EBU HANZALA HALİS BAYANCUK: İDRAK DE NOKSAN, EDEP DE

 



Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“(İmam-ı Rabbanî mektubunda) Devam ediyor: ‘Bir talibe lazımdır ki, kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede. Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya.’ Yani bir nafile (namaz) kılacaksak, bir zikir yapacaksak eğer, Allah’ı anmak gibi bir ibadette bile şeyhten izin almamız gerekiyor. ‘Onun huzurunda dahi başkasına iltifat etmeye.’

“Yani onun huzurundasınız, oturuyorsunuz, mesela namazdayken, örnek veriyorum, gözünüz sağa sola kayabilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu namazın ecrinden eksilten bir şey olduğunu söylüyor, şeytan gelir insanın namazından çalmak istiyorsa sağa sola baktırır, Allah’ın huzurunda olsa bile olur ama şeyhin huzurunda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil, olmaması lazım. ‘Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip oturmalı. Onun emri olmadan yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun huzurunda farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul olmamalıdır.

“Yani nafile olur, zikir olur, onun emri olmadan bunlarla meşgul olmamalı. Ama farzdır, sünnettir, bunları kılabilir. ‘Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı: Veziri yanında ayakta duruyormuş, tesadüfen nazarı elbisesine ilişir, onu eliyle düzeltir. Bu haldeyken Sultan onu görür ve onu kendisinden başkasına yönelmiş bulur, azar ederek ona şöyle der: “Bu fiili hazmedemem. Vezirim olduğu halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın.” Şimdi düşünmeli.’

“Bakın şimdi kıssadan nasıl hisse çıkarıyoruz ey ümmetin inkişafına talip olanlar! ‘Bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riayet gerekli olunca, Yüce Allah’a vusul vesilelerine karşı edeplere riayet etmek elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem de tam manasıyla. Mümkün olduğu kadar gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı.

“Yav Allah için, Allah’a celle celalühu karşı bile böyle bir edep var mı?! Gölgesi, şeyhin gölgesinin üzerine düşmeyecek. Şeyhin yanında elbisesiyle bile uğraşmayacak. Yani namazda bile, bazı mezheplere göre, yani en katı olan mezhebe göre, üç defa hareket ederseniz namazınız bozuluyor. Namazda bile. Ki racih olan (tercih olunan), yani başka mezheplerde de olan, ihtiyaç varsa insan hareket edebilir, bu hareket namazı bozacak seviyeye ulaşmadığı müddetçe de bunda bir beis olmaz. En fazla namazın adabına uygun değildir denir. Ama şeyhin huzurunda elbisenizi bile düzeltemiyorsunuz. Niye? Bir kralla vezirinin kıssasından elde etmiş olduğumuz birşeye göre.

“Peki böyle bir adam şeyhinin apaçık haramlar işlediğini görse buna karşı çıkabilir mi?! Yanında hareket etmekten daha imtina ettiğiniz, gölgesi gölgesinin üzerine düşmediğini dediğiniz bir adama, bunda bir kötülük bile görseniz, buna ses çıkarmanız mümkün mü? Hayır! Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Bu mürit adabı denilen adap, evet sünnete uygun olan kısımları da var, ama büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir.”

*

İşi getirip bağladığı noktaya bakın.. Tarikat adabı diye anlatılan hususların istismara müsait olduğunu, kötüye kullanılabileceğini söylese anlayacağız, fakat o bunu yapmıyor, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir” diyor.

Bu şekilde genelleme yapması iki nedenden kaynaklanıyor olabilir:

Birincisi, idrak bakımından biraz arızalı olması.. Kafasının basmaması..

İkincisi ise, bilerek çarpıtma yoluna gitmesi, demagoji ve mugalata yapması.

Sözlerinin akışına baktığımızda, bu vatandaşta her ikisinin de bulunduğu anlaşılıyor.

*

Baştan başlayalım..

“Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya”dan kasıt, müridin, şeyhin tavsiye ettiği nafile namazları kılmaya devam etmesi ve şeyhin ders olarak verdiği zikirleri vird edinmesi, onlarla yetinmesidir.

İbadetlerde önemli olan devamlılıktır. Şeytan’ın hilelerinden biri, hayırlı amelleri yapmaya engel olamadığı zaman insanı onlar konusunda aşırılığa itmesi ve böylece bıkkınlığa sürüklemesidir.

(Son zamanlarda bazılarının “din yorgunluğu”ndan söz ettiğine şahit olduk. Din, kolaydır ve yormaz. Fakat insan kendi kendisine işi zorlaştırabilir.)

Yeni müslüman olanlarda ve müslüman bir ailenin çocuğu olduğu halde dini yaşamayıp hayatının bir döneminde yaşama kararı alanlarda genellikle böyle aşırılaştırma eğilimi olur. Mesela Yusuf İslam’ın ilk müslüman olduğu haliyle şimdiki bir değil.

Tarikata ilk girenlerde de başlangıçta böyle bir heyecan olur. İbadetlerini kafasına göre çoğaltırsa sonuçta farzlarda bile tembellik eder hale gelebilir. 

İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a.’in Marifetname’de verdiği bir örnek var: Adam işinde gücünde bir müslümandır. Şeytan onu yoldan çıkarmak için gelir, farz olmadığı halde, “Sen ne biçim müslümansın, mukaddes beldeleri niçin ziyaret etmiyorsun” der. Bu da tutar hacca gider. Haccı yapar gelir, fakat işleri bozulmuştur, borçlanmıştır, bu defa Şeytan gelir, “Sana hac farz değildi ki, niye gittin? Bak perişan oldun” der. O zavallı da, hacca gitmiş olmaktan pişmanlık duyar. Böylece hac sevabı da elinden gider. (Geçmişte hacca gitmek bugünkü gibi değildi. Hacca gidip gelmek belki bir yıl sürüyordu. Hem bu bir yıllık yolculuk için harçlığınızın olması gerekir, hem de geridekilerin bir yıllık ihtiyacını sağlamalısınız. Ayrıca bir yıl boyunca geliriniz de olmayacaktır.)

Evet, burada sözü edilen nafileler ve zikirler, vird haline getirilen, farzlar gibi her gün yapılmak istenen nafile ve zikirler. (Mesela 100 kere şu tesbihatı, 200 kere bu tesbihatı yapmak gibi..)

Şeyh, müridinin durumuna göre tavsiyede bulunur; kontrolü kaybetmemesine, işi çığırından çıkarmamasına çalışır. Anlatılmak istenen bu.

Bir de Ebu Hanzala adlı sivri zekânın çıkardığı sonuçlara bakın..

Allahu Teala böylesi dili bilgili, ağzı laf yapan, fakat idrak bakımından tam takır kuru bakır tiplerin şerrinden ümmeti korusun! Amin!

*

Şeyhin huzurunda başkasına ya da başka şeye iltifat etmeme (yönelmeme, ilgilenmeme) bahsine gelelim.

Tarikatlar, müritlerin terbiyesi için var. Bu da, belli bir disiplin ister..

Aynı durum medreseler, okullar, askerî birlikler, hatta bazı iş kolları için de geçerlidir.

Medreseye gittiniz ve bir hocadan ders alıyorsunuz, onu pür dikkat ve saygıyla dinlemeniz gerekir. Huzurunda laubali oturmanız, yanınızdaki arkadaşınızla konuşup şakalaşmanız, gülüşmeniz uygun olmaz.

(Burada bir hatıramı anlatayım: Memleketim Gürün’de liseye başlamıştım. Bir sene boş gezmiştim, normal öğrencilerden iki yaş büyüktüm, böyle bir avantajım vardı.

Coğrafya öğretmenimiz Abdullah Kayapınar, okulun eski müdürüydü. Sol görüşlüydü. Bütün öğrencilerin ondan çekindiğini duymuştum.

İlk dersimize geldiğinde, birden bire bir öğrenciye öfkeyle bağırdı, sonra üzerine yürüdü ve Allah yarattı demeden tekme tokat dövmeye başladı. Sonra bir başkasına döndü, “Ne gülüyorsun lan!” gibi bir şey dedi, onu da evire çevire güzelce dövdü. Bütün sınıfın da yüreğinin yağı eridi.

Yıllar sonra benim küçük kardeşlerim liseye başladıklarında onlara şunu söyledim: “İlk coğrafya dersinde sınıfınızdaki, aile bakımından arkası güçlü olmayan ve vücutça da çelimsiz iki öğrenci korkunç bir dayak yiyecek.”

Evet, bizim Kayapınar, liseye ilk başlayan öğrencilerin gözünü ilk derste böyle bir taktikle korkutuyor ve öğrenciler o korkuyla mezun oluyorlardı. O, nöbetçi öğretmen olduğunda, ders zili çalınca koridorlar, kovboy filmlerindeki haydutların saldırdığı sokaklar gibi olurdu, ortalık boşalırdı.)

Askere gidersiniz, size belirli duruş ve yürüyüş kuralları getirirler. Kendiniz olmaktan çıkıp bir bütünün parçası haline gelmenizi, bir makinanın dişlisi gibi kurulmuş biçimde hareket etmenizi isterler. “Hazır ol!” denildiğinde tutup üstünüzü başınızı düzeltmekle meşgul olamazsınız. Yana, arkaya dönemezsiniz.

Peki, savaşırken bütün bunlara ihtiyacınız var mıdır? Yoktur!

Şimdi bundan hareketle askerlik için, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan kurallardır” derseniz olur mu?

Size gülerler..

Tam aksine, bu kurallar, belirli bir muhakemenin ürünü olarak icat edilmişlerdir.

*

Tarikattaki edepler de böyledir.. Muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş değillerdir. İnsanların dingonun ahırındaki hayvanlar gibi olmaması için konulmuştur.

Ha, bunlar istismar edilmiyor mu, ediliyor.. Askerlikteki kurallar da istismar konusu olabiliyor. Bu istismara müsait oluş yüzünden darbeler yaşanıyor.. Fakat bunun önüne geçmek mümkün değildir.

Ne yapalım, orduları dağıtalım mı?.. Askere gidenlere sadece tüfekle atış yapma mı öğretilsin.. Disiplin olmasın mı?!

Disiplinden vazgeçemezsiniz.. İlaçlar gibi.. Her ilacın yan tesiri de vardır.. Bu yan tesirleri gözünüzde fazla büyütürseniz ilaç sanayiinin kapısına kilit vurmanız gerekir. (Evet, disiplin ve hiyerarşi önemlidir. Türkiye'de Batılılar'ın arzusu doğrultusunda erkeğin aile reisliğine darbe vurulduğu için yakın gelecekte bu toplum çökecek. Çöküyor. AK Parti'nin büyük hizmeti.. Zinayı bile suç olmaktan çıkarttı.)

Sanayi ve teknoloji için de aynı durum geçerlidir.. Bunlarla birlikte çevre kirliliği ve doğanın tahribi de yaşanır. Bu kaçınılmaz birşeydir. Çevreye zarar veriyor diye sanayi hiç olmasın mı?!

Sadece tarikatlarda değil, bütün toplumsal yapı, kurum ve topluluklarda benzer sapmalar yaşanabilir.

Aslına bakılırsa, bu Halis Bayancuk gibi tipler, günümüze özgü "çağdaş" şeyhler durumundalar.. Tarikatlarına tarikat değil de dernek diyorlar. Aradaki fark, bundan ibaret.. Misal, Mustafa İslamoğlu'nun müritlerinin bu hayırsız adama olan bağlılıkları, bir tarikattaki müritlerin şeyhlerine olan bağlılıklarından daha fazla. 

Fakat adına tarikat denilmediği için Şeyh Mustafa'ya olan şuursuz intisap ve biat göze batmıyor. 

*

Hz. İsa aleyhisselam, Yahudi alimlerin kurumsallaşmış ve ögrütlenmiş din bürokrasisinin tepkisiyle karşılaşmıştı. Fakat zamanla onun takipçileri Kilise kurumunu, papalığı, piskoposluğu vs. icat ettiler ve işi getirip aforoza ve Cennet’te arsa dağıtmaya kadar vardırdılar.

Tarikat karşıtlığı yapanlar da zamanla tarikatlarda olandan daha fazlasını başka isimler altında hayata geçiriyorlar. Misal, türbeleri kapatan Selanikli Mustafa Atatürk için dünyanın en büyük türbesi/yatırı, "abide mezar" (anıtkabir) adı altında inşa edilmiş durumda.

Bu Halis efendinin milleti toplayıp nutuk attığını, tutup bulunmaz Hint kumaşı gibi videoya aldırarak bunları yayınlattığını görüyoruz. Kendisi konuşurken karşısındakilerin aralarında konuşup gülüşmelerini, başka şeylerle meşgul olmalarını kabul ediyor mu? Eder mi? Belki bir iki defa sabreder, fakat sonra, “Siz buraya bizim çalışmalarımızı sabote etmek için gelmişsiniz. Dinlemeyecekseniz, kendi aranızda sohbet edecekseniz buraya gelmeyin, gidin başka yerde eğleşin” der.

Eh, tarikat da yolgeçen hanı değil.. En az senin derneğin kadar kurallara sahiptir. 

Kimse seni tarikata zorla intisap ettirmez. Ettirseler bile istemezsen şeyhin yanına hiç de uğramazsın. Ama gidersen, oranın kendine göre kurallarının olmasını doğal karşılaman gerekir.

Medreseye talebe olmak zorunda değilsin.. Fakat olmuşsan, oranın kurallarına uymalısın.

*

Tutmuş bir de bütün bunları namazla, Allahu Teala’nın huzurunda olmayla vs. kıyaslıyor.

Bay sivriltilmiş zekâ, insanın Allahu Teala’nın huzurunda olmadığı bir an mı var! Her zaman Allahu Teala’nın huzurundasın. Yatarken de, otururken de..

Bu dangalağın akıl yürütüşüne uyarsak şöyle düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala bizi gördüğü halde yatıp uyumuyor muyuz?.. Neler neler yapıyoruz.. Şeyhin yanında da yapabilmemiz lazım..

Evet, dediğimiz gibi, bu  künye meraklısı Halis’in kafası bir parça arızalı.. Bazı şeylere basmıyor. Fakat sorunu sadece bu değil.. Bile isteye yanlış anlamaya çalışıyor gibi bir hali var.. Bir insan bu kadar ahmak olamaz, işin içinde illa ki bir ahlakî sakatlık da olmalıdır.

Sözde tevhid için, şirkle mücadele için bayrak açmış.. Muhterem sivri kardeş, o halde o söylediklerini askerlik için de söyle.. Aynı açıklık ve kararlılıkla..

Tutup tağuttan bahsediyor, fakat tağutun kendisinin adını söylediği yok.. Çıkıp tağutçu diye önüne gelen müslümana saldırıyor. Diyanet’in zavallı personelini bırak, çıkıp yüksek sesle “Atatürk tağuttur” de!

*

Bildiğim kadarıyla bu heyecanlı arkadaşın babası eski Hizbullahçılardan..

Türkiye Hizbullahı, tam da Türkiye’deki tağutî düzene hizmet etsin diye kurulmuştu.

Hizbullah da bir tür tarikattı.. Silahlı tarikat.. Devlet kurumları tarafından “ortak düşman” PKK’ya karşı kullanıldı, "bebek katili" Abdullah Öcalan CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilince de bunlara “Düşman öküz ölmediyse de yaralandı, ortaklık bozuldu, size ihtiyaç kalmadı” denildi.

Bu rejimin tağutu, zamanında, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş, İstiklal Marşı’na ve İstiklal Harbi ruhuna savaş açarak “Tek dişi kalmış canavar”ın propagandasını yapmıştı.

Aslında bu Halis gibi seçme ve süzme sivriler, bir taraftan hilekârca “Tasavvufa tümden karşı değiliz” diyerek edebiyat yapıyor, diğer taraftan da, Kemalistlerden daha şedit bir tasavvuf düşmanlığı sergiliyorlar. Muhatabına, "Senin yaşamanı istiyorum, yaşama hakkına saygı duyuyorum, fakat bir şartla, nefes alıp vermeyecek, oksijenimizi tüketmeyeceksin" der gibi..

Bunlar varken Kemalistlerin ayrıca tasavvuf ve tarikat düşmanlığı yapmasına gerek kalmıyor. Rejimin “farz-ı kifaye”sini bunlar üstlendiği için onların sorumluluktan kurtulmasını ve rahat etmesini sağlıyorlar.

*

Halis hakkında hüsnüzannım vardı, yukarıya aldığım laflarını dinleyince buharlaşıp kayboldular. Videosunun tamamını izlemedim. İzlemeye devam edersem bu dangalağa cevap için tutup kitap yazmam gerekecek. Başka meşguliyetlerim var.


SABAHATTİN ÖNKİBAR'IN DEĞERLİ KATKILARIYLA BİR DAHA: 28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU, GAYRİ NİZAMİ İSTİHBARATI, FETÖ-AKP ORTAKLIĞIYLA BİTİRİLEN MİLLÎ GÖRÜŞ, VE 28 ŞUBAT SONRASI YAŞANAN YAĞMA PAYLAŞIMI KAVGASI

 










Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı..

AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün kalmıştı.

28 Şubat darbesinin üzerinden ise 5 yıl ve yaklaşık sekiz ay geçmiş bulunuyordu.

Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde 'Bir gecelik zevk uğruna” başlıklı bir haber yayınlandı.

Gazetenin internet sitesinde aynı gün yayınlanan haber ise “Yüksel’in seks kasedi gerçek çıktı” başlığını taşıyordu (“ses kasedi” değil).

Haberde şunlar söyleniyordu:

“DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in bir Rus kadınla yatakta çekilen video kaseti gerçek çıktı. …

“FP eski milletvekili Merve Kavakçı'nın evine baskın yaptığı için ‘uyarı’ cezası alan Ankara DGM'nin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel'e, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir kadınla ilişkisini içeren kasetin montaj değil gerçek olduğu sonucuna vararak ‘kınama’ cezası verdi. Savcı Yüksel, DGM'den ayrıldı.

“KURUL KASEDİ İZLEDİ: MONTAJ DEĞİL GERÇEK

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, dün yaptığı toplantıda, Yüksel ile ilgili iddiaları ele aldı. Kurul'un Yüksel'i İstanbul'daki bir otelde bir kadınla gösteren seks kasedini inceleyerek, montaj olmadığı kanaatine vardığı öğrenildi. Müfettişler de iki ay önce hazırladıkları raporda, Yüksel için ‘‘Kınama’’ cezası istemişlerdi.

“… Bu ceza kararının ardından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında, ‘‘Laik cumhuriyet aleyhine gizli ittifak kurma’’ suçundan soruşturma yürüten ve iddianame hazırlama aşamasına gelen Savcı Yüksel, Ankara DGM Savcılığı'ndan ayrıldı. Hakkında birçok kez soruşturma açılan ve HSYK'nın, ikinci kez ceza verdiği Yüksel, Ankara DGM'den, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gitti.

“… Savcı Yüksel'e ceza verilmesine yolaçan bu kaset İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'na yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmiş ve yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğu iddia edilmişti. Savcı Yüksel, bu kaseti gönderen kişilerin kendisini telefonla arayarak, ‘‘Senin sesin çok çıkıyor. Bizim istediklerimizi yapacaksın. Yoksa bu kasedi televizyonlarda yayımlatacağız. Senden para istemiyoruz. Günün yaklaşıyor, o gün geldiğinde sana gerekeni söyleyeceğiz. Sen de yapacaksın. Yoksa seni rezil edeceğiz. Savcılıktan edeceğiz’’ diye tehdit ettiklerini savunmuştu.

“… Savcı Yüksel'in yeraldığı kasetin çekildiği yerle ilgili de üç ayrı iddia ortaya atıldı. Bir iddiaya göre kaset İstanbul'da bir otelde, bir iddiaya göre ise Antalya'da bir otelde çekildi. Diğer bir iddiaya göre ise görüntüler Ankara Çayyolu'ndaki bir villada kaydedildi. …

“Jandarma kasede ‘montaj’ demişti: Savcı Yüksel, bu olayların üzerine kasetle ilgili önce kendisi soruşturma açmış ve Ankara 1 No'lu DGM'den de kasedin yayınlanmasına yasak koydurmuştu. Jandarma Laboratuvarı kasetin ‘‘montaj’’ olduğu şeklinde rapor vermişti. Raporda, ‘‘Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilen görüntülerin toplam uzunluğu 4 dakika 52 saniye olarak tespit edilmiş olup her karesinde montaj tespit edilmiştir’’ denilmişti.

“Savcı Yüksel'e, HSYK'nın ceza vermesinin kasetin montaj olmadığını ortaya çıkardığı öne sürüldü.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yukselin-seks-kasedi-gercek-cikti-38424194)

*

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat döneminin jandarması, kasetin montaj olduğuna karar vermişti.

Hürriyet’in bir gün sonraki manşeti de aynı olayla ilgiliydi ve “O kadın Türk çıktı” başlığını taşıyordu.

Haberde şu ifadeler yer alıyordu:

“Kadının kimliğiyle ilgili iki farklı iddia ortaya atıldı. Birinci iddiaya göre YükselDGM'de zabıt katibi olarak çalışan bir kadının kız kardeşiyle birlikte oldu. İddiaya göre görüntüler, Yüksel'in zabıt katibinin kız kardeşiyle birlikte gittiği bir avukatın bürosunda çekildi. Komplodan önceden haberdar olduğu öne sürülen kadının görüntülerde gizli kameranın objektifine doğru baktığı belirtildi.

“İkinci iddiaya göre de Yüksel'in yine bir büroda bir kadınla seviştiği, bu kadının ilk iddiadan farklı olarak bir ilaç firmasında çalışan röprezant (ilaç tanıtımı yapan) olduğu ifade edildi.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ahbap-dernegi-sorusturmasi-fatih-portakal-ifade-vermek-icin-adliyede-43248747)

Aynı haberde, Nuh Mete’nin iddiayı yalanladığı, “içinden montaj ve komplo geçen” klasik bir cümle kurduğu da belirtiliyordu:

“Yüksel, dün katıldığı bir televizyon programında da kınama cezası almasına yol açan kasetin montaj olduğunda ısrar ederek, ‘‘Benim bir kadınla ilişkide bulunduğum yalan. Bu olay, tamamen komplo’’ dedi. ...

Kaset nasıl bulundu

“Savcı Nuh Mete Yüksel'e ceza verilmesine yol açan kaset, İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'nda yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmişti. Yüksel bunun, yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğunu iddia etmişti.

“Az daha atılıyordu

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) müfettişlerin istediği ‘iki kez yer değiştirme’ cezası yerine kınama cezası vermekle yetinmesi, Nuh Mete Yüksel'in meslek hayatını kurtardı.

“Mikrofonu itti

“Seks kasetinin ortaya çıkması üzerine ‘kınama’ cezası verilen ve DGM Savcılığı'ndan ayrılmak zorunda kalan Nuh Mete Yüksel, dün eski makamına gelişinde gazetecilerin sorularını cevap vermek istemedi. Yüksel, bir habercinin ısrarlı sorularını sürdürerek mikrofon uzatması üzerine gazeteciyi kolundan iterek konuşmadan uzaklaştı.”

Çağdaş Eğitim Vakfı, meşhur Kemalist Türkan Saylan’ın vakfıydı.

*

Hürriyet, konuyla ilgili yayınını 24 Ekim’de de “İşte o kadın” başlıklı haberiyle sürdürmüştü:

“Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in kınama cezası almasına neden olan skandaldaki kadının izini süren Hürriyet, ısrarlı araştırmalar sonucunda olay kadının P.A. ismindeki kişi olduğunu belirledi.

“ÖNCE TELEFONLA ARADIK

Hürriyet, önce P.A.'yı ev telefonundan aradı. Ancak telefona çıkan kişi P.A.'nın evde olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine P.A.'nın Demetevler'deki evine giden Hürriyet muhabiri bu sefer yüzyüze görüşme talebini iletmeye çalıştı. Kapıda Hürriyet muhabiriyle karşı karşıya gelen P.A.'nın üzerinde blucin ile kırmızı bir gömlek bulunduğu ve sarı saçlı modern görünümlü bir kadın olduğu görülüyor. Ancak P.A. görüşme talebini kabul etmedi.

“KOMŞULARI DOĞRULADI

“Aynı apartmanda oturan komşuları da, Hürriyet muhabirinin gösterdiği fotoğraftaki kişinin P.A. olduğunu doğruladılar. Komşuları, P.A.'nın eşinden boşandığını ve oğluyla beraber yaşadığını söylediler. Komşuları, P.A.'nın DGM'de zabıt katibi olan kardeşi N. A.'nın da sık sık eve geldiğini anlattılar.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-o-kadin-38424761)

*

Savcı Nuh Mete, 14 yıl sonra tekrar gündeme gelecekti.

Bu defa “zevk”ten anlayan bir adam olarak değil, mağdur sıfatıyla..

Köprülerin altından çok sular akmış, 15 Temmuz olayı yaşanmış, ve FETÖ aleyhinde kullanılabilecek her delil kırıntısı pırlanta gibi değerli hale gelmişti.

Milliyet gazetesi yazarı Tolga Şardan, 15 Temmuz’dan iki ay sonra, 14 Eylül 2016 günü şunları yazmış bulunuyordu:

“Televizyonun içine kamera konuldu

"Gülen’in yakın ekibinden olduğu iddiasıyla tutuklanan iş adamı Alaaddin Kaya, 1 Eylül’de beş sayfalık ek ifade verdi. Kaya’nın ifadesinde Nuh Mete Yüksel’e kumpasın ayrıntıları da yer aldı.

“Kaya, ifadesinde özetle şunları söyledi:

SAVCI YÜKSEL’E KUMPAS: Nuh Mete Yüksel’in DGM Savcısı olduğu dönemde Fetullah Gülen ile ilgili hazırladığı soruşturma safhasında hatırladığım kadarıyla Yüksel’i itibarsızlaştırma amacıyla kumarhaneler kralı Sudi Özkan’ın avukatına ait Ankara’da yerini bilmediğim bir mekânda bir kadınla uygusuz haldeyken bir çekim gerçekleşmiştir. O gün Gülen cemaatinin emniyet imamı olarak bilinen Kemalettin Özdemir bana olayı şöyle anlattı: “Bahse konu evde bulunan televizyon cihazının aynısı dışarıda temin edilmiş ve içine çekim yapabilecek özellikler taşıyacak tarzda teçhizat yerleştirilerek televizyonlar takas edilmiş, kapı açıldığında cihazın kayda gireceği şeklinde sistemin kurulduğunu” bana samimi şekilde anlattı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/televizyonun-icine-kamera-konuldu-2310682)

Alaaddin Kaya’ya atfedilen ifadeden hareketle şunlar söylenebilir:

Nuh Mete Yüksel’in olayı, Hürriyet gazetesinin haberinde geçtiği şekilde “bir gecelik zevk” değil, “binbir gecelik zevk”.

Hatta gecelerin gündüzlerin birbirine karıştığı bile söylenebilir.

Adam bu işi rutin faaliyet haline getirmiş ve bu da başkaları tarafından biliniyormuş ki, onun için özel olarak televizyon hazırlanmış.

Adamın savcı olarak şununla bununla uğraşmaktan arta kalan zamanlarını “zevk”li işlerle geçirdiği, yurdum kadınlarına (kamusal olmayan) duygusal ve fiziksel “hizmet”te bulunmakta olduğu biliniyormuş.

Birileri de adamın bu aktivitelerinin kayda alınacak kalite ve kıvamda olduğunu düşünmüşler.

Ziyan olmasın, tarihe geçsin, geleceğin Kemalistleri için nümune-i imtisal olsun diye kaydetmişler.

*

Alaattin Kaya, ifadesini Prof. Kemalettin Özdemir’e dayandırmış durumda.. Söyledikleri ondan nakil..

Bu, olayı daha karmaşık hale getiriyor.

Çünkü, kayıt kuyut hadisesinde Özdemir’in de dahlinin bulunuyor olabileceğini düşündürüyor.

En azından Özdemir’in, böyle birşeyin yapıldığını bildiğine göre, yapanları da biliyor olması gerekir.

Burada bir gazetecilik kusuru görüyoruz.. Milliyet gazetesi (ve de Tolga Şardan), Kemalettin Özdemir’in de bilgisine başvurmalıydı.

Ona, bu işi kimlerin yapmış olduğu sorulmalıydı.

Meselenin diğer bir boyutu da şu: Firarî FETÖ’cü Ahmet Dönmez’in (Ki bazı açıklamaları geçmişte Anadolu Ajansı tarafından haberleştiriliyordu) yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bu Kemalettin’le Fethullah Gülen araında bayağı ciddi bir ihtilaf yaşanmış, ve şahıs FETÖ ile yolunu ayırmış.. FETÖ’de bir kopuşa neden olmuş. (Kemalettin, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin ilk talebelerinden olan ve mutlak vekil ve varislerden olduğu iddia edilen Said Özdemir’in oğlu.)

Özdemir’den Yeni Asya ve Vakit gazetelerinin eski yazarı (Tahşiye grubu üyesi) Mustafa Kaplan da yazılarında söz etmiş durumda.

Yanlış hatırlamıyorsam Kaplan, gruplarına yönelik (FETÖ operasyonu olduğu iddia edilen) tutuklama ve yargılamaların ardındaki isimler arasında bu Kemalettin’in ve ekibinin de bulunduğunu iddia ediyordu.

Ve bu Kemalettin’in MİT’le bağlantılı olduğu da söyleniyor.

Böylece ortaya karışık bir denklem çıkmış durumda.. Kimin eli kimin cebinde belli değil.. Kim gerçekte kimin ya da nerenin adamı, karar vermek zor.

*

Akit gazetesinin 22 Nisan 2016 tarihli bir haberi “FETÖ’cü müdür firarda” başlığını taşıyordu.

Haberde “ ‘Şikede kumpas’ iddialarına ilişkin İstanbul’un da aralarında bulunduğu 28 ilde eşzamanlı yapılan operasyonlarda gözaltı sayısı 45’e yükselirken, soruşturma kapsamında aranan Borçka Emniyet Amiri Mustafa Okumuş’un kayıplara karıştığı öğrenildi” deniliyordu. (https://www.yeniakit.com.tr/haber/fetocu-mudur-firarda-164953.html)

O sırada 40 yaşında olan bu Mustafa Okumuş, birçok operasyonda yer almış bir isim.. Şimdilerde youtuber haline gelmiş olduğunu görüyoruz.

25 Temmuz 2026 tarihli videosunun başlığı şöyle: “Suikast sezonu başlıyor, zemin hazır!!”

Yorumlarının önemli bir bölümünü hatalı buluyorsam da, polislik döneminde yaptığı çalışmalardan hareketle verdiği bazı bilgiler önemli.

Söz konusu videosunda Hablemitoğlu cinayeti soruşturması hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bu meyanda aktardığı bir bilgi, (Alaattin Kaya’nın Kemalettin Özdemir’e atıfta bulunarak FETÖ’ye bağladığı) Nuh Mete’nin zevkli kasedinin Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bulunması olayının başka bir “okuma”sının mümkün olduğunu ortaya koyuyor:

“… Şimdi burada bizim tespit etmemiz gereken konu şu: Bu kitap (Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra onun kitabı olarak piyasaya sürülen Köstebek adlı kitap) Osman Ak (Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı) tarafından Hablemitoğlu’nun evinden alındıktan sonra nasıl bir fabrikaya girmiş olabilir ki böyle bir değişiklikle basılıp karşımıza çıkmış olabilir diye baktığımızda bu sorunun cevabını da bulamıyoruz. Mustafa Balbay, dönemin Ankara Cumhuriyet Gazetesi temsilcisi.. Bir dönem kendisi de Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmıştı, evinde arama yapılmıştı. Onun da bilgisayarlarına el konulmuştu. İşte bu bilgisayarlarında yapılan incelemelerde Mustafa Balbay’ın günlük tarzında notlar aldığı görülmüştü. Ve bu olaydan, suikastten (Hablemitoğlu suikastinden) 12 gün sonra, 30 Aralık 2002 tarihli aldığı notlarda Mustafa Balbay aynen şunu söylüyor(Jandarma Genel Komutanı Orgeneral) Şener Eruygur Paşa’nın daveti üzerine Jandarma Genel Komutanlığı’na gidildi, kendisiyle yaklaşık 75 dakika görüşüldü. Şener Eruygur tarafından Köstebek isimli kitabın fotokopileri teslim edildi. Ergün Poyraz tarafından yazılan Patlak Ampul isimli kitabın kendisi verildi şeklinde bir notu var. Yani buradan anlıyoruz ki, bu kitap (savcı yardımcısı Osman Ak tarafından alınan kitap) evden çıktıktan 12 gün sonra Şener Eruygur eliyle Ankara’daki bir gazetecinin eline geçmiş. Şener Eruygur da Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan paşalarımızdan birisiydi. Aslında hem Şener Eruygur’u hem de Mustafa Balbay’ı Ankara’ya gidip gözaltına alan kişi de bendim. … Bu Şener Eruygur’a soruldu, döneminde Şener Eruygur bu kitabı kendisine Hablemitoğlu suikasti ile ilgili çalışmalar yaptığını söyleyen Ergün Poyraz isimli sözümona bir gazeteci tarafından getirildiğini söylüyor. Şimdi Ergün Poyraz ne alaka?.. Ergun Poyraz’da bu kitap, yani Siber Suçlar’da (Emniyet’in Siber Suçlar dairesinde) olması gereken kitabın Ergün Poyraz’ın elinde ne işi var ki Şener Eruygur’a veriyor bu kitabı.

“Şimdi burada çok dikkat çekici bir ayrıntı daha var. Çünkü Şener Paşa bir Köstebek kitabını veriyor, iki, Patlak Ampul isimli kitabı veriyor. Hablemitoğlu soruşturması kapsamında 2016 yılı Eylül ayında AKP’nin kurucu milletvekillerinden Ramazan Toprak ve ANAP döneminde bir dönem bakanlık yapan Halil Şıvgın’ın da ifadeleri alınıyor. Savcılar bunların da ifadesini alıyor, ikisi de şu şekilde bir bilgi veriyorlar ifadelerinde: Suikast işlenmeden önceki yaz döneminde, tam tarihini de veriyorlar, 19 Temmuz 2002 tarihinde, Ramazan Toprak diyor ki, Halil Şıvgın, Abdullah Gül, Necip Hablemitoğlu, biz (Ramazan Toprak) biraraya geldikTayyip Erdoğan da bu toplantıya katılacaktı ama son dakikada mazeret bildirdi, gelemedi. Orada Necip Hablemitoğlu bazı konularla ilgili bize bilgi verdiBirincisi, Nuh Mete Yüksel üzerinden bir kumpas hazırlığı var. Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenecek. Ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilecek. O CD operasyonda alındıktan sonra ‘Bakın işte bunlar terörist bir yapılanmadır’ şeklinde Türkiye’nin dört bir yanında, sadece Emniyet teşkilatında değil, dört bir yanında sağ kesime yönelik operasyonlar başlatılacak Nuh Mete Yüksel eliyle şeklinde Hablemitoğlu bir ifşaatta bulunuyor. Orada Hablemitoğlu’nun ifşa ettiği, bilgi verdiği ikinci konu da işte bu Patlak Ampul isimli kitapla ilgili olarak, o dönem tabiî Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı, milletvekili olamıyor, seçimlere giremiyor, Fakat partinin kurucu başkanı Abdullah Gül başkan yardımcısı. Hablemitoğlu orada diyor ki, ‘Ergün Poyraz isimli gazetecinin eliyle Patlak Ampul isimli bir kitabı piyasaya sürecekler, çok yakın bir tarihte piyasaya sürecekler. O kitaptaki bilgilere istinaden bir soruşturma başlatılacak, ve AK Parti ile, partinizle ilgili bir kapatma sürecine girilecek. Seçimler gelmeden, daha seçim kararı açıklanmamış, daha seçim kararı.. Partiniz kapatılacak’ şeklinde bilgi veriyor. Bu hem Ramazan Toprak’ın, hem Halil Şıvgın’ın anlatımlarından ben bunu size aktarıyorum. Tabiî erken seçim kararı alınıyor, Abdullah Gül o dönemde yaptığı girişimlerle hem Nuh Mete Yüksel’in o CD konusunu hem de kitabın yayınlanmasını engelliyor. Seçim kararı alınıyor. Seçimleri AK Parti tek başına iktidar olacak şekilde Kasım ayında kazanıyor 2002 yılında, seçimler sonuçlanır sonuçlanmaz üç hafta sonra Patlak Ampul isimli kitap piyasaya sürülüyor. Gazeteci Emin Çölaşan mesela o dönemde köşe yazısı yazıyor bu kitapla ilgili, ‘Tayyib’i ve ekibini belgelerle okuyun, belgelerle okuyacaksınız. Biz değiştik palavrasının geçmişini göreceksiniz’ şeklinde o cenahtan atraksiyonlar geliyor. Ama tabiî iş işten geçiyor.

“Bu kitaptan sonra Aralık ayına geliyoruz, Necip Hablemitoğlu öldürülüyor. Necip Hablemitoğlu öldürüldükten sonra bu hem Ergün Poyraz, hem Halil Şıvgın, hem Ramazan Toprak koruma talebinde bulunuyorlar. Şubat ayında Ergün Poyraz, Nuh Mete Yüksel, dönemin Ankara il emniyet müdürü Cevdet Saral, ve evden belgeleri alan Osman Ak Defne Restorant, Güven Caddesi, Köroğlu Sokak, Defne Restorant’ta oturuyorlar, akşam yemeği yiyorlar, onların akşam yemeği yemesinden bir hafta kadar sonra Köstebek diye bir kitap piyasaya çıkıyor. İşte bu kitabı piyasaya süren yayıneviyle Patlak Ampul isimli kitabın yayınevi aynı. Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından bu kitap piyasaya sürülüyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=JoLcOHPDhBA)

Mustafa Okumuş’un açıklamaları aynı minval üzere başka ilginç bilgilerle devam ediyor, fakat biz konudan kopmayalım.

Ancak şunu da belirtelim.. Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililer, savcı Nuh Mete Yüksel ile, Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Osman Ak..

Dönemin Ankara emniyet müdürü Cevdet Saral’ı da, 1997 yılında, 28 Şubat’ın ateşli zamanında yayınlanan bir haberden hatırlıyorum. Selam gazetesinde çıkan haberde, 28 Şubat sürecine zemin hazırlayan birtakım karışık işlerin ardında bu Cevdet Saral ile TSK’nın psikolojik savaş biriminden Albay Oğuz Kalelioğlu'nun bulunduğu belirttiliyordu.

Kalelioğlu o süreçte önemli bir kurumumuzda müşavir/danışman yapıldı.. 

Bilin bakalım hangi kurumda?.. 

Sizi merakta bırakmayayım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda..

*

Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililerin savcı Nuh Mete Yüksel ile, Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Osman Ak olduğunu, Okumuş’tan öğrenmiştik.

Okumuş, bir başka videosunda, bu isimlerin o sırada “üstlerine vazife olmadığı” halde bunu yapmış olduklarını açıklamış bulunuyor. Dinleyelim:

“Hablemitoğlu suikastı ile ilgili 2022 yılında bir iddianame ortaya çıkmıştı. Biz bu iddianamede bir baktık ‘Aslında FETÖ’ filan diyorlar, orada Enver Altaylı ve Mustafa Özcan üzerinden FETÖ göndermesi yapılıyor ama, perde arkasına bir baktığımızda askeriyenin içerisindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli MAK (Muharebe Arama Kurtarma) timinin bütün üyeleri bir şekilde orada gözaltına alındılar, tutuklandılar, daha sonra serbest bırakıldılar. … İş öyle bir yere geldi ki, şimdi orada, Hablemitoğlu’nun öldükten iki ay sonra yayınlanan Köstebek isimli bir kitabı var, … Bu kitabı, daha Hablemitoğlu ölür ölmez evine ilk giden iki kişi var, 1998 yılında Ankara (Emniyet) İstihbarat’ta görevlenirken Türkiye tarihinin en büyük telekulak skandalında başrol isimlerinden birisiydi, Osman Ak görevden alınmıştı bir süre için, Osman Ak görevde olmadığı halde Hablemitoğlu vurulur vurulmaz koştura koştura evine gitmişti. Yine dönemin meşhur DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) savcılarından Nuh Mete Yüksel’le beraber.. O da görevli olmadığı halde gidip oradaki dijital verileri almıştı. Hablemitoğlu’nun bilgisayarından çıkan veriler iki hafta sonra Şener Eruygur tarafından Mustafa Balbay’a verilmişti. Biz bunu Mustafa Balbay’ın Ergenekon kapsamında gözaltına alındığında bilgisayar verilerinden tek tek görmüştük. Yani gerçekte Hablemitoğlu’nun yazmaya çalıştığı Köstebek kitabından tamamen farklı bir Köstebek kitabını piyasaya sürmüşlerdi. … Ama 2022 yılındaki iddianemeden sonra bizi buralara götürecek, paşalara, MAK timine götürecek, Ergenekon yapılanmasına götürecek çok ciddi, çok somut veriler ortaya çıkmıştı. İhsan Güven eşiyle beraber öldürülmüştü. Yine onun faillerinin de MAK timi olduğu HTS (Historical Traffic Search: Tarihsel Trafik Arama / Geçmiş Trafik Sorgulama) kayıtlarıyla doğrulanmış bir şekilde ortaya çıkmıştı. …”

(https://www.youtube.com/watch?v=-6fMkvkQBLk)

*

Necip Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül ile diğerlerine verdiği bilgiden MİT’in haberinin olmaması mümkün değil.

O dönemde bütün muhafazakâr camiada ve özellikle AK Parti’de acayip ve şiddetli bir Avrupa Birliği tutkusu başgöstermişti. 2002 yılında Büyük Birlik Partisi’nin haftalık Hür Gelecek gazetesinde yazıyordum ve onların da bu hummaya kapılmış olduklarını fark etmiş, acizane bu konuda onları uyarmaya çalışmıştım. Saadet Partisi de aynı durumdaydı, “Adil Düzen”le yönetilen bir Türkiye yerine “Yaşanabilir bir Türkiye” idealinden söz etmeye başlamışlardı.

28 Şubat sayesinde Erbakan hareketini yerle yeksan eden dış güçler ile onların içerideki derin müttefikleri, Erbakan’ın takipçilerinin Erdoğan’ın peşine takılmasını istemekteydiler. Bunun gerçekleşmesi, Erdoğan’ın ve partisinin önünün açılmasına bağlıydı. 

Millî Görüş gömleğini çıkaranların bile önlerinin kapatılması durumunda Erbakancı hareketin tasfiye süreci başarısız olacak, muhafazakâr kitlenin zihniyet olarak dönüştürülmesi süreci akamete uğrayacaktı. 

Tekrar “radikalleşeceklerdi”. Tehlikeliydi..

*

CIA ve müttefiki MİT bunun farkındaydı.. 

Derin MHP de.. 

28 Şubat sürecinde darbecilerin pasif destekçisi olarak arz-ı endam eden “ürkek erkek” MHP, erken seçim yapılmasını sağlayarak, AK Parti iktidarının önünün çabucak açılmasına yardım etti.. 

O gün için bu, Erbakan’ın ve partisinin (Saadet'in) yerin yedi kat altına gömülmesi anlamına geliyordu. Çünkü herkes biliyordu ki Saadet Partisi, gücünü koruması durumunda, selefleri Refah Partisi ile Fazilet Partisi gibi kapatılacaktı. Nasıl Fazilet Partisi Refah'ın devamı olma gerekçesiyle kapatılmış ise, gücünü koruyan bir Saadet'i de aynı akıbet bekliyordu. 

Dolayısıyla Saadet'e verilen oy, ziyan edilen oy demekti. AK Parti, köprüden önceki son çıkış olarak tek alternatifti. 

Herşey AK Parti'nin başarılı olması ve Erbakan ile hareketinin diri diri mezara gömülmesi hedefi doğrultusunda planlanmıştı. AK Parti'nin birşey yapmasına, yürümek için adım atmasına bile gerek yoktu, ardındaki rüzgâr öyle kuvvetliydi ki, yerinde duramıyordu, rüzgâr onu alıp götürmekteydi, tek yapması gereken, ayakta kalmayı ve düşmemeyi başarmasıydı.

Tuhaf olan şu ki, sadece Millî Görüş hareketini terk edip gidenler değil, geride kalanlar da "dönüşeceklerdi". Erbakan'ın vefatından sonra Saadet'in başına geçen Temel Karamollaoğlu, cihad eden bir gazi edasıyla iftiharla "İslamcı değil müslüman olduğunu" ilan ederek iç ve dış malum odaklara selam çakmayı marifet biliyordu. Ve tabandan ona karşı bir itiraz sesi yükselmiyordu. Felçli gibiydiler.

Evet, CIA ile fikir ve istihbarat alışverişi yapmakta olan MİT meselenin farkındaydı; mesele İslamcılığın bitirilmesi meselesiydi, ve bunun için "ılımlı laik dindarlar"ın önünün açılması gerekiyordu. Fakat Kemalist askerler “zamanın ruhu”nu anlamak istemiyorlardı.. Kendilerinin her daim iktidarda olacakları, Selanikli Atatürk’ün tek parti döneminin tıpatıp benzeri bir Türkiye istiyorlardı. 

Fakat dünya artık o dünya değildi. Aynı nehirde yıkanabilirdiniz fakat su, aynı su asla olmazdı.

Dolayısıyla, Nuh Mete Yüksel ile Şener Eruygur kafası kaybetmeye mahkumdu. 

Kaybettiler.

*

Hablemitoğlu’nun 19 Temmuz 2002’de Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a sözünü ettiği “Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenmesi, ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilmesi” olayı birbuçuk ay önce, 3 Haziran 2002 tarihinde yaşanmıştı, fakat Hablemitoğlu’nun bu gelişmeden haberi yoktu.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu planı aylar öncesinden duymuş, fakat daha sonra yaşananlardan haberdar olamamıştı.

Sabah gazetesinde 6 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Nuh Mete Yüksel’in kasedi de FETÖ’den” başlıklı haberde şu söyleniyordu:

“3 Haziran 2002: Gülseven Yaşer'in başkanlığını yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı'nda (ÇEV) Nuh Mete Yüksel'in kasedi bulundu. Operasyon öncesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde komiser yardımcısı Bayram Özbek'in ÇEV'e sızdığı ve kendisini Hayri Canöz ismiyle tanıtarak vakıfta çalıştığı tespit edildi. FETÖ sanığı Özbek, "Tahşiyeciler" grubuna kumpas soruşturmasında yargılanıyor.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/03/06/nuh-mete-yukselin-kasedi-de-fetoden)

Sabah gazetesinin haberinin başlığı için şunu söylemek gerekiyor: 

MİT’le daima iyi ilişkiler içinde olmuş olan Hürriyet’i (Ki başında Ertuğrul Özkök bulunuyordu, sahibi de Aydın Doğan'dı, Simaviler'in mirasıydı), hele de 2002 gibi daha AK Parti’nin henüz bir seçim başarısı elde edememiş olduğu bir zamanda FETÖ’nün yönlendirebiliyor olması düşünülemez.

Fakat MİT yönlendirir.

Burada, Necip Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a söylemiş olduğu hususa dikkat etmek gerekiyor. Bu, FETÖ’cü Mustafa Okumuş’un kendi iddiası değil.. O, Ramazan Toprak ile Halil Şıvgın’ın nakilcisi..

Benzer bir senaryonun Tahşiye operasyonunda da yaşanmış olması muhtemel.. 

Tahşiyeci Mustafa Kaplan, kendilerinin dersanesine FETÖ’cüler tarafından suç unsuru konulup sonradan yakalandığını ve böylece suçlu gibi gösterildiklerini söylüyor.

Tahşiye operasyonunda davul FETÖ’cülerin sırtındaymış, o kesin.. Fakat tokmak kimin elindeydi, işte burası biraz karışık.

Şunu anlamak önemli: "Sahte bayrak" (false flag) tipi operasyonlar sadece uluslararası alanda yapılır, ülke içi iktidar ve menfaat mücadelelerinde buna rastlanmaz diye bir kural ya da "doğa yasası" yok.  

*

Çağdaş Eğitim Vakfı'na sızma meselesi üzerinde de durmak gerekiyor.

Bunu yapan kişi bir polis.. Sahte isim kullanarak sızmış.. Böyle şeyleri (ihtiyaç duyduklarında) daha çok, istihbarat teşkilatları (gizli servisler) yapıyorlar. Polis teşkilatı da istihbarat faaliyetlerinde bu tür taktiklere başvurur.

Casusluğun (ajanlığın, istihbaratçılığın) doğasında bu var.

Ancak, böylesi kimlik değiştirmeler ve sızmalar, herhangi bir cemaatin ya da (masonlar gibi gizli kapaklı örgütsel faaliyet yapmayan) sosyal grupların üyelerinin içlerine sindirebilecekleri şeyler değildir.

Çünkü böylesi sosyal grupların üyeleri, katıldıkları gruplar ile öyle kuvvetli bağlar kurarlar ki, onlardan (tek başlarına) ayrılmayı kolay kolay göze alamazlar. (Grupsal kopmalar hariç.)

İşte, devletin FETÖ'ye savaş açmasına rağmen onlardan çok fazla kişinin kopmasını sağlayamamasının nedeni budur. Adamın FETÖ'yü terk etmesi; bütün bir geçmişinin üstüne çarpı çekmesi, sosyal çevresini tamamen yitirmesi, tüm arkadaş ve dostlarını kaybetmesi, sap gibi ortada kalması, tabiri caizse kendi kendisini inkâr etmesi anlamına gelecektir.

Bunu, hak ve hakikat uğruna bile yapabilecek insan fazla çıkmaz.

Dolayısıyla, mesela bir FETÖ'cünün, diyelim ki Süleymancılar'ın arasına sızmak için onlardan görünmesi durumu yaşanmaz.

Böyle birşeyi ancak istihbaratçılar (ajanlar, casuslar, devlet görevlileri) yaparlar. Çünkü bunu onlardan isteyenler sosyal çevreleridir, ait oldukları gruptur. Üstelik bu tarz davranışı "meslek" olarak benimsemişlerdir.

Dolayısıyla, bir FETÖ'cünün (veya başka bir cemaatin, tarikatın vs. bir mensubunun) tutup rol icabı başka bir grubun üyesi olmayı kabul etmesi durumu "hayatın olağan akışı"na aykırıdır.. Fakat MİT mensupları ve polis istihbaratı, böylesi cemaat ve gruplara kesinlikle sızarlar.

Çünkü devlet, böylesi grupları takip eder.. En azından yabancı devletlerin sızmalarına karşı tedbir olarak bunu yapar. Yapmak zorundadır. (Tedbir derken, "Et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa?" diye bir söz var, ya istihbarat servisine sızma olmuşsa, ya istihbarat servisi yabancı istihbarat servislerinin etkisi altına girip kendi hükümetinin ve milletinin "altını oyuyorsa"?)

Bu "sızma" olgusu yüzünden, böylesi cemaat ve grupların boyundan büyük işlere kalkışan ve (grubun yörüngesini değiştirmeye kalkışmak gibi) tuhaf çıkışlar yapan bazı üyelerinin gerçekte devletin ajanları (veya menfaat karşılığı yahut şantaj gibi tehditlerle "satın alınmış" işbirlikçileri) olması ihtimali çok yüksektir.

Böylesi üyelerin çıkıntılıkları söz konusu cemaat ve gruplara mal edilir, gerçekteyse devletin adamlarının işidir. Böylece zinde güçler, bir taşla iki kuş vurmuş olur; hem operasyonunu yapar, hem de o operasyonun sorumluluğunu başkasının sırtına yükler.

Hatta, o sorumluluğu bahane ederek o gruptan hesap sorma imkânına da kavuşur. 

*

Hablemitoğlu’nu öldürenlerin FETÖ’cü olmadığı (Zihni Çakır’ın ilgili isimleri ihbarı sonucunda) ortaya çıktı.. 

Katiller arasında MİT’çi de, asker de var.. 

Hablemitoğlu'nu muhtemelen, AK Partililerle vesaire temas kurmuş ve bazı bilgiler vermiş olduğu için cezalandırmak istediler.

Sedat Peker’in avukatlığını yapmasıyla tanınan Av. Ersan Barkın’ın ismine bu olayda da rastlıyoruz. Mustafa Okumuş şunları diyor:

“Şimdi bu konuyla ilgili Ersan Barkın isimli bir hukukçumuz var. Ersan Barkın yıllardır bu Hablemitoğlu davalarında aileye avukatlık yapan bir isim. Aslında kendisi Hablemitoğlu sağken de Hablemitoğlu’nun bir nevi asistanlığını yapıyor. Hablemitoğlu’na çok yakın, sürekli onun yanında olan birisi. O dönem daha hukuk fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. Daha öğrenci, avukat değil. Hablemitoğlu öldürülmeden beş gün önce, 13 Aralık 2002 tarihinde Eskişehir’e gidiyor. Giderken de yanında götürdüğü kişi Ersan Barkın. Ersan Barkın’a cinayetten altı gün sonra soruşturma makamları bir soru soruyorlar. Acaba öldürülmesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla ilgili rahatsızlık duyan birileri mi vardı? Ne tarz çalışmalar yapıyordu? Onu ölüme götürebilecek yöndeki çalışmaları nelerdi diye bir soru sorduklarında Ersan Barkın, ‘Necip Bey son dönemlerde MİT içerisindeki gayri nizami bir yapılanma ve bu gayri nizami yapılanma tarafından gerçekleştirilen bazı eylemlerle ilgili çalışmalar yapıyordu’ şeklinde bir cevap veriyor.”

Şahsen aklıma takılan sorular şunlar:

Necip Hablemitoğlu’nun “MİT içerisindeki gayri nizami yapılanma ve eylemleri” hakkındaki çalışmaları neden gün yüzüne çıkmadı?

O gayri nizamilik (Açık konuşup buna yasa dışılık diyelim) neleri kapsıyordu?

Bu gayri nizami haydutların elbette isimleri vardı.. Kimlerdi?

MİT’in o dönemdeki yönetimi, Hablemitoğlu’nun bile bildiği bu gayri nizami yapılanmadan “habersiz” miydi?

Habersiz değillerdiyse (Ki olmamaları gerekiyor), …?

*

Dinler arası diyalog tutkunu FETÖ’nün durumunu biliyoruz, CIA ile olan irtibatlarının da farkındayız, fakat bu, 28 Şubat sürecini İsrail’in, ABD’’nin ve uluslararası Masonluğun emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştiren vatanseverlik edebiyatı şampiyonu satılmış hainlerin suçlarını (sırf anti-FETÖcülük yapıyorlar diye) görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Onlar FETÖ’den bin beterler.. Adnan Menderes ile iki arkadaşını asanlar FETÖ’cüler değildi.. O süreçte zulüm gören binlerce, onbinlerce insanı inim inim inletenler de..

Evet, FETÖ’deki yamukluğun farkındayız, fakat haklarında hüküm verilirken onlara kendilerini savunma hakkı tanınmalıdır.

Ve, başka birilerinin aklanması için “günah keçisi” haline de getirilmemelidirler. (Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümü meselesi de buna dahil.)

Nasıl bir insanın kâfir olması aynı zamanda katil olmasını gerektirmiyorsa, itikaden sapık olması aynı zamanda ırz düşmanı ve hırsız olması anlamına gelmiyorsa, FETÖ’nün de “devlete ihanet” içinde olması, başka her kötülüğe de bulaşmış olmasının delili olarak ileriye sürülemez.

FETÖ’yü “yoldan çıkmış bir hareket” olarak görmek için, benimseyip sahip çıktıkları eylem ve söylemlerini “Şeriat’e göre” değerlendirip tartmak kâfidir. Ayrıca senaryo yazmaya gerek yok.

Mesnetsiz ve aşırı ithamlar, son tahlilde mağduriyet ve iftiraya uğramışlık algısı oluşturur. Ters teper..

*

Takvimler Mayıs 2015’i gösterirken A Haber televizyonu (Ne lüzumu vardıysa?) Nuh Mete’nin avukatlığına soyunacaktı:

“Nuh Mete Yüksel'e nasıl kaset kumpası kuruldu?

“Fethullah Gülen'e dava açan DGM eski savcılarından Nuh Mete Yüksel'e kurulduğu iddia edilen seks kasedi tuzağı A Haber'de yeniden ele alındı. A Haber ekranlarında yayınlanan Deşifre programında kaset tuzağı ele alındı. Programda Hürriyet Gazetesi'nin attığı manşet de konuşuldu. Programda Meral Akşener'en kaset iftirası konuşulurken ona destek çıkan Hürriyet gazetesi çifte standart yapmakla suçlandı.

“Sunucu Mehmet Ali Önel, "Nuh Mete Yüksel'le ilgili Hürriyet gazetesinin yapmış oduğu haberler manşetler ortada. Nuh Mete Yüksel mağdur değil miydi o zaman? O gün öyle bugün böyle" dedi.

"Yeni Akit Yayın Yönetmeni Hasan Karakaya, Nuh Mete Yüksel'in kasediyle ilgili bomma iddiasını canlı yayında böyle anlattı:

"Haziran 2002'ydi yanılmıyorsam. Bizim gazetemizde üst düzey gazeteci abimize, bana değil üst düzey abimize dönemin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak geliyor. Diyor ki 'Ya bu Nuh Mete Yüksel, hocaefendiyle uğraşıyor. Adam gece gündüz kafaya takmış sürekli dava üstüne dava açıyor. Duyduğumuza göre yeni bir dava açacak.' Diyor ki 'Elimizde bu adamın çirkin bir kasedi var.' Biz de Nuh Mete Yüksel Merve hanımın evini bastığı için gıcıklığımız var. 'Tamam ben gönderirim' diyor. 2 saat sonra telefon açıyor. 'Ya tamam biz o işi hallettik. Yayınlamanıza gerek kalmadı'. Birkaç gün sonra Nuh Mete Yüksel basın toplantısı yaptı. Ve dedi ki "Bana zarfla kaset göndermişler. O kasette benim görüntülerim var. Ama hepsi montaj" diye açıklama yaptı."

 (https://www.internethaber.com/nuh-mete-yuksele-nasil-kaset-kumpasi-kuruldu-788104h.htm)

*

Sabahattin Önkibar'ın 30 Temmuz 2026 tarihli videosunda şöyle bir cümle geçiyor: 

"Fethullah hakkında soruşturma yapan savcı Nuh Mete Yüksel'in koynuna namazlı abdestli bir kadın avukat sokup davadan kurtulmaya çalışan?!" 
(Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=1yOC147nvcw)

İmdi, istihbaratçılık geleneği, teknikleri ve taktikleri çerçevesinde olaya bakıldığında, söz konusu abdestli namazlı kadının bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) FETÖ'ye sızdırılmış elemanı ya da ajanı olması mümkündür.

Bu noktada şu haber, ufkumuzu açabilir:

17 yaşındaki liseli kıza tecavüz tuzağı: Seni MİT'e alacağız diyerek evine götürdü sonra da…

“G.A. şunları söyledi: "Okul müdürüm H.A., derslerimde başarılı olduğu için 'Seni MİT'e memur olarak alalım' dedi. Daha sonra müdürüm, yanında bizim okuldan bir kız arkadaşım ve ismini Ahmet Mandal olduğunu belirten kişiyle birlikte, beni evden aldılar. 'Seni MİT'e uygun gördük' dediler. Ben de tamam dedim.

“Liseli öğrenci G.A.'nın babası G.A. da kızının MİT'e memur olarak başlayacağını okul müdürleri söylediği için inandığını belirtti. Baba G.A., ''Kızım bana okul müdürünün kendisini MİT'e alacağını söyledi. 'Hakkımızda hayırlısı, vatana, millete verilecek bir hizmet varsa verelim' dedim. Bir gün iki okulun müdürü kızımı gelip evden aldılar. Bir albay ile yemeğe gideceklerini söylediler. Ben de bu memurlara güvenip kızımı gönderdim. Daha sonra kızım, diğer okulun müdürü A.S.K.'nin benimle tanışmak istediğini söyledi. Kadının yanına gittiğimde bana 'Başınıza talih kuşu kondu. Sizin çocuğunuzu MİT istiyor ne diyorsunuz?' dedi. Ben de 'Vatana millete bir evlat vereceksek, benim canım da feda olsun' dedim'' diye konuştu.

“Kızının nasıl bir görev alacağını sorduğunda aldığı yanıtları da anlatan G.A., şunları söyledi:

"Bana, 'Konya'da FETÖ ile mücadele etmek için 86 kişilik bir birim buraya geldi. FETÖ'cüler milli eğitimin içine sızmışlar. Sizin çocuğunuz da okul birincisi olduğu için kurum eğitimlerine başlansın’ dediler. Daha önce bir albayla görüşmeye gittiği için ve okul müdürlerinin de ilgilendiğini görünce mecbur inanıyor insan. Öğretmenlere güvenmeyeceğim de kime güveneceğim? Bana kızımın sigorta girişini başlatacaklarını, devlet memuru olarak çalışacağını söylediler. Ben de 'tamam', dedim. Bana üstünde MİT'in ismi olan bir belge gönderdiler."

(https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/17-yasindaki-liseli-kiza-tecavuz-tuzagi-seni-mite-alacagiz-diyerek-evine-goturdu-sonra-da/13)

Haber uzun, fakat biz konumuzla ilgili kısımları aldık.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, MİT’in daha lisedeyken bazı öğrencileri alıp çeşitli cemaatlere ve gruplara yerleştirme gibi bir taktiği var.

Görev icabı bunlar namaza da başlayabilir, sahte evlilik de yapabilirler. (MİT’çilerin sahte evliliklerine TRT’nin Teşkilat dizisinden aşinayız.)

Bu sahte evliliklerin büyülü atmosferinin bazılarının başını döndürmesi de mümkün. Ateşle barut yanyana gelince olayın sonunun ne olacağını kimse kestiremez.

MİT’te çalışmayı kabul edenler arasından “Mevzubahis olan vatansa ırz ve namus da teferruattır” diyen ve her türlü görevi kabul edenler de çıkabilir. Ve MİT’çi amirlerden, bu geniş mezhepliliğin imkânlarından istifade etmek isteyenler de..

Ne de olsa burası, Kâzım Karabekir’e "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" diyen Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının hakim olduğu bir ülke..

Ve de MİT’in ambleminde kafası yer alıyor. Hilalin üstüne oturmuş, bir kısmının üstünü kapatmış.

 Yani MİT’e ne yazık ki bir ölçüde bu adamın kafası hakim..


TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN FIKIH USÛLÜNÜ KATLEDEN “HİKMET” VE “MAKASID” ABRAKADABRACILIĞI

  Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en önce  İngilizler ’in etkisi altındaki  Hindistan  ve  Mısır ’da ortaya çıktığını bil...