TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK

 









Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin KaramanDiyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


İSLAM DEVLETİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET

 








Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Ekim 2017 tarihli sayısında yayınlanan “İnsan, ümmet birliği ve tefrika” başlıklı yazısına şöyle başlamış:

“Şu mübarek Cuma gününde İslam’ın insan anlatışı, birlik ve tefrika konularında temel kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’den, kısa açıklamalarla birkaç âyet meâli nakledeceğim.” 

Böyle diyerek söze başlamış ve hiç de mübarek olmayan yorumlar yapmış.

Mesela, “İslâm dini inançta ve amelde birliğe büyük önem veriyor. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği ilkesini getirdiği gibi, …” diyor.

Sanki, Allahu Teala’nın birliği “sonradan ihdas edilmiş” bir ilke..

İslâm, Allahu Teala’nın birliği ilkesini getirmiş değildir; tek ve bir olan Allahu Teala, varlığı ve birliği anlaşılsın, kendisine ortak/şirk koşulmasın diye İslâm nimetini din olarak insanlara göndermiştir.

*

Karaman’ın bir başka yorumu:

“Allah ve Resulü’ne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (Enfal:46).

Bu âyette ve aynı meâldeki âyetler ve hadislerden çıkan sonuca göre zafer ve başarının altın kurallarını şöyle sıralamak mümkündür: Harekette sebat ve istikrar, Allah’ı devamlı anmak ve asla unutmamak, Allah ve Resulü’ne itaat (yöneticilere, kumandanlara ve kanuna itaat etmek), birlik ve beraberliği korumak, …

Ayet-i kerimede sadece Allah’a ve Resulü’ne itaatten söz ediliyor.

Yöneticilere ve kumandanlara itaat meselesi, “sizden olan ulu’l-emr (emir/iş sahipleri)” kaydıyla başka bir ayette (Nisa, 4/59) geçiyor.

Hayrettin Karaman ise, abrakadabra ve el çabukluğu ile mukayyed bir hükmü mutlak hale çeviriyor.

Üstelik, ulu’l-emrle ilgili ayet, müfessirlerin belirttiği gibi, yöneticiler ve kumandanlar ile onların emri altındakiler arasında ihtilaf çıkabileceğini, bu takdirde ihtilafın yönetici ve kumandanların keyfine göre değil, onlar aradan çıkarılarak Kur’an ve Sünnet’e göre çözümleneceğine işaret etmektedir:

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlü’ne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir." (Nisa, 4/59)

Tabiî Hayrettin efendi bir de, durup dururken, araya “kanuna itaat” meselesini de ekliyor.

Hangi kanuna itaat?..

Neden bu Hayrettin efendi Şeriat’e itaatten değil de, (laik bir devletin Şeriat'e aykırı yasalarını da akla getirecek şekilde) kanuna itaatten söz ediyor?

*

Hayrettin efendi devam ediyor:

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” (Hucurat:13).

… Âyet …; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Âyetteki değer ölçütü takvâ, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir.

Adam, “Evrensel değerler, ancak Kur’an ve Sünnet’teki takva tanımı içine giren değerler olabilir” diyerek evrensel değerler için takvayı referans olarak gösterse, öpüp başımıza koyacağız.

Fakat, öyle yapmıyor, takva kavramını laikleştiriyor, takva için, ne idüğü belirsiz evrensel değerleri referans haline getiriyor.

Nedir bu evrensel değerler?

*

Takvayı biliyoruz, Allahu Teala’nın şiarlarını yüceltmektir, emir ve yasaklarına uymak, şeriatini yürürlüğe koymaktır. Malıyla ve canıyla cihad etmektir.

Takva ile ilgili bir ayetin meali şöyle: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.” (Tevbe, 9/44)

Bir başka ayet meali: 

“İşte böyle; kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac, 22/32)

Takva bu..

Peki evrensel değerler ne?

Allah’ın şiarları nerde, laiklerin evrensel dedikleri değerimsiler nerde!

*

Karaman, 12 Ekim 2017 tarihli (yukarıda sözünü ettiğimiz yazısından bir gün önceki) yazısında da kafa karıştırma alanındaki yeteneklerini büyük bir ustalıkla sergilemiş bulunuyordu.

Mesela şöyle diyordu:

Adının başında İslam bulunan ülkeler ikiye ayrılıyor:

1. Bütünüyle İslâmî düzenin hakim olduğu ülkeler.

2. Resmi düzeni bütünüyle İslama dayanmasa da halkının çoğu Müslüman olan ve İslâmî hayatın kısmen de olsa yaşandığı ülkeler.

Bugün dünyamızda birinci sınıfa giren İslam ülkesi yok gibidir. Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam’dır” yazılı olsa da hayatın çeşitli alanlarına ait düzenlemeler ve uygulamalara bakıldığında bu cümlenin bir slogandan ibaret olduğu görülür. Bizde de Cumhuriyetin ilk yıllarında anayasada böyle bir cümle var idi, ama hedef devletin ve halkın hayatından İslam’ı ya söküp atmak veya asgariye indirmek idi.

Karaman'ın, bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam’dır” yazılmış olmasını küçümsemesi basite alınacak bir hata değildir.

*

Bu vatandaş, işine gelince bir de tekfircilik belasından, tekfirin kötülüğünden dem vurmasa bu kadar yadırgamayacağız..

İman edilmesi gereken bütün hususlara iman eden, küfür söz ve eylemlerden kaçınan, bununla birlikte İslam’ı tam yaşamayan, birtakım günahları işleyen bir adam, bütün kusurlarına rağmen tekfir edilemez. O, mümin/müslümandır.

“Onun Kelime-i Şehadet getirmesine bakmayın, bu, slogandan ibaret” denilerek zımnen tekfir edilmesi kabul edilemez.

Buna karşılık, İslam’ın emrettiği çoğu iyilikleri yapıyor (insanlara yardım ediyor, sadaka veriyor, çaresizlerin dertlerine derman oluyor) ve kötülüklerden (içkiden, kumardan, zinadan, faizden) kaçınıyor olsa bile, İslam’ı hayat nizamı olarak kabul etmeyen, Şeriat’in devrinin geçtiğini söyleyen biri, kâfirdir.

Böyle biri, kullara iyilik yapıyor olsa bile, bütün iyiliklerin yaratıcısı olan Allahu Teala’ya karşı nankörlük ettiği için, son tahlilde Şeytan’ın yoldaşı ve yandaşı olma durumundadır.

*

Devletler de böyledir.

İslam’ı tam uygulamıyor olsa bile, “Devletin dini, İslam dinidir” diyen bir devlet, İslam devletidir.

Dinler arasında tarafsız olduğunu, her dine eşit mesafede durduğunu, dininin bulunmadığını ilan eden devlet ise, kendi beyanı, ifadesi ve itirafı gereği dinsiz devlettir, küfür devletidir. 

Dinde zorlama yoktur. "Dinsizim" diyen dinsizdir, onu zorla müslüman yapacak halimiz yok. 

*

Anayasasında yer alan bir madde ile müslüman olduğunu ilan eden, Kur'an ve Sünnet'e bağlılığını vurgulayan devlet ile, dinsiz olduğunu söyleyen devlet arasındaki fark, ölçülemeyecek derecede büyüktür.

İkisi birbirine Cennet ve Cehennem kadar uzaktır. 

Bugün anayasasında Şeriat‘e bağlılık vurgusu yapan İslam ülkeleri ile, Türkiye Cumhuriyeti‘nin 1924 Anayasası’ndaki hükmü halkı aldatmak için koymuş bulunanların aynı kefeye konulması ise, abrakadabrayı da aşan bir sahtekârlıktır.

1921 Anayasası’nda, kanunların İslam hukukuna uygun olması hususu dile getiriliyordu.

1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü muvacehesinde, Türkiye Cumhuriyeti, herşeye rağmen bir İslam devletiydi.

O dönemde bazılarının münafıklık yapmış olması, sonucu değiştirmez.

*

Bu hükmün kaldırılması ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dinsiz bir küfür devleti haline gelmiştir.

Hayrettin Karaman’ın “Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında ‘Devletin dini İslam’dır’ yazılı” olmasını değersizleştirmeye çalışması, affedilir bir hata değildir.

Ne yapmaya çalışıyor bu adam?

Onlarınki sloganmış,,

Kolaysa senin devletin de aynısını yapıp "slogan müslümanı" olsun, dinsizlikten kurtulsun da görelim!

Sonra da bu vatandaş yana döne tekfircilikten şikâyetçi oluyor.

Yani ne diyelim, “Hayrettin Karaman’ın İslam hukukçuluğu da içi boş bir slogandan ibarettir, asıl derdi İslam hukukunun küfür düzeninin arzusuna uygun biçimde tahrif edilmesi için çaba göstermekten ibarettir” mi diyelim?

 Ne diyelim?


PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL

 




Türkiye’de bir ara birkaç Atatürk heykeline saldırılmış, Prof. Hayrettin Karaman hemen kaleme sarılmıştı.

Yeni Şafak’ın 14 Eylül 2017 tarihli sayısında yayınlanan yazısına “Putuna söversen Allah’ına söverbaşlığını uygun görmüştü.

Onun sözlerinin de, bizim meramımızın da doğru ve tam anlaşılması için önce yazısını okuyalım:

Peygamberimiz (s.a.) Mekke’yi fethettikden sonra Kâbe’yi dolduran putları temizletti, bir sahâbîyi göndererek Taif’teki meşhur putu kırdırdı… Bunlar doğru, ama Hicretten önce de Kâbe putlarla dolu iken o ve ashabı orada ibadetlerini yaptılar ve putlara da dokunmadılar. Bu tarihte putlara dokunmanın faydasından çok zararı vardı, fetihten sonra ise onları orada bırakmanın o tarihte, o şartlarda ve o toplum için zararı vardı. Fayda-zarar hesabı yapmadan başka dinlerin kutsallarına dokunmak, onlara küfür ve hakaret etmek İslam’ın talebi değildir. İslam’ı tebliğ etmenin ve diğer dinlerin yanlış ve eksik taraflarını anlatmanın uygun yolları vardır ve ve yollar her zaman, her yerde aynı değildir.

Yanlış yapmanın acı bedellerinden birini de şu haberde görüyoruz:

“2001 yılında önce Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılması bahanesi ve arkasından 11 Eylül olayları esnasında Burma Askerî Yönetiminin ülkede yaşayan Müslümanların El Kaide ile bağlantılı oldukları imalarıyla gerginlikler tırmandırılmıştır. 800’den fazla insan katledilmiş, 2000’den fazla insan yaralanmıştır. Akyab’da 6 Müslüman mahallesi tamamen yıkılmıştır. Budist rahipler öncülüğünde 1000’den fazla kişi Müslümanların dükkânlarına, evlerine ve camilerine saldırarak adeta bir yok etme faaliyetine girişmiştir.”

Bugünlerde içimiz acıyarak takip ettiğimiz Arakan Müslümanlarının katliamı için de başka bahaneler ve sebepler yanında Buda heykelinin kırılması ve ona yönelik hakaretler var.

Katliamın öncüsü ise eski Budist rahip ve 969 hareketinin lideri Ashin Wirathu. Sosyal medyada birçok takipçisi olan bu sözde rahip, Budistleri Müslümanlara karşı kışkırtıyor.  Müslümanlara karşı nefretini de, “Bir yılan nerede olursa olsun zehirlidir. Sadece bir tane var diye yılanı küçümseyemezsiniz. Nerede olursa olsun tehlikelidir. İşte Müslümanlar da böyledir” sözleriyle dile getirmişti.

Bu katliam ve Müslümanlara yapılan diğer zulümler karşısında Budist rahiplerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir kısmı Budizm’de şiddet yoktur, yapılan zulüm ve katliam dinimize aykırıdır” derken diğer kısmı Müslümanları yılana benzeterek başlarını ezmeyi savunuyor ve bu zulme fiilen de katılıyorlar.

Elbette Arakan zulmünün asıl sebebi şurada ve burada Buda heykellerinin kırılması ve hakaret edilmesi değildir, ama bu gibi eylemlerin yapılan zulmü kamuoyuna benimsetmek veya tepkiyi yumuşatmak için kullanıldığı da bir başka gerçektir.

Bir Müslüman Hristiyanların haçını çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a göre Müslümanlar kitaplarını korumak için  mesela Hristiyanların haçına hakaret etmeyecekler.

Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış, çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor.

Müslümanlar olarak tepkilerimizi kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları, halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.

Şiddet yanlısı Budistlerin Arakanlı Müslümanlara yaptıkları zulmün hiçbir mazereti ve meşru sebebi olamaz, ancak düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır.

*

Evet, kâfirlerin putlarına sövmemek lazım..

Aynı şekilde, kişinin bir başkasının annesine vs. sövmesi de, kendi annesine vs. sövmesi anlamına gelir. Çünkü, aynı cinsten karşılık verilir.

Bununla birlikte, Hayrettin Karaman’ın meseleyi bir ölçüde çarpıttığı görülmektedir.

Birincisi, Hicret‘ten önce putlara dokunulmamış olması, onlara asla dokunmamak gerektiğini göstermez. Çünkü Hz. İbrahim a. s., benzer şartlarda bunu yapmıştı.

Öte yandan, Hayrettin efendinin yazısının zamanlaması, bu hatırlatmayla, Atatürk heykellerine vs. yapılan saldırılara işarette bulunduğunu gösteriyordu.

Ancak, bu yazısıyla, tam da provokatörleri devreye koyan “çukur” odakların arzusu istikametinde kalem oynatmakta olduğunu anlaması gerekiyordu.

*

Yıllar önce, bir üniversitede yüksek lisans öğrencilerine “bilimsel araştırma yöntemleri” dersini veriyordum.

Bir gün sınıfa, Jacques Barzun ile Henry F. Graff tarafından kaleme alınmış olan Modern Araştırmacı adlı kitabı (çev. Fatoş Dilber, Ankara: TÜBİTAK, 1999) getirdim.

Kitabın birinci bölümü şöyle başlıyordu:

İngiliz Arkeolog Layard, Ortadoğu konusunda yazmış olduğu bir zamanların tanınmış kitabında, bir Türk görevlinin bir İngilizin sorusuna verdiği yanıtı içeren mektubunu yayımlamıştı. Mektup şöyleydi.

“Meşhur dostum, Ciğerparem!
Benden istediğin hem zor hem yararsız. Bütün zamanımı burada geçirdiğim halde, ne evleri saydım ne de yaşayanların sayısını araştırdım. Kimin katır yüküyle ne kaçırdığıyla, kimin neyi gizli saklı idare ettiğiyle hiç ilgilenmedim. Hepsinden öte, şehrin tarihine gelince, İslam’ın kılıcı buralara gelmeden önce gavurun ne haltlar yediğini, ne işler karıştırdığını ancak Allah bilir. Bunları araştırmanın bize bir yararı olmaz. Ruhum, canım! Sizi ilgilendirmeyen işlere karışmayınız.

Sefa geldiniz hoş geldiniz; Selametle gidiniz.” 

Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin: Nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa olsun bu üç tip bilgi bulunmadığı takdirde yaşam durur. Dünyanın her yerinde, her an, bir konuda rapor yazmak için araştırma yapan birileri, çalışma yapabilmek için bu raporları okuyan, inceleyen başka birileri vardır. Raporlar, tahminin yerine bilgiyi geçirme çabalarımızın araçlarıdır. “Rapor” işlerin yürütülmesinde temel unsurdur.

*

Öğrencilere şu soruyu yöneltmiştim: “Sizce, bu devlet memuru, neden böyle bir mektup yazmış olabilir?

Öğrenciler, devlet memurunun tembelliği, cahilliği, iş bilmezliği vs. gibi birçok ihtimali dile getirmişlerdi.

Onlara şu minvalde şeyler söylemiştim:

Kitabın yazarlarının bu mektuptan hareketle, “Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı” sonucuna varması, bilimsel araştırma mantığına aykırı bir acelecilik.. Böyle bir mektuptan hareketle bu sonuca varılamaz.

Ayrıca, muhtemelen yazarlar kendi alanları dışındaki konularla hiç ilgilenmedikleri için, işin içyüzünü anlamamış durumdalar. Kasten anlamamış görünmüyorlarsa tabiî..

Burada devlet memuru, ajan olduğunu düşündüğü İngiliz’le inceden inceye kafa buluyor, dalgasını geçiyor. Bu, ya çok uyanık bir memurdur, ya da söz konusu talebi üst makamlara iletmiştir ve onlardan, o İngiliz’i güzellikle başından savması emri gelmiştir.

*

Putların ya da heykellerin kırılmasını da, söz konusu kitabın yazarları gibi, acelecilikle hemen birilerinin fanatizmine, basiretsizliğine ya da cehaletine bağlamamak gerekir.

Türkiye’de ara sıra nükseden Atatürk heykellerine saldırı furyası, tesadüfen birbirini izleyen, aynı döneme denk gelen olaylar serisi değildir.

Belirli bir senaryoya göre piyonların ortaya sürüldüğü bir rezaletler komedyasıdır..

Maksat, iki üç tane Atatürk heykelinin zarar görmesine mukabil, iki milyon Atatürk heykeline putperestçe bir tazimin tahkim edilmesidir…

Ve yine maksat, Hayrettin efendi gibi dünyadan habersiz fakat âleme nizamat veren tipleri, kendilerinin ruhu bile duymadan kullanmak, böylesi yazılar kaleme almalarını sağlamaktır..

Evet, asıl maksat, Atatürk’ün asla sorgulanamaz bir “tanrı” gibi muamele görmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasıdır..

Buna hizmet edecek bir “korku ve terör” şemsiyesinin Atatürk heykelinin üzerine örtülmesidir..

İnsanların, Atatürk’ün adı geçince, düşünemez hale getirilmeleri, korkudan adeta beyin felci geçirip “fikri köle, vicdanı köle” duruma düşürülmeleridir..

*

Gelelim Taliban‘ın Bamiyan Vadisi’ndeki meşhur Buda heykelini yıkmasına..

Hem bireysel düzeyde insan ilişkilerinde, hem de uluslararası ilişkilerde “mütekabiliyet/karşılıklılık” diye birşey vardır.

Hukukta da aynı şekilde suç ile ceza arasında orantı aranır.

Evlilikte bile, denklik (küfüv) gereklidir.

Eğer bir Buda heykeli yıkılmışsa, karşılığında bir caminin yıkılmış olması, cevabın verilmesi anlamına gelir.

Taliban, Budistleri Bamiyan Vadisi’ne toplayıp onları (bir zamanlar Sırplar’ın Boşnaklar’a yaptığı şekilde) koyun gibi boğazlamış mıydı?!

Gidip Budist mahallelerini mi yaktılar?

Budistlerin evlerine mi saldırdılar?

Taliban Buda heykelini yıkmadan önce de Müslümanlar benzer saldırılarla karşılaşmıyor muydu?!

Bütün suçu döndürüp dolaştırıp tekrar Müslümanlar’ın üzerine yıkmak için insanın gaflet katsayısının kaç olması gerekir?

Şimdi Arakan’da bunlar oluyor, oldu diye, diğer ülkelerde Müslümanlar, Budistlere saldırıyor mu?!

Balkanlar’da yıkılan camiler, Müslümanlar Hristiyanlar’ın haçını kırdıkları için mi yıkılmıştı?!

Arakan’da Müslümanlar, Buda heykellerine mi saldırmışlardı?!

*

Ebu Eyyub el-Ensarî, İstanbul kuşatması sırasında vefat ederken, surlara en yakın bir yere defnedilmesini vasiyet etmiş, böylece Eyüp‘te toprağa verilmişti.

Ordu geri dönerken Bizanslılar, “Siz gidince biz bu mezarı yerle bir ederiz” diyerek alay ettiler.

Bunun üzerine, ordu komutanı Yezid (Hz. Muaviye’nin oğlu), onların anlayacağı şekilde cevap verdi.

Şayet bunu yaparlarsa, Emevî hakimiyeti altındaki bütün hristiyan mezarlıklarını yerle bir edeceğine yemin etti.

Bugün İslam dünyasının sorunu, Hayrettin Karaman gibilerin (Ki, ne yazık ki, son tahlilde Fethullah Gülen’in “yerli ve milli”, uluslararası sulara açılamamış versiyonu kabul edilmeye elverişli) onlara akıl(sızlık) veriyor olması..

Bu kafayla Müslümanlar ezilmekten, sömürülmekten, öldürülmekten, sürülmekten, hakarete ve tecavüze uğramaktan kurtulamazlar.


E-KİTAP: KRİTİK-ANALİTİK OYUNUN ANALİZ VE KRİTİĞİ

 

https://www.academia.edu/99364388/Kritik_Analitik_Oyunun_Analiz_ve_Kriti%C4%9Fi


KRİTİK-ANALİTİK

OYUNUN ANALİZ

VE KRİTİĞİ

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 3

“KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME” LAFI ÜZERİNE  “KRİTİK-ANALİTİK” NOTLAR 6

KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNMENİN KRİTİĞİ 24

KAD KİTAPÇIĞININ ANALİTİK KRİTİĞİ 38

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. El-hamdu li’llâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

İskenderpaşa Cemaati’nde (şimdilerde medyada Hakyolcular diye anılıyorlar) “kritik analitik düşünme (KAD)” eksenli çabalar 2003 yılı ilkbaharında Muharrem Nureddin Coşan tarafından başlatılmıştı.

Bildiğim kadarıyla bu yöndeki etkinlikler kesintisiz bir biçimde sürdürüldü.

İşi öyle büyüttüler ki, uluslararası sempozyumlar bile düzenlendi.

*

Prof. Ahmet Zeki Şengil’in oturduğum mahalledeki bir dernekte sunum yaptığı böylesi bir etkinliğe ısrarla özel olarak davet edilmiştim, gidip dinledim.

Aynı konuda konuşma yapmamı isteyen bir dernek de olmuştu. Orada, bunun önemsenecek ve herkesi ilgilendiren birşey olmadığını, daha öncelikli konular ve sorunlar bulunduğunu söylemiştim.

Çünkü kritik-analitik düşünme konusunun Cemaat mensuplarını boş yere meşgul edip yoracağını, sonuçta bir arpa boyu bile yol katedilemeden lüzumsuz tartışma ve laflarla zaman öldürüleceğini biliyordum.

Büyük çoğunluk bundan neyin kastedildiğini, neyin amaçlandığını, kendisinin buna niçin ihtiyaç duyduğunu bile anlayamadan, “avare kasnak” gibi konu etrafında dönüp dolaşacaktı.

Güya birşey yaptıklarını zannedecekler, fakat aslında vakitlerini semeresiz ve son tahlilde çok bir faydası olmayan, pratiğe aktaramadıkları laflarla öldüreceklerdi.

Düşünmeyi öğrenmekten düşünmeye vakitleri kalmayacaktı.

Şunun gibi:

Yüzmenin incelikleri, yüzmeyi sağlayan kasların özellikleri, yüzme sırasında harcanan kalori, yüzmenin sağlığa etkileri, farklı yüzme tipleri, nefes alış teknikleri, suyun kaldırma kuvvetinin fiziksel hesapları vs. hakkında detaylı bilgi edinecekler fakat bu arada yüzmeye zaman bulamayacaklardı. Hatta yüzme konusunda aralarında derin tartışmalara girecek, bunları tartışmak için değil yüzmek için öğrendiklerini unutacaklardı.

*

Bu, Cemaat’e, “Alın size bir oyuncak, bununla oyalanın, böylece ‘iyi saatte olsunlar’ı huylandıracak netameli konulara girmeden, suya sabuna dokunmadan kendinizi iyi hissetme imkânına kavuşmuş olursunuz” demek gibi birşeydi.

Bu “akl”ın arkasında “derin üst akıl” bulunmuyorduysa bile, bunun tam da onların aradığı şey olduğu kesindi.

Anlaşılan o akıl beni de “olta”ya çekmeye çalışıyordu.

*

2009 yılı Ekim ayında beni Ankara’dan arayan Mesut Doğan, başkentteki öğrencilere bu “kritik-analitik düşünme” konusunda bir konuşma yapmamı istediğinde ona şu mesajı göndermiştim:

Seyfi Say <sayseyfi@yahoo.com>

To:mesutdogancan@gmail.com

Tue, Oct 20, 2009 at 3:59 PM

Selam...

Mesut Bey kardeşim,

Ekteki dosyada, telefonda sözünü ettiğimiz konulardaki düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde aktardım. Bunlardan Nureddin Bey'i ilgilendirenleri Nureddin Bey'e de iletmiştim. Rahmetli Hocaefendi'nin vefatından sonra, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. Bazı konularda daha önce savunduklarımın aşırı ya da yanlış olduğu sonucuna vardım. Ekte gönderdiğim dosyada yaptığım eleştiriler aynı zamanda bir özeleştiridir, bir hata itirafıdır.

Bu yazdıklarımı sözkonusu öğrencilere anlatmamda sence bir sakınca yoksa, gelip anlatmayı düşünebilirim. Bence bir sakınca yok, ama bu yazdıklarımı birçoğu hazmedemez. Cevap da veremezler, fakat beni, yanlış şeyler söylemekle suçlayacaklar, doğrusunun ne olduğunu da anlatamayacaklardır.

Benden bekledikleri, "kritik analitik" düşünmeden, "Hikmet buyurdunuz efendim" demek olacaktır.

Selamlar...

*

Mesut beni bir daha hiç aramayacaktı.


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı]  polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız   var  diye korkuttular. Polisle...