CÜBBELİ AHMET’İN HOCAEFENDİSİ FETHULLAH VE VATAN KURTARICISI SELANİKLİ

 












Cübbeli Ahmet’in bir açıklamasını Odatv.com şu şekilde haberleştirmişti:  

“Cübeli Ahmet’ten Mustafa Armağan’a sert yanıt: Atatürk’e hakaret eden paylaşımlarla fitne çıkararak…

Cübbeli Ahmet “Atatürk ile ilgili açıklamalarımdan rahatsız olanları rahatlatma” başlıklı bir metin yayımladı.

20.06.2019 15:54

İsmailağa Cemaati’nin hocalarından, “Cübbeli” lakaplı Ahmet Mahmut Ünlü’nün Odatv’ye yaptığı açıklamalar konuşulmaya devam ediyor. Ünlü “Vatanı kurtaran Atatürk’e nasıl düşman olacaksın” demiş ve İsmailağa Cemaati’nin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun, Atatürk’ün verdiği izinle Kuran öğrendiğini ve okuduğunu anlatmıştı. 

Cübbeli Ahmet’in bu sözleri hem İsmailağa Cemaati içinde, hem de Atatürk düşmanlığıyla bilinen Kadir Mısıroğlu ve Mustafa Armağan çevresinde tartışma yarattı.

Bunun üzerine de, Cübbeli Ahmet “Atatürk ile ilgili açıklamalarımdan rahatsız olanları rahatlatma” başlıklı bir metin yayımladı. 

Ahmet Mahmut Ünlü’nün resmi sitesinden yaptığı açıklama şöyle:

“Atatürk hakkındaki bu misilli konuşmaları ilk yapıyor değilim, Teketek’de de yapmıştım. O zaman merhum Kadir MISIROĞLU ağabeyimiz bana reddiye yapmıştı. Sonra Mahmûd Efendi Hazretlerinin yanına çıktığımda: ‘Seni bu (Teketek’te yaptığın) konuşmalarından dolayı tebrîk ediyorum’ buyurmuştu. Dolayısıyla pişmiş aşa su katmanın bir mânâsı olmadığı gibi hiçbir tenkit de Efendi Hazretlerinin tebrîkinin üzerinde olamaz. Ali Fethi Esener Paşa’nın Atatürk’ün hutbelerde anılmasıyla ilgili teklifine karşı Efendi Hazretleri’nin ona verdiği cevap da bu konuda ufkumu açmıştır.

Bizim ne yapmak istediğimizi ve memleketin önümüzdeki süreçte yaşaması muhtemel bulunan kutuplaşma tehlikesine karşı hangi tedbirleri almamız lazım geldiği hususunda neleri öngördüğümüzü merak edenler daha önce FETÖ ve IŞİD meselesinde öngördüğümüz çıkarımlardan çok kolay fikir sâhibi olabilirler.

Burada da sevenlerimiz beyanlarımızı mutlaka hikmetlere mebnî olarak düşünmelidirler. Zira biz kırk senelik kürsü hayatımızda abesle iştigal etmedik, kimseyi yanlışa yönlendirmedik. Elbette Allah, Rasûlü ve evliyâullâh hâriç kimse kimseyi sevmeye mecbur değildir ama sövmek ve hakkı tersine çevirmek de hakkı değildir.

Bugün Hayrettin Karaman gibi Ehl-i Sünnet dışı fikirlerle dînimizi tahrîfe yeltenenleri bayramda ziyâret edip duâsını alan bazı yazar çizerler dînimize hizmet etmek istiyorlarsa Atatürk’e hakaret eden paylaşımlarla fitne çıkararak müslümanlara zarar vermek yerine sahâbeyi sevmemekle ve kabir azâbı gibi mütevâtir konuları inkâr etmekle ma‘rûf olan kişilere reddiye yaparak dînimize daha ziyâde faydalı olacaklarını anlamalıdırlar ve bu beyânımı kendilerine ‘Armağan’ olarak kabul etmelidirler.

Atatürk’ün Kıraat Alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu Hocaefendi’ye Kur’an eğitimi müsaadesiyle ilgili Mehmet GÜNAYDIN’ın yazısı;

1930’lu yıllarda din eğitimini verenlere karşı devlet erkinin olumsuz bir tavır sergilediği bilinen bir gerçektir. Aşıkkutlu, böyle bir dönemde bizzat, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ten aldığı şifahi izinle 1932 yılında kendi köyünde Kur’an öğretimine başlamıştır. 1937 yılında da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan resmi izin alarak Kur’an Kursu’nu açmaya muvaffak olmuştur.

Mehmet GÜNAYDIN

Dini Araştırmalar Dergisi, Ocak – Nisan 2000, Sh: 179-180”

(https://www.odatv.com/guncel/cubeli-ahmetten-mustafa-armagana-sert-yanit-ataturke-hakaret-eden-paylasimlarla-fitne-cikararak-163379)

*

Baştan başlayalım..

Bir defa, Selanikli Mustafa Atatürk’ü “tarihî gerçekler” ışığında tartışmak, notunu vermek, hakaret etmek değildir.

Hatta, eleştirmek, hakkında olumsuz yargılarda bulunmak da hakaret kapsamına girmez.

Mustafa Armağan‘ın durumuna gelince.. Bir TV programında bir başkasının “Atatürk ve kadınlar” konusunda söylediği bir söz yüzünden başı belaya girmişti. Armağan’ın doğrudan söylediği birşey yoktu.

Buna rağmen, aleyhinde acayip bir haçlı (pardon Kemalist) sefer düzenlendi, ceza alması için gereken “kamuoyu baskısı” oluşturuldu.

Bu Cübbeli şovmenin, utanmadan, Armağan’a fitne çıkarma ve hakaret etme iftirasında bulunduğu görülüyor.

*

Mahmut Ustaosmanoğlu Hoca, Cübbeli’ye, “Seni bu (Teketek’te yaptığın) konuşmalarından dolayı tebrîk ediyorum” demişmiş..

Yanlış olan bir iş, adı Mahmut ya da Mesut olan bir hocanın tebrikiyle fazilet halini almaz.

Mahmut Efendi şayet bunu dediyse, hüsnüzanla bakarsak, en iyi ihtimalle, bir gaflet anına denk geldiğini kabul etmek gerekir.

Bununla birlikte, adı Mahmut, soyadı da Ustaosmanoğlu olmakla, hata yapmaz, günah işlemez insan haline gelmez.

Üstelik bu Cübbeli Ahmet, “Sahabe de zina yapmıştır” diyebilmiş biri..

“Sahabe bile zina yapmışsa, ben haydi haydi yapabilirim, itiraz etmeyeceksiniz” demek ister gibi..

*

Sahabe zina gibi büyük ve çirkin bir günahı işlemişse, onların ayağının tozu olamayacak Mahmut Ustaosmanoğlu günah işlemez mi, işleyemez mi?!

Onun tebriki, Şeriat’te delil olur mu?!

Nasıl Fethullah Gülen için "Ona Fethullah demeyin, Hocaefendi deyin" demesinin bir kıymeti yoksa, seni tebrik etmesinin de gerçekte bir kıymeti yoktur.

Senin ne olduğun ortada..

Hz. Ömer r. a. gibi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra peygamber gelse peygamber olacak) biri, mehir konusunda konuşurken hata ediyor, bir kadın tarafından hatası düzeltilebiliyorsa, Mahmut Efendi de haydi haydi hata edebilir (Hayır, Cübbeli gibi işi zinadan bahsetme raddesine getirmeyeceğim).

Kandehlevî Hayatü’s-Sahabe’de Hz. Ali k. v. hakkında (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle bir olayı naklediyor: Hz. Ali birşey söylüyor, bunun üzerine bir bedevî “Hayır ya Ali, o öyle değil, şöyle” diyor, Hz. Ali de düşünüyor ve “Bu adam doğru söyledi, Ali yanıldı” diye karşılık veriyor.

*

Mahmut Efendi’nin Cübbeli’yi tebriki Şeriat’te delil olmaz. Fakat Cübbeli’ye göre oluyor..

Usta bir tiyatrocu gibi jest ve mimiklerle süslediği bir “şov”unda şöyle konuşmuş: 

“Biz Hocaefendi‘ye Fethullah diye hitap edemeyiz.

“Biz Mahmud Efendi Hazretleri’ne mensubuz. Biz Efendi’den duyduk ki, birisi “Fethullah” dedi, Efendi oradan ikaz etti, dedi ki: “Hocaefendi söyle!” 

“… Biz Mahmud Efendi Hazretleri’ne bağlıyız, ipsiz sapsız gezmiyoruz…. Şimdi hal böyleyken de terbiyesizlik yapıp Fethullah falan dememiz caiz değildir. Efendi’den ne gördükse biz öyle hareket ederiz. “

(https://www.siyasetcafe.com/cubbeli-ahmet-hoca-mahmut-efendinin-talimati-diye-duyurdu-ona-fetullah-demeyeceksiniz-55588h.htm; https://www.adaletbiz.com/cubbeli-ahmet-biz-hoca-efendiye-fetullah-diyemeyiz)

İşte, tasavvuf ve tarikat kurumunu yozlaştıranlar bu Cübbeli gibi hurafeciler.

Gerçekte tarikat adabında “şeyhten ne görülürse öyle hareket etme” diye birşey yoktur.

Mevlana Halid-i Bağdadî’nin (Muhammed Halid Ziyaüddin) tarikat adabıyla ilgili Risale-i Halidiyye‘sinde, şeyhi aynen taklit etmenin zındıklığa yol açacağı belirtilir. Risale’nin tercümelerinden birindeki (Yasin Yayınevi) ifadeler şöyle:

“Mürid, mürşidinin bütün amellerini (hareketlerini ve hatta kendisine ait bazı özel durumlarını aynen) taklid etmesin. Çünkü (her makam ve derecenin halleri aynı değildir. Nitekim) bazı muhakkıklar (hakikatlere hakkı ile vakıf kişiler): "Her kim ki, (aynı hal ve makamda olmadığı halde, yapmacık olarak) mürşidinin her halini taklid ederse, (o hal onu) zındık(lığa -dinsizliğe- ulaş)tır(ır)" buyurmuşlardır. (…)

“(Durum böyle olunca) eğer bir kimse, Allah dostlarının fiillerini (yaptıklarını bir hikmet ve maksattan ötürü yaptığını düşünmeden yapmacık olarak) taklid ederse, dinsizlerden ve helak olanlardan olur (yani helak olması gayet açıktır).”

Bu formüle göre, “Efendi’den ne gördükse biz öyle hareket ederiz” diyen Cübbeli, dört dörtlük, has halis, süzme, damıtılmış, saf ve som bir zındık ve dinsiz olmuş oluyor.

Esas olan, Resulullah s.a.s.’in sünnetine (Şeriat’e) uymadır, şeyhten ne görülüyorsa onu yapma değil.

*

Üstelik, bir insana, gerçekten alim ve fazıl bir kimse olsa bile, salt adıyla hitap etmede dinen bir mahzur yoktur. Bu, onu aşağılama ya da tahkir anlamına gelmez.

Aksine, hadîslerdeki tavsiyelere bakıldığında, insanları (yüzüne karşı ya da kulağına gidecek şekilde) bu tür yüceltici sıfatlarla anmanın, medh ü senada bulunmanın doğru olmadığı söylenmelidir.

Fethullah Gülen gerçek bir velî olsaydı bile, ondan Fethullah diye söz edilmesi, ona yapılmış bir hakaret sayılmazdı.

Merhum Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca, Gülen’in 28 Şubat‘taki yanlış ve kaypak sözleri üzerine, “Ona hoca demeyin” uyarısını yapmıştı.

*

Cübbeli felaket, zina konusunu anlatırken sahabeyi de işin içine katıp anmakla gerçekte affedilmez bir edep hatası işliyor.

Sahabenin içinden bir iki kişi bu günahı işlemişse, sanki bütün sahabe o günahı işliyormuş gibi bir üslupla konuşman mı gerekiyor, hadsiz?

Bu zamanın zanilerini aklamak için sahabeye (hepsini töhmet altında bırakacak şekilde) çamur atman mı gerekiyor?

İlla da ashabdan örnek vermek zorunda mısın?!..

Evet, Hayrettin Karaman, Hz. Muaviye’yi, ashabdan olduğu halde, sevmediğini yazmıştı..

Senin ashabı sevmene gelince, senin sevmen, buğzdan ve düşmanlıktan beter..

*

Bir de tutmuş, Atatürk’ü tenkit edenlere, Hayrettin Karaman‘a karşı da reddiye yazma ev ödevi veriyor.

Bir kimse Karaman’ı eleştirmiyor diye, Atatürk’ü eleştiremez mi?

Bu şaşkın şahıs övüne gerine “FETÖ meselesinde öngördüğü çıkarımlar“dan da söz ediyor.

Öngörü kerametlerinin ne olduğunu, yukarıya aldığımız cümleleri ayan beyan ortaya koyuyor.

*

Aşıkkutlu’ya köyünde Kur’an öğretme izni verilmesi meselesine gelince..

Böyle bir örneği vermek, meşhur mısrada dile getirildiği gibi, şecaat arzederken sirkatini (hırsızlığını) söylemek gibi birşeydir.

Yani bir insan, Kur’an öğretmek için neden Mustafa Kemal’in ayağına kadar gidip şifahen (sözlü olarak) izin almak zorunda kalsın ki?

Bu, zulüm değil midir?!

Mesela faiz alıp yemek, kumar oynamak, rakı vs. içmek, malum evlere gidip zina işlemek için Atatürk’ün ayağına gidip ondan şifahen izin almak gerekmiyor, bunlar serbest, fakat ücra bir köyde Kur’an öğretebilmek için binbir zahmetle gidip özel izin almak gerekiyor.

Cübbeli felaket de bunu bir faziletmiş gibi anlatıyor.

Kaldı ki, Aşıkkutlu’nun (Allah rahmet etsin) bir kutsallığı da yok..

Âşıkkutlu merhuma izin verilmiş olması bir lütuf mudur?

Onun zaten sahip olduğu bir hakkı ona (zahmet çektirerek, yalvartıp yakartarak) tanımak, iyilik midir?


İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK

 







(Lozan'da Yunanistan'a bırakılan Batı Trakya'daki Türkler için konuşuyor herhalde. Gahiba onlara "Ne namazınız, ne abdestiniz, ne namusunuz, ne de ırzınız kaldı" diyor. Balkanlar'daki diğer müslümanların da Atatürk'ü yoktu.. Birisi "Atatürk İngiliz ajanıydı" dedi diye ortalığı velveleye veren Balkan göçmeni vatandaşlardan ses bekliyoruz.. Aloo, orada mısınız?)




Ekran "bağımlısı" Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programına katılmasıyla ünlü.

Odatv.com Cübbeli'nin o programlardan birinde sarfettiği bazı laflarını aktarmıştı:

“Cübbeli Ahmet, şu anda Siyasal İslam’a karşı uyarılar yaptığını aktararak Akit gazetesi ve çevresinin yanı sıra hem cemaat [İsmailağa Cemaati] içerisinde hem de diğer cemaatlerden kendisine yönelik saldırıların olmasının sebebinin bu olduğunu anlattı. 

“Daha önce FETÖ’nün “Dinlerarası Diyalog” projerelerine yönelik yaptığı uyarı dönemlerinde benzer saldırılar aldığını hatırlatan Cübbeli Ahmet, şimdi de Vahabilik ve Siyasal İslam uyarısını yapmasının ardından tepkiler gördüğünü anlattı.”

(https://www.odatv.com/siyaset/feto-ismailaga-cemaatine-mi-sizdi-245020)

Cübbeli, yeni yetme, sonradan görme Kemalistlerden.

Çiçeği burnunda Atatürkçü.

Acer ve acar Kemalistliği ile Siyasal İslam karşıtlığı birbiriyle uyumlu.. Tutarlı adam.

Sadece tutarlı değil, aynı zamanda kurnaz. Hinoğlu hin.

*

Hinoğlu hinliği, hiç alâkası yokken lafı FETÖ'ye getirmesinden belli..

Şu sıralarda FETÖ düşmanlığı izdihama dönüştüğü, "zamanın ruhu" gereği çok kimse avaz avaz "Ben de FETÖ'ye düşmandım, hatta 15 yıl önce içimden Fethullah'ın sahtekâr olduğu düşüncesini geçirmiştim" türünden beyanlarda bulunduğu için, bu yükselen dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor. 

"FETÖ karşıtlığım doğru olduğuna göre, Siyasal İslam karşıtlığım da doğrudur" şeklinde mantıken yanlış, fakat duygusal bakımdan etkileyici bir mesajı insanların bilinçaltına gönderiyor.

Aynı zamanda, "FETÖ'cüler nasıl hainseler, Siyasal İslamcılar da aynı potansiyele sahiptir" subliminal (bilinçaltı) mesajını veriyor.

Söylemediği ise şu, kendisinin Siyasal İslam lafını hiç ağzına almadığı yıllarda FETÖ, Siyasal İslam'ın baş düşmanı olarak hizmet veriyordu.

Fethullah ve Cübbeli.. Aynı dağın yeli..

Islandıkları yağmur da, düşmanları da aynı.

*

Siyasal İslam kavramını açalım.

Siyasetin ta kendisi olan devletin emrine verilmiş İslam (hem de İslam devleti ya da laik/dinsiz devlet olup olmadığına bakılmaksızın emrine verilmiş
İslam), Siyasal İslam'dır.

Devletin (rejimin istihbaratının, gizli servisinin, kurumlarının, Siyasal Partiler Kanunu'na göre kurulan partilerinin) emrine girmeyen, referans olarak Kur'an ve Sünnet'i esas alan İslam ise, mücerret/yalın/katışıksız/sahih/has halis İslam'dır.

Ve bu Cübbeli'nin şu anda savunduğu İslam, laik (siyasal dinsiz) rejimin emrindeki Siyasal İslam'dır.

Laik (siyasal dinsiz) siyaset tarafından istismar edilen, kullanılan İslam.

*

Kişisel ya da kolektif (millî, ırkî, devletsel) siyasî emeller, kaygılar, hedefler söz konusu olmaksızın, sırf Allahu Teala'nın kitabı Kur'an'da emir buyurulduğu için, (siyasal tanımı içine giren) emir ve yasaklar konusunda hassasiyet sergileyen insanların duyarlılıkları, özü itibariyle dinîdir.

Siyasal gibi görünür ama özü ve hareket noktası itibariyle siyasal değildir.

Mesela sırf Allahu Teala'nın emri olduğu için başını örten bir kadın veya genç kız, siyasal bir tavır sergilemiş olmaz.

Fakat, başkalarının indî ve ben-merkezli siyaset anlayışı çerçevesinde bu, onlara siyasal bir tavır olarak görünebilir.

Bu, başını örtenin değil, başörtüsü karşıtının sorunudur.

Burada başörtüsü özü itibariyle dinî bir konuyken, başörtüsü karşıtlığı hem özü hem de şekli/formu bakımından siyasaldır.

Bu, dine hayat hakkı tanımayan Siyasal Dinsizlik'tir, dinsizlik siyasetidir.

*

Türkiye'de şu anda Siyasal İslam (laik siyasetin emrindeki İslam) hükümferma durumda.

Evet, bugün Siyasal Dinsizlik'le elele vermis, Siyasal Dinsizliğin stepnesi olan Siyasal İslam'la yönetiliyoruz.

Din istismarıyla..

Çünkü din, laik (yani dinsiz, dini olmayan) siyasetin (siyasî bir kurum olan devletin) emrine sunulmuş durumda. 

Bu yüzden, laik (dinler arasında tarafsız) olan devlet için ölen kişi (inancına, niyetine bakılmaksızın) şehid ilan ediliyor, cenazesinde bol keseden Cennet müjdesi veriliyor.

Fakat aynı kişi, yaşarken "mücahid" olamıyor.

Yaşarken cihaddan, Allah yolunda savaşmaktan, zalim/saldırgan/mütecaviz kâfirlerle mücadeleden söz etse belki de Siyasal İslamcı terörist olarak mahkemelerde sürüm sürüm sürünür,.

*

Evet, İslam, "Biz siyasetmiş, konjonktürmüş, siyasî dengelermiş, şuymuş buymuş bilmeyiz, mevzubahis olan Allahu Teala'nın emri ve Resulü'nün sünneti ise gerisi teferruattır" denilmesini gerektirir.

Hz. Ebubekir r.a. (Allahu Teala bizi onun şefaatine nail eylesin, onunla haşreylesin) böyle diyenlerin ilkiydi. 

En kritik zamanda, "Resulullah s.a.s. vefat etti, belirsizlik var, Üsame komutasındaki orduyu Suriye'ye gönderme, burada tut" diyenlere, "Ben Allah Resulü'nün yola çıkardığı orduyu geri çevirmem" dedi.

"Zekât vermemek için başkaldıranlara şimdilik göz yum, siyasî ve askerî bakımdan muhataralı bir dönemdeyiz" diyenlere, "Ben, Resulullah s.a.s.'e verdikleri bir deve yularını bile vermeyenle savaşırım" diye konuştu.

Siyaset yapmadı, ilm-i siyasetten bahsetmedi, din ne diyorsa onu yaptı. 

Bu da bir siyasetti, fakat niyet, siyasî değildi.

Hz. Ebubekir'in tutumu formu bakımından siyasal olmakla birlikte, özü itibariyle siyasal değildi.

*

Cübbeli'nin katıldığı programla ilgili aynı haberde, “ 'Araştırmalara göre Türkiye'de selefiliğin oranı % 3,6'ya kadar yükseldi. 8-10 ilde selefi oranı % 10'u buluyor' ifadelerini kullanan Cübbeli Ahmet..." şeklinde bir ifade de yer alıyor.

Bunu ilginç buldum.. Çünkü, Pew Research Center adlı bir Amerikan araştırma şirketi her yıl İslam ülkelerindeki Şeriat'le yönetilmek isteyenlerin oranına ilişkin kamuoyu araştırması yapıyor.

Afganistan'da oran yüzde 90'larda..

Genelde bütün İslam ülkelerinde yüzde 50'nin altına pek düşmüyor.

Türkiye'de ise oran yüzde 9 civarında..

Ancak, Kur'an'daki (hırsızın elinin kesilmesi gibi) spesifik emirler gündeme geldiğinde oran yüzde 3'e kadar düşüyor.

*

Habere dönelim..

Cübbeli şöyle konuşmuş:

“Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz. Bizimkilerin devamlı tavsiyesi, büyütmeyelim, abartmayalım. FETÖ meselesini ilk burada yaptık. Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim. İslami camianın tümü o zaman beni fitne ile suçladı. Bana yapmadıkları kalmadı.”

İlk cümleden başlayalım..

"Dış güçlerin yönettiği bir kadro varsa diyalog olamaz" ise, bugünkü "Aman da AB üyesi olalım, Avrupa'dan (dış güçler tarafından) yönetilelim" diyen devletle nasıl bir diyaloğun olacak?

Bunu hiç düşündün mü?

Lafta Peygamber Ocağı olan TSK, NATO'ya girmekle dış güçler tarafından (Afganistan'da olduğu gibi belli konularda ve kısmen de olsa) yönetilmeyi kabul etmiş..

MİT'in sicil kaydı daha berbat.. Tek Parti döneminin son yıllarından Menderes döneminin son aylarına kadar ve de 27 Mayıs Darbesi'ni izleyen yıllarda, resmen değilse de fiilen CIA'in emrine girmiş..

O kadar girmiş ki, MİT'i (o zamanki adıyla MAH'ı) yöneten, CIA, yani dış güçler. Ve de devletin başındaki isim, Menderes, yıllarca bundan haberdar edilmemiş..

Etmezler, ne de olsa "milli" bir kurum, yerli ve milli, "milli piyango"da olduğu gibi isminin başında "milli" var.

Demek ki, Cübbeli'ye göre, bu AB heveslisi, "Aman da bizi dış güçler yönetsin" diyen laik devletle müslümanın diyaloğu olmaz.. Olmamalı..

Ama görünüşe göre Cübbeli'nin diyaloğu gayet iyi.. "Devlet sevicisi" olmayı bile başarmış.

*

Fatih Bey onu televizyona çıkarmaya cesaret etmişmiş..

Sanki bunun televizyona çıkarılması cesaret gerektiren bir iş..

Ve de bu mıymıntı şahıs, televizyon ekranında sanki (Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti ve Kadir Mısıroğlu gibi) Fatih’i zora sokacak laflar söyleyebilen bir korkusuz Doğrucu Davut..

Fatih Bey dediği Fatih Altaylı, MİT'le irtibatlı olduğu MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür tarafından açıklanmış şımarık bir isim..

Burada bir ara verip geçmişe gidelim..

1980'li yılların ikinci yarısı..

Vefa Yayıncılık tarafından çıkarılan İslâm, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile ile Gülçocuk dergilerinin yayın kurulu toplantısındayız.

Toplantıyı merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca yönetiyor.

Şöyle birşey demişti:

"Benimle röportaj yapmak istiyorlar, kabul etmiyorum. Çünkü bunlar ya bizi vasıta yapıp tirajlarını (reytinglerini) arttırmak, bizi kullanmak, ya da bizi ihbar etmek (bize karşı birilerini harekete geçirmek) için bunu yapıyorlar."

Soru şu: Fatih Altaylı mı Cübbeli'yi kullanıyor(du), Cübbeli mi Fatih'i?..

(Cevabı iki şıkka hapsetmeyelim, "İkisi de birbirini" şeklinde bir üçüncü şık da mevcut).

*

Medyatik Cübbeli, hocasından izin almışmış..

"Ben bu konuda icazetliyim, her zaman çıkar konuşurum" demeye getiriyor:

“Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim.”

Cesaret edemezdi, o kesin..

Fakat, bence Mahmut Efendi ona izin vermekle iyi yapmamış.

*

Burada şunu da belirtmek gerekiyor:

Mahmut Efendi'nin ilminin bulunduğundan, önemli hizmetler yaptığından şüphe yok.. Ancak, masum bir peygamber, hatadan masun bir kul değildir.

Birşeyi daha belirtelim, değil Mahmut Efendi gibi zatlar, peygamberler bile eksik bilgi ile yanlış kararlar alabilirler. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.s. ayet-i kerime ile "Bir fasık bir haber getirdiğinde araştırın" ikazına muhatap olmasına yol açan bir karar almıştı.

Peygamberlerin hataları vahiyle mutlaka düzeltilir, aksi takdirde başka eylem ve söylemleri de "yanlışlığı muhtemel" hale gelirdi. Ulemanın ise böyle bir garantisi yok.

Mahmut Efendi'nin izin vermesi Cübbeli'nin yaptığı işin mutlaka doğru olması anlamına gelmeyeceği gibi sonuçlarının hayırlı olacağını düşünmek için de yeterli değildir.

*

İnsan bazen, normalde görüşmek istemeyceği insanlarla birarada bulunmak zorunda kalabilir.. Mesela askerlik görevinizi yapıyorsunuzdur, böylesi bir durum ortaya çıkar. Yahut bir toplu taşıma aracındasınızdır, ve beraber, yanyana yolculuk yapacağınız insanları seçme imkânından mahrumsunuzdur. Öğrencisinizdir, sınıf arkadaşlarınızı belirleme imkânınız olmaz.

Fakat televizyondaki bir tartışma programına çıkıp çıkmamak sizin elinizdedir.

Ve sizin de katıldığınız böylesi bir programda hoş olmayan sözler söyleniyor ve siz onları beşuş bir çehreyle izliyorsanız, bazen imanınız bile riske girebilir:

“Ve muhakkak ki (O,) size Kitab'da: “Allah'ın âyetleri ki, onların inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, (böyle konuşmayı bırakıp) bundan başka bir söze daldıkları zamâna kadar onlarla berâber oturmayın; o takdirde doğrusu siz (de) onlar gibi olursunuz!” diye (bir âyet) indirmiştir. Şübhesiz ki Allah, münâfıkları ve kâfirleri Cehennemde bir araya toplayıcıdır!” (Nisa, 4/140)

Merhum Elmalılı Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

“Mekke'de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber'e hitap edilerek, "Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar" (En'am, 6/68) âyeti inmişti. Medine'de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur'an'dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber'e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah'ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah'ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç" (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah'ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

*

Söz buraya gelmişken, mevzu ile bir ölçüde alakalı olduğu için Tiryaki Hasan Paşa’dan bir anekdot aktarmak yararlı olabilir.

“… ol maḥallede vezīr Yemişli [yemişçi] Hasan Paşa ‘asker-i İslām ile ėrişüp kāfire muḳābil olup (karşısına çıkıp) gėce ve gündüz çeng ve cidālden ḫālī olmayup kāfirler hem ḳal‘adan ve hem iki ṣuyun arasından girüp ‘asker-i İslām kāfire furṣat bulmayup, ol-zamān Meḥmed Ketḥudā Budin beglerbegisi idi ve Manġur Kuş Meḥmed Paşa bu ikisi ġayrete gelüp kāfirlerüŋ ṭāburda ṭop ve ṭufengine baḳmayup sīmurġ miṡāl kāfirlerüŋ içine girüp ‘aẓīm çeng ü cidāl ve ḥarb u ḳıtāl eylediler, niçe zamān kāfirleri ḳırup helāk eylediler, şöyle kim anlarda ḳılıç ṣalmada ḳuvvetleri ḳalmadı ve ‘asker-i İslāmdan yardum etmege kimesne gelmedi, zīrā kāfirler çoḳ idi, baḥr-i muḥīṭ ḳatında ḳaṭre (okyanus yanında damla) n’eylesün, āḫirü’l-emr (işin sonunda) ikisi daḥı yüzlerin çevirmeyüp anda pāk şehīd oldılar, el-ḥukmu li-llāhi[’l-]vāḥidi’l-ḳahhār innā li-llāhi ve innā ileyhi rāci‘ūn, kāfirler ġāyet feraḥnāk oldılar andan başların kesüp Kanije altına getürüp bir süŋgüye diküp metrislerde ḳodılar ve bülend (yüksek) āvāzlı [āvāzıla] çaġırup dėdiler ki ey ehl-i ḳal‘a bilüŋ ve āgāh oluŋ oşte yoḳarudaki ‘askerümüz İstolni Beliġrād’ı aldı,  vezīrüŋüz Yemişci Hasan Paşa pādişāhuŋ ‘askeriyle gelüp bizüm ile çoḳ çeng eyledi āḫir Meḥmed Ketḥudā dünyāda birdür ve Budin beglerbegisi Meḥmed Paşa ol ikisinüŋ (bunlar kesilmiş) başlarıdur, anları bozdük vezīrüŋüz gücile (güçlükle) elimüzden ḳurtuldı, Sigetvār’a doġru gitdi ve yaruŋ cümle yoḳaruda olan ‘askerümüz bunda (buraya) gelür, bundan ṣoŋra kime dayanursız size aṣlā yardum gelmez, imdi evlāsı budur ki devletlü ḳırāluŋ ḥiṣārıŋı (Kaniye’yi) vėrüŋ zīrā yazıḳdur bir er ḳırḳ yılda ançaḳ ḥāṣıl olur (yetişir), üç ay olıyür şunda ḳapanup ceng ėdersiz, serdāruŋuz olan Tiryākī Hasan Paşa bir muhannet (güvenilmez) kimesnedür sizüŋ eyligüŋüzi istemez, bir tiryākī kimsedür, siz aŋı söyletmeŋ, başuŋuzu māluŋuzı selāmete çıḳaruŋ, devletlü ḳırāluŋ ‘ahd ü amāŋı vardur bir ḳılıŋuza żarar gelmez ve ẕiyān olmaz, oşte yaruŋ yoḳaruda olan ‘asker İstolni Beliġrād’ı alan Hersek (Herzog, Dük) Māṭyāş iki yüz biŋ ‘asker ile geldükde belki size amān vėrmeyeler (vermezler) ve bu (gördüğünüz) başları inanmazsaŋuz Meḥmed Ketḥudā’yı bilür kimesne (aranızda) varısa çıḳup başları baḳsunlar, ḳırālumuzuŋ çoḳ şey’i ri‘āyet etmek murādı vardur dėyü anuŋ gibi bağırdı, andan Hasan Paşaya cümle aḫvāli dediler, Gāzī Hasan Paşa cümle ‘ayānı bir yere getürüp dėdi-ki: ey ġāzīler çūn bilürsiz ol mel‘ūnlar sizi esir[ge]düginden ol naṣīḥatleri etmezler, hemān gendülerinüŋ semtine lāzım olan fitne efsūnların ėderler, çūnki ol başlar gerçekdür, ben bu ḳal‘aya Meḥmed Ketḥudā içün ve Manġur Kuşı Meḥmed Paşa içün ḳapanmadum, dīn-i İslām içün ki ol dīn ḥaḳdur, anuŋ içün ḳapandum, hemān ‘izzetlü sa‘ādetlü pādişāhumuz ḥażretleri ṣaġ olsun, birisine buyurdı Meḥmed Ketḥudā oldı (Onu Padişahımız Mehmed Kethüda yaptı), ġāzīler dīn-i İslām yolında ṡābit-ḳadem olmaḳ gerekdür, zīrā dīn-i İslām çihānuŋ rūşen çerāġıdur (aydınlık kandilidir), Allāh te‘ālā celle şānuhū [gendi rūşen çerāġı] ṣoyundurmaya (söndürmesin), ey ġāzīler ṭaleb bizden, vėreŋ Allāhdur ‘azze şānuhū, şimdi bilüŋ kāfirlerüŋ yüzine dünyā gülmişdür ve gendüleri maġrūrlardur ammā in-şā’e’llāhu te‘ālā bundan ṣoŋra gülmek bize olur aġlamaḳ anlaradur, ümīdümüz budur ki (bizim için) ṣanduḳları (kendi) başlarına gelür, hīç üşenmeŋ mu‘cizāt Muḥammed Muṣṭafānuŋdur, furṣat bizümdür, andan buyurdı metrislerde çaġıran melā‘īne (melunlara) cevāb vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb ġālib olur ve mā’il olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan üstünlük sağlayana meyleder), ammā bir kimse olsa ṭop ile ol (astıkları bizimkilere ait) başları vurmaḳ gerekdür ki ola ki ṣuya düşürmege mümkin ola melā‘īn (melunlar onlarla) faḥırlanmaya dėdi andan Peçuylı Behrām çeri başı illerü geldi dėdi-ki sulṭānum eger Taŋrı te‘āla ḥażretleri ‘ināyet ėdüp sulṭānumdan himmet olursa ben ḳuluŋ ol başlara bir ṭop atayım dedi, Gāzī Hasan Paşa eyitdi göreyim seni Haḳ subḥānehū ve te‘ālā işüŋi rāst getüre dedi, ol daḥı elin būs ėdüp vardı anda bülbül ṭopı dėrler meşhūr ṭopdur, ol başları nişān ėdüp andan Allāh Allāh dėyüp āteş verdi, Hażret-i Allāhuŋ ‘ināyetiyle ve Gāzī Hasan Paşanuŋ himmetiyle iki başı bile ṣuya düşürdi, fī’l-hāl Hasan Paşaya müjdeye geldiler ol Behrām çeri başıya bir timār bağışladı,) kāfirler zehre yutmışa döndiler ve bī-ḥużūr oldılar, andan ol çaġıran (konuşup bağıran) melā‘īn (melunlar) ḳaçup şetm-i [şutūm-ı] ġalīẓeye (kötü sözler söylemeye) başladı ve dedi: bire hey pülād çānlū ṭā’ife inṣāfuŋuz yoḳ mıdur, cin misiz perī misiz üç ay olıyür sizüŋ aġzuŋuzdan bir dürlü cevāb eşitmedük bundan ṣoŋra ḥālüŋüzi görürsiz, yaruŋ yoḳarıda olan ‘askerümüz gelsün ayruḳ size amān yoḳdur, biŋ başuŋuz olsa biri ṣaġ ḳalmaz dedi …”

(Ahmet Şefik Şenlik, Tiryâkî Hasan Paşa Gazavâtnâmesi ve Bazı Filolojik Notlar, Ankara: TÜBA, 2017, s. 194-204.)

Bir Tiryaki Hasan Paşa’daki şuura bak, bir de Osmanlı’nın son yarım yüzyılındaki komuta kademesinin zihniyetine ve kafa yapısına..

Tiryaki Hasan Paşa rh. a.’in 1601 yılında yaptığı Kanije Savunması, Osmanlı tarihinin en muazzam ve hayret verici zaferlerinden biri durumundadır.

Düşman ordusunun mevcudu 90 bin – 100 bin arasındaydı. İslam ordusu ise 9 bin kişiydi. Düşmanın 47 büyük topuna karşı kalede 100 civarında küçük top bulunuyordu. 70 gün kadar süren mücadelenin sonunda düşman ordusu 76 bin ölü ve 16 bin yaralı-hasta ile mağlup oldu.

Hasan Paşa’nın adamlarına söylediği şu sözler çok önemli:

“Metrislerde çaġıran (size hitap eden) melā‘īne (melunlara) cevāb vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb ġālib olur ve mā’il olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan üstünlük sağlayana meyleder).”

*

İşte bu Cübbeli sefalet de Fatih Altaylı’nın programına ve benzer programlara katıldı ve sonuçta Kemalist cenaha iyiden iyiye meyletti.

Şımarık Fatih’in programlarında şirinlik, sululuk, şaklabanlık yaptı, zaten sağlam olmayan kişiliği o süreçte önce pelteleşti, sonra yavaş yavaş eridi, geriye Cübbeli diye bir hoşaf kaldı.

Ve İsmailağa’nın şöhret meraklısı artist Ahmed’i zamanla cübbeli, bastonlu, gür sakallı, kabak kafalı bir Fatih Altaylı’ya dönüştü.

Adamların programına katılıyorsun, orada deplasmandasın, misafir ev sahibine tabidir, onlara tabi olmaya başlamış durumdasın, ayrıca onların seyirci-taraftar avantajı da var. Ve de sende, Necip Fazıl, Serdengeçti ya da Mısıroğlu’nda olan türden bir “şahsiyet” sağlamlığı yok.. Sonunda “Mustafa Kemal’in kabak kafalı askerlerinden” olacağın kesin.

Kayıp giden sadece bu avanak olmadı, peşine taktığı bir sürü insanı da Fatih Altaylı’nın seyircisi haline getirdi, o cenahın peşine taktı. Bunların da ayaklarının kaydığı, Selanikli Mustafa Atatürk’e bağlanmış olmasına rağmen Cübbeli sefaleti terk etmemelerinden belli.


CÜBBELİ MARKA HÜKÜMDAR DALKAVUKLUĞU VE ÖZEL SİPARİŞ ADRESE TESLİM "FARZ" İMALATI

 






Önce bir haber:

“Cübbeli Ahmet Hoca: “Cumhurbaşkanımıza itaat farzdır”

"Cübbeli Ahmet Hoca, “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"23.07.2016 17:44

"Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.

"İstanbul Kısıklı’da darbe girişimine karşı 15 Temmuz darbe girişimi gecesi Erdoğan’ın açıklamalarını beklediklerini ardından harekete geçtiklerini söyleyen Cübbeli, ayetlerin yetkililere itaati farz kıldığını söyledi. Cübbeli “şu anda yetkili başkomutan Cumhurbaşkanımızdır, ona itaat edilmesi farzdır” dedi.”

(http://odatv.com/cumhurbaskanimiza-itaat-farzdir-2307161200.html)

*

Şimdi, bu bir haber midir?

Cübbeli böyle konuşmuşsa konuşmuş, ne önemi var?

Ama haber oluyor, çünkü Odatv’nin “İstemez, yan cebime koy” havalarında vermek istediği mesaj, tam da Cübbeli’nin söyledikleri.

Odatv “Erdoğan’a itaat farzdır” dese millet gülecek, "Siz farzdan, vacipten, sünnetten ne anlarsınız, bu işler size mi kaldı" diyecekler, onun için çorbaya Cübbeli marka nane ilave ediliyor.

Dedikleri otuzyedi (37), fakat anlaşılmasını istedikleri “O tuz yedi”.

Tezgâh şöyle işliyor olabilir mi: Önce derin mahfillerde Cübbeli’ye ev ödevi ya da sipariş verilir, “Hoca, şöyle bir fetva ver, bir porsiyon laiklik (siyasal dinsizlik) üstü az vacip ya da farz olsun” denilir. Cübbeli mutfakta siparişi hazırlar, servis işi ise Odatv’ye ve benzerlerine düşer.

Ahir zamanın laik (siyasal dinsiz) ve de Kemalist devletinin cübbelisi olmak böyle bir şey.

Cübbe, tam kıvamında bir laik farz-vacip icat edilmesi için şart... İçinde cübbe baharatı olmazsa pişirilen fetva tatsız tutsuz, hatta acı oluyor, insanın boğazından geçmiyor.

Cübbenin yanına sihirli değnek faslından bir tutam asa (baston), yeşillik babından takke, ve de çömlekgillerden bir demet şalvar eklenirse ortaya öyle bir fetva çıkıyor ki, tadından yenmiyor.

*

Cübbeli’nin demesi gereken şuyken, demez: “Cumhurbaşkanımız’ın devlet başkanı sıfatıyla Allahu Teala’ya itaat etmesi, ülkede Şeriat’i uygulaması farzdır. Buna gücü yetmiyorsa bile ona zemin hazırlayacak adımlar atmalıdır.”

Şunu da demez: “Cumhurbaşkanımız’ın, hep söylediği gibi Allah’tan başka kimseden korkmadığına göre, derhal Anayasa’yı ve yasaları, elinden geldiği kadarıyla Kur’an ve Sünnet’e uygun hale getirmesi farzdır.”

İşin aslına gelelim..

Bugünün Türkiye’sinde herhangi bir cumhurbaşkanı’na itaat “farz” değildir, yetkili olduğu konularda itaat etmek “yasal” bir düzenlemedir, yani yönetici hale gelmiş olanların yönetilen olarak kalmış olanlara bir buyruğudur.

[Hayat imtihanı böyle, kimine padişah kaftanı düşer, kimine de çoban kepeneği..

“Fakat insana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır; sonra kendisine tarafımızdan bir ni'met verdiğimiz zaman: “(Bu) bana ancak (bendeki) bir bilgi sâyesinde verildi” der. Hayır! O bir imtihandır; fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer, 39/49)]

Bugünün yasaları, büyük ölçüde din dışı (İslam dışı) yasalardır. Yasaların dine (İslam’a) uygun olması hususu yasama faaliyeti sırasında dikkate alınmamaktadır. Tam aksine, anayasal bir ilke olan laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, dinin (İslam'ın) dikkate alınmaması gerekli görülmektedir.

*

Benzer şekilde, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği, cumhurbaşkanına itaatin (ve de diğer yasalara uymanın) farzla, vaciple, sünnetle bir alâkası yoktur.

Alâka kurmak, devleti din kurallarına uydurmak anlamına geleceği için Anayasa’ya aykırıdır ve anayasal düzeni yıkma ya da değiştirme çabası olarak değerlendirilmeye elverişlidir.

Ne yazık ki Türkiye farzlarla, vaciplerle, sünnetlerle yönetilmiyor. Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlunun (çoğu bilim ve felsefe açısından ilkesizlik ve mantıksızlık anlamına gelen) ilkemsileriyle yönetiliyor.

(Mesela devrimcilik diye bir ilke olmaz. Her sabah kalkıyorsunuz, devrimcilik olsun diye birşeyleri devirmeye koyuluyorsunuz, böyle birşey olabilir mi?! 

Adalet bir ilke olduğu için onun bakanlığı olur, fakat bir devrimcilik bakanlığı olmaz. İsterseniz deneyin, ufaktan bir “devrimcilik genel müdürlüğü” kurun, bakalım neleri devireceksiniz.)

*

Cübbeli vatandaş, aktardığımız sözleriyle Erdoğan yağcılığında (hükümdar dalkavukluğu alanında) kırılması imkânsız bir rekora imza atmış durumda.

Bu vadide onu geçebilecek başka bir yağdanlık hoca artık çıkmaz, çünkü bundan sonrası Erdoğan’ı (masum peygamber gibi) “eleştirilemez” ilan etmek olabilir ancak. 

Üstelik Cübbeli o makamı Selanikli Mustafa Atatürk’e tahsis etmiş durumda.. Erdoğan'dan bile bir parça esirgiyor. 


YAZICIOĞLU DAVASI RADARIMDA

  Evet, Muhsin Yazıcıoğlu davası radarımda, yıllardır takip ediyorum. Hatta, moda tabirle, bunun “ kitabını yazdım ”. Mesele şu: 17 yıl ...