CÜBBELİ’NİN MİLLETİ KERİZ YERİNE KOYAN ATATÜRKİSTLİĞİ





Soner Yalçın bir yazısında, “Cübbeli” diye bilinen sosyal medya vaizi Ahmet Mahmut Ünlü’nün telefonla kendisini aradığını ve “Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!” dediğini dile getirmişti.

Bunun üzerine Barış Pehlivan, Cübbeli’nin evine gidip röportaj yapmış. Ve Cübbeli bir yığın laf arasında şunları da söylemiş:

–“ Hocamız Mahmut Efendi’nin hocası Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye izin beraatı (belgesi) var Atatürk’ün… Gitmiş Ankara’ya, Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki; ‘biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kur’an okutmasına…’

–“Atatürk anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak, vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var…

-“Mesela, tefsir yazdırması… Buhari’yi tercüme ettirmesi… Bu millet ne okuduğunu anlasın, demesi… Elmalılı Hamdi Yazır gibi o gün için en ehlisünnet birine yazdırması… Diyanet’i kurması, desteklemesi…

-“Burada namaz kılıyoruz, burada Kur’an okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah, bunda emeği geçen, fedakârlık eden, tüm ecdadımıza rahmet eylesin. Atatürk’e düşmanlık yaparak yıpratmanın kimseye faydası yok…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

Bu ifadeleri seçip aktaran, Soner Yalçın.. Aktarmadıklarına gelince.. Mesela Barış Pehlivan’a şunları söylemiş durumda:

“Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu, çok usturuplu mesela. Şimdi o günkü şartları bilmeyen, o gün onun karşılaştığı şeyleri bilmeyen, kâr zarar hesabı yapamaz. O tercihi neye göre yaptı, akıllı olacağız; yani her şey istediği gibi tozpembe miydi dünyada? Yeni kurduğu bir devlet, her şeyi kabul ettirebilecek durumda mıydı… Düyun-u Umumiye’sinden, oradan, buradan, her türlü baskı altında. Kaç sene geçmiş, 100. senesine yaklaşıyoruz. Bakın en ufak bir şeyden nezle oluyoruz, grip oluyoruz. Yani dolayısıyla bugünkü en zor şartlarda bunu yapabilmiş.”

(https://www.odatv.com/guncel/cubbeli-ahmet-odatvye-konustu-vatani-kurtaran-ataturke-nasil-dusman-olacaksin-163302)

Üslup ve usturup meselesinin özünü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” politikası oluşturuyor.

Tabiî bir de Ali Şükrü Bey hadisesi var..

Eleştirileriyle Selanikli Mustafa Atatürk’ün canını sıkmakta olan Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman, Atatürk’ün muhafızlarının başıydı.. Onu dostça yaklaşıp yalnız olarak tuzağa çekmiş, adamlarıyla birlikte boğmuştu.

Topal Osman bunu kendiliğinden mi yapmıştı, yoksa, “emir kulu” olması hasebiyle birisinden emir mi almıştı, bu konuda açık bir belge yok. Fakat karîneler ve “hayatın olağan akışı”nın kulağımıza fısıldadığı “hikmet”ler var.

Selim Edes’i hatırlayalım, Engin Civan’a “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” demişti. Böylesi örtülü cinayetlerin ve siyasî suikastlerin de tutanağı, resmî evrakı olmuyor.

Böylesi bir cinayetin yaşanması durumunda herkesin kendi zihninde (doğru veya yanlış) bir senaryo üreteceği ve kendince dersler çıkaracağı, muhalifliğinin dozajını ona göre ayarlayacağı da aşikâr.

Olayın gizli kalması planlanmıştı, fakat açığa çıktı.. Topal Osman, konuşmasına izin verilmeden infaz edildi. 

*

Ali Şükrü Bey, daha önce İstanbul’da Meclis-i Mebusan’da da görev yapmış saygın bir milletvekili.. Zeki, cesur ve kültürlü, yabancı dil de bilen eski bir asker.. Meclis’teki muhalif grubun en önde gelen ismi..

Topal Osman gibi TBMM’de milletvekili olmayan, çetecilikten (o devrin mafyatik örgütlenmesinden) gelen bir adamın onunla ne derdi olabilirdi ki?!

Fakat, patronu Selanikli Mustafa Atatürk ondan yana dertliydi.. Çünkü dikensiz gül bahçesi olmasını istediği TBMM’de “derin millet”in sesi olma cesareti gösteriyor, inşa etmekte olduğu diktatörlük binasının yapımını yavaşlatıyordu.

Böylesi durumlarda bir kişi öldürülür, ve yüz bin kişi, bir milyon kişi bundan kendince ‘hayatî’ dersler çıkarır.

Selanikli’deki (Cübbeli’nin sözünü ettiği) üslup ve usturup buydu.

Fakat, o üslup ve usturup canavarı, sadece Ali Şükrü Bey’i yemekle yetinmeyecekti.. İştihası korkunçtu.. Kısa bir süre sonra çıkarılan Takrîr-i Sükun Kanunu (Sükunun Yerleştirilmesi Yasası) sadece Ali Şükrü Bey gibi cesur sesleri değil, bir mırıltı, fısıltı, inilti ve vızıltı kabilinden bile olsa muhalefet sergileyen kafaları kesmeye başladı.

Bu gayeye yönelik olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri ile icra-yı faaliyete geçen darağaçları, memleketin dilsizler diyarı haline gelmesini sağladı..

Üslup ve usturup..

*

Devam ediyor Cübbeli alamet:

“Bizim hocamıza, yani Mahmut Efendi’nin hocasına, Hacı Aşıkkutlu Efendi’ye beraatı var, izni var. Of’un köyünde, gidin orada kursta Atatürk’ün izni var. Gitmiş Ankara’ya, demiş; ‘ben Kuran okutacağım, Jandarma basıyor…’ Tabii bin türlü olay var memlekette. Kimin ne yaptığı belli değil.

“Atatürk onunla görüşmüş, demiş ki ‘tamam!’ ‘Biz neden izin vermeyelim, senin gibi insanların Kuran okutmasına…’

“Mahmut Efendi bile çocukluğunda, o iznin altında okumuş. Verilen iznin yani, hocasına izin vermiş.

“Yeni bir devlet kurulmuş, karşı ataklar var, burada bazı tedbirler almak gerekiyor. Bu tedbirleri alırken de bazı şeyler de hata payı oluyor. Ulaşım yok, eskisi gibi, şu yok, bu yok. Oradan bir haber geliyor, jurnal oluyor, ispiyon oluyor, şu, bu…

“Ama anlarsa ki; bu adam hakikaten istismarcı değil, din adamı, Kuran okutacak; vermiş ona izin… Kaç tane böyle benim tanıdığım yer var.”

İmdi, “Beraet-i zimmet asıldır” şeklindeki Mecelle kaidesi aslında evrensel bir hukuk ilkesidir ve masumiyet karinesi olarak bilinir.

Aksi ispat edilmedikçe herkes masum ve masundur.

Ayrıca, özgürlükler kaide, yasaklar ise istisnadır.

Masumiyet karinesi gereği her insan (Kur’an öğretmek gibi) iyi amellerinde samimi ve iyi niyetli kabul edilir, ona (aksini gösteren açık bir delil bulunmadıkça) istismarcı suçlaması yöneltilemez.

Bir insan, iyi bir ameli yaparken samimi ve iyi niyetli olduğunu ayrıca ispat etmek zorunda da değildir. İnsanlar bu şekilde ihlas edebiyatı ve gösterişçiliğine zorlanamazlar.

Cübbeli mantıksızlığa göre, bütün bir milletin payına suizan, onlara suizan beseyen Atatürk’ün payına ise hadsiz hesapsız hüsnüzan düşüyor.

“Bu taksimi kurt yapmaz…” Ancak Cübbeli gibiler yapar.

Millet için yapılan istismar suizannı, delilsiz kanıtsız, ispatsız iddiadan ibaret. Atatürk’ün yaptıkları ise ortada.. İddia değil, vakıa.. Delil, şahit istemiyor. Herşey açık..

Ve “laik rejimin cübbeli sakallı yeni reklamcısı” bütün bu gerçekleri görmezden geliyor.

Öyle böyle değil, büyük reklamcı.. Fakat, şayet sağsa annesine Atatürkçülük reklamcısı olduğunu söylemeyin, o sadece kasetleriyle hatırlasın.

*

Cübbeli’nin verdiği örnekte yasağın, baskı ve zorbalığın kurala, hak ve hürriyetin ise istisnaya dönüştüğünü görüyoruz.

“Beraet-i zimmet asıldır” ilkesinin yerini “Suçluluk asıldır” hukuksuzluğu alıyor.

Âşıkkutlu merhuma izin verilmiş olması bir lütuf mudur?

Onun zaten sahip olduğu bir hakkı ona tanıman, iyilik midir?

Bu millet İstiklal Harbi’ni niçin yaptı?..

Ali Rıza ile Zübeyde’nin dans, balo, rakı leblebi, fötr şapka smokin tutkunu oğluna köle olmak, bütün hak ve hürriyetlerini onun eline rehin olarak vermek için mi?!

*

Cübbeli, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Yani, Atatürk o günkü şartlarda, o günkü imkansızlıklar içerisinde, bu vatanı kurtarmış. Burada namaz kılıyoruz, burada Kuran okuyoruz, zikir yapıyoruz. Allah o gün, bu işte emeği geçen, zerre kadar uykusundan fedakarlık eden, tüm ecdadımıza, gazilerimize, şehitlerimize, rahmet eylesin.

“Bugün Müslümanlık adına, İslam adına, yapılan her bir ibadetin sevabından o günkü İstiklal Savaşı’nı yapanlar, Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar, bu savaşlarda zerre kadar emeği geçenler hisse alır.”

*

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an okutan pekçok kişi takibata uğradı.

Benim çocukluk ve gençliğimde bile, özellikle askerî darbe dönemlerinde dindar insanlar sohbet, zikir vs. için herhangi bir evde toplandıklarında bir tedirginlik yaşarlardı.

Bugüne gelince.. Türkiye’de namaz kılınıyor, zikir yapılıyor da, mesela İsveç’te, Hollandada, Almanya’da, ABD’de, hatta Rusya’da bunlar yapılmıyor mu?! Mesela Hollanda’da bir İslam Üniversitesi yok mu?!

Yani bunları başa kakmanın bir anlamı var mı?

Bu kadarı da olmayacaktıysa, İstiklal Harbi niçin yapıldı?

Bunlar da olmayacaksa, senin “kendi milletine ait” bir devletinin olmasının anlamı var mıdır?!

İstiklal Marşı neyi anlatıyor?


CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

 


General Allenby, Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Mustafa Kemal Atatürk.. Sofra arkadaşlıkları eskiye dayanıyor. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert'in Mustafa Atatürk onuruna verdiği yemekte tanışmışlardı.





Soner Yalçın bir yazısında şöyle diyordu:

“Bir gün…

“Cübbeli” müstear adıyla bilinen İsmailağa cemaatinin önde gelen vaizi Ahmet Mahmut Ünlü telefonla beni aradı:

-“Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!”

Şaşırdım. Ben tek söz etmeden ekledi:

-“Milletimizin kafasını çok karıştırıyorlar.”

Barış Pehlivan, Cübbeli Hoca’nın evine gidip röportaj yaptı. Cübbeli dedi ki:

–“Vatanı Mustafa Kemal kurtarmış. Bunu kurtarana nasıl düşman olacaksın? Sevmemenin ne anlamı var?

–“ Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu mesela. O günkü şartları bilmeyen kâr zarar hesabı yapamaz…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

*

Evet, Cübbeli zahmet, (sonradan, milleti çocuk yerine koyarak kendisine “baba-dede Türk” makamından Atatürk soyadını seçen) Ali Rıza oğlu Mustafa’yı sevmek gerektiğini düşünüyor.

Ve seviyor.

Nedeni, vatanı kurtarmış olmasıymış..

Ancak, Mustafa Kemal, Cübbeli gibi düşünmüyor.

Mesela, İstanbul’u fetheden Osmanlı hakkında, Cübbeli üslubuyla, “Bu vatan, vatan, ecdadımızın fethettiği vatanlar; bize vatan yapmışlar. Bunu vatan yapana nasıl düşman olacaksın yahu? Sevmemenin ne anlamı var? Yapılan ortada” demiyor.

Şunu diyor (Kültür Bakanlığı‘nın sitesinden aktarıyoruz):

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. 1922 (Nutuk II, s. 691)”

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

*

Tabiî bunlar, sadeleştirilmiş ifadeler.. Aslını da aktaralım:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyur. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü – Milli Eğitim Basımevi, 1969, s. 690-691.)

İmdi, bizler vatanı kurtardı diye Atatürk’ü illa da sevmek zorundaysak, Atatürk’ün kendisi neden bu toprakları bize vatan yapan ecdadı sevmiyor?

Sevmemeyi geçtik, onları tasallut ve tecavüz ile suçluyor?

Atatürk’ün bakış açısını benimsersek, kendisini de tasallut ve tecavüz ile suçlamak zorunda kalırız.

Hem de, Osmanlı ile kıyaslandığında on kat, yüz kat, hatta bin kat fazlasıyla..

Atatürkçülerin işi çok zor, çünkü bu denklemin çözüm kümesi boş.

*

Evet, aramızdan bazıları Atatürk’ün yaklaşımından etkilenerek aynı bakış açısıyla Atatürk’ü de eleştiri konusu yaparsa, onu da tasallut ve tecavüz ile suçlarsa, “Zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuştur” derse, ne diyeceğiz?

“İşte gerçek Atatürkçü bu” mu diyeceğiz?

Atatürk’ün bizzat kendisi, yukarıya aldığımız sözlerinin ilk cümlelerinde, kendisine bu suçlamanın yapılmasına imkân verecek bir mantık ortaya koyuyor.. Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” diyor.

Zorla alınırsa, hakimiyet ve saltanat konusunda “ilim” geçersizse, “Hayatta en hakiki mürşit ilim” bu bahiste devre dışı kalıyorsa, müzakere ve görüş alışverişine lüzum yoksa, hakimiyet ve saltanat ilimle değil kuvvetle, kudretle ve zorla alınıyorsa, Osmanlı’yı da zor kullandığı için kötülememesi gerekir.

Fakat öyle yapmıyor, kendisiyle çelişecek şekilde, hem hakimiyetin ilimle, müzakereyle değil zorla alınacağını söylüyor, hem de Osmanlı‘yı böyle yaptığı için yerden yere vuruyor.

*

Atatürk’ün laflarının kendi içinde tutarsız, çelişkili ve mantıktan uzak olduğu açık.

Ya da, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında onun için kullandığı ifadelerle konuşmak gerekirse, Atatürk’ün lafları “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz”, “metodlu ve ilmi bir tefekkür eksikliği”yle malul.

Adam mantıklı düşünmeyi başaramamış. Dinleyici ve izleyicileri ondan da mantıksız oldukları için bunu (Falih Rıfkı gibi birkaç istisna dışında) anlayamamış.

Anlayan birçok kişi de, başı belaya girmesin diye söyleyememiş.

Fakat bugün bunu bir şekilde söylemek, ilim icabıdır. Hakikate saygının gereğidir. Ve millete karşı, tarihe karşı, ecdada karşı bir sorumluluktur, borçtur.

Evet, bir taraftan hakimiyet için ilme, görüş alışverişine gerek olmadığını, işin zorla halledileceğini söyleyen Atatürk, önce Osmanlı’yı tam da bunu yaptığı için suçluyor, sonra da, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek işi getirip tekrar “zor”a bağlıyor.

Ve bunu da “hakikatin usulü dairesinde ifadesi” olarak nitelendiriyor.

Peki, hakikatin “Kemalist zulüm için usulü dairesinde ifadesi” nasıl yapılmalıdır?

*

Atatürk Osmanlı’yı sevmek zorunda değilse, biz neden Atatürk’ü sevmek zorunda olalım?!

Sırf Atatürk düşmanlığıyla suçlanmamak için herkes Atatürkçü olmak, Atatürk’ün saçmasapan, mantıksız her lafına iman etmek zorunda mı?!

Atatürk’ü, Atatürkçülerin istediği gibi yalan dolan, hurafe ve efsanelere göre değil de bilimsel şekilde olduğu gibi tanımak ve tanıtmak yanlış mı?!

*

Cübbeli, söz konusu röportajında şöyle diyor:

“Şimdi, burada bir vatan toprağındayız; burada bu insan uyumamış, yememiş, içmemiş. Bu bir fedakarlık ister. Kaç yaşında vefat etti… Çok yaşamış bir insan değil. Cepheden cepheye hizmet etmiş… O günkü şartlarda, o günkü zorluklar içerisinde bunu yapmış.”

Uyumamış, yememiş, içmemiş değil.. Gayet güzel yemiş içmiş.. Fakat o bahse girmeyelim..

Vefatının erken olmasına gelince..

Pek de erken sayılmaz..

Cübbeli yaşlandı.. İnsan yaşlandıkça, bütün yaşları erken görmeye başlar.. Başlıyor.. (Kendimden biliyorum.)

Fatih Sultan Mehmet kaç yaşında vefat etti?.. 49.. Yavuz Sultan Selim 51-52.. Abdülmecid 39.. I. Ahmet, IV. Murat vs. çok daha genç yaşta hayatlarını yitirdiler..

*

Cepheden cepheye hizmete gelince.. Bu, o dönemin şartlarından kaynaklanıyor.

Önce Balkan Harbi, sonra Birinci Dünya Savaşı, ardından da İstiklal Harbi yaşanınca, sadece Mustafa Kemal değil, bütün bir subay kadrosu ve askerler cepheden cepheye koşmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti.. Mustafa Kemal, o yüzbinler arasında yer almıyor.

Ve her zaman cepheden cepheye hizmet de etmedi, bazen cepheyi terk etti.. Çanakkale’de de böyle, Filistin’deki ilk görevi sırasında da böyle.. Pera Palas Oteli’nin odasında vatan kurtarmayı Filistin’de cephede bulunmaya tercih etti. Ardından da hastalığını bahane edip taa Karlsbad’a gitti.. Neymiş, oranın kaplıcası varmış..

Evet, cepheden cepheye hizmet lafı abartılı.. Palavradan mamul ilkokul ezberi.. (Bu Cübbeli bildiğim kadarıyla ilkokul mezunu, ortaokul diploması bile yok. Kabak kafa, bu konuda ilkokul ezberiyle kalmış. İlkokul diplomasıyla yetinmek, hatta tümden diplomasız olmak ayıp değil de, ilkokul ezberiyle ahkâm kesmek, ayıp.. Ayıptan da öte rezalet ve kepazelik.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, cepheye gitme konusunda biraz çekimserdi, o, balolar düzenlenen muhitlerde gösterişli kıyafetler giymiş halde kadınlarla dans ederek askercilik oynamayı tercih ediyordu..

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’ı savunmak için görevlendirilmek istendiğinde reddetmişti. İngilizler’le “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) yapılmasını istiyordu.

İstiklal Harbi’nde bile cepheye gitmemek için kırk takla attı.. Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde ordumuzu yenip Polatlı’ya, Ankara’nın burnunun dibine kadar geldiğinde, cepheyi terk edip Kayseri’ye kaçma kararı almıştı. TBMM bunu kabul etmedi, ve askere moral vermek için kendisinin de bizzat cepheye gitmesini istedi.

Peki, “Mevzubahis olan vatansa …” türünden artistik laflar üretmeyi marifet bilen Selanikli bu talep karşısında ne yaptı dersiniz?.. Cepheye gitmeyi kabul etmedi.. Evet, etmedi.. Tam dört gün boyunca (rakamla 4) Meclis’te cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Selanikli baktı ki, cepheye gitmezse karizma balonu tümden patlayacak, fısss diye hava kaçıracak, sonunda gitmeye razı oldu.. Fakat şartları ağırdı.. Birincisi, cepheye gitme fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecekti. Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda ondan asla hesap sorulmayacaktı.

Yani Selanikli, gerçekte, “Mevzubahis olan benim konumum ve istikbalimse vatan teferruattır, canı cehenneme” modunda bir adamdı. Karakteri bu.

Cübbeli sefalete göre, bu adamın ömrü cepheden cepheye hizmet ile geçmişmiş..

Oysa, diktatör olarak gittiği Sakarya Savaşı sırasında da cephede durmadı, “Attan düştüm, kaburgam kırıldı” diyerek (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor) gelişmeleri cephe gerisinden takip etti.

*

Aslında cephelerde fazla görünmemesi kimi zaman hayırlı olmuş durumda. Çünkü bazen cephede hezimetin garantisi oldu. Filistin’de İngilizler’in önünden palaspandıras yıldırım hızıyla kaçarak, Osmanlı’nın dört yıldır devam ettirdiği, pes etmediği savaşın (Birinci Dünya Savaşı’nın), yenilgiyle bitmesine yol açtı.

Oysa İngilizler ve müttefikleri Çanakkale’yi geçememiş oldukları gibi, Kûtu’l-Amare’de de mağlup olmuş ve epeyce bir esir vermişlerdi. Herşeyi batıran, Filistin’e tekrar giden Selanikli oldu.

Çanakkale’de yaptıkları da yüzlerce sayfalık bir kitabın sayfalarından bir sayfadır. Orada yüzlerce subay arasında sıradan bir subaydı. Şayet sonradan devletin başına geçmemiş olsaydı, onun ismi de diğer subaylarınki gibi unutulur giderdi.

Sakarya Savaşı sırasında da boş durmadı, geri çekilme (Kaçma ya da ricat, artık ne derseniz) emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin ifasını ertelemesi sonucu (salgın hastalık, ishal ve açlık sıkıntısı çeken) Yunan ordusunun da yavaş yavaş çekilmekte olduğu anlaşıldı.

General İshal ile Mareşal Açlık elele verip Yunan ordusunu mahvettiler.

Böylece, Sakarya Savaşı, Selanikli’nin sakarlığından ve firar tutkusundan zarar görmeden zaferle bitmiş oldu.

Ve Selanikli, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı. Mareşal Açlık’ın apoletlerini söküp kendi üniformasına diktirdi.


"YOLUN SONU: AÇIK AÇIK BİR BELA GELİYOR"




CÜBBELİ HUSUMETİN İSTİKAMET ÖLÇÜSÜ: DEVLET SEVİCİLİĞİ

 






Odatv.com, bir haberinde, Cübbeli Ahmet’in Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programında sarfettiği bazı laflarını aktarmıştı.

Sözleri arasında şu da vardı:

“FETÖ meselesi... Şimdi hükümetçi olan adamlar [benim uyarılar yaptığım zaman], "Saptırıyor" diye telefonla [konuştuğum televizyon programına] bağlandı. "Bu adamlar din hainidir, devlet sevicisi olamaz" diyordum.”

(https://www.odatv.com/siyaset/feto-ismailaga-cemaatine-mi-sizdi-245020)

"Din haini.. Devlet sevicisi.." Vehbi'nin kerrakesi böylece ortaya çıkmış oluyor.

Adamın kıstası/ölçütü/mihengi/mi'yarı bu: Devlet sevicisi olmak..

Vay hain vay, diyelim ki adam Esed Suriyesi'nde yaşıyordu, dindar olması onun devlet sevicisi olmasını mı gerektiriyordu?

Hz. İbrahim ile Hz. Musa, devlet sevicisi mi olmalıydılar?

Sonra da utanmadan pişkin pişkin Siyasal İslam karşıtlığı yapıyor.

Siyasal İslam (laik devletin "siyasal dinsiz" siyasetine uydurulmuş çakma İslam) bundan başka birşey midir, a kabak kafa?!

Seni sevici seni!..

Seni Atatürk devleti sevicisi seni!..

Atatürk'ünü de al git, İslam'dan elini ve dilini çek!

Git başka yerde, Siyasal Dinsizlik bahçesinde ve Kemalizm balosunda sev devletini!..

Tuhaf (ya da ibretlik) olan husus ise, bu Cübbeli sefalet ile FETÖ'cülerin (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarının) "Siyasal İslam düşmanlığı" söyleminde buluşuyor olmaları.

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat birinin üstündeki damga yerli-milli (küresel patentli yerli-milli), diğerinin üstündeki damga ise doğrudan küresel.. 

*

Cübbeli'nin başka zırvaları da var:

“Diyanet'in DEAŞ raporu var. Ondan sonra Türkiye'de Selefiliğin durumunu Hilmi Demir Hoca, ben sizin kanalda dinledim. 2020'de Selefiliğin nüfusa oranının 3.6'ya kadar yükseldiğini söylüyor. Bazı vilayetlerde yüzde 8-10. Bu vilayetlerdeki durum... Orada hangi hocanın da dinlendiği söyleniyor. Diyelim AK Parti'nin fazla olduğu yerde Nihat Hatipoğlu. Ben Türkiye ikinciliğini kaybetmemişim. Konya, Adıyaman... 10 vilayet ismi veriliyor bu raporda. Yüzde 8-10 ne demek biliyor musunuz? Ben burada sokağa çıktığım zaman yüz kişiden 8'i, 10'u benim kanımı, canımı, karımı helal sayıyor. yani beni gavur sayıyor. Bundan büyük nasıl tehdit olacak? Orada kim fazla dinleniliyor, misal Nurettin Yıldız.”

Nurettin Yıldız'ı ihbar ediyor.. Referans aldığı kişi de, Hilmi Demir.. Laik (siyasal dinsiz) düzene biat etmiş bulunan kafası boş, kalbi loş ilahiyat dolmuşçusu..

Sözünü ettiği DEAŞ ise, MİT'in kadim müttefiki CIA'in aparatıydı, kullandı attılar. 

*

Selefîliğe gelince.. Selefîler, tıpkı (İmam Matüridî'yi okumadan) Matüridîyiz diyenler gibi, yekpare bir grup değil..

Selefî olmak, özü itibariyle yanlış birşey değildir, gereklidir, şarttır. Matüridî ve Eş'arîler de esas itibariyle selefîdir, selefin (Allah Resulü'nün ashabının) yolunda gitme iddiasında ve arayışındadır.

Bu anlamda selefî olduğunu (Matüridî ve Eş'arî olmadığını, onların sonradan tartıştıkları konulara girmeyip salt selefin söyledikleriyle yetindiklerini) söyleyen sufîler de mevcuttur. 

Mesela Halid-i Bağdadî rh.a. ve müridanı bazı sufîler..

Türkiye'deki bütün Nakşîlerin tarikat silsilesi Mevlana Halid rh. a.'e dayanır. Bediüzzaman Said-i Nursî'nin belirttiği gibi, yaşadığı asrın müceddidi kabul edilir. Osmanlı coğrafyasında İslamî duyarlılığı ayağa kaldırmıştır. Bugün Türkiye'de yapılan dinî hizmetlerin büyük çoğunluğu onun toprağa attığı tohumların yeşermesinin ürünüdür.

O, (Türkçe tercümesi yayınlanmış olan) Mektubat'ında yer alan bir mektubunda açıkladığı gibi itikaden selefîliği benimsemişti. 

Bunu, (mektuplarını derleyen) yeğeni Şeyh Esad Sahib de belirtiyor, itikaden selefî olduğunu söylüyor.

*

Öyle anlaşılıyor ki Sadettin Ustaosmanoğlu Cübbeli için "Kezzabî" (çok yalan söyleme tutkunu) derken abartma yapmıyor.

Çünkü, selefî olmak, kâfirlerin (Cübbeli’nin iddia ettiği şekilde) mutlak olarak canlarının, kanlarının, karılarının helal sayılmasını gerektirmez.

Bu, büyük bir iftira, Halid-i Bağdadî rh. a. bunu mu savunuyordu, dangalak kabak?!..

Mesela şu anda Türkiye Cumhuriyeti, bazı PKK'lıların kanlarını ve canlarını "helal" sayıyor. 

Ama her PKK'lının değil.. 

Silahı eline alıp fiilen savaşmaya, asker öldürmeye devam eden PKK'lının..

Ayrıca, (yürürlükteki hukuka göre) böylesi PKK'lının kanı ve canı herkes için de "helal" değildir, bunun için "yasal yetkili" güvenlik görevlisi olmak gerekir.

Fakat bu da yetmez, silah kullanmayı gerekli kılan bir zaruret durumunun oluşması şarttır. Görevli bile olsan, PKK'lı olma iddiasıyla durup dururken adam öldüremezsin. 

Mesela Cübbeli, katil bir PKK'lıyı sokakta görüp teşhis etse, yapabileceğinin en fazlası devlete ihbardır, kendisi öldüremez ya da hapsedemez.

*

Mutlak (kayıtsız şartsız) olarak her kâfirin kanı ve canı müslümana helal olmaz.. 

Şeriat'e göre eşyada ve hayvanatta (istisnalar dışında) genelde mübahlık (helal olma durumu) öne çıkarken, insanda ise (her konuda) haramlık esastır. 

Esas itibariyle helal olan eşyanın haram olması belirli şartların varlığıyla ortaya çıkar, eşya durduk yere haram olmaz; insanın canının, kanının, ırzının ve namusunun helal olması ise bunun tam tersidir, insanın herşeyi esas itibariyle haramdır, helallik belirli şartların oluşması ile gerçekleşir. 

Mesela selefîlik (ya da vatanseverlik veya devlet seviciliği) adına insanların canlarını, kanlarını, karılarını kendiniz için helal sayamazsınız. 

Vatan haini ya da kâfir diye insanları öldüremezsiniz.

*

Öldürebilmeniz için belirli şartların oluşması gerekir. Mesela, haksız yere cinayet işleyen kişi kısas olunur. 

Ya da İslam devletinde, evet laik (siyasal dinsiz) devlette değil İslam devletinde, bir müslüman (baştan beri kâfir olan değil, bir müslüman) küfrünü ilan eder, sonra da tevbeye davet edildiği halde küfrünü ilan etmekte ısrar ederse, aklî melekeleri yerindeyse mahkeme kararıyla ve yasal-resmî görevliler eliyle idamla cezalandırılabilir. Fakat bunu, devlet tarafından yetkilendirilmemiş biri yapamaz.

Bu, laik devletteki "vatan hainliği" suçunun muadilidir.

Vatan denilen taş toprak nerde, o vatanın, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala nerde!.. 

Bu ülkede İstiklal Harbi yıllarında Selanikli Mustafa Atatürk'e biat etmeyi kabul etmeyip Osmanlı Devleti'ne sadakatini sürdürdüğü için "vatana ihanet" suçuyla az adam asılmadı.

Yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala nerde, Ali Rıza ile Zübeyde'nin senin benim gibi yiyip içen, tuvalete giden ölmüş oğlu Atatürk nerde!

*

Hiçbir aklı başında selefî böyle aptalca, Şeriat'e açıkça aykırı birşeyi savunmaz, savunamaz.

Ha, selefîliği içeriden bozmak ya da imajını yerle bir etmek için aralarına sızmış ajanlar böyle şeyler söyleyemez mi?.. 

Söyleyebilirler.

Her grup, parti ve cemaatte olduğu gibi, selefîlerin arasında da (kimisi yerli-milli, kimisi yabancı) ajanlar, provokatörler vardır. (Selefîlik iddia etmekten kolay ne var, camiyi cumayı terk edersin olur biter. Aralarına sızmak için birşeyler yapman gerekmiyor, birşeyleri yapmaman yeterli.)

Ancak, Cübbeli gibi iftiracı ve kışkırtıcı yaygaracıların bulunduğu yerde böylesi ajanlara fazla ihtiyaç da kalmaz, o da ayrı mesele..


ANADOLU AJANSI'NIN BİR "28 ŞUBAT" HABERİ: ATATÜRKÇÜ-VATANSEVER (VATANIN NİMETLERİNİ SEVER) SUİKAST, KUMPAS, KARI-KIZ TUZAĞI... SATILMIŞ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN MİLLETLE BİTMEYEN AHLÂKSIZ SAVAŞI

Türklüğü "Ne mutlu ki Türküm" demekten ibaret olan İslam düşmanı kanı karışıklara Türk diyor. Sanki Türk, İslamcı olamaz. TSK bu (...