Haçlı istilaları ile Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi) gerileme ve çözülme dönemlerinin gündemlerinin aynı olması beklenemez. Salt bundan hareketle “Eskiye göre üslup da, tartışma konuları da farklılaştı, demek ki esasa ilişkin bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor” denilemez.

İslam’ın var olduğu her zaman ve yerde İslamcılık da var olmuştur. Aksi düşünülemez.

*

Ülkemizde İslamcılık hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında basmakalıp klişelerin lüzumsuzca tekrarlanmakta olduğu ve en basit gerçeklerin bile üstü örtülü kaldığı görülüyor. İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış bir düşünce akımı olduğu ezberi de bunlardan.. 

Bir misalle izah edelim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, bu ülkede “Ben Türkiyeliyim” diyerek malumu ilam etmezsiniz. Sadece Kayserili, Konyalı, Diyarbakırlı vs. olduğunuzu söylersiniz. Bu, Türkiyeli sayılamayacağınız anlamına gelmez. Ve yabancı bir ülkeye gidip Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde kendinizi bu şekilde tanıtmanız, mesela Türkiye’de kendinizi Konyalı olarak tanıtmanızla çelişen bir tavır olarak görülemez.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde İslamcılıktan söz edilmemesinin altında yatan neden de bundan farklı değildir. Ortada Batıcılık ya da Türkçülük gibi ideolojiler mevcut olmadığı için, İslamcılık diye adlandırılabilecek bir söyleme de ihtiyaç duyulmamıştır. Şayet Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İmam Birgivî, Zembilli Ali Efendi, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Hocazade gibi zatlar Osmanlı’nın sön döneminde yaşasalardı, o yeni cereyanların mantıksızlık, saçmalık, geçersizlik ve fikirsizliğini gösteren eserler verirlerdi.

Benzer birşeyi merhum Bediüzzaman Said-i Nursî de söylüyor, “Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani r. a. ve Şah-ı Nakşibend r. a. ve İmam-ı Rabbani r. a. gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarfedeceklerdi” diyor. 

Bunu yazdığı sırada Türkiye’de (İslam’ın siyasal hayata hakim olmasına çalışma anlamında) İslamcılık yapmak hem mümkün değildi, hem de bu, ehemmi bırakıp mühimle uğraşmak anlamına gelirdi.

İslam-İslamcılık ayrımı yapan ve buna bağlı olarak İslamcı-müslüman ayrımından söz eden Batılı akademisyenlerin ve onların yerli taklitçi ve işbirlikçilerinin İslam’a “din” olarak yükledikleri anlam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Mekke dönemindeki tebligatıyla sınırlı kalıyor. Medine döneminde yapılanlar ve vaz’ edilenler ise İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak nitelendirilme durumunda.

Olaya bu ayrım çerçevesinde bakanların, ashab-ı kiramın Mekke döneminde müslüman olduklarını, Medine döneminde ise birer İslamcıya dönüşmüş bulunlduklarını düşünüyor olmaları beklenir. Müslümanlara yönelik algı operasyonu ve manipülasyon faaliyetinin kavramsal araçları olan İslam-İslamcılık ve İslamcı-müslüman ayrımlarını benimseyen ve bu kavramlar arasında bir karşıtlık ilişkisi kuran parçalanmış bir zihnin başka bir sonuca varması mümkün değildir.

*

Bu kitap, böylesi konuları tartışıyor.

Bununla birlikte konuyu “Siyasal Dinsizliğin İslam'la Savaşı” ve “Siyasal İslam Nedir, Ne Değildir” başlıklı kitaplarımızda da farklı boyutlarıyla ele almış bulunuyoruz.

Allahu Teala’dan, bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.


TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI

 

Türkiye’de sürdürülen İslâmcı-müslüman tartışmasında “müslüman” kavramının bayraktarlığını yapan isimlerin en azından bir bölümünün, Hz. Ali’nin ifadesiyle, hak söz ile batılı kastettikleri söylenebilir.

Bunlara göre, İslâm başka, İslâmcılık başka.. Müslüman olmak başka, İslâmcı olmak başka.. Müslüman olmak iyi, İslâmcı olmak kötü..

“İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdikleri cevap ise, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklinde demagoji yapmaktan ibaret.

Ciddiyetten biraz daha fazla nasibi olanlar ise, geleneksel terminolojide bu kavramın yer almıyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

*

2010'lu yılların başlarında İslamcılık konusu Türk medyasında yoğun bir biçimde tartışılırken, Fethullah Gülenciler, tahmin edilebileceği gibi, İslamcılık karşıtı cephede yer almışlardı.

Hatta söz konusu karşıtlığın bayraktarlığını yapıyorlardı.

Şiir diye yazdığı tekerlemeler lüzumsuz yere “şişirilen” “derin görevli” şairin biri de, İslamcı olmadığını şımarıkça ilan eden isimler arasında yer alıyordu.. “İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdiği cevap, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklindeydi.

“İslâm satmadığını” söyleyen o tip gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullandılar, pazarladılar, sattılar, maddî kazanca ve asla hak etmedikleri bir itibara dönüştürdüler.

Ki o (şiirleri şiire benzemeyen tekerlemelerden ibaret) şair bozuntusu, Millî Gazete’deki son yazısında, insanların iyi niyetini suistimal ya da istismar ettiğini açıkça beyan etmişti.

4 Ağustos 2003 tarihli son yazısında şöyle diyordu:

“Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık.”

*

Evet, “İslâm satmadığını” söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullanıp sattılar. (Hakkını yemeyelim, şiir diye yazdığı karalamalardan üç beş mısrada bir şiiriyet var, gerisi takır tukur anlamsız laflar.)

Aslında ahlâkî gerekçesi değil, “cüzdanî” gerekçeye eşlik eden “derin görevi” kalmamıştı..

Yeni görevine doğru yelken açmış, Türklük (ırkçılık) odaklı (ve resmî ideolojiye endeksli) yeni inancını deklare etmişti.

Son yazısında, inancına ortak olanlardan değil, ortak saydıklarından söz etmesi, samimiyetsizliğini belgeliyordu.

Altı ay değil, altı yıl değil, 16 yıl değil, tam 26 yıl, çeyrek asır boyunca “rol” yapmış, birilerini “ortak inanç sahibi”ymiş gibi kandırmıştı.

Ve, ahlâkî düzeyi bu olan adam, son yazısında utanmadan “ahlâkî gerekçe” edebiyatı yapıyordu.

*

İslâmcı tabirinin geleneksel ıstılahlar arasında yer almamasına gelince.. Böylesi bir hassasiyeti bulunan kimselerin, şayet ne dediklerinin farkında iseler, Hanefî, Malikî, Nakşî, Kadirî vs. gibi tanımlamaları da reddetmeleri gerekir.

Bu beyzadelerin zannının aksine, “Müslümanım” demek tek başına meseleyi çözmeye yetmez..

Evet, ayet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “Ben müslümanım” demek çok fazla bir anlam ifade etmez..

Allah’a çağırmak ise, Allah’ın kitabına, şeriatine, Peygamberi’nin sünnetine çağırmaktır.

Salih amel işlemek, İslâm’ın emir ve yasaklarına, Şeriat’in hükümlerine ihlasla uymaktır, müttekî olmaktır.

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “müslüman olma” edebiyatı yapmak, “bedevîlik” anlamına gelebilir.

Allahu Teala, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanının bedevîlerini “mümin” sıfatına layık görmemiş, onlardan “müslüman” olduklarını söylemelerini istemiştir.

“Ben Müslümanlardanım” diyenler, “güzel sözlü”dürler, bu kesin; fakat bunu söylemeleri, her zaman, “iman” etmiş olmalarını garanti etmez:

Bedevîler ‘İman ettik’ (Mümin olduk) dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Fakat “Müslüman olduk (Eslemnâ)” deyin.' Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

*

Müslüman kelimesi, Muhammed isminin Mehmed şeklinde bozularak Türkçeleştirilmesi gibi, “muslim” (teslim olan) kelimesine karşılık gelmektedir. Muslim, “esleme” mazi fiilinden türemiş ism-i faildir.

Bedevîler iman etmemişlerdi, ama “müslüman” olmuşlardı. Günümüzün “müslümanlar”ının da büyük çoğunluğunun iman etmemiş oldukları görülmektedir.

Onların, Asr-ı Saadet’in bedevîlerinden daha iyi durumda oldukları söylenemez.

Bir ülke ki, orada “Şeriat’in uygulanmasını istiyor musunuz?” şeklinde anketler yapılıyor ve halkın ancak yüzde 12’si civarındaki bir bölümünün “Evet” cevabı verdikleri görülüyorsa, bu insanların değil iman etmek, müslüman oldukları bile tartışılabilir.

Çünkü bedevîlerin iman etmeyip müslüman olmaları, Şeriat’in hükümlerine teslim olmaları ve boyun eğip kabullenmeleri anlamına geliyordu.

Onlar, “Hayır, Şeriat’in uygulanmasını istemiyoruz” demiyorlardı.

Günümüzün müslümanlığı, ne yazık ki, sıkça, “iman”sız “bedevî müslümanlığı”ndan bile berbat bir “inanc”a karşılık gelmektedir.

Bugün birçoklarının Türk İslamı/Müslümanlığı adı altında savundukları komik garabet aslında hiç de “yerli ve milli” değildir, patenti Arap bedevîlere aittir.

*

Yıllar önce, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’le yapılmış bir röportajda onun kendisini “sosyolojik müslüman” olarak tanımladığını okumuştuk.

Doğal olarak bu, “İslam’a göre müslüman” olmadığını, “imansız müslüman” olduğunu söylemek anlamına geliyordu.

Böylesi “bedevî tarzı müslümanlık”ı bile mumla aratan zamane müslümanlarının ayırıcı özelliklerinden biri, asla İslâmcı olarak nitelendirilmek istememeleridir.

İstememelerini geçtik, kimi zaman Haçlı Saldırıları'na özgü bir kendinden geçmişlikle İslamcılığa saldırdıklarına da şahit olunuyor.

Gerçekte İslâmcı tabirini uyduranlar da bunlardır. Kendilerini “müslüman” olarak nitelendiren bedevî zihniyetli bu kişiler, Kur’an ve Sünnet’in istediği şekilde “iman etmiş” kimseleri İslâmcı olarak nitelendirdiler ve aşırılıkla yaftaladılar.

Türkiye’de İslâmcı kavramının ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi İslâm’ı savunan isimler için muhalifleri tarafından kullanılmış olması tesadüf değildir.

*

Batılılar’ın “Müslümanlar’la bir dertlerinin olmadığını, kendilerinin sorununun sadece İslamistlerle olduğunu” söylemeleri, bu bedevî usulü müslümanları İslamist (İslâmcı) dedikleri kesime karşı kışkırtmak ve kullanmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Ve bu imanı içine sindirmekte zorlanan “bedevî tarzı müslümanlar”, Batı’nın “yerli ve milli acentaları”nın güdümünde, Haçlılar’ın işbirlikçileri ve öncü birlikleri olarak İslâmcılar’a savaş açıyorlar.

Bu “kukla ve piyon” “bedevî”lerden bazılarının, gerçek iman ehlini “sapık” ilan edebilecek kadar küstah ve pervasız konuşup yazabilmesi ise, ahir zamana yakışan bir durum.

*

İslâmcı olduklarını söyleyenlerde birtakım kusurların bulunması başka birşey, Batılılar ile birlikte “imansız bedevî müslümanlığı” propagandası yapıp İslâmcılık adı altında dolaylı olarak “iman”a savaş açmak başka birşeydir.

Evet, Türkiye’de “eski İslâmcılar”ın çok büyük bir bölümünün bugün “muhafazakâr demokratlık” limanında demir attıkları ve önceki sahte mücahitliklerinin yerini müteahhitliğin aldığı bir gerçektir. Bunların doğrudan ya da dolaylı olarak laikliği de savundukları görülmektedir. Hatta Atatürkistlik/Kemalistlik yapanları bile var.

Onların İslâmcılığa ihanet etmesi, İslâmcılığın kötü olduğunu mu gösterir?!..

“Müslüman olduk” diyen bedevîlerin çok büyük bir bölümünün, Hz. Peygamber s.a.s.’in vefatı üzerine irtidat etmeleri, “müslüman olma”nın kötü birşey olması anlamına mı geliyordu?!

Müslüman-İslâmcı edebiyatı yapıp hak sözle batılı kastedenler, kimlerin safında yer aldıklarına bir bakmalıdırlar.

*

[Cibrîl hadîsi de İslam ile imanı ayırmaktadır. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber‘inde, İmam Matüridî de Kitabü’t-Tevhîd‘inde, İslam ile imanın, yani mümin olma ile müslim olmanın aynı şey olduğunu ifade etmişlerdir. Bu yorum, Nesefî Akaidi‘nde de aynen tekrarlanmaktadır.

İmam Matüridî, bu konudaki değerlendirmesini ayrıntılı bir biçimde anlatmakta, başka ayetlerden deliller getirerek İslam ile imanın birbirinden ayrılamayacağını savunmaktadır. Hucurat suresindeki ayeti bu çerçevede tevil ediyor ve buradaki “müslim olma, teslim olma” ifadesinde müslümanlık (İslam) kavramını, terim değil sözlük anlamıyla yani salt boyun eğme olarak ele alıyor.

Allame Taftazanî de Şerhu’l-Akaid‘de bu yorumu dile getirmektedir.

Bu yorum makuldür, çünkü imansız bir müslümanlık, gerçek bir müslümanlık değil, görünüşteki bir müslümanlık ve boyun eğme olur.

Ayrıca Taftazanî, Zariyat Suresi’nin 35’inci ve 36’ncı ayetlerinde müslüman olma ile mümin olmanın aynı anlamda kullanılmış olmasına da dikkat çekmektedir.

Ancak bu, Hucurat Suresi’nde belirtilen gerçeği ortadan kaldırmaz. İşte o yüzden, Taftazanî, “Bizim maksadımız, şeriatta muteber olan İslam’dır” kaydını düşmektedir. İşte burada bir Eş’arî ya da selefî meşrepli biri, Hucurat Suresi’nde belirtilen anlamda İslam-iman ayrımı yapabilir, ve onların Ehl-i Sünnet dışı olduğunu söyleyemezsiniz.

Çünkü zimmîlik de bir boyun eğiştir ama bu, sonunda imanın kalbe yerleşmesi umulan bir müslümanlık olarak adlandırılmaz.

Öte yandan, Hanefî-Matüridî çizgisi, iman ile ameli ayırır, imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak görür. Amel, imanın kemâlinden kabul edilir, dışarıda bırakılır. Aslında, iman ile İslam’ı aynı şey olarak nitelendiren anlayış (Hanefî-Matüridî çizgi), (teslim olmayı / İslam olmayı ifade eden) ameli de imandan bir parça olarak görmeye elverişlidir.

Bununla birlikte, Allahu Teala kalpleri bildiği için, kulları hakkında “İman etmediniz, İslam oldunuz” diye hüküm verebilir, fakat biz kullar birbirimiz hakkında bu şekilde konuşamayız. Fakat birinin söz ve amelleri kesin bir biçimde küfür anlamına geliyor, müslümanlık iddiasıyla açıkça ve tevil edilemez biçimde çelişiyorsa, ve bundan rücu da etmiyorsa, o başka.

Burada da hüküm, kalp ile değil, zahirî söz ve amelle ilgilidir. Bir başkası, “Onun kalbine bak, niyeti iyi” de diyemez.

Dolayısıyla (ayette geçen) “müslüman olduğunu söyleyip de iman etmeme” anlamında İslam-iman ayrımı bizim için dünya hayatında pratik açıdan önem taşımamakta, bizim, hakkında konuşabileceğimiz bir mesele olmaktan çıkmaktadır. Çünkü biz, insanların ancak sözleri ve amelleri hakkında konuşabiliriz, kalpleri hakkında konuşamayız.

O, Allahu Teala’ya mahsustur.

Bu nedenle, Şeriat (yani dünyevî/dünya hayatındaki ahkâm) açısından müslüman olma, mümin olma anlamına gelmektedir. O yüzden Taftazanî, “Sonuç olarak şeriatta bir kimsenin mümin ama müslüman olmadığına veya müslüman ama mümin olmadığına hükmetmek doğru olmaz” demektedir.

Ancak bu, salt dünyevî/dünyadaki hüküm, yani Şeriat bakımından böyledir. O yüzden, küfrünü açıkça ortaya koymayan münafıklar şer’î hükümler bakımından dünyada mümin muamelesi görürler.]


TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN FIKIH USÛLÜNÜ KATLEDEN “HİKMET” VE “MAKASID” ABRAKADABRACILIĞI

  Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en önce  İngilizler ’in etkisi altındaki  Hindistan  ve  Mısır ’da ortaya çıktığını bil...