(Lozan'da Yunanistan'a bırakılan Batı Trakya'daki Türkler için konuşuyor herhalde. Gahiba onlara "Ne namazınız, ne abdestiniz, ne namusunuz, ne de ırzınız kaldı" diyor. Balkanlar'daki diğer müslümanların da Atatürk'ü yoktu.. Birisi "Atatürk İngiliz ajanıydı" dedi diye ortalığı velveleye veren Balkan göçmeni vatandaşlardan ses bekliyoruz.. Aloo, orada mısınız?)
Ekran "bağımlısı" Cübbeli Ahmet, Habertürk TV’de Fatih Altaylı’nın sunduğu
Teke Tek programına katılmasıyla
ünlü.
Odatv.com Cübbeli'nin o programlardan birinde
sarfettiği bazı laflarını aktarmıştı:
“Cübbeli Ahmet, şu anda Siyasal
İslam’a karşı uyarılar yaptığını aktararak Akit gazetesi
ve çevresinin yanı sıra hem cemaat [İsmailağa Cemaati] içerisinde hem de diğer
cemaatlerden kendisine yönelik saldırıların olmasının sebebinin bu olduğunu
anlattı.
“Daha önce FETÖ’nün “Dinlerarası
Diyalog” projerelerine yönelik yaptığı uyarı dönemlerinde benzer saldırılar
aldığını hatırlatan Cübbeli Ahmet, şimdi de Vahabilik ve Siyasal İslam uyarısını
yapmasının ardından tepkiler gördüğünü anlattı.”
(https://www.odatv.com/siyaset/feto-ismailaga-cemaatine-mi-sizdi-245020)
Cübbeli, yeni yetme, sonradan görme
Kemalistlerden.
Çiçeği burnunda Atatürkçü.
Acer ve acar Kemalistliği ile Siyasal
İslam karşıtlığı birbiriyle uyumlu.. Tutarlı adam.
Sadece tutarlı değil, aynı zamanda
kurnaz. Hinoğlu hin.
*
Hinoğlu hinliği, hiç alâkası yokken
lafı FETÖ'ye getirmesinden belli..
Şu sıralarda FETÖ düşmanlığı izdihama
dönüştüğü, "zamanın ruhu" gereği çok kimse avaz avaz
"Ben de FETÖ'ye düşmandım, hatta 15 yıl önce içimden Fethullah'ın sahtekâr
olduğu düşüncesini geçirmiştim" türünden beyanlarda bulunduğu için, bu
yükselen dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor.
"FETÖ karşıtlığım doğru olduğuna göre, Siyasal İslam karşıtlığım da
doğrudur" şeklinde mantıken yanlış,
fakat duygusal bakımdan etkileyici bir mesajı insanların bilinçaltına gönderiyor.
Aynı zamanda, "FETÖ'cüler nasıl hainseler, Siyasal İslamcılar da aynı
potansiyele sahiptir" subliminal (bilinçaltı) mesajını veriyor.
Söylemediği ise şu, kendisinin
Siyasal İslam lafını hiç ağzına almadığı yıllarda FETÖ, Siyasal İslam'ın baş
düşmanı olarak hizmet veriyordu.
Fethullah ve Cübbeli.. Aynı dağın
yeli..
Islandıkları yağmur da, düşmanları da
aynı.
*
Siyasal İslam kavramını açalım.
Siyasetin ta kendisi olan devletin
emrine verilmiş İslam (hem de İslam
devleti ya da laik/dinsiz devlet olup olmadığına bakılmaksızın emrine verilmiş
İslam),
Siyasal İslam'dır.
Devletin (rejimin istihbaratının,
gizli servisinin, kurumlarının, Siyasal Partiler Kanunu'na göre kurulan
partilerinin) emrine girmeyen, referans olarak Kur'an ve
Sünnet'i esas alan İslam ise, mücerret/yalın/katışıksız/sahih/has halis
İslam'dır.
Ve bu Cübbeli'nin şu anda savunduğu
İslam, laik (siyasal dinsiz) rejimin emrindeki Siyasal İslam'dır.
Laik (siyasal dinsiz) siyaset
tarafından istismar edilen, kullanılan İslam.
*
Kişisel ya da kolektif (millî,
ırkî, devletsel) siyasî emeller, kaygılar, hedefler söz konusu olmaksızın, sırf Allahu Teala'nın kitabı Kur'an'da
emir buyurulduğu için, (siyasal tanımı içine giren) emir ve yasaklar konusunda
hassasiyet sergileyen insanların duyarlılıkları, özü itibariyle dinîdir.
Siyasal gibi görünür ama özü ve
hareket noktası itibariyle siyasal değildir.
Mesela sırf Allahu Teala'nın emri
olduğu için başını örten bir kadın veya genç kız, siyasal bir
tavır sergilemiş olmaz.
Fakat, başkalarının indî ve
ben-merkezli siyaset anlayışı çerçevesinde bu, onlara siyasal bir tavır olarak
görünebilir.
Bu, başını örtenin değil, başörtüsü
karşıtının sorunudur.
Burada başörtüsü özü itibariyle dinî bir
konuyken, başörtüsü karşıtlığı hem özü hem de şekli/formu bakımından
siyasaldır.
Bu, dine hayat hakkı tanımayan Siyasal
Dinsizlik'tir, dinsizlik siyasetidir.
*
Türkiye'de şu anda Siyasal
İslam (laik siyasetin emrindeki İslam) hükümferma durumda.
Evet, bugün Siyasal Dinsizlik'le elele vermis,
Siyasal Dinsizliğin stepnesi olan Siyasal İslam'la
yönetiliyoruz.
Din istismarıyla..
Çünkü din, laik (yani
dinsiz, dini olmayan) siyasetin (siyasî bir kurum olan devletin) emrine
sunulmuş durumda.
Bu yüzden, laik (dinler arasında
tarafsız) olan devlet için ölen kişi (inancına, niyetine bakılmaksızın) şehid ilan
ediliyor, cenazesinde bol keseden Cennet müjdesi veriliyor.
Fakat aynı kişi, yaşarken "mücahid"
olamıyor.
Yaşarken cihaddan, Allah yolunda savaşmaktan,
zalim/saldırgan/mütecaviz kâfirlerle mücadeleden söz etse belki de Siyasal
İslamcı terörist olarak mahkemelerde sürüm sürüm sürünür,.
*
Evet, İslam, "Biz
siyasetmiş, konjonktürmüş, siyasî dengelermiş, şuymuş buymuş bilmeyiz, mevzubahis
olan Allahu Teala'nın emri ve Resulü'nün sünneti ise gerisi teferruattır" denilmesini
gerektirir.
Hz. Ebubekir r.a. (Allahu Teala bizi
onun şefaatine nail eylesin, onunla haşreylesin) böyle diyenlerin
ilkiydi.
En kritik zamanda, "Resulullah
s.a.s. vefat etti, belirsizlik var, Üsame komutasındaki orduyu Suriye'ye
gönderme, burada tut" diyenlere, "Ben Allah Resulü'nün yola
çıkardığı orduyu geri çevirmem" dedi.
"Zekât vermemek için
başkaldıranlara şimdilik göz yum, siyasî ve askerî bakımdan muhataralı bir
dönemdeyiz" diyenlere,
"Ben, Resulullah s.a.s.'e verdikleri bir deve yularını bile vermeyenle
savaşırım" diye konuştu.
Siyaset yapmadı, ilm-i siyasetten bahsetmedi, din ne diyorsa
onu yaptı.
Bu da bir siyasetti, fakat niyet,
siyasî değildi.
Hz. Ebubekir'in tutumu formu
bakımından siyasal olmakla birlikte, özü itibariyle siyasal değildi.
*
Cübbeli'nin katıldığı programla
ilgili aynı haberde, “ 'Araştırmalara göre Türkiye'de selefiliğin
oranı % 3,6'ya kadar yükseldi. 8-10 ilde selefi oranı % 10'u buluyor'
ifadelerini kullanan Cübbeli Ahmet..." şeklinde bir ifade de yer
alıyor.
Bunu ilginç buldum.. Çünkü, Pew
Research Center adlı bir
Amerikan araştırma şirketi her yıl İslam ülkelerindeki Şeriat'le yönetilmek
isteyenlerin oranına ilişkin kamuoyu araştırması yapıyor.
Afganistan'da oran yüzde 90'larda..
Genelde bütün İslam ülkelerinde yüzde
50'nin altına pek düşmüyor.
Türkiye'de ise oran yüzde 9
civarında..
Ancak, Kur'an'daki
(hırsızın elinin kesilmesi gibi) spesifik emirler gündeme geldiğinde oran yüzde
3'e kadar düşüyor.
*
Habere dönelim..
Cübbeli şöyle konuşmuş:
“Dış güçlerin yönettiği bir kadro
varsa diyalog olamaz. Bizimkilerin devamlı tavsiyesi, büyütmeyelim,
abartmayalım. FETÖ meselesini ilk burada yaptık. Fatih Bey sağ olsun bizi
çıkarmaya cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut
Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik etti. Onun
tasvipi olmasa cesaret edemezdim. İslami camianın tümü o zaman beni fitne ile
suçladı. Bana yapmadıkları kalmadı.”
İlk cümleden başlayalım..
"Dış güçlerin yönettiği bir
kadro varsa diyalog olamaz" ise, bugünkü "Aman da AB üyesi olalım, Avrupa'dan (dış
güçler tarafından) yönetilelim" diyen devletle nasıl bir
diyaloğun olacak?
Bunu hiç düşündün mü?
Lafta Peygamber Ocağı olan TSK,
NATO'ya girmekle dış güçler tarafından (Afganistan'da olduğu
gibi belli konularda ve kısmen de olsa) yönetilmeyi kabul etmiş..
MİT'in sicil kaydı daha berbat.. Tek
Parti döneminin son yıllarından Menderes döneminin son aylarına kadar ve de 27
Mayıs Darbesi'ni izleyen yıllarda, resmen değilse de fiilen CIA'in
emrine girmiş..
O kadar girmiş ki, MİT'i (o zamanki
adıyla MAH'ı) yöneten, CIA, yani dış güçler. Ve de devletin
başındaki isim, Menderes, yıllarca bundan haberdar edilmemiş..
Etmezler, ne de olsa
"milli" bir kurum, yerli ve milli, "milli piyango"da
olduğu gibi isminin başında "milli" var.
Demek ki, Cübbeli'ye göre, bu AB
heveslisi, "Aman da bizi dış güçler yönetsin" diyen
laik devletle müslümanın diyaloğu olmaz.. Olmamalı..
Ama görünüşe göre Cübbeli'nin diyaloğu gayet
iyi.. "Devlet sevicisi" olmayı bile başarmış.
*
Fatih Bey onu televizyona
çıkarmaya cesaret etmişmiş..
Sanki bunun televizyona çıkarılması
cesaret gerektiren bir iş..
Ve de bu mıymıntı şahıs, televizyon
ekranında sanki (Necip Fazıl, Osman
Yüksel Serdengeçti ve Kadir
Mısıroğlu gibi) Fatih’i zora sokacak laflar söyleyebilen bir korkusuz
Doğrucu Davut..
Fatih Bey dediği Fatih Altaylı, MİT'le
irtibatlı olduğu MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür tarafından
açıklanmış şımarık bir isim..
Burada bir ara verip geçmişe
gidelim..
1980'li yılların ikinci yarısı..
Vefa Yayıncılık tarafından
çıkarılan İslâm, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile ile Gülçocuk dergilerinin
yayın kurulu toplantısındayız.
Toplantıyı merhum Prof. Dr.
Mahmud Esad Coşan Hoca yönetiyor.
Şöyle birşey demişti:
"Benimle röportaj yapmak
istiyorlar, kabul etmiyorum. Çünkü bunlar ya bizi vasıta yapıp tirajlarını
(reytinglerini) arttırmak, bizi kullanmak, ya da bizi ihbar etmek (bize karşı
birilerini harekete geçirmek) için bunu yapıyorlar."
Soru şu: Fatih Altaylı mı Cübbeli'yi
kullanıyor(du), Cübbeli mi Fatih'i?..
(Cevabı iki şıkka hapsetmeyelim,
"İkisi de birbirini" şeklinde bir üçüncü şık da mevcut).
*
Medyatik Cübbeli, hocasından izin
almışmış..
"Ben bu konuda icazetliyim, her
zaman çıkar konuşurum" demeye getiriyor:
“Fatih Bey sağ olsun bizi çıkarmaya
cesaret etti. O zaman FETÖ'cüler çok uğraştı. O güvenle çıktık Mahmut
Efendi Hazretleri de "Çık" dedi. Ertesi gün gittim, tebrik
etti. Onun tasvipi olmasa cesaret edemezdim.”
Cesaret edemezdi, o kesin..
Fakat, bence Mahmut Efendi ona izin
vermekle iyi yapmamış.
*
Burada şunu da belirtmek gerekiyor:
Mahmut Efendi'nin ilminin
bulunduğundan, önemli hizmetler yaptığından şüphe yok.. Ancak, masum bir
peygamber, hatadan masun bir kul değildir.
Birşeyi daha belirtelim, değil Mahmut
Efendi gibi zatlar, peygamberler bile eksik bilgi ile yanlış kararlar
alabilirler. Nitekim Peygamber Efendimiz s.a.s. ayet-i kerime ile "Bir
fasık bir haber getirdiğinde araştırın" ikazına muhatap olmasına
yol açan bir karar almıştı.
Peygamberlerin hataları vahiyle mutlaka
düzeltilir, aksi takdirde başka eylem ve söylemleri de "yanlışlığı
muhtemel" hale gelirdi. Ulemanın ise böyle bir garantisi yok.
Mahmut Efendi'nin izin vermesi
Cübbeli'nin yaptığı işin mutlaka doğru olması anlamına gelmeyeceği gibi
sonuçlarının hayırlı olacağını düşünmek için de yeterli değildir.
*
İnsan bazen, normalde görüşmek
istemeyceği insanlarla birarada bulunmak zorunda kalabilir.. Mesela askerlik
görevinizi yapıyorsunuzdur, böylesi bir durum ortaya çıkar. Yahut bir toplu
taşıma aracındasınızdır, ve beraber, yanyana yolculuk yapacağınız insanları
seçme imkânından mahrumsunuzdur. Öğrencisinizdir, sınıf arkadaşlarınızı
belirleme imkânınız olmaz.
Fakat televizyondaki bir tartışma
programına çıkıp çıkmamak sizin elinizdedir.
Ve sizin de katıldığınız böylesi bir
programda hoş olmayan sözler söyleniyor ve siz onları beşuş bir çehreyle
izliyorsanız, bazen imanınız bile riske girebilir:
“Ve muhakkak ki (O,) size Kitab'da: “Allah'ın
âyetleri ki, onların inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde,
(böyle konuşmayı bırakıp) bundan başka bir söze daldıkları zamâna kadar onlarla berâber oturmayın; o takdirde
doğrusu siz (de) onlar gibi olursunuz!” diye (bir âyet) indirmiştir.
Şübhesiz ki Allah, münâfıkları ve kâfirleri Cehennemde bir araya toplayıcıdır!”
(Nisa, 4/140)
Merhum Elmalılı Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde
bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:
“Mekke'de
müşriklerin durumlarına karşı Peygamber'e hitap edilerek, "Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya
dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze
dalsınlar" (En'am, 6/68) âyeti inmişti. Medine'de de yahudi hahamları
bulundukları meclislerde Kur'an'dan
küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur,
dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber'e
hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur
ki: Bu takdirde, yani Allah'ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında
oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısısınız. O zaman siz
de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah'ın âyetleri ile
alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür
olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile
kayıtlandırmışlar ki, buna karine de nüzul sebebinin münafıklar hakkında
olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya
gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir
itiraz demektir. Meğer ki "Kalbi
iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç" (Nahl,
16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah
münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah'ın
âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında
öylece toplanırlar.”
*
Söz buraya gelmişken, mevzu ile bir
ölçüde alakalı olduğu için Tiryaki Hasan Paşa’dan bir anekdot aktarmak yararlı
olabilir.
“… ol maḥallede vezīr Yemişli
[yemişçi] Hasan Paşa ‘asker-i İslām ile ėrişüp kāfire muḳābil olup (karşısına
çıkıp) gėce ve gündüz çeng ve cidālden ḫālī olmayup kāfirler hem ḳal‘adan ve
hem iki ṣuyun arasından girüp ‘asker-i İslām kāfire furṣat bulmayup, ol-zamān
Meḥmed Ketḥudā Budin beglerbegisi idi ve Manġur Kuş Meḥmed Paşa bu ikisi
ġayrete gelüp kāfirlerüŋ ṭāburda ṭop ve ṭufengine baḳmayup sīmurġ miṡāl
kāfirlerüŋ içine girüp ‘aẓīm çeng ü cidāl ve ḥarb u ḳıtāl eylediler, niçe zamān
kāfirleri ḳırup helāk eylediler, şöyle kim anlarda ḳılıç ṣalmada ḳuvvetleri ḳalmadı
ve ‘asker-i İslāmdan yardum etmege kimesne gelmedi, zīrā kāfirler çoḳ idi, baḥr-i
muḥīṭ ḳatında ḳaṭre (okyanus yanında damla) n’eylesün, āḫirü’l-emr (işin
sonunda) ikisi daḥı yüzlerin çevirmeyüp anda pāk şehīd oldılar, el-ḥukmu
li-llāhi[’l-]vāḥidi’l-ḳahhār innā li-llāhi ve innā ileyhi rāci‘ūn, kāfirler
ġāyet feraḥnāk oldılar andan başların kesüp Kanije altına getürüp bir süŋgüye diküp metrislerde ḳodılar ve
bülend (yüksek) āvāzlı [āvāzıla] çaġırup dėdiler ki ey ehl-i ḳal‘a bilüŋ ve
āgāh oluŋ oşte yoḳarudaki ‘askerümüz İstolni Beliġrād’ı aldı, vezīrüŋüz Yemişci Hasan Paşa pādişāhuŋ
‘askeriyle gelüp bizüm ile çoḳ çeng eyledi āḫir Meḥmed Ketḥudā dünyāda birdür
ve Budin beglerbegisi Meḥmed Paşa ol ikisinüŋ (bunlar kesilmiş) başlarıdur,
anları bozdük vezīrüŋüz gücile (güçlükle) elimüzden ḳurtuldı, Sigetvār’a doġru
gitdi ve yaruŋ cümle yoḳaruda olan ‘askerümüz bunda (buraya) gelür, bundan ṣoŋra
kime dayanursız size aṣlā yardum gelmez, imdi evlāsı budur ki devletlü ḳırāluŋ ḥiṣārıŋı
(Kaniye’yi) vėrüŋ zīrā yazıḳdur bir er ḳırḳ yılda ançaḳ ḥāṣıl olur (yetişir), üç
ay olıyür şunda ḳapanup ceng ėdersiz, serdāruŋuz olan Tiryākī Hasan Paşa bir
muhannet (güvenilmez) kimesnedür sizüŋ eyligüŋüzi istemez, bir tiryākī kimsedür,
siz aŋı söyletmeŋ, başuŋuzu māluŋuzı selāmete çıḳaruŋ, devletlü ḳırāluŋ ‘ahd ü
amāŋı vardur bir ḳılıŋuza żarar gelmez ve ẕiyān olmaz, oşte yaruŋ yoḳaruda olan
‘asker İstolni Beliġrād’ı alan Hersek (Herzog, Dük) Māṭyāş iki yüz biŋ ‘asker
ile geldükde belki size amān vėrmeyeler (vermezler) ve bu (gördüğünüz) başları
inanmazsaŋuz Meḥmed Ketḥudā’yı bilür kimesne (aranızda) varısa çıḳup başları baḳsunlar,
ḳırālumuzuŋ çoḳ şey’i ri‘āyet etmek murādı vardur dėyü anuŋ gibi bağırdı, andan
Hasan Paşaya cümle aḫvāli dediler, Gāzī Hasan Paşa cümle ‘ayānı bir yere
getürüp dėdi-ki: ey ġāzīler çūn bilürsiz ol mel‘ūnlar sizi esir[ge]düginden ol
naṣīḥatleri etmezler, hemān gendülerinüŋ semtine lāzım olan fitne efsūnların
ėderler, çūnki ol başlar gerçekdür, ben bu ḳal‘aya Meḥmed Ketḥudā içün ve
Manġur Kuşı Meḥmed Paşa içün ḳapanmadum, dīn-i İslām içün ki ol dīn ḥaḳdur, anuŋ
içün ḳapandum, hemān ‘izzetlü sa‘ādetlü pādişāhumuz ḥażretleri ṣaġ olsun,
birisine buyurdı Meḥmed Ketḥudā oldı (Onu Padişahımız Mehmed Kethüda yaptı), ġāzīler
dīn-i İslām yolında ṡābit-ḳadem olmaḳ gerekdür, zīrā dīn-i İslām çihānuŋ rūşen
çerāġıdur (aydınlık kandilidir), Allāh te‘ālā celle şānuhū [gendi rūşen çerāġı]
ṣoyundurmaya (söndürmesin), ey ġāzīler ṭaleb bizden, vėreŋ Allāhdur ‘azze
şānuhū, şimdi bilüŋ kāfirlerüŋ yüzine dünyā gülmişdür ve gendüleri maġrūrlardur
ammā in-şā’e’llāhu te‘ālā bundan ṣoŋra gülmek bize olur aġlamaḳ anlaradur,
ümīdümüz budur ki (bizim için) ṣanduḳları (kendi) başlarına gelür, hīç üşenmeŋ
mu‘cizāt Muḥammed Muṣṭafānuŋdur, furṣat bizümdür, andan buyurdı metrislerde çaġıran melā‘īne (melunlara) cevāb
vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb
ġālib olur ve mā’il olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan
üstünlük sağlayana meyleder), ammā bir kimse olsa ṭop ile ol (astıkları
bizimkilere ait) başları vurmaḳ gerekdür ki ola ki ṣuya düşürmege mümkin ola
melā‘īn (melunlar onlarla) faḥırlanmaya dėdi andan Peçuylı Behrām çeri başı
illerü geldi dėdi-ki sulṭānum eger Taŋrı te‘āla ḥażretleri ‘ināyet ėdüp sulṭānumdan
himmet olursa ben ḳuluŋ ol başlara bir ṭop atayım dedi, Gāzī Hasan Paşa eyitdi
göreyim seni Haḳ subḥānehū ve te‘ālā işüŋi rāst getüre dedi, ol daḥı elin būs
ėdüp vardı anda bülbül ṭopı dėrler meşhūr ṭopdur, ol başları nişān ėdüp andan
Allāh Allāh dėyüp āteş verdi, Hażret-i Allāhuŋ ‘ināyetiyle ve Gāzī Hasan
Paşanuŋ himmetiyle iki başı bile ṣuya düşürdi, fī’l-hāl Hasan Paşaya müjdeye
geldiler ol Behrām çeri başıya bir timār bağışladı,) kāfirler zehre yutmışa
döndiler ve bī-ḥużūr oldılar, andan ol çaġıran (konuşup bağıran) melā‘īn
(melunlar) ḳaçup şetm-i [şutūm-ı] ġalīẓeye (kötü sözler söylemeye) başladı ve
dedi: bire hey pülād çānlū ṭā’ife inṣāfuŋuz yoḳ mıdur, cin misiz perī misiz üç ay olıyür sizüŋ aġzuŋuzdan bir dürlü cevāb
eşitmedük bundan ṣoŋra ḥālüŋüzi görürsiz, yaruŋ yoḳarıda olan ‘askerümüz
gelsün ayruḳ size amān yoḳdur, biŋ başuŋuz olsa biri ṣaġ ḳalmaz dedi …”
(Ahmet Şefik Şenlik, Tiryâkî
Hasan Paşa Gazavâtnâmesi ve Bazı Filolojik Notlar, Ankara: TÜBA, 2017, s.
194-204.)
Bir Tiryaki Hasan Paşa’daki şuura
bak, bir de Osmanlı’nın son yarım yüzyılındaki komuta kademesinin zihniyetine
ve kafa yapısına..
Tiryaki Hasan Paşa rh. a.’in 1601
yılında yaptığı Kanije Savunması, Osmanlı tarihinin en muazzam ve hayret verici
zaferlerinden biri durumundadır.
Düşman ordusunun mevcudu 90 bin – 100 bin arasındaydı. İslam
ordusu ise 9 bin kişiydi. Düşmanın
47 büyük topuna karşı kalede 100 civarında küçük top bulunuyordu. 70 gün kadar
süren mücadelenin sonunda düşman ordusu 76
bin ölü ve 16 bin yaralı-hasta ile mağlup oldu.
Hasan Paşa’nın adamlarına söylediği
şu sözler çok önemli:
“Metrislerde
çaġıran (size hitap eden) melā‘īne (melunlara) cevāb vėrmeŋüz (vermeyin) zīrā
sözden āşinālıḳ (tanışıklık) kesb olur (kazanılır), maġlūb ġālib olur ve mā’il
olur (bu aşinalığın yeneni yenileni olur ve altta kalan üstünlük sağlayana
meyleder).”
*
İşte bu Cübbeli sefalet de Fatih
Altaylı’nın programına ve benzer programlara katıldı ve sonuçta Kemalist cenaha
iyiden iyiye meyletti.
Şımarık Fatih’in programlarında
şirinlik, sululuk, şaklabanlık yaptı, zaten sağlam olmayan kişiliği o süreçte
önce pelteleşti, sonra yavaş yavaş eridi, geriye Cübbeli diye bir hoşaf kaldı.
Ve İsmailağa’nın şöhret meraklısı
artist Ahmed’i zamanla cübbeli, bastonlu, gür sakallı, kabak kafalı bir Fatih Altaylı’ya
dönüştü.
Adamların programına katılıyorsun,
orada deplasmandasın, misafir ev sahibine tabidir, onlara tabi olmaya başlamış
durumdasın, ayrıca onların seyirci-taraftar avantajı da var. Ve de sende, Necip
Fazıl, Serdengeçti ya da Mısıroğlu’nda olan türden bir “şahsiyet” sağlamlığı
yok.. Sonunda “Mustafa Kemal’in kabak kafalı askerlerinden” olacağın kesin.
Kayıp giden sadece bu avanak olmadı,
peşine taktığı bir sürü insanı da Fatih Altaylı’nın seyircisi haline getirdi, o
cenahın peşine taktı. Bunların da ayaklarının kaydığı, Selanikli Mustafa Atatürk’e
bağlanmış olmasına rağmen Cübbeli sefaleti terk etmemelerinden belli.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder