DİYANET İŞLERİ ESKİ BAŞKANI PROF. GÖRMEZ'İN MAKSADI NE?

 






MAKASID

 

Prof. Yasin Aktay’ın bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazdığına göre, Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Mehmet Görmezmakasıt çalışmaları” yapıyormuş.

Ayrıntıya girmemiş, dolayısıyla yeni makasıd mı keşfetmeye çalışıyormuş, onu öğrenemiyoruz.

Makasıddan (maksatlardan) kasıt, dinin gayeleri..

Bilindiği gibi ulema dinin (Şeriat’in) beş temel gayesinin bulunduğunu söylemektedirler: Dini, canı, malı, nesli ve aklı koruma.

Dini korumadan maksad, ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır. Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Canı koruma, Allahu Teala’nın izin verdiği durumlar dışında (müslüman olsun, kâfir olsun) hiçbir insanın hayatına son verilememesini ifade eder.

Malı koruma, mülkiyet hakkının tanınmasını, insanların helal kazançlarına el konulmamasını, hırsızlık ve gasbın engellenmesini, ve faiz gibi uygulamalarla insanların sömürülmemesini tazammun eder.

Neslin korunması, zinanın engellenmesi ve nesebin nikâhla sahih biçimde devam etmesi anlamına gelmektedir.

Aklın korunması ise, alkol ve uyuşturucularla insan aklının dumura uğratılmasını engellemeyi gerektirmektedir.

*

Makasıd denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında onu okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

Söz konusu kitabı baştan sona okuyan kişi, Şeriat’in değerini anlar, ve tarihselci modernist soytarıların hezeyanlarının sapıklıktan değilse devasız ahmaklıktan kaynaklandığını görür.

*

Mesela, İmam’ın şu ifadelerini okuyan bir kişi, edille-i şer’iyyeye “İslam’ın ruhu” adı altında bir beşincisini ekleyerek İslam’ı güncelleme küstahlığına kalkışan cahiller ile tarihselci modernist soytarıların kendi kafalarından ürettikleri uydurmaların dinde yerinin olmadığını öğrenmiş olur:

“Bu ilimde [fıkıh usulünde] kullanılan mukaddimeler [öncüller, temel önermeler] ve kendisine dayanılan deliller mutlaka kesin olmak durumundadır. Çünkü, eğer bunlar zannî olurlarsa, o takdirde istenilen [onlardan çıkarılan] neticeler de kesinlik ifade etmezler [zannî kalırlar]. …

“Bunlar [bu mukaddimeler] ya vâcib [zorunlu], caiz [mümkün] ve muhal [imkânsız] gibi üç hükümde ifâdesini bulan aklî mukaddimelerdir; ya da yine aynı şekilde bu üç hükme dönük bulunan örfî (âdete dayalı) [hayatın olağan akışına dayalı] mukaddimelerdir. Zira âdete dayalı olan delil ve mukaddimelerin de vâcib, caiz ve muhal olanları vardır.”

Aklen bazı şeyler zorunlu (vacip), bazı şeyler imkânsız (muhal), bazı şeyler de mümkün durumundadır, yani imkân dahilindedir.

Mesela, bir çölde yol alırken sanatkârane kubbeleri, pencereleri, kapıları, bahçe duvarları olan görkemli bir sarayla karşılaştığımızda, bunun kendi kendisine olmayıp birileri tarafından inşa edilmiş olduğunu kabul etmek, aklen gerekli olmaktadır. Aslında bu, son tahlilde aklen mümkün kategorisine girer, fakat âdeten muhaldir. (Burada cüzler tabiatta mevcuttur, terkib sonradan olmadır.) Âdeten, onun bir yapıcısının olması vaciptir. Buna (âdete) bağlı olarak, akıl bizi zorunlu olarak, bunun bir yapıcısının bulunduğu düşüncesine götürür. (Yokluktan bir yaratıcı bulunmaksızın kendi kendine varoluş öyle değildir, o âdeten de, aklen de muhaldir.)

Birisi çıkıp, “Hayır, o saray belki de kendi kendisine oluşmuştur, bu aklen mümkündür” derse, onun ya deli (aklını yitirmiş), ya da bizimle alay eden bir ahlâksız olduğuna hükmederiz. Çünkü böyle bir eserin kendi kendisine oluşması âdeten (hayatın olağan akışı içinde) muhaldir (imkânsızdır).

Burada konumuz sarayın kendisi değil, nasıl oluştuğu ve bir yapıcısısının bulunup bulunmadığı.. Sarayın mevcudiyeti kesindir.

Yolumuza devam etmemiz durumunda benzer bir başka sarayla karşılaşabilecek olmamız ise aklen mümkündür, yani akıl bunu vacip (zorunlu) veya muhal (imkânsız) görmez. (Burada konumuz sarayın kendisi.. Nasıl oluştuğu, bir yapıcısının olup olmadığı değil.) Fiilen var olup olmaması ayrı bir konudur ve o, aklın değil, sağlam duyular vasıtasıyla gerçekleştirilen gözlem (müşahede), deney ve tecrübeye dayalı araştırma ve inceleme faaliyetinin alanına girer.

(Peygamberlerin mucizeleri "aklen mümkün, âdeten muhal" olan hususlarda ortaya çıkar. Mesela Hz. Musa aleyhisselam'ın asasının yılana dönüşmesi aklen mümkün, adeten muhaldir. Denizin yarılması da öyle.. Eğer bunlar aklen de muhal olsalardı, gerçekleşmeleri söz konusu olamazdı, çünkü aklen muhal olan, asla gerçekleşemez.

Birçok kimse aklen muhal ile âdeten muhali ayıramadığı için, âdeten muhal olanı aklen de muhal zanneder. Buna bağlı olarak, mucizeyi inkâr eder. Akla aykırı olduğunu iddia eder. Rivayet olarak duymuşsa efsane der, gözü önünde gerçekleşmişse, o zaman da sihir olarak nitelendirir.

Böylece, akla aykırı olmayanı akla aykırılıkla suçlama akılsızlığı sergiler. Sözde akıl adına konuşmaktadır, gerçekteyse akılsızlığın fedaisi ve sözcüsüdür.

Sihirbazların Hz. Musa'nın asasının yılan olduğunu görünce iman etmelerinin nedeni, onların bunun sihir olmadığını bilmeleriydi. Halk ise, bunu sihir olarak nitelendirmeye hazırdı.)

*

Varlığı kendisinden olan (kıyam bi nefsihî), yani bir başkasının dilemesi veya yapması olmaksızın kendi kendine var bulunan, sadece, vacibu’l-vücud (varlığı zorunlu) olandır. Yani Allahu Teala’dır.

Aklen mümkün olanın vaki olması (vuku bulması) onu varlık bakımından zorunlu/vacip hale getirmez, o, “aklen mümkün” varlık olarak kalmaya devam eder. Aklen zorunlu olması için “varlığının kendinden” olması gerekir.

Aklen mümkün varlığın fiilen vaki hale gelmesi, “aklen zorunlu” (vacibu’l-vücud) olan varlığa, yani Allahu Teala’ya bağlıdır. “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat Suresi, 37/96)

Mümkün varlığın fiilen vaki olması, onu varlık alemine getiren bir başka varlığın mevcudiyetinin kabulünü gerektirir. Bu, aklî zorunluluktur. Farz-ı muhal, vacibu’l-vücud olan Allahu Teala var olmasaydı, aslı yokluk olan mümkün varlık, fiilen vaki hale gelemezdi. Yok’un kendi kendine var hale gelmesi, o yok’ta, kendi kendisini var hale getirecek bir güç bulunduğunu varsaymak, yani yok’a var demek olur, ki bu da tenakuzdur/çelişkidir, akla aykırıdır; tanım gereği, yokluk, onu bir varlık haline getiren bir etken bulunmaksızın yokluk olarak kalmaya mahkumdur.

Yani Allahu Teala’nın varlığı aklen kesindir, akıl açısından zorunludur.

Bir başka deyişle, Allahu Teala’nın varlığı akılla anlaşılır, duyularla değil. Çünkü duyu organları, yaratılmış olan şeyleri idrak edebilir, Allahu Teala’yı idrak ise sadece akıl yoluyla olur. Bu yüzden İslam’da iman sorumluluğu/mükellefiyeti akla terettüp eder. Duyu organları güçlü olmakla birlikte hayvanlar ve çocuklar sorumlu tutulmazlar.

*

İmam’ın sözlerine dönersek:

“Veyahut da [söz konusu mukaddimeler] naklî olan mukaddime ve delillerdir [Bu da, üçüncü bilgi edinme yolu olan haber-i sadık (doğru haber) demektir]. Bunların en üst düzeyde olanları, delâleti kat’i olmak şartı ile, lafzı mütevâtir olan haberlerle manevî mütevâtir olan haberlerden elde edilenlerdir; yahut da Şeriat’in kaynaklarının istikrası (taranmasi) neticesinde [akıl yoluyla] elde edilen neticelerdir.”

Mütevatir haber, yani tevatür yoluyla gelen haber, “yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber”dir.

Mesela, gidip görmediğimiz halde Antarktika’nın varlığından şüphe etmeyiz, çünkü bu, mütevatir haberle bildiğimiz birşeydir. Bu kadar insanın, bizi aldatmak için başka bir yerin fotoğraf veya kamera görüntülerini Antarktika diye bize “yutturmaları”, bizi kandırmak için bir araya gelmiş olmaları mümkün değildir.

Bir rivayet tevatür derecesi kazandığında, sübut (sabit oluş, var oluş) bakımından kat’i haber durumuna gelir, zannî olmaktan çıkar. Mesela Kur’an ayetleri, ezanın lafızları ve namazın beş vakit oluşu gibi hususlar bize kuşaktan kuşağa tevatüren gelmiştir. Nasıl Antarktika’nın varlığını inkâr için ya deli ya da deli numarası yapan bir ahlâksız olmak gerekiyorsa, mesela namazın beş vakit olduğunu inkâr için de ya akıldan nasipsiz ya da adi bir ahlâksız olmak gerekir.

Ancak mütevatir haber sübut bakımından kat’i ise de, kat’i delil olması, delaletinin de kat’i olmasına, zannî olmamasına (farklı manaya gelme ihtimali içermemesine) bağlıdır.

Manevî mütevatirde ise, tek başlarına mütevatir olmayan çok sayıda haberin mana bakımından birbirlerini desteklemesi söz konusu olur. Mesela pekçok savaşa girmiş bir şahsı düşünelim. Yaklaşık elli kişi onunla ayrı çarpışmalarda hazır bulunmuş ve her bir çarpışma için onun kahramanlığına ayrı ayrı şahitlik etmiş olsunlar. Burada her bir rivayet tek başına kalmış durumdadır, tevatür içermez. Bununla birlikte, elli ayrı rivayet bir araya geldiğinde manevî (mana bakımından) bir tevatür oluşur ve bizde o kişinin kahramanlığına dair kesin bir kanaat meydana gelir. Çünkü, bu konuda yalancı şahitlik yapmış olabilecekleri yönünde ortada bir karine bulunmuyorken o elli kişinin bir yalan üzerinde birleşmiş olmalarını mümkün görmeyiz.

İslam uleması benzer bir mantıkla Hz. İsa’nın nüzulu ve kabir azabı gibi konulardaki rivayetler için manevi tevatürden söz etmişlerdir.

*

İmam’ın sözleri şöyle devam etmektedir:

“Şu halde bu ilimde [fıkıh usulünde] söz konusu olan hükümler üçü aşmayacaktır: vâcib, caiz ve muhal [Yani fıkıh usulü çerçevesinde bazı şeyler için vacib, bazı şeyler için muhal, bazı şeyler de için de caiz hükmü verilebilecektir]. Bunlara vuku ve adem-i vuku [hakkında hüküm verilecek olan şeyin gerçekleşmiş olması veya olmaması] da ilâve edilebilir. … Bir şeyin sahih [doğru, geçerli] ya da gayr-i sahih [yanlış, geçersiz, batıl] olması ise ilk üç hükme yöneliktir [vuku bulup bulmamasına, vaki olup olmamasına değil].

“Bir şeyin [amel açısından] farz, vâcib, mendûb, mübâh, mekruh ya da haram olması ise usûl meseleleri içerisinde yer almaz [Bu hükümler, usûl ilkelerinin cüz’i meselelere uygulanması ile ortaya çıkar]. Bunları da usûl meseleleri içerisinde zikredenler, ilimleri birbirlerine karıştırmaları sonucunda bu hatayı yapmaktadırlar.”

Bilindiği gibi, tarihselci reformistler, kendi “akıl”larını kullanarak İslam’da güncelleme yapabileceklerini iddia etmektedirler.

Böylece, Kur’an’da belirtilen “akletmeyenler” taifesi içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Akılları yok değil, fakat kullanmıyorlar. Heva ve heveslerine tabi oluyor ve bunlara akıl adını verme sahtekârlığı yapıyorlar.

İslam’ı kendi kafalarına göre güncelleyebileceklerini, hükümleri değiştirebileceklerini ileri sürenlerin dalaletinden şüphe edilemez.

İmam Şâtıbî’nin şu sözlerini anlasalardı, böyle bir şeye yeltenemezlerdi:

“Bu ilimde [fıkıh usulünde] aklî deliller kullanıldığı zaman mutlaka naklî deliller [Kur’an ve Sünnet] üzerine terkip edilmiş olarak, yahut onun tarîkini belirlemede veya menâtini (dayanağını, illetini) ortaya koymada ve buna benzer durumlarda kullanılır, [Kur’an ve Sünnet’ten] bağımsız delîl olarak kullanılmaz. Çünkü yapılan iş, şer’î [Şeriat’le, hukuk sistemi ile ilgili] bir konuda düşünmek ve bir neticeye varmak için çalışmaktır; akıl ise şâri’ (hüküm vaz’ına salahiyetli [kanun koyucu, yasa yapıcı]) değildir.”

Yani akıl (ve dolayısıyla o aklın sahibi olan insan), Allahu Teala tarafından vaz’ edilmiş (konulmuş) olan Şeriat’ın maksatlarını (makasıd-ı şerîa’yı) anlamaya çalışma ve şer’î delillerden çıkan sonuca göre hüküm verme konumundadır.

Yoksa, Kitap ve Sünnet'in açık bir biçimde bildirdiği konularda kendisi kanun/yasa vaz’ etme, vahiyden bağımsız olarak kendi başına yasama faaliyetinde bulunma, hüküm verme, şâri’ (şeriat/kanun koyucu) olarak hareket etme mevkîinde değildir. 

*

Hukukun (hakların) çerçevesini ve sınırlarını insanlar değil Allahu Teala belirler. Aksi takdirde, yasa koyma (vaz’ etme) pozisyonunda bulunan insanlar, diğer insanları kendilerine kul ve köle etmiş, onlara tanrılık/rablik taslamış olurlar.

Hukuku/şeriati vaz’ edenin Allahu Teala olması ise, insanların eşitliğinin sağlanması ve birbirlerinin kulu kölesi olma zilletinden kurtulup aziz olmaları, izzet sahibi olmaları demektir.

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu husus [insanın sırf kendi aklıyla yasa koyma, yasama faaliyetinde bulunma hakkının olmayışı] kelam ilmi (akâid) bahislerinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur.”

Bu, salt amelî değil, itikadî bir meseledir.

İşte, laik veya dinsiz devletlerin yasalarının baskısı altında lafı eğip büken, hakkı açıkça söylemek yerine “Ne şiş yansın ne kebap!” fehvasınca “Anlarsın ya!” makamından muğlak ifadelerin ardına sığınan devlet memuru (devlete karşı sorumlu) “din görevlileri” ve ilahiyatçıların aksine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi hür ve bağımsız ulemanın laikliğe razı olup kalben benimsemenin küfür olduğunu söylemelerinin nedeni budur.

*

İmam’ın sözlerine dönelim:

“Durum böyle olunca, aslî kasıtla dayanılan şey, [sadece] şer’î deliller (edille-i şer’iyye) olacaktır. …

“…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [hukuk sistemlerinin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …”

Şer’î deliller Kitap, Sünnet, icma (aynı devirde yaşamış ulemanın bir konuda ittifakı, görüş birliği) ve (Kitap ve Sünnet’ten hareketle yapılan) kıyastan ibarettir.

İslam’ın ruhu” diye beşinci bir delil söz konusu değildir.

*

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Nitekim hemen her toplum, insanların can güvenliğini sağlamaya çalışır, fakat “kısas”ın yer bulmadığı bir hukuk sisteminin bunu yeterli düzeyde sağlaması imkânsızdır.

[Mesela Türkiye'nin budalalarının kadın cinayetlerine karşı İstanbul Sözleşmesi'ni savundukları görülüyor. Sanki cinayet işlemeye karar veren adam, "Bu yaptığım İstanbul Sözleşmesi'ne aykırı, ayıp olur, yapmayayım" diyecek. Yaptığı iş mevcut kanunlar çerçevesinde de zaten suç ve adam cezaî yaptırımları umursamıyor. Şeriat'ın kısas hükmü uygulanmadıkça da bu böyle devam edecektir. Gel gör ki, bu budalalar taifesi (kendilerini potansiyel caniler ya da geleceğin canileri gibi görüyor olsalar gerek ki) Şeriat'in hükmüne de razı olmazlar.]

Aynı şey nesil güvenliği (insanların nikâhla çoğalması) için de geçerlidir; bu ancak, İslam Şeriati’nin ilgili hükümlerinin hukuk sistemine ve toplumsal hayata hakim kılınmasıyla azami düzeyde sağlanabilir.

İnsan aklının korunması da ancak kesin bir alkol vs. yasağıyla mümkündür.

*

Öte yandan, bu beş esas arasında da bir önem sıralaması vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi en önde gelir.

[2000’li yıllarda Hayrettin KaramanYeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Buna şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman bizim sözümüze itibar etmez, fakat İmam Şatıbî’ye saygı duyar, ona gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik. Karaman, herhangi bir düzeltme yapmadı. Oysa, İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır, öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.]

*

Yine, Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir.

Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katledilmesi salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlıktır.

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyorsa, candan daha değerli kabul edildiği görülür; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir. “Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak eğer uğrunda ölen varsa…” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız…” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin, İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” (mesela zehirleme, trafik kazası vs.) ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

*

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir. Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

Din istismarını da tekellerine almak istedikleri için bu noktada da “Devlet şerik kabul etmez” felsefesiyle, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın din istismarı suçlamasını yöneltirler.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir. 

Sonra da, utanmadan, yanar döner, omurgasız, bukalemunvari dindarlıkları ile övülmeyi beklerler.

*

İslam’ın anlaşılmasında yönteme gelince, İmam Şatıbî şunu demektedir:

“…. usûl mutlak olarak delillerin ortaya koyduğu neticelerin istikrası neticesinde elde edilir; özel olarak teker teker ele alman delillerden alınmaz.”

Burada mevzabuhis olan, usûl ilkeleri.. Adalet, ahlâk, fazilet vs. gibi hususlar değil. Adalet gibi ilkeler, tek bir delille de sabit olur. Usul ise farklıdır. (Aslında adalet gibi ilkelere istikra/tümevarım yöntemiyle ulaşılmaz. Bu tür ilkeler postüladır, ve hukuk, adalet ilkesinden hareketle tümdengelim yöntemiyle yorumlanır.)

Doğal olarak, tarihsellik safsatasını bir usul ilkesi gibi yutturmaya çalışan modernist ve reformist soytarılar, bu konuda delil getirme zahmetine girmemektedirler.

Usulü (yani usulsüzlüğü) bizzat İbrahim Maraş (doğrusu Lavaş olmalı) adlı prof. unvanlı pırasasörün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir röportajında söylediği gibi Batılılardan (yani papaz ve rahiplerden) “tevarüs” ediyorlar.

*

Yerli ve milli kabul ettikleri bir akıl hocaları daha var: Selanikli Mustafa Atatürk..

Ancak o da Batılılar’ın “çağdaş uygarlığı”nın (muasır medeniyetinin, medenîliğinin/medineliliğinin/şehirliliğinin) izinden gittiği için yolları yine aynı kapıya çıkıyor.

Böylelerinin (bedevî addettikleri) Afganistan'a önerdikleri “şehirlilik” de (son tahlilde) Rasulullah s.a.s.'in Medine'sine özgü (Şeriat'in tavizsiz uygulandığı) bir şehir düzeni değil, İstanbul Sözleşmesi'ni icat eden Avrupa LGBT (Lut kavmi) şehirliliği. 

Laik (siyasal dinsiz) şehirlilik.

Bunların ağzından kimse mesela bir İstanbul Sözleşmesi aleyhinde iki çift lafı kerpetenle bile alamamışken, hatta onun beleş avukatlığına soyunmuş oldukları bilinirken, Taliban'a olanca gayz, kin ve öfke ile nefret kustukları, edeblerini takınıp susmaya bir türlü razı olmadıkları görülmektedir.


HZ. ÖMER R. A., MÜELLEFE-İ KULÛB, VE TARİHSELCİ CEHALET

 




İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK

 

Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 2

  MATÜRİDÎ’SİZ UYDURUK KEMALİST MATÜRÎDİYYE PROJESİ   Sözde Ehl-i Sünnetçilik yaparak Ehl-i Sünnet itikadını “içeriden” yıkmaya çalışanl...