Evet, Muhsin Yazıcıoğlu davası
radarımda, yıllardır takip ediyorum. Hatta, moda tabirle, bunun “kitabını
yazdım”.
Mesele şu: 17 yıl önce, 2009 yılının
25 Mart günü, Kahramanmaraş’tan Yozgat’a gitmekte olan helikopterinin düşmesi
sonucu vefat etmişti.
Olay, bir “kaza” olarak görülüp unutulabilirdi. Fakat helikopterdeki İHA muhabiri İsmail Güneş’in 112’yi arayıp birtakım açıklamalarda bulunması hadiseyi şaibeli hale getirdi.
Güneş’in 112 Acil Servis görevlisi ile yaptığı telefon görüşmesi kayıtlara şöyle geçmiş bulunuyor:
112 görevlisi: 112.
İsmail Güneş (İ.G): Ben İHA Muhabiri İsmail Güneş, helikopter ile düştük.
112 görevlisi: Nerede?
Neredesiniz?
İ.G: Bilmiyorum nerede olduğumuzu. BBP Genel Başkanı Yazıcıoğlu
ile birlikteydik.
112 görevlisi: Neredesiniz?
İ.G: Hatırlamıyorum.
112 görevlisi: Etrafınıza bakın, ne görüyorsunuz?
İ.G: Her taraf kar,
sis. Her taraf sis.
112 görevlisi: Helikopteri
nereden kiraladınız?
İ.G: Bacağım kırık olduğu için
konuşamıyorum. Erhan ağabey nereden çıkış yapmıştık. Çağlayancerit orada
bir yerde düştük. Hangi yere düştüğümüzü hatırlamıyoruz, her taraf sis,
göremiyorum. ... 35 00 benim numaram.
112 görevlisi: Telefonu
kapatmayalım, yerinizi tespit etmeye çalışıyoruz.
İ.G: Kahramanmaraş’ın dağlarından,
her taraf sis. Göremiyorum.
112 görevlisi: Parti
merkezinden kiminle görüşebiliriz, sizinle ilgili?
İ.G: Bilmiyorum, şarjım bitmek
üzere. Alo. Biz nereye gidiyorduk? Yozgat tarafında bir yere gidiyorduk
hanımefendi.
112 görevlisi: Kapatmayın
yerinizi tespit etmeye çalışıyorlar.
İ.G: Erhan ağabey, nereden
geldik, nereye gidiyoruz. Şu an Çağlayancerit’ten gelip, nereye
gidiyoruz. Yozgat-Yerköy mü? Çağlayancerit’ten, Yozgat-Yerköy’e
gidiyoruz. Burası çok soğuk. Alo. Yer tespit edemiyor musunuz?
112 görevlisi: Siz kapatmayın beyefendi telefonu.
İ.G: Hanımefendi
şarjım bitecek.
112 görevlisi: Alo, Alo. İyi misiniz?
İ.G: Kötüyüm, ayağım kırık.
112 görevlisi: Şu anda siz
helikopteri görebiliyor musun?
İ.G: Şu anda helikopterin içindeyim.
112 görevlisi: Alo. diğer
beş kişi yanınızda değil mi şu anda? Size cevap verebiliyorlar mı?
İ.G: Diğerlerinden ses yok.
Erhan ağabey, Erhan ağabey de ıhlayarak cevap veriyor. Alo, hanımefendi,
yerimizi tespit edemediniz mi?
112 görevlisi: Şu anda emniyet bulmaya çalışıyor, sakin olun.
İ.G: Erhan ağabey, ıhlıyor sadece. Ben de üşümeye başladım. Ben sakin olmaya
çalışıyorum.
112 görevlisi: Sakin
olmaya çalışın, tespit etmeye gayret ediyorlar.
İ.G: Muhsin Bey’i göremiyorum.
112 görevlisi: Aynı helikopter
ile mi havalandınız?
İ.G: Evet. Ayağım çok kötü kırıldı. Ölen de var herhalde. Bu
arkadaş kim ya?
112 görevlisi: Ayağı kırık,
yerinden kımıldayamıyorum. Emniyetle görüşüyorum.
İ.G: Alo, hanımefendi.
112 görevlisi: Açık kalsın
telefon.
İ.G: Şarjım bitmek üzere.
Benim numaramı görebiliyor musun?
112 görevlisi: Kapatmayalım,
ulaşıyorlar, kapatmayalım numarayı. Sizin nereye gittiğinizi anladık.
Yozgat-Yerköy’e gidiyoruz dediniz
İ.G: Alo. Sakin olalım da
şu anda donuyoruz burada, ayağım da kırık.
112 görevlisi: Kapatmayın,
bir saniye.
İ.G: Alo. Erhan ağabey,
Erhan ağabey. Sen kalkabiliyor musun yerinden? Hanımefendi.
112 görevlisi: Şarjınız
bitinceye kadar açık kalsın, aramaya devam ediyorlar çünkü. Kapatmayın alo.
İ.G: Alo. Ayağım kırıldı.
112 görevlisi: Başka yerinizde kanama var mı?
İ.G: Gözükmüyor.
112 görevlisi: Kravatınız
var mı? İp gibi kravat gibi bir şeye elinizi uzatabilir misiniz?
İ.G: Kravat yok. Şu anda
gözükmüyor.
112 görevlisi: Polis ekipleri
yerinizi bulmaya çalışıyor. Siz moralinizi yüksek tutun. Zaten sizin
yerinizi tespit edecekler. Edemediler daha. Tespit etmeye devam ediyor.
İ.G: Herkes öldü herhalde.
112 görevlisi: Kanamadan dolayı sessiz kalmış olabilirler, endişe
etmeyin, sizi kurtaracaklar.
İ.G: Erhan ağabey, Erhan ağabey. Kırık ayağımın altında, kaval
kemiğinde. Kanama değil, kırıldı ya.
112 görevlisi: Alo, beyefendi.
Şu anda bacağınızın durumu nasıl?
İ.G: Ağrıyor. Alo.
Yeri tespit edemediniz mi? Donmaya başladım, üşümeye başladım. Üşüyorum. Tipi
var. Helikopterin içine girdim. (İnleme sesleri) Buradakiler öldü
herhalde ya. Erhan ağabey, Erhan ağabey. Yok. Kimseden ses gelmiyor,
gelmiyor. Eyvah çok kötü.
112 görevlisi: Ayağınız
sıkıştı mı?
İ.G: Evet. (inlemeler)
Tespit edemediler mi ya (inleme)? Ayağımı oynatamıyorum.
112 görevlisi: Emniyet
yerinizi tespit etmeye çalışıyor.
İ.G: Erhan ağabey. Ağabey
bir kendine gelmeye çalış. Bak ben kendime gelmeye çalışıyorum. Yatıyor,
ıhlıyor.
112 görevlisi: Başka kimseden
ses gelmiyor mu?
İ.G: Yok, yok. Çok
kötü ayağım kırıldı. (İnleme) Hanımefendi hala bulamadınız mı yerimizi? Burada
donacağız, diğer insanlar öldü herhalde. (İnleme sesleri) Ayağımı
oynatamıyorum. Çok pis kırıldı ayağım. Yerimizi ne zaman tespit
edeceksiniz hanımefendi.
(https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/benim-disimda-herkes-olmus-olabilir-51496)
*
Burada dikkat çeken birkaç nokta var.
Birincisi, İsmail Güneş helikopterin
içinde olduğunu söylediği halde daha sonra cesedi 500-600 metre (yarım kilometre)
kadar aşağıda bulundu.
Bacağı kırık olduğu halde (Ki “Ayağımı
oynatamıyorum” diyor) oraya nasıl gitti?
İkincisi, cesedi, çenesi kırık
vaziyette bulundu.. Önceden kırılmış olsaydı, telefonda böyle konuşamaz,
konuşabilse bile konuşmakta güçlük çektiğini ifade ederdi. Muhtemelen birileri
onu alıp götürdüler ve bu arada çenesini de kırdılar.
Güneş, konuşması sırasında “Bu arkadaş kim ya?” diye bir ifade de kullanmış durumda.
Ayrıca “Her taraf sis, göremiyorum” da diyor.
Soru şu: Bu gördüğü kimdi? Ve onun yanında, sisten dolayı
göremediği başka birileri de var mıydı?
*
Bütün bunlar dikkate alındığında, eski tecrübeli Emniyetçi
Bülent Orakoğlu’nun bir yazısına “”Yazıcıoğlu ve İHA muhabiri İsmail Güneş’i siyah giyen adamlar mı öldürdü?” (Yeni Şafak, 31 Temmuz 2024) başlığını atmış olması insana
şaşırtıcı gelmiyor.
Orakoğlu söz konusu yazısında şunları diyor:
“Bilindiği gibi BBP Lideri
şehit Muhsin Yazıcıoğlu 25 Mart 2009 tarihinde seçim gezisi için kiralanan
helikopterin F1 ve F16 savaş uçaklarını kullanan FETÖ’cü pilotların yarattığı
türbülans ile düşürülmesi sonrasında helikopterde bulunan 5 kişi ile birlikte
hayatını kaybetmişti. Ancak Yazıcıoğlu ile aynı helikopterde bulunan İHA
muhabiri İsmail Güneş’in helikopter düştükten sonra sağ oldukları İsmail Güneş’in 112 acil servisini telefonla
araması sonrasında yapılan konuşmalardan anlaşılmıştı. İHA muhabiri İsmail
Güneş bu konuşmalarda bacağı ve kaburgalarının kırık olduğunu, helikopterde
bulunanlardan sadece BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ’ın inlediğini, BBP
Sivas İl Başkan Yardımcısı Murat Çetinkaya ve pilot Kaya İstektepe’den ses
gelmediğini, Muhsin Yazıcıoğlu’nu ise göremediğini beyan etmişti.
“İsmail Güneş’in helikopter
düştükten dört saat sonra kırık bacak ve kaburga ile 1 metreyi aşkın karda
500-600 metre ileride tek başına düşen helikopterden aşağı inmesi ve ilerlemesi
imkansız görünüyor. Kahramanmaraş Devlet Hastanesi’nde Güneş’e yapılan
harici muayenede, kırık çene ile 112 servisiyle 27 dakika nasıl konuştuğu
tartışma konusu olurken …”
Ancak Orakoğlu’nun, söz konusu pilotların FETÖ’cü oldukları
iddiasından hareketle “suikast”in arkasında FETÖ’nün bulunduğu sonucuna
varması, tecrübeli bir Emniyetçiye yakışmayacak bir “acelecilik” olmuş.
Birincisi, söz konusu pilotların gerçekten FETÖ’cü olduklarının “kesin”
olarak ispatlanmış olması gerekir. Salt iddia yetmez. Delil gerekir.
İkincisi, FETÖ’nün herhangi bir kurumunda (mesela
dersanelerinde, yayınevlerinde, Sızıntı gibi dergilerinde, Zaman
gibi gazetelerinde, televizyonları Samanyolu’nda, radyoları Burç
FM’de, Fatih Üniversitesi’nde, Fatih Koleji’nde vs.) “tam zamanlı” çalışan
bir adamın bütün eylem ve söylemlerini FETÖ’ye mal etmek (bir ölçüde) mümkünse
de, FETÖ’yle ilişkisiz bir resmî ya da özel kurumda çalışan bir kişinin, FETÖ’cü
olsa bile, çalıştığı kurumdaki faaliyetleri doğrudan FETÖ ile
ilişkilendirilemez.
Her kurumun kendine göre bir emir-komuta zinciri ve çalışma
programı vardır. Diyelim ki FETÖ’cüsün ve Koç grubunun Arçelik’inde mühendis
olarak çalışıyorsun, oradaki mesain Koç grubu tarafından belirlenir.
Söz konusu pilotlar FETÖ’cü olabilir, fakat bu, yaptıkları
eylemin arkasında FETÖ’nün bulunduğunu iddia edebilmek için yeterli değildir.
Onlara söz konusu uçuş emrini FETÖ’yle alâkasız birileri de vermiş olabilirler.
Böylesi bir durumda söz konusu FETÖ’cü, “Ben FETÖ’cüyüm, önce abilerime sormalıyım, ona göre uçup uçmayacağıma karar veririm” diyemez.
Uçar..
Onlara emir veren kişi ya da kişilerin, “Kestaneleri ateşten kolay susturabileceğimiz birilerine aldıralım, FETÖ’cüler uygundur, maşa varken elimizi yakmayalım, bunlar zaten ‘Emir demiri keser,
emre itaatsizlik olmaz, devlete sadakat ilkemizdir, emre uy, dikkat çekme’ demeyi adet edinmiş kokmaz
bulaşmaz tipler” diye düşünmüş olmaları mümkündür.
*
Bu meselede kim “Bunu kesinlikle şunlar yapmıştır” diyor peşin
hüküm veriyorsa ya mantıklı düşünmekten yoksun bir cahildir, ya algı operasyonu ile hedef
saptırmaya çalışıyordur, ya da “Şimdi moda bu, ben de bir ucundan tutayım”
diyen bir konformisttir.
FETÖ’cüler bu meselede doğrudan Erdoğan’ı suçluyor, (eski dost
ve yandaşları, yeni düşmanları) Prof. Hayrettin Karaman’dan bu yönde fetva alındığını
iddia ediyorlar. Ancak, hiçbir şahitleri bulunmadığı gibi, Karaman’ın delil
olarak gösterdikleri yazısı, iddialarını ispatlamak için yeterli değil. Zaten
Karaman da böyle bir fetva vermediğini söylüyor.
(Bu yöndeki istismara açık sözleri maalesef merhum Kadir
Mısıroğlu Osmanlı’daki “siyaseten katl”
uygulamasına atıfta bulunarak sarfetti.. Osmanlı bir İslam devletiydi
ve küffarla cihat etti, bunda tartışma yok, ama her yaptığı doğru muydu
derseniz, devlet ekabirinin “masum peygamberler” olmadığını hatırlamak
gerekiyor.)
İşin açıkçası, Erdoğan’ın Karaman’dan böylesi bir fetva istemiş
olması mantıklı görünmüyor. Böyle bir fetva istemeyecek kadar tecrübeli bir
siyasetçidir, bunun ilerde başına iş açacağını bilir.
*
Öte yandan karşı taraf da (Erdoğancılar da), FETÖ’nün Yazıcıoğlu’ndan
kendilerine tabi olmasını istediğini, o bunu kabul etmeyince de “açık”larını
aradıklarını, bulamayınca da (Fethullah'ın emriyle) öldürmek üzere harekete geçildiğini söylüyorlar.
Ancak, bunların da ne şahitleri var, ne delilleri..
Üstelik, aynı “akıl yürütüş"ü FETÖ’cülerin de Erdoğan cenahı için yapabileceklerini, “Erdoğan Yazıcıoğlu’ndan (Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş gibi) kendisine biat etmesini istedi, Yazıcıoğlu kabul etmeyince açığını aradılar, açığını bulamayınca da …” diye konuşabileceklerini unutuyorlar.
Nitekim konuşuyorlar da..
*
Konuyla ilgili olarak son günlerde söylenenlere gelelim.
Mesela Habertürk TV’nin " ‘Tesadüf Değil!’ Yazıcıoğlu Ailesinin Avukatından
Canlı Yayında Çarpıcı Suikast İddiası” başlıklı bir yayını
oldu (https://www.youtube.com/watch?v=xqykpr4VWsE).
Hakeza Odatv’nin ve başka birçok haber sitesinin de..
Hepsi aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyorlar.
Önemli bir nokta olarak dikkat çektikleri hususlardan biri, söz
konusu pilotlardan birinin, 15 Temmuz’un kahramanı Adil Öksüz’le çok sayıda telefon görüşmesi yapmış olması.
Bu bağlantı, söz konusu kişinin FETÖ’cü olduğunu gösteren
delillerinden biri kabul edilmeye elverişlidir..
Ancak, Adil Öksüz üzerinden yürürseniz yol çatallaşacaktır..
Çünkü, Adil Öksüz’ün FETÖ içinde faaliyet gösteren bir MİT ajanı olduğu iddiası
karşımızda bir soru işareti olarak durmaktadır.
Birincisi, 15 Temmuz olayı sırasında tutuklanan Öksüz’ün hemen
serbest bırakılmış olması düşündürücü..
İkincisi, sırra kadem basmış olması da ayrı bir muamma..
Devlet büyüklerimizin tabiriyle Irak gibi yabancı (yurtdışı)
topraklarda bile kılcal damarlara kadar sızmış olan MİT’in, pekçok FETÖ’cüyü
(gücünün yettiği ülkelerden) derdest edip getiren MİT’in, (İsveç ve Almanya gibi)
gücünün yetmediği ülkelere de oralardaki FETÖ’cüler için iade talebinde bulunan
MİT’in, 10 yıl sonra bile Öksüz’ün izine tozuna ulaşamamış olması, ister istemez
akıllarda birtakım şüphelerin uyanmasına yol açıyor.
İşi Öksüz’e bağlarsanız ipin ucu FETÖ’ye mi, yoksa MİT’e mi (MİT’teki ve TSK'daki bir kliğe mi) gider, emin değilim.
Açık konuşuyorum.
(Türkiye'de darbe heveslileri sadece FETÖ'cüler mi?..
28 Şubat neydi?.. FETÖ'cüler "mahcup darbeciler"..
Açıkça çıkıp "Evet, darbeyi biz tezgâhladık" bile diyemediler..
İçlerinden bir kişi bile çıkıp 28 Şubatçılar gibi "Gerekirse silah kullanırız" diyerek tehditte bulunmadı..
Aralarından, İsrailci general Çevik Bir'in dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener'e "Gelirsem seni kazığa oturturum" demesine benzer ifadeler kullanan çıkmadı.)
*
Fakat mesele sadece bundan ibaret değil..
Tahşiye diye bir Nurcu grup var (Tahşiye, kurdukları yayınevinin adı).. Liderleri de Mehmet (Muhammed) Doğan diye Muşlu bir vatandaş..
Grubun en meşhur
üyesi ise, Yeni Asya ve Vakit’in eski yazarı Mustafa
Kaplan..
Kaplan’a göre, devlet FETÖ’ye karşı harekete geçmek istiyor
fakat bir “yasal” açık bulamıyordu. Bulabildiği ilk açık, FETÖ’cü
polisler tarafından Mehmet Doğan grubuna karşı yapılmış olan haksız suçlama ve
tutuklamalar oldu.
Doğan, yazar Kaplan ve başka bazı grup üyeleri o yüzden hapis
yattılar. Kaplan’ın yazdığına göre, sonunda beraat etmişler, olayın bir “kumpas”
olduğu ortaya çıkmış.
İmdi, MİT’te ve devletin diğer kurumlarında FETÖ’cülere diş
bileyen bu kadar adam varken, onları bir kaşık suda boğmaya hazır durumda
idilerken, şayet Yazıcıoğlu suikastinde FETÖ doğrudan sorumlu idiyse, nasıl
oluyor da MİT’ten bu konuda bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı, bir mırıltı
çıkmadı da iş kala kala Tahşiye kumpasına kaldı?
FETÖ'ye karşı harekete geçmek için bundan daha uygun bahane olabilir miydi?!
*
Sorun bundan da ibaret değil..
15 Temmuz’a kadar birileri Yazıcıoğlu suikastini Barnabas
İncili’ne bağlamaya uğraştılar.
İddiaya göre, Yazıcıoğlu Barnabas İncili’ni görmüş ve
öldürülmüştü.
Medyada bu Barnabas İncili meselesi köpürtüldü
de köpürtüldü..
Gündeme en çok taşıyan isim de, “yandaş” gazetecilerden olan (ve Namık Kemal Zeybek tarafından ajanlıkla suçlanan) Emin Pazarcı’ydı.
Bu da yetmedi, BBP’ye yakınlığıyla bilinen tiyatrocu Ahmet
Yenilmez, bu Barnabas İncili meselesini Kültür Bakanlığı’nın parasal desteğiyle
(devlet desteğiyle) sinema filmi yaptı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.
Fakat sonra 15 Temmuz hadisesi yaşandı ve ne olduysa Barnabas İncili unutuldu.. "Roma’yı da
FETÖ’cüler yakmıştı, Sezar’ı da FETÖ’cüler sırtından hançerlemişti" babından devreye
FETÖ senaryosu sokuldu.
Bizim gözlerimiz de Barnabas İncili’nde ve Ahmet
Yenilmez’in yediği “devlet” parasında kaldı.
*
Şahsen, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetini FETÖ’cülerin işlediğine,
ardında başka birilerinin bulunmadığına inanmam için, öncelikle, Ahmet Yenilmez’in
bu Sevdam
Gözlerinde Kaldı filmi projesinin de ardında FETÖ’cülerin bulunduğundan
emin olmam gerekiyor.
Kendilerinin dünya kadar paraları olduğu halde, olayın Barnabas
İncili dalaveresiyle üstünün örtülmesi için Kültür Bakanlığı’nı devreye
koyduklarından ve kendi emelleri için “devletin parası”nı kullandıklarından
emin olmalıyım.
Ayrıca, Barnabas İncili meselesini köpürten Emin Pazarcı’nın da
gerçekte kripto FETÖ’cü olduğu, böylece FETÖ’yü şüphelerin odağı olmaktan
kurtarmaya çalıştığı ispatlanmalı.
Bu isimler FETÖ’cü değillerse, onların kulağına bu Barnabas
İncili senaryosunu kimlerin üflemiş olduğunun açığa çıkmasını
beklememiz gerekiyor gibi görünüyor.
*
Birileri Yazıcıoğlu’nu zehirlemek suretiyle de ortadan
kaldırabilirlerdi.
Fakat nasıl Özal’ın 66 yaşındaki ölümü zehirlenme kuşkusunu beraberinde
getirdiyse, onun 55 yaşındaki ölümü de hemen şüphelere yol açardı.
Çünkü Yazıcıoğlu sürekli gündemde olan bir isimdi, birçoğumuz
gibi kenarda kıyıda kalmış, varlığı ile yokluğu ayırt edilemeyen, hakkında “Bir
garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar” denilebilecek unutulmuş biri
değildi.
Nitekim, yaşarken bile unutulanlar ülkesinde o, öldü fakat unutulmadı..
Onun için şunlar da söylenemezdi:
"Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
“Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.
“Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder