FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


"SİZ DİNİNİZİ ALLAH'A MI ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 









Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında şunları diyor:

“… Müslümanlar sadece maddi alemde değil sosyal ve siyasi anlamda da Batı’nın fodulu haline gelmişler, gerisine düşmüşlerdir…”

“… Söz gelimi Hayrettin Karman Hoca, ‘Köle ve cariye meselesi’ başlıklı yazısında bunlardan birisine temas etmiştir. Yazısının bir yerinde şöyle diyor: Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.

“Hoca yerden göğe kadar haklıdır. Müslümanlar dinlerinin külli ve nihai hedeflerini göz ardı etmişlerdir. Halbuki İslam bir çok vesile ile kölelere özgürleşme kapısını aralamıştır. Son hedefi de göstermiştir. Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak. Bunu açmak ve aşmak Müslümanların elindeydi ve göreviydi. Ama tutuk davranmaları veya donukluklarından veya nasların anlaşılmasında Hazreti Ömer gibi sofistike olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır. …”

Deveye “Neden boynun eğri?” diye sormuşlar, “Nerem doğru ki?!” diye cevap vermiş.. Özcan’ın bu sözlerinin durumu da aynı, doğru olan hiçbir tarafı yok.

*

Önce Hayrettin Karaman’ın devirdiği çamlardan başlayalım..

Müslümanlar dinlerini iyi anlayamamışlarmış..

Bir sen anladın!..

Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bile doğru anlayamamış ki onun da köle ve cariyeleri vardı.

Rasulullah s.a.s. hiç köle ve cariye sahibi olmamak suretiyle ümmete örnek olacakken bunu yapmamış, bir “insanlık ayıbı”na ortak olmuş.

Karaman bir de tutup “Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirmek”ten söz ediyor.

Allahu Teala’nın “maksad”ını kimse anlayamamış, Hayrettin efendi anlamış.

Resulü'nün maksadını ise Resul'un (s.a.s.) kendisi bile anlayamamış.. Fakat Karaman'ın gözünden kaçar mı, olayı hemen "çakmış".

Karaman'ın o devirde yaşayıp da Hz. Peygamber s.a.s.'i irşad edememiş, maksadını öğretmemiş veya hatırlatmamış olması ne büyük eksiklik!

Böylece Peygamberimiz s.a.s. de “dünya menfaatini ahiretinkine tercih” etme durumuna düşmüş.

İşte Karaman’daki engin ve derin fıkıh (ince anlayış) bu!..

*

Allahu Teala bu dünya hayatını bir imtihan olarak yaratmıştır.

Dinin en temel maksadı da Allahu Teala’ya şirk koşulmasını engellemek, böylece insanların Şeytan’a (doğrudan veya dolaylı) kulluk etmelerinin önüne geçmektir.

Allahu Teala insan hayatının korunması için cinayeti, neslin korunması için zinayı, sömürünün engellenmesi için faize geçit verilmemesinin yanısıra mülkiyet hakkının güvence altına alınması için gasp, aldatma ve hırsızlığı, aklın korunması için sarhoşluk veren nesnelerin tüketimini kesin bir biçimde yasaklamış, bunlar için ağır cezalar getirmiş, fakat kölelik için böyle bir ceza takdir etmemiştir.

Hayrettin efendi, sen “Allah’ın maksadı”nı Allah’a mı öğretiyorsun:

“De ki: Siz dîninizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Çünkü Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)

*

Karaman nasıl Müslümanlar’ı “dinlerini iyi anlamamak”la suçluyorsa, ondan aldığı lojistik destekle “gaza gelen” Mustafa Özcan da, onları dinlerinin külli ve nihai hedeflerini gözardı etmek”le suçluyor.

Meğer Özcan'ın heybesinde ne turplar varmış da haberimiz yokmuş.

Karaman nasıl “Allah ve Resulü’nün maksadını” bilip gerçekleştirmeyi kendi inhisarına/tekeline alıyorsa, Özcan da “dinin küllî ve nihaî hedeflerini (maksatlarını)” bilmeyi, hayret verici bir el çabukluğuyla, kaşla göz arasında kendi tapulu malı haline getiriyor.

Kimsenin varlığından haberinin bulunmadığı tavşanı kara şapkasından çıkaran illüzyonist gibi, Müslümanlar'ın varlığından habersiz yaşayageldikleri "dine ait küllî ve nihaî hedefleri" gözler önüne seriyor.

*

Mustafa Özcan gibilerin Hayrettin Karaman'a adeta "mezhep imamı" muamelesi yapmaları, onun bulanık sulu çeşmesinden kana kana içmeyi marifet bellemeleri sebepsiz değil.

Çünkü o, ilahiyat korosunun makamdan makama ustaca geçişi en iyi beceren, yeri geldiğinde yeni "yorum"uyla laik (siyasal dinsiz) devletin derinliklerinin de gönlüne su serpen, onların da hoş vakit geçirmelerini sağlayan bir "ses" sanatçısı.

Repertuarında her zevke, her keyfe, her meşerebe ve mizaca göre birşey var.. Sıradışı bir yetenek.

Ortama en uygun parçaları seçip seslendirmede üstüne yok.

Yağla balla beslenmeyi, el üstünde tutulmayı hak ediyor.

Mesela, yeri geldiğinde, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın 14 Ocak 2023 tarihli yazısında aktardığı sözleriyle başka bir makamdan gazel okuyabiliyor:

“Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocamız, Yeni Şafak’ta yayınlanan ‘Kardeşler ve Ötekiler’ başlıklı yazısında şunları yazdı: ‘Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır. Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de içtihad farkında kendini gösterir. Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…’

"Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek. Ama hayır, kardeşimizi kâfir, mürtet ilan etmenin tezgâhı daha kıymetli geliyor Türkiye’deki din dilinin vasatına.”

*

Evet, Karaman tipi din dili vasatı, zaman ve zemin değiştiğinde Müslümanlar’ı “dinlerini iyi anlamamak, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamak, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmek”le suçlayabiliyor.

“Kendi farklı içtihadımı (görüşümü) dine eşdeğer saymam, ve doğruyu kendi içtihadımın tekeline vermem müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir” diye düşünmüyor.

“Belki de dini iyi anlayamayan, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmayan, dünya menfaatini ahiretinkine tercih eden kişi benim de, farkında değilim” diye düşünmeyi gereksiz buluyor.

Kendisinden gayet emin.. Ona, “yeni içtihadı”nın, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî ideolojisi ile, ve de Batı’nın “yükselen trend” söylemi ile paralellik göstermesi, onlar açısından sorun taşımaması yetiyor.

“Müslümanlar, Rasulullah s.a.s.’den ne görmüşlerse onu alıp kabul etmişler, hatta tarihsel süreç içinde meselenin özüne ilişkin ‘icma’ denilebilecek bir anlayış birliği ortaya çıkmış, şimdi ben bütün bir selefi dini anlayamamakla, Allah ve Resulü’nün maksadı konusunda titiz davranmamakla, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmekle suçlarsam haddimi aşmış olur muyum?” diye kendisine sormuyor.

*

Çağdaş müçtehitlikte Mustafa Özcan da Hayrettin Karaman’ı aratmıyor.

O da içtihat atına binmiş, bütün bir fıkıh tarihinin derelerinde tepelerinde, vadilerinde dağlarında cevelan ediyor.

Selef, dört mezhep imamı dinin kölelik konusunda gösterdiği son hedef”i görememiş, anlayamamış, “çuvallamışlar”.

Çünkü onlar, “Ortaya çıkan yeni meseleler hakkında içtihat yapabiliriz, fakat hakkında ayet ve hadîs bulunan konularda, o ayet ve hadîslerdeki hükümleri yok sayacak şekilde kendi kafamızdan ‘son hedef’ icat edemeyiz, ‘İşittik ve itaat ettik’ deriz” diye düşünmüşler.

Karaman'ın izini takip eden Mustafa Özcan’ın içtihadı ise “Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak” gerektiğini söylüyor.

*

Yani “Kölelik kurumu, bir daha geri dönmemek üzere yasaklanmalıydı. Bu, Müslümanlar’ın elindeydi ve göreviydi, fakat yapmadılar” hükmünü veriyor.

Diyelim ki ilerde şartlar değişti, kölelik konusunda 250 yıl öncesine dönüldü, Batılılar yine Afrikalılar'ı vs. kaçırıp köle yapmaya başladılar, bizimle de savaştılar ve esir ettikleri askerlerimizi (mesela Viyana Kuşatması'nda esir düşen Temeşvarlı Osman Ağa gibi) köle yaptılar, biz öyle davranmayacağız, kölelik kurumunu bir daha geri dönmemek üzere yasakladığımız için onlardan teslim olup bize esir düşenleri serbest bırakacağız, onları kısa süreliğine de olsa esir edip köle muamelesi yaptığımız için onlardan özür dileyeceğiz.

Neden?.. Çünkü dinin "küllî ve nihaî hedefi"ni artık anlamayı başarıp kölelik kurumunu bir daha geri dönmemek üzere yasakladık.. Bu, görevimizdi.

Görüldüğü gibi, Mustafa Özcan'da görev bilinci tavan yapmış.. Büyük adam.. Büyük müçtehit.. Biz onu bizim gibi sıradan müslüman zannediyorduk.

Yanılmışız.

Büyüklere af yakışır, kusurumuzu bağışlasınlar.

*

Müçtehid-i azamın görevden kastı ne, bunu açık biçimde söylemiyor, fakat konuyu ele alış biçiminden bunu “farz” gördüğü anlaşılıyor.

Özcan’ın bu bilinç harikası "yeni içtihad"ı çerçevesinde şu ortaya çıkıyor: Rasulullah s.a.s. de özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak gerektiğini anlayamamış.. 

Elindeyken ve göreviyken bunu yapmamış.

Başta Peygamber Efendimiz s.a.s. olmak üzere bütün bir ümmet bu konuda tutuk ve donuk davranmış.

Hatta Hz. Ömer de aynı tutukluk ve donukluğu sergilemiş.

Nassların anlaşılması hususunda sofistikeymiş, ama, nedense kölelik mevzuuna sıra gelince sofistikeliği teklemiş, kayış koparmış.

*

Hz. Ömer’in sofistikeliği meselesini (Ki akla başka bir Mustafa’yı, münafıklıktan küfre yatay geçiş yapan pırasasör Mustafa Öztürk'ü getiriyor) inşaallah başka bir yazıda konuşalım.


DEMOKRATİK ÇOK-KÜLTÜRLÜLÜK VE “BİRARADA YAŞAMA” EDEBİYATI KARŞISINDA ŞERİAT’IN ADALETİ

 







Demokrasi, insan hakları, çoğulculuk/çokçuluk, “birarada yaşama”, farklılıklara saygı, “öteki”leştirmeme ve özgürlük gibi kavramlar çağımızın modası.

Öyle ki, çok “dindar” bildiğimiz yazar ve çizerlerin bile arasıra “Bütün inançlar saygındır” türünden cümleler kurduklarını görüyoruz.. (Bazısı, böylece küfrü ve şirki saygın ilan etmiş olduğunun, ve bunun küfre müeddî olacağının farkında değil.. Bazısı da umursamıyor.)

Bu tür moda kavramlar ilk anda kulağa hoş gelse de, Batılılar’ın onlara yükledikleri anlamlara baktığımızda, hepsinin içinin kısmen çifte standart, tuzak, aldatmaca, çarpıtma, hile ve şeytaniyetle dolu olduğunu görüyoruz.

*

Batılılar’a özenerek “çok-kültürlülükçülük” (multi-culturalism) diye adlandırdığımız politika ya da uygulama, gerçek anlamda bir fikir hürriyeti ve adalet içermez.

Çünkü çok-kültürlülük denilen şey çok-hukukluluk demek değildir.

Yani siz müslümansınız diye size (laik bir devlette) İslam hukuku uygulanmaz.

Bu açıdan bakıldığında, (çok-hukukluluğa da kısmen imkan tanıdığı için) İslam Şeriati’yle yönetilen toplumların daha özgürlükçü olduklarını kabul etmek gerekir.

Çünkü İslam, Yahudi ve Hristiyanlar’a (mesela medenî hukuk alanında) kendi dinlerine göre yaşama imkânı tanır.

(Bununla birlikte tam anlamıyla bir çok-hukukluluk hiçbir zaman mümkün olmaz. Mesela bir müslüman ile hıristiyan arasında cinayet olayı yaşandığında hangisinin benimsediği hukuk sistemi uygulanacaktır?.)

*

Özgürlük konusuna farklı bir açıdan bakan Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne, günümüzde kapitalist üretim biçiminin bir özgürlük illüzyonuna yol açtığını söylüyor:

"Osmanlı İmparatorluğu'ndaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler. Bununla köleliği savunduğum sonucu çıkarılmasın. Kuzey Amerika, Güney Amerikalı köleleri azat ettiğinde ne oldu? Bu insanlar Boston'da işçi oldular. Bugün muazzam bir özgürlük illüzyonu içinde yaşıyoruz, kısacası".

(“Osmanlı'nın köleleri bizden daha özgürdü”, Yeni Şafak, 21 Ekim 2002.)

Gerçekten de Kuzey Amerika’da sanayi geliştiği için, onların kölelere değil işçilere ihtiyacı vardı, yeni ekonomik sistemin yapısına daha uygundu bu.

Durkheim, “sağlıklı toplumların siyasal sorunlarla hiç bir zaman uğraşmadıklarını, çünkü bunların onlar için ya hiç var olmadığını ya da çözülmüş bulunduğunu” ileri sürer. (Maurice Duverger, Siyasal Rejimler, çev. Teoman Tunçdoğan, İstanbul 1986, s. 137.)

Evet, bir yerde siyasal bir konu hakkında çok fazla konuşuluyor, çok fazla ses çıkıyor, çok fazla fikir üretiliyorsa, orada sorun var demektir.

*

Bazıları sağlıklı olmayı şöyle tarif ederler: İnsanın, uzuvlarının farkında olmaması..

Gerçekten de, sağlıklı bir insan, “Gözüm var, kulağım var, midem var, böbreğim var, elim var, ayaklarım var, dişim var” diye düşünerek, bunları aklında tutarak zamanını geçirmez.

Bunlar, sanki yokmuş gibi hiç aklına gelmez, zihnini meşgul etmez. Ama dişi, kulağı, gözü vs. ağrırsa, durum değişir.

Bir insan, ağrımadığı halde burnunun yapısını, kaşının şeklini vs. sorun ediyorsa, o zaman da psikolojik bakımdan sağlıklı olup olmadığı meselesi önümüze gelir.

Toplumlar da böyledir.. Mesela, özgürlük diye bir sorunun bulunmadığı bir toplumda bu kavram etrafında çok fazla konuşulmaz.. Bu mevzu etrafında konuşmak kimsenin aklına gelmez.

Kölelik olgusu da böyledir.. Köleliğin yaygın olmadığı, olan üç beş kölenin de insan muamelesi gördüğü, hayvan gibi kullanılmadığı bir toplumda kölelik kurumu etrafında laga luga yapılmaz.

*

Laiklik meselesi de böyle..

Engizisyoncu Batı’da laikliğin ortaya çıkmasının nedeni, Yahudi ve Protestanlar’ın had safhada bir ‘din ve vicdan hürriyeti’ sorunu yaşıyor olmalarıydı. (Bir diğer neden, Yahudiler’in sahip oldukları iktisadî gücü kamusal alana aktarabilmek, siyaset üzerinde de etkili olabilmek için buna ihtiyaç duymalarıydı.)

1618-1648 yılları arasında yaşanan ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan (Osmanlı’ya da Batı’yı bırakıp İran’la uğraşma fırsatı veren) Otuz Yıl Savaşları esas itibariyle mezhep savaşlarıydı.

Aynı dönemde Osmanlı’da da Kadızadeliler-sufiler kavgası olmuş, bir kişi ölmüş.. Sonra iki taraf da kendi işine bakmış.

Cumhuriyet döneminde Çorum, Sivas ve Kahramanmaraş’ta Alevî-Sünnî kavgası tezgahlanmışken, Osmanlı’da böyle birşey yok..

Dersim’in başına buyrukluğuna müsamaha göstermeyen de Osmanlı değildi, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti idi.

Yavuz Sultan Selim’in Alevîler’e yönelik (abartılıp köpürtülen) takibi, mezhep farklılığından değil, Safevî Devleti yanlısı Alevîler’in devlet otoritesini kabul etmemeleri ve ayaklanmalarından, kan dökmelerinden kaynaklanmıştı.

Böyle olmakla birlikte Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşîliği devam etti.

*

Batı’da laiklik ile ulaşılmak istenen barış ortamı ve inanç hürriyeti, İslam dünyasında zaten mevcuttu.

Türkiye’de laikliğin, ülkede yoğun bir hristiyan nüfusun yaşadığı Osmanlı döneminde değil de gayrimüslimlerin mübadeleye tabi tutulduğu, ülkeden sürgün edildiği Cumhuriyet döneminde ilan edilmiş olması ilginçtir.

Türkiye’deki laikliğin hedefi, farklı inanç gruplarının birbirine tahakküm ve zulmünün engellenmesi değildi, asıl gaye müslüman halka zulmetmek, haklarından mahrum hale getirmekti.. Ve bu, bir dönem dört dörtlük bir şekilde yapıldı.

Çünkü Selanikli Mustafa Atatürk, Lord Curzon’a bu yönde söz vermişti.

Çünkü, Lord Curzon, Selanikli’yi bunun için desteklemişti.

Bu desteği İsmet İnönü 1973 yılında şöyle açıklamıştı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İslam dünyası ile Batı arasında şöyle temel bir fark var:

İslam, insanların sahip olması gereken hakları, onların bu yönde herhangi bir talebi, çabası, gayreti, ısrarı, mücadelesi, ayaklanması vs. olmadan kendiliğinden vermiştir.

Mesela İslam’ın kadınlara verdiği hakların tamamı böyledir.

Mesela onların miras hakkı.. Batı’da yakın zamanlara kadar miras sadece büyük oğula kalırken, diğer erkek çocuklar ile kızlar bundan mahrum bırakılırken, İslam kız çocuğa erkek çocuğun yarısı kadar miras hakkı getirmiştir.

Kadınlar bu yönde mücadele ettikleri, dernekler, partiler kurarak hak aradıkları, mitingler düzenledikleri için mi?

Hayır!

Mesela zekât.. Sosyal yardım..

Fakirler örgütlenip zenginlere savaş açtıkları için mi zekât İslam’ın beş şartından biri oldu?

Hayır, bu hak kendiliğinden verildi.. Devlet tarafından takibi gereken en temel Şeriat hükümlerinden ve ibadetlerden biri oldu.

*

Bu sosyal yardım konusu Batı’nın gündemine yakın zamanda geldi.. Kapitalizmin ortaya çıkmasından sonra “komün”ist isyanlar çıkmaya başladı.

Öyle bir sömürü ve sefalet ortaya çıktı ki, dayanılacak gibi değildi.

Mesela kömür madenlerinde çocuklar da dahil olmak üzere insanlar karın tokluğuna 15-16 saat çalıştırılıyordu.. Bu, eşek, at, katır vs. çalıştırmaktan daha ucuza geliyordu.. Çünkü hayvanı para vererek satın alıyordunuz, çalışmaya başlayan kişiler için ise böyle birşey söz konusu değildi.

Ayrıca hayvanın bakımı için birilerinin görevlendirilmesi gerekiyordu, işçiler ise “bakım”sız olarak hayvanın yem parası kadar bir ücretle çalıştırılıyordu.

Bunun yanı sıra işçi öldüğünde yerine yenisi “beleş”ten geliyordu, hayvan çalıştırsan ölünce yenisini satın alman icab ediyordu.

Dolayısıyla insanlar hayvanlardan ucuz ve değersizdi.

Hayvanlar daha değerliydi.

*

Bunun sonucu olarak toplumsal kargaşa ortaya çıktı, Paris Komünü gibi isyan hareketleri patlak verdi.

Komünist fikirler yayıldı, zengin düşmanlığı aldı başını gitti.

Böylece Batı, barış ve huzur içinde yaşamak için sosyalist değilse de “sosyal devlet” olmak gerektiğini anladı.

İslam ise, toplumda huzuru sağlayacak bütün önlemleri baştan vaz’ etmiş, gereken her toplumsal rehabilitasyon mekanizmasını hazırlamış, sistematize edip kural haline getirmiştir.

Şeriat işte budur.

Dolayısıyla, Batı’da yaşanan gelişmelere bakarak ah ü efgan etmeye, aşağılık kompleksi ile kendimizden utanmaya gerek yoktur.

Ancak, tarihimizde utanılacak şeyler de var.

Ve bunların hepsi, Şeriat’e aykırı davranılmasından kaynaklanıyor.

Türkiye’nin en büyük utancı ise, cumhuriyetin ilanı ile başlatılan Şeriat düşmanlığı, laikleşme (siyasal dinsizleşme) ve İslam’a açılan savaştır.

*

Evet, Batı’da yaşanan olumlu gelişmelerin hepsi, ağır siyasal ve toplumsal sorunların baskısıyla ortaya çıkmıştır.

Sadece yakın dönemdeki gelişmelerin değil, Reform ve Rönesans’ın da, Magna Carta (Büyük Sözleşme) ile Fransız İhtilali gibi hak arayışlarının da ardında bu sosyal sorunlar vardır.

Benzer sorunlar (Şeriat'ten sapma nisbetinde) Doğu’da da vardı elbette, ama aynı şiddet ve yoğunlukta yaşandıkları söylenemezdi.

Mesela, Bernard Lewis şunu diyor:

“19. yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki halk içinden gelen yoksul bir insanın servet, güç ve şeref sahibi olabilmesi, devrim sonrası Fransa dahil Hıristiyan Avrupa’nın herhangi bir devletinde olduğundan çok daha fazla mümkündü”.

(Bernard Lewis, Ortadoğu, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1996, s. 167.)

Laiklerimizin gönlü rahat olsun, bunu diyen adam Kadir Mısıroğlu değil.

*

Evet, Batılılar, birtakım olaylar patlak verince kafalarını kullanıp tedbir alıyor, çözüm üretmeye çalışıyorlar.

Ancak, denge noktasını bulamıyor, tutturamıyorlar.. İfrat ile tefrit arasında sarkaç gibi salınıp duruyorlar.

Mesela bugün destek verdikleri LGBT’cilik, cinsiyetsizlik vs. gibi sapkınlıklar, insanlığı felakete götürecek nitelikte bir başka dengesizlik.

İnsanlık için “denge”, sadece İslam’dır..

Allahu Teala nasıl tabiata bir denge koymuşsa, toplumlar için de “denge”yi İslam olarak tebliğ etmiş, farz kılmıştır.

Toplum ve bireyler, İslam Şeriati’ne uyduğu nisbette “denge”yi yakalar.. Şeriat’ten saptığı nisbette de dengesiz hale gelir.

*

Yukarıda kölelik konusundan söz etmiştik.

Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında bu konuya da giren fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, Müslümanlar sadece maddi alemde değil sosyal ve siyasi anlamda da Batı’nın fodulu haline gelmişler, gerisine düşmüşlerdir” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Söz gelimi Hayrettin Karman Hoca, ‘Köle ve cariye meselesi’ başlıklı yazısında bunlardan birisine temas etmiştir. Yazısının bir yerinde şöyle diyor: Bütün bunlara rağmen İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.”

Özcan’ın Hayrettin Karaman’ın soyadını “Karman” olarak vermesi isabet olmuş, çünkü bazı fıkhî konuların karman çorman hale getirilmesinde ciddi katkısı var.

Yukarıdaki lafları da öyle..

İslam, bu kölelik meselesini çözmüş, olması gerektiği şekilde bırakmıştır.. Köleliği kaldırma vs. diye birşeyden söz etmeye gerek yoktur.

Siyasal konjonktür ona uygun hale geldiğinde kölelik zaten fiilen kalkar.. Fakat bir İslamî hüküm olarak köleliğe yasak getirmek isterseniz, bu, dine müdahaledir..

Köle azadının teşvik edilmesi, onlara zulmedilmesinin yasaklanması, efendinin yediğinden yemesinin, giydiğinden giymesinin emredilmesi başka birşey, köleliği (din adına) kökünden yasaklamak başka birşeydir.

Bu, dine yapılmış, “Şeriat tanımazlık” olarak da yorumlanmaya müsait nitelikte bir müdahale demektir.

Batılılar’ın ağzına bakarak (donmuşluktan, tutukluktan, sofistike olamamaktan kurtulma adına) dinî nitelikte helal-haram icat ettiğinizde referansınızın Kur’an ve Nebevî Sünnet değil Batı’nın “sünnet”i olacağı, onların “mezhebinin taklitçisi/mukallidi” haline gelmiş olacağınız açıktır.

Böylece, “Müslümanlar sadece maddi alemde değil, sadece sosyal ve siyasi anlamda da değil, dinî alanda da Batı’nın fodulu haline gelmiş” olurlar.

*

O zaman esareti de yasaklayın bari!.. 

Düşmanla savaşıyorsun, ve askeri teslim oldu, hapsetme, serbest bırak!.. Sellemehüsselam gitsin, cephede tekrar karşına gelsin, seni öldürsün.

Adamı düşman diye hapsetmekle ona köle demek arasında ne fark vardır?!..

Mesela şu anda FETÖ’cü diye müebbet hapse mahkum edilenlerin durumuna bakalım..

Bunlar, birilerinin yanına köle diye verilseler mi daha rahat ederler, yoksa şimdi mi daha rahatlar?

Köle, hapsedilmiş kişiye göre daha özgürdür..

Dahası, köleyi satın alıp azat edebilirsiniz, mahkuma bu, yapılamaz.

Kölenin akrabu u taallukatı gelip onu kurtarabilirler.. Mesela Zeyd bin Harise r. a.’in babası ile amcası Mekke’ye geldiler, bedelini ödeyerek onu alıp götürmek istediler.. Zeyd r. a. gitmedi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de onu azad etti.

Köle, efendisiyle anlaşabilir, çalışıp para kazanarak efendisine ödeme yapıp özgürlüğünü satın alabilir, fakat hapisteki kişi bunu yapamaz.

Hayrettin Karman çorman hoca, gölge etme, başka ihsan istemez!

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Köle” maddesinde ayrıntılı bilgi mevcut.. Küçük bir bölümünü aktaralım:

“İslâmiyet köleliği (rık), eski medeniyetlerde ve çağdaşı güçlü devletlerde yerleşmiş ve tabii kabul edilmiş bir konumda bulduğundan onu tek taraflı ve kesin bir kararla kaldırma yönüne gitmeyip zaman içinde ortadan kalkmasına imkân verecek bir zemin oluşturma yolunu seçti. Bunun başlıca üç sebebi olduğu söylenebilir:

“1. Köleliğin en önemli ve devamlı kaynağını savaş esirleri teşkil eder. Savaş esirlerinin tasfiyesi konusunda takip edilen belli başlı yolların birincisi onların öldürülmesidir. Her devirde çok sık başvurulan ve günümüzde de uygulanmasından vazgeçilmeyen bu yol, vicdanları daima rahatsız ettiği gibi galiplere intikam hislerinin tatmininden başka bir fayda da sağlamamıştır. İkincisi, savaş esirlerinin kurtuluş akçesi (fidye-i necât) veya esir mübadelesi yoluyla serbest bırakılmasıdır. Fakat mağlûbun kurtuluş akçesi veremediği yahut mübadele edecek esire sahip olmadığı veya galibin, mağlûp tarafı askerî bakımdan kuvvetlendirme sonucunu doğuracak olan böyle bir yola yanaşmadığı durumlarda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır. Savaş esirlerinin karşılıksız olarak serbest bırakılması ise son derece insanî bir hareket olmakla birlikte özellikle geçmiş dönemlerde çok az uygulanmıştır. Esirleri tasfiye etmenin üçüncü yolu onları hür insanlardan ayrı bir statüyle muhafaza etmek, yani köle olarak kullanmaktır. Şu halde savaş esirlerinin karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılması mümkün olmadığı zaman geriye iki yoldan biri kalmaktadır: Öldürülmek veya köle olarak yaşamak. Buna göre kölelik ölümün alternatifi olarak ortaya çıkar. Nitekim köleliğin yasaklanmış olduğu günümüzde savaş esirlerinin serbest bırakılmadığı durumlarda onları bekleyen âkıbet, çok defa tek tek veya toplama kamplarında topluca öldürülmekten ibaret olmuştur. Savaş esirlerine yapılacak muameleyle ilgili bugün uluslararası hukukta geliştirilen esaslar uygulamaya her zaman aynı ölçüde yansımamaktadır. İslâmiyet bundan dolayı köleliği tamamen kaldırmamış, uygulamada genellikle ölümün alternatifi olduğu için onun kapısını aralık bırakmıştır. Bununla birlikte İslâm hukukunda savaş esirlerinin mutlaka köle statüsüne geçirilmesine dair bir kural yoktur; şartlara göre karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılabilirler. İslâm dinine göre insan için aslolan esaret değil hürriyettir (İbn Kudâme, el-Muġnî, VI, 112).

“2. Ele geçirilecek savaş esirlerinden köle olarak faydalanılacağını bilmek savaş esnasında gereksiz kan dökme işini belirli ölçüde önlemekte, ayrıca bu durum savaşın sona ermesinden sonraki esir katliamına da mani olmaktadır. Çünkü galip askerin bu sırada esir öldürmesi hissesine düşecek ganimet payını azaltmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

“3. Köleliği tek taraflı bir kararla kaldırmanın o dönemde müslüman toplumun aleyhine bir durum ortaya çıkaracağı açıktır. Zira gayri müslim devletler köleliği uygulayıp ele geçirdikleri müslüman esirleri devamlı köleleştirirken İslâm devletinin elindeki esirleri serbest bırakması onun zayıflaması neticesini doğuracaktır. İslâmiyet bu sebeplerle köleliği ortadan kaldırmamış, ancak getirmiş olduğu çeşitli tedbirlerle kaynaklarını en aza indirme, mevcut köleleri tedrîcî bir surette azaltma, köle oldukları süre içinde insanca muamele edilmesini sağlama ve sonunda onları hür olarak yeniden insanlığa kazandırma yolunda başarılı adımlar atmıştır.

“İslâm dini her şeyden önce köleliği yalnız savaş esirlerine münhasır kılmış, diğer kaynaklara izin vermemiştir. Bunun yanında Allah rızâsına kavuşmak isteyen müslümanların samimiyetle benimsedikleri gönüllü köle âzat etme alışkanlığını yerleştirmek, ayrıca bazı günahların kefâreti olarak köle âzadını şart koşmak suretiyle köleler için hürriyete kavuşma yollarını çoğaltmıştır (el-Mâide 5/89; el-Mücâdile 58/3). Yalnız İslâm hukukunda görülen bir uygulama olarak da devlet, gelirlerinin belirli bir bölümünü köle âzadına tahsis etmiştir (et-Tevbe 9/60). Bu arada İslâmiyet kölelere birçok noktada hürlere yakın bir hukukî statü vermiş ve bunu sosyal hayatta uygulamaya koyarak onlara hürriyetlerine kavuşuncaya kadar insanca yaşama imkânı sağlamıştır. Köle ve câriyelerle evlenmenin teşvik edilmesi (el-Bakara 2/221; en-Nisâ 4/25), kölelere karşı kötü muamelenin yasaklanıp onlara iyi davranmanın dinî ve hukukî bir sorumluluk haline getirilmesi (en-Nisâ 4/36; Müsned, I, 78; IV, 35-36; Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 29-42) bunun örnekleridir. Bunların ne ölçüde ileri ve insanî bir anlayışı yansıttığını anlamak için İslâm toplumundaki kölelerle diğer toplumlarda -özellikle yakın zamana kadar Amerikan toplumunda- yer alan kölelerin yaşayışlarının karşılaştırılması yeterli olacaktır.

*

Evet, İslam’daki köleliğin ne ölçüde ileri ve insanî bir anlayışı yansıttığını anlamak için İslâm toplumundaki kölelerle ABD gibi ülkelerdeki kölelerin (hatta hürlerin) yaşayışlarının karşılaştırılması yeterlidir.

Lise yıllarımda (1979 ya da 1980 senesiydi) tek kanallı televizyondan izlediğim bir Amerikan dizisi var: Kökler (Roots).

Afrikalı müslüman Kunta Kinte’nin ve hristiyanlaştırılan ahfadının hikayesi..

Benim kuşağım bilir.. Gençlerin de izlemesinde fayda var.. Yararlı olur.

Malcolm X’in otobiyografisini yazan Alex Haley’nin aynı adlı kitabından uyarlama.

Haley, Kunta Kinte’nin bilmem kaçıncı kuşaktan torunu..

Aile şeceresini araştırmış, hatta Afrika’ya gidip Kunta Kinte’nin kabilesini bulmuş, herkesin soyunu sopunu şeceresini bilen, kabile tarihi hafızasında olan biri orada ona, “Filanın oğlu Kunta Kinte’nin ormanda kaybolduğunu, bir daha geri dönmediğini” söylemiş.

Evet, Kunta Kinte’nin yaşadıkları kâbus gibiydi.

Ama bu, sadece onun yaşadığı bir kâbus değildi.. Milyonlarca insan aynı kaderi paylaştı.

Afrikalılar hayvan gibi avlandılar, zincire vuruldular, gemilere doldurulup Avrupa ve Amerika’ya götürüldüler.

Birçoğu avlanma sırasında ya da gemilerde öldüler.

Ölen öldü, kalan sağlar Batılılar’ındı.

*

Genelde Batı’nın, özelde ABD’nin zenginleşip güçlenmesi, Mustafa Özcan gibi isimlerin zannettiği üzere salt Rumlar’ın (Batılılar’ın) olumlu hasletlerinden kaynaklanıyor değil.

Zenginleşmelerinin pekçok başka nedeni var..

Emperyalist yağma ve sömürü en başta geleni.. Gittikleri her yeri yağmaladılar, köleleştirip hükmedemediklerini Kızılderililer gibi katlettiler.

Ben de gidip tarıma elverişli bir araziyi silahsız insanlardan silah zoruyla gasbetsem, sonra da beş on tane köle "şahsım" için karın tokluğuna çalışsalar, ben de zengin olurum.

Evet, Batılılar yağma ve sömürü ile zengin oldular, başka toplumlar üzerinde haksız rekabet, zorbalık ve hile ile ekonomik üstünlük kurdular..

Milyonlarca Afrikalıyı köle yaptılar.. Rakamın 40 milyona yaklaştığı tahmin ediliyor:

“Avrupa ülkelerinin nüfusu arttıkça ticari, siyasi ve askeri gücü de arttı. Kaynaklarını kullanıma açıp tüketmeye başladıklarında ise işgücünün yetersiz olduğunu gördüler ve Batı Afrika’dan zenciler getirdiler. Özellikle İngiltere tarafından yürütülen köle ticareti büyük bir kitlesel değişikliğe yol açtı. 19. asra kadar 30 ile 40 milyon arasında insan ülkelerinden kopartılarak köle olarak çalışmaya zorlandı. Ayrıca kâşifler, Amerika kıtasının yerlilerine çiçek, kızamık, grip, tifo gibi enfeksiyonları bulaştırarak büyük çapta ölümlerin sorumlusu oldular. Mesela İspanyol fetihleri sırasında yerliler 100 milyonluk bir nüfusa sahipken, fetihten 100 yıl sonra yerli nüfus %95 azalmıştı [5 milyona inmişti].”

(J. Lee Stephen, Avrupa Tarihinden Kesitler 1474-1789, Ankara, 2002, s. 96-99’dan aktaran İhsan Burak Birecikli, “Batı’nın Yükselişi”, History Studies, vol. 3/2, 2011, s. 13.)

ABD’nin nüfusu, bağımsızlığını ilan ettiği sırada 4 milyondu.. Buna göre, 40 milyon kölenin ne anlama geldiğini hesap edebilirsiniz. (Bir süre sonra, Afrika'dan köle taşımalarına gerek kalmadı.. Çünkü ellerindeki erkek ve kadın kölelerin evlilikleri sayesinde bol bol yeni kölelere sahip oldular.)

Batılılar tarafından köleleştirilenler sadece Afrikalılar da değildi, yerliler de bundan nasiplerini aldılar:

Las Casas’ın tahminine göre 1495-1503 arasında [sadece sekiz yılda, Amerika’daki] adalarda 3 milyondan fazla insan katliama uğradı, köle olarak Kastilya’ya gönderildi ya da madenlerde vb. Işlerde telef oldu. Fetih, yağma, katliam: İşte 16. asırda Avrupa’ya değerli maden [altın, gümüş] akışının ardındaki gerçek.” (Birecikli, s. 19.)

*

Batı’nın zenginleşmesinin ardındaki tek etken onlardaki olumlu hasletler olmadığı gibi, İslam dünyasının geri kalmasının gerçek nedeni de, Mustafa Özcan gibilerin zannettiği gibi Kur’an ve Sünnet’le “oynama” fırsatı vermeyen bir “donukluk, tutukluk ve nassları yorumlamada sofistikelikten yoksunluk” değildir.

Tam aksine, herkes kendisine göre bir yorum üretmiş, ortaya 73 fırka çıkmıştır.

Şimdi de öyle.. Dinî meseleler tartışılırken Türkiye’de nerdeyse insan sayısınca farklı din anlayışı ortaya çıkıyor.

Peki ilerleme?.. Kalkınma?..

İşte ortada ne donukluk var, ne tutukluk.. Sofistikelik dersen, Eski Yunan’ın sofistlerine parmak ısırtacak kadar bol.. Misal, KADEM’in yayın organında “toplumsal cinsiyet” dersi veren ilahiyatçı bayan doçent..

Görünüşe göre füze hızıyla kalkınmamız gerekiyordu, fakat ortada kayda değer birşey yok.

Gerçek sorun ne donukluk, ne tutukluk, ne de sofistikelik denilen nanenin bulunmayışı.

Gerçek sorun eksen kayması, cıvıklık, ilkesizlik, omurgasızlık, döneklik, oryantal kıvraklık, dansöz esnekliği, savrulma..

İslam dünyasında yapılmayan ne rezillik, yenilmeyen ne nane var?!..

Ne donukluğu?!..

Her halt yeniliyor, fakat birileri bu muazzam savruluşa tepki gösterince “Tı, olmaz, donukluk ve tutukluk yüzünden ilerleyemiyoruz” deniliyor.

Senin elini tutan mı var, “donuk” müslümanlar senin hangi kötülüğüne engel olabiliyorlar da o kötülüklerin yanı sıra bir de iyiliğine engel olsunlar!

*

Kölelik diyorduk..

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (International Labour Organization - ILO) internet sitesinde 12 Eylül 2022 tarihinde yayınlanan Cenevre mahreçli bir habere göre, “Dünyada 50 milyon insan çağdaş köle durumunda”. ((https://www.ilo.org/tr/resource/news/dunyada-50-milyon-insan-cagdas-kole-durumunda)

Küresel Çağdaş Kölelik Tahminleri (Global Estimates of Modern Slavery Forced Labour and Forced Marriage) başlıklı 130 küsur sayfalık rapora göre, 2021 yılında 50 milyon kişi çağdaş köle durumundaydı. Bu insanların 28 milyonu zorla çalıştırılıyor, 22 milyonu ise zorla evlendirilmiş.

Zorla çalıştırılanların yarıdan fazlası (% 52) ve zorla evlendirilenlerin dörtte biri, üst-orta ve üst gelirli ülkelerde bulunuyor.

Zorla çalıştırma vakalarının büyük çoğunluğu (% 86) özel sektörde görülüyor.

Ticarî cinsel sömürü dışındaki sektörlerde zorla çalıştırma, tüm zorla çalıştırmanın % 63’ünü oluşturuyor. Ticari cinsel sömürü ise tüm zorla çalıştırmanın % 23’ünü teşkil ediyor.

Devlet kaynaklı zorla çalıştırma ise, zorla çalıştırılan insanların % 14’ünü içeriyor.

Zorla çalıştırılan her 8 insanın 1’i çocuk (toplam 3,3 milyon). Bu çocukların yarıdan fazlası ticarî cinsel sömürüde kullanılıyor.

ILO Genel Direktörü Guy Ryder, “Çağdaş kölelik durumunda iyileşme kaydedilememesi insanı şok ediyor” diyor.

Ticari cinsel sömürü deyince aklımıza, kısa zamanda unutulmaya yüz tutan şu Epstein Adası olayı da geliyor.

Bu da Rumlar’ın (Batılılar’ın) faziletleri arasında yer alıyor.

Vikipedi’nin “Jeffrey Epstein” maddesinde adamın insanlığa yaptığı hizmetler konusunda sayfalar dolusu malumat var.

Peki cennet vatanımız “ticarî cinsel sömürü ve kölelik” bakımından ne durumda?

Sofistike yazarlarımız bu konuya da bir el atsalar iyi olacak gibi görünüyor.

*

Evet, asıl konumuz çok-kültürlülüktü..

Çok-hukukluluğun olmadığı bir yerde çok-kültürlülükten bahsetmenin fazla bir faydasının olmadığını söyledik.

Mevcut hukuk sistemine hiçbir etkisi olmayan bir “kültür”, çok fazla birşey ifade etmez.

Üstelik, meseleye kültür kavramı ile yaklaştığınızda, Batı’nın paradigmasını egemen hale getirmiş olursunuz.

Kültür kavramı kime ait ise (ki Batı’ya aittir), son tahlilde onun sınırlarını belirleme hakkına sahip olan da odur.

Wallerstein, kavramın, “siyaset”in elinde bir silah haline geleceği uyarısında bulunur:

“... Kültür, analitik bir kavram veya analitik bir inşa olmaktan çok, etrafında heyecanla toplanılan bir belagat bayrağı, büyük siyasi muharebelerde bir silah olup çıkmaktadır. Kültür kavramının böyle kısa yoldan siyasi bir programın yedeğinde kullanılması ... son bulacak değildir.”

(Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür, çev. Mustafa Özel, İstanbul 1993, s. 274.)

Kültür kavramını “siyasal bir silah” olarak kullananların Batılılar ve Batıcılar olduğunu da ayrıca belirtmeye herhalde gerek yoktur.

Wallerstein şunları da söyler:

“Kültür son derece akışkan ve son derece esnek olduğundan, bunun herhangi bir anlamlı projeksiyonunu yapmak neredeyse imkansızdır. Dünya-ekonomi ve dünya siyasi sistemi (her yerde görülen sistem-karşıtı hareketler dahil) hakkında projeksiyonlar yapmamız ve mübarizlerin, ayrıntıları muazzam ölçüde değişebilen fakat faydası tahlil edilebilir olan ‘kültürel’ iddialarda bulunacaklarını varsaymamız daha yerinde bir iş olur.” (A.g.e., s. 283.)

Buna bağlı olarak Wallerstein, “kültür” kavramının terk edilmesini bile teklif eder:

“Sürekli değişmekte olan bir davranış girdabı olduğu açık olan bir şeyde, sürekliliğin norm olduğunu, açıklanması gerekenin ise değişme olduğunu varsaymak bir şey ifade eder mi? Değişebilirliğin norm olduğunu ve sürekliliklerin açıklanması gerektiğini varsaymak aklî bakımdan çok daha savunulabilir olmaz mı? Eğer böyleyse, o zaman gayet yanıltıcı içerimlere sahip olduğundan bizzat kültür terimini bir yana atmalıyız belki de." (A.g.e., s. 276.)

*

O halde, çok-kültürlülüğe ne kadar inanılıp güvenilebileceğini sormak gerekir.

Entegrasyon ve asimilasyon politikaları ile çok-kültürlülük söyleminin bir arada götürülmeyeceğinin garantisi nedir?

Şeriat’le yönetilen bir ülkede zimmîlerin hukukî statülerinin değişmeyeceği (güncellenmeyeceği, donuk kalacağı, sofistike olmayacağı) kesindir, peki çok-kültürlü olduğunu ilan eden bir ülkenin çok-kültürlülükten anladığı şeyin değişmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz?

Kültür, İslam’a ait bir kavram değildir, bu nedenle İslam’ın çok-kültürlülük diye bir meselesi yoktur. Fakat İslam, farklı din, dil ve etnik kökenleri reddetmez; tam aksine onlar hayatın, Allahu Teala öyle yarattığı için var olan ve kendilerine (özellikle son ikisine) müdahale edilmemesi gereken gerçekleridir.

O yüzden, Şeriat’le yönetilen bir toplum her zaman çok-dinli (“Dinde zorlama yoktur”), çok-dilli ve çok-ırklıdır.

*

Bu nedenle “getto” kavramı İslam ülkelerine değil, Batı’ya özgüdür.

Getto, toplum dışı insanların yaşadıkları semt demek oluyor. Batı'ya özgü bir yerleşim modeli olan gettoya, İslam dünyası her zaman yabancı oldu. 

Türkiye Diyanet Vakfı'nın yayınladığı "İslam ve Demokrasi" adlı (sempozyum bildirilerinden oluşan) kitapta Mehmet Özdemir, Endülüs şehirciliği alanında otorite bir isim olan Torres Balbas'dan da şu ifadeleri naklediyor:

"Müslümanlar, zimmi hristiyanlar, yahudiler, Doğulu Araplar, Berberiler, kuzeydeki İspanyol krallıklarından gelen hristiyanlar, Franklar, Cenevizliler ve sakalibe gibi Endülüs hayatına ayrı bir hususiyet kazandıran farklı dinler, farklı kültürler ve farklı soylardan insanlar, kendi kıyafetleri içinde ve kendi lisanlarını kullanarak, resim tablosunu andıran bir kalabalık halinde şehir merkezinde dolaşmaktaydı."

Kuşkusuz bu, salt Endülüs’e özgü değildi. Her ne kadar gayrimüslimlerin toplu halde yaşadıkları yerleşim birimleri mevcut idiyse de (İstanbul’un Pera’sı gibi), bunlar getto niteliği taşımıyordu.

Evet, Endülüs öyleydi.. Sonra İspanyollar geldiler, ve Müslümanlar ile Yahudiler'in önüne iki seçenek koydular: Ya hristiyan olacak ya da öldürüleceklerdi.

Yahudiler evlerini, köşklerini, dükkanlarını, tarlalarını, bahçelerini vs. bırakıp niye Osmanlı ülkesine geldiler, niye İslam Şeriatı'na sığındılar?

*

Bu durumun temellerini İslam’ın (deyim yerindeyse) paradigmasında aramak gerekir.

İslam’ın paradigması adalettir, demokrasinin paradigması ise (hukukçu Sami Selçuk’un belirttiği gibi) görecelik ve hoşgörü.

Bu açıdan bakıldığında, günümüzde Türkiye Müslümanları’nın düşünce alanında bir “kırılma” yaşadıklarını kabul etmek gerekir. Bu, kendileri için belirledikleri “misyon” ve “vizyon”u da etkilemektedir.

Ulus-devletçiler” katı bir laikliği ve 1930’lara ait (ve dolayısıyla çağdaşlık açısından çağdışı ve bayat hale gelmiş) “ilke”leri savunurken, kimi “müslüman”lar neyi savunacakları konusunda kararsızdır: Çağlar üstü (dolayısıyla değişmeyen) Şeriat’ı mı, yoksa sabah bir karar alan, akşam canı sıkılınca onu değiştiren laik demokrasiyi mi?..

İslamcılıktan tümden vazgeçip “eski İslamcı yeni müslüman”, “dinci değil dindar”, “Siyasal İslam karşıtı yavan muhafazakâr” hale gelen taife ise tercihini açıkça demokrasiden yana yapıyor.


FETÖ VE ÇAĞDAŞ KÖLE TELEKIZLARIN DRAMI

  Sabah  gazetesinin  Yeni Akit  gazetesini kaynak göstererek yayınladığı haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlı...