ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 4








ESKİ BİR YAHUDİ HASTALIĞI: TARİHSELCİLİK VE GÜNCELLEMECİLİK

 

Büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî (Tanevî) (1863-1943), el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış bir konferansında bu tarihselcilik-güncellemecilik safsatasını büyük bir vukufla ele almış durumda.

Önce merhumu tanıyalım.

Eşref Alî Tânevî (Tehânevî), Hindistan-Pakistan coğrafyasında Şah Veliyyullah Dihlevî’den sonra gelmiş ikinci büyük müceddid kabul edilmektedir. Hakîmü’l ümme ve müceddidü’l-milleti bi’d-diyari’l-Hindiyye gibi unvanlarla anılmaktadır. Zülcenaheyndir, hem medrese hem de tarikat eğitimi almıştır. Âlim bir tarikat şeyhidir.

Şâh Muînuddîn el-Hâşimî ile Cüneyd Ahmed el-Hâşimî, Türkçe’ye Yakup Yüksel ile Muhammet Ali Tekin’in “Eşref Alî (Tehânevî) Tânevî’nin Reformist Düşüncesinde Tasavvuf” başlığıyla çevirdikleri bir makalelerinde (Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2017, Cilt: 3, Sayı: 2) onu şöyle tanıtıyorlar (s. 333-9):

“Muhaddis Kevserî, Makâlâtü’l- Kevserî (adlı) kitabında, sünnet ilimlerine dair sorumlulukları yüklenme konusundaki devraldıkları nöbetten bahseden makalesinde ondan son derece övgüyle bahsetmiştir. Kevserî, … şöyle demiştir: “Aynı şekilde, tek allâme, biricik uzman, Hint diyarında şeyhlerin şeyhi, sayıları yaklaşık irili ufaklı beş yüze kadar ulaşan eser sahibi, rabbâni alim …. O, Hint diyarının bereketidir. Hint âlimleri arasında yüksek bir konuma sahiptir ki ona ‘hakîmü’l-ümme’ lakabı verilmîştir. Âlimlerden ve büyük şeyhlerden çoğu onu hicri on dördüncü asrın “müceddidü’l-milleti’l- İslâmîyyeti bi’d-diyari’l-Hindiyye”/Hint diyarında İslam milletinin müceddidi ve başkaları da müceddidü’lmuâşera kabul etmişlerdir. Nitekim Tânevî’ye aynı şekilde muhyî’s-sünne lakabı verilmîştir.”

“Seyyid Süleyman Nedvî de hâfizu’l-hadîs olarak kabul etmiştir.

“Adbulfettâh Ebû Gudde onu şöyle diyerek övdü: “Hicri 1362 yılında vefat eden bu Hindistan Şeyhi Mevlâna Hakîmü’l-ümme Eşref Alî Tânevî seksen bir yıllık ömrünün yaklaşık kırk yılında eserleri bini aşmıştır. Bu da Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur.”

“Terâcîmü sitte min fukahâi’l-alemi’l-İslâmî kitabında şöyle der: “Dünyada şu asrımızda en çok te’lif sahibi Hakîmü’l-ümme eş-Şeyh el-Fakîh el-Âbid ez-Zâhid Mevlâna eş-Şeyh Muhammed Eşref Alî etTânevî’dir.”

“Zafer Ahmed el-Osmanî Kavâid fi Ulûmi’l-Hadîs kitabında şöyle demiştir. “Zamanının ilmîn ve amelin sultanı, hedeflerini gerçekleştiren, sahibu âyât hakîmü’l ümmeti’l Muhammediyye, müceddidü’l-milleti’l-İslamî, eşrefu’l-evliyâi’l-kâmilin, rüsûh sahibi âlimlerin öncüsü, takvalı, tertemiz, muhaddis, müfessir, fakîh, veli, efendim şeyh, hâfız, sika, sebt, allâme, mevlâna Eşref Alî Tânevî, zamanında mutlak huccetullâh ki üstün zekâsı ve büyük bilgeliği karşısında yeryüzü âlimleri boyun eğdiler.”

“Seyyid Süleyman en-Nedvî çeşitli hizmetlerine işaret ederek onun ilmî konumu hakkında şöyle der: “Hakîmü’l-ümme Mevlâna Eşref Alî’nin füyûzatı, ilmî ve dini bereketleri farklı farklıdır. Kur’an’ın manalarına dair mütercim, tecvîd uzmanı, müfessir, Kur’an ilimlerinin ve hikmetlerinin açıklayıcısı, onun etrafındaki şüpheleri ortadan kaldıran, muhaddis, hadise dair sırların ve nüktelerin açıklayıcısı ve fakîhtir ki binlerce fıkhî meseleye cevap vermiş ve modern problemleri çözüme kavuşturmuş, tam bir tedbir ve temkinle bütün bunları fetvaya bağlamıştır. O bir hatip ve vâiz idi. Me’sur hutbeleri bir araya getirmişti. Vaazlarının yüzlercesini de neşretmişti. O bir sûfi idi ki tasavvufun sırlarını keşfetmiş ve kapalılıklarını açığa çıkarmıştır. Tarikatla şeriat arasındaki olan kadîm tartışmayı durdurmuştur. Her ikisini de tek bir akımda bir araya getirdi. Binlerce kişinin kendisinden istifade ettiği ve irşadını istediği kâmil bir mürşiddi. O, ümmetin ıslah edicisidir ki ümmetin yüzlerce kusurunu düzeltmiştir. Onun eserleri Hindistan’ın tamamına yayılmıştır. Onun musannefâtıyla binlerce müslüman ıslah imkanı bulmuştur. O musannefâtın birçoğu İngilizce, Bangledeşçe, Kucaretçe ve Sindçe dillerine tercüme edilmîştir.”

“Seyyid Süleyman en-Nedvî şöyle der: “Her asrın müceddinin şahsiyetine o asrın ulaştığı güzelliklerin en yücesi ve faziletlisi yansır. Bu söz doğru olarak kabul edildiği zaman, ilmî, kültürel ve dini üretimlerin bolluğuna uyumlu olarak -ilim meclislerinin yaygınlaşmasına ilaveten- basılmış eserlerin yayıldığı dördüncü asır, Hanif şeriatin zıddına fikirlerini yaymak için bâtıl ehli için de alan açmıştır. Bu ilmî asrın bütün güzelliklerini temsil eden asrın müceddidi Tânevî’nin ortaya çıkmasına uygun oldu. Şeyhin ismi, ilmî üretimlerinin, yaşadıkları hayatlarının senelerine kıyaslandığında hayret uyandıran ve şaşkınlık veren farkın söz konusu olduğu müslüman ileri gelenlerin yer aldığı listenin başındadır.”

“Ebü’l-Hasen Alî en-Nedvî, Dâru’l-Ulûm’un ilmî ve dinî hizmetleri, Hint toplumuna olan te’siri hakkında konuştuğu bir yerde: “Diyobend Dâru’l-Ulûmu’nun yetiştirdiklerinden birisinin ki o eş-Şeyh Eşref Alî Tânevî’dir. Sahih akidenin yayılması, nefislerin ıslahı, ahlakın tehzibi, Allah’a davet hususlarında büyük bir payı vardı. Tek başına kompleks büyük ilmî çalışmayı yapmıştır. Sekiz yüzü aşan kitap ve risaleler te’lif etti ve hakikaten bunlar da her tarafa yayıldı. Hint İslam toplumunu muhteşem etkiledi.”

“Nitekim Abdu’l-Hay el-Hasenî, Nüzhetü’l-Havâtır kitabında şöyle der: “eş-Şeyh, alim, fakih, vâiz, fazilet ve etkisiyle bilinen, müritlerin terbiyesi, talebelerin irşadı, nefsin kötülükleri ve şeytanın müdahalelerine muttali olma, bâtıni hastalıkların ve psikolojik sorunların tedavisi hususunda riyaset kendisinde son bulmuştur.”

Eşref Ali b. Abdülhak Tehânevî Fârûkî Hanefî 1280/1863 yılı 5 Rebîu’s-sânî sabahı dünyaya geldi. Nesebi ikinci halife Ömer b. Hattâb (r.a.)’a ulaşır. Doğum yeri Tehâne Bihûn (Tana-Bawan) köyüdür. Bu köy, Hint alt kıtasında yetiştirdiği seçkin âlimleri, yetenekli insanları ve büyük velilerle tanınır. Burada Kur’an’ı ezberleyen Eşref Ali, Farsça, Arapça ve dinî ilimler alanında ilk tahsilini de yine burada tamamladı. Tehânevî daha sonra 15 yaşında Diyûbend’deki Hint alt kıtasının en büyük İslami ilimler merkezi olan Dârululûm’a gitti. Burada Mahmûd Hasan Diyûbendî’den felsefe, mantık, fıkıh ve usûl-i fıkıh, Seyyid Ahmed Dehlevî’den riyâzî ilimler ve ferâiz, Yakub b. Memlûkülalî’den hadis ve tefsir okudu. Dârululûm’daki öğrenimini 1300/1882 yılında (beş yılda) tamamlayıp buradan mezun oldu.

Kanpur’a gidip bir medresede ders vermeye başlayan Şeyh, 14 yıl boyunca dersleri, vaaz, nasihat ve çeşitli eserleriyle insanlara faydalı olduktan sonra halveti tercih etti ve hicri 1315 (miladi 1897) yılı Safer ayında tedris görevinden ayrıldı. Tehâne-Bihûn’a dönerek “Hangâh-ı İmdâdî” adlı zâviyeye çekildi. 6 Receb 1362 (9 Temmuz 1943) Salı günü Tehâne’de vefat etti. (Bkz. Odil Khamidov, “Eşref Ali Tehânevî’nin Hayatı, Hadis İlmindeki Eserleri ve Görüşleri”, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul: Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Merkezi, 2019, s. 23-30.)

Tehanevî, yazıya başlarken sözünü ettiğimiz konferansında (Tercümesi Guraba Mecmuası tarafından yayınlandı) şöyle diyor:

“Bu mevzûda birtakım kimseler hatâya düşmüşler ve hükümlere maksad ve hedef olarak i’tikâd etmemişler, aksine kendi görüşlerine göre her bir hükmü belli bir hikmete [makasıd-ı şerîa bağlamında maksada] bağlamışlar ve bu hikmetleri temel hedef olarak kabûl etmişler, o iddiâ edilen hikmetleri [zanlarınca] başka yollarla [hükümlerdeki güncellemelerle] elde etmek sûretiyle şu hükümlere [Şeriat hükümlerine] kendilerini muhtâc saymamışlar ve hükümleri kökünden iptal etmişlerdir.”

Mesela, Hırsızın elinin kesilmesinden maksat nedir, hırsızlığın önlenmesidir, o halde biz, bu çağa uygun bir ceza ile hırsızlığı önleyebiliriz. Önemli olan cezanın hikmetidir, ondan gözetilen maksattır” demişlerdir.

Böylesi bir hikmet anlayışı, hikmetsizliğin ta kendisidir.

Bu mesela, bir subayın, komutanının verdiği emri, “Bu emirden maksat nedir, şudur, o zaman o gayeyi gerçekleştirecek başka birşey yapabilirim. Zaten ben bizim bu angut komutandan daha zekiyim, ben ondan daha iyi bir çare bulurum” diyerek yapmamasına, değiştirmesine benzer.

Böyle biri barış zamanında disiplinsizlikten yargılanır ve ağır cezaya çarptırılır. Savaş zamanında ise Divan-ı Harp’te yargılanıp idam edilebilir.

*

Ya da bu, mesela bir lise tarih öğretmeninin şöyle demesine benzer: “Bu dersten maksat ne, öğrencilerin tarih öğrenmesi.. Ben tarihi de, tarihçiliği de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okutulması emrini verdiği kitabın yazarlarından daha iyi biliyorum. O yüzden bu kitabı okutmayacağım, müfredatı da değiştireceğim, kendim eşsiz bilgimi konuşturarak farklı şeyler anlatacağım.”

Bunu yapan bir öğretmen, meslekten ihraç edilir, atılır.

Hemen her meslekte durum budur.

*

Bu hikmet ve maksat takıntısı, tarikatlarda da sapmalara ve arızalara yol açmıştır.

Mesela, Allahu Teala’yı anmak, O’nu zikretmek, O’na ibadet etmek, “maksad” ve “hikmet”in bizzat kendisiyken, o ibadet ve zikirlerle ulaşılacak birtakım manevî makam vs. hedeflerinden söz edilmesi birçok kişinin “ihlas”ı kaybetmesine ve sapıtmasına yol açmıştır.

Allahu Teala’ya ibadet ederek, O’nu zikrederek ulaşılacak (Allah'a itaat eden, şükreden bir kul olmaktan daha değerli kabul edilebilecek) bir makam yoktur, Allah’ı (ihlasla, insanlara gösterme derdi olmadan) anmak ve O’na ibadet etmek, zaten makamların en yücesidir.

Allah’a ibadet eden, O’nu zikreden, emir ve yasaklarına uyan bir kul olmuşsan, mesele bitmiştir. Bundan daha büyük bir makam da yoktur, bunun ötesinde bir maksat ve hikmet de yoktur.

Aslî, temel maksad ve hikmet, Allah’a ibadet etmekten ibarettir, Allahu Teala insanları bunun için yaratmıştır. Cennet arzusu ve Cehennem korkusu, dünya ve ahirette Allahu Teala'nın lütfuna mazhar olmak gibi şeyler, bu maksadın gerçekleşmesinde bir vasıtadır, teşvik edici araçtır. 

Ve Allah’a itaat, O’nun emir ve yasaklarına uymaktan ibarettir.

“Maksat ve hikmet Allah’ın rızası, iyi bir kul olma, o halde ben bunu dini güncelleme suretiyle icat ettiğim yeni yollarla da gerçekleştirebilirim” dediğin anda artık senin tarikatın, Şeytan tarikatı haline gelmiş demektir.

*

Dinde tarihsellik safsatasının ardına saklanarak güncelleme yapmanın küfrün ta kendisi olduğuna şu ayet-i kerîme delildir:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar? Sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, en kara Ankara Ekolü mensupları gibi modernist soytarıların hayranlık duyduğu tarihselci yaklaşımın asıl mucitlerinin Yahudiler olduğunu gösteriyor.

Adamlar Tevrat’ı resmen tarihselci bir bakış açısıyla yorumlamışlar. Tek kusurları bunun felsefesini yapmamış ve kavram geliştirmemiş olmaları.

Yaptıkları şeyin adını koymamışlar. Bunu lüzumsuz görmüşler.

Adamlar hâl ehliymiş, kâl (laf) ehli değil.

Edebiyat yapmak yerine yaşıyorlarmış.

Hani derler ya, “Vaaz etme, nutuk çekme, hayatınla örnek ol!”, bunlar da tarihselcilik konusunda gevezelik etmek, teoriyle vakit öldürmek yerine işin pratiğiyle meşgul olmuşlar.

Böylece, “güncelleme” yapması için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gitmişler.

Adamlar zamanımızın “bağnaz ve yobaz” müslüman âlimleri gibi “aciz” değillermiş, 2 bin sene öncesinin hükümlerinin aynen uygulanamayacağını, güncelleme yapmak gerektiğini anlamışlar.

Sonuçta bir şehirde, Medine’de yaşıyorlar; tıpkı günümüzün sonradan görme Erdoğancıları gibi şehirliler, medeniyet görmüşler.. Köylü ya da bedevî değiller.

*

Ancak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, o “şehirli yahudiliğe” karşı “eski köylü yahudiliğin” yanında durmuş.

Tevrat’taki hükümleri güncelleyemezsiniz demiş.

Kendisine hüküm vermesi için başvurdukları mesele, bir zina davası..

Tevrat’a göre, zanilerin recmedilmesi, taşlanarak öldürülmesi gerekiyor.

Yahudiler de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda kendileri için bir güncelleme yapmasını istiyorlar.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bu ayet için şu açıklamayı yapıyor:

“Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat'ta İsrailoğulları'ndan zina edenlere recm (taşlanmak suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı. Nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, [adam Türkiye’nin Deniz Baykal’ı ya da kasetli MHP’lileri gibi büyük olduğundan emrin uygulanmasını] yasaklamışlar. Sonra zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu kalkmış, "[Büyük olan] Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da etmeyin, [edecekseniz] ikisini de recm edin" demişler.

“Bunun üzerine, Mesele zorlaştı, geliniz bir çaresine bakalım [güncelleme yapalım]" demişler. Recmi bırakıp tahmime [ziftleyip, dövüp, yüzüne kara çalıp, ters olarak eşeğe bindirip gezdirme] karar vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dolaştırır teşhir ederlermiş. [Red Kit gibi çizgi romanlarda buna rastlanır.] Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış.

“Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere bir gün Resulullah Medine'de böyle bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini çağırmış, "Sizde zina eden kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş, "Evet" demiş. "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?" deyince, "Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu recimdir" demiş ....

“Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış, tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah'a göndermişler, "Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder, şayet celd (değnekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla öldürme cezası) derse sakınınız" demişler.

“Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetine göre: "Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) [muhsanlığından] sonra namuslu bir kadın [Burada galiba sadeleştirmede bir hata var, zina yaptığına göre namuslu değildir, “muhsan” demek gerekiyordu] ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver" demişler.

“Bunun üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, "Ey yahudi toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız" buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya'yı ... göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, "Ey İbnü Sûriya Allah'a ve Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant vererek söylüyorum. Namuslu [aslı muhsan olabilir] hayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah'ın Tevrat'ta recm ile hükmettiğini bilmiyor musun?" buyurmuş, o da: "Allah için evet, ey Kasım'ın babası (Muhammed)! ..." demiş.

“Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. …”

O gün için Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene olmuş bulunuyordu, bin 400 bile değil.

Ve Allahu Teala, tarihselci bir bakış açısıyla güncelleme için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e giden Yahudiler için İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar?” buyurdu.

Günümüzün Fazlur Rahman gibi yahudileşmiş ilahiyatçıları ise, “Gel vatandaş gel, Allah’ın Kur’an’daki hükümlerini bırak, benim güncellememe gel, ne o öyle el kesme kol kesme!” diyorlar.  

En kara Ankara Ekolü’nün güncel yahudi taklitçileri de aynı makamdan türkü söylüyorlar.

Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s., o güncelleme meraklısı tarihselci Yahudilere Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştır.

Ve Allahu Teala, Tevrat’taki hükümden yüz çevirmelerinin, güncelleme yapmaya kalkışmalarının imansızlık (küfür) olduğunu bildirmiş bulunuyor.

Kur’an’daki açık hükümleri güncellemeye kalkışanların durumu da budur. Onlar, müslüman olduklarını söyleseler bile mümin değillerdir. İnanmamışlardır.

Tıpkı, Tevrat’ın hükmünden yüz çeviren, onun güncellenmesini isteyenlerin “Musa’ya tabi yahudileriz” demelerinin yalan olması gibi.

*

Hikmet ve makasıd meselesine dönelim.

Makasıd-ı şerîa(t) (Şeriat'in gerçekleştirmek istediği gayeler) beştir: Din, can, mal, nesil ve aklın korunması.

Fakat, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarının hikmet ve maksadları bunların korunması ile sınırlandırılamaz.

Mesela şu ayet:

“Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sığır ve davarın iç yağlarını da onlara haram kıldık; ancak sırtlarının veya bağırsaklar(ın)ın taşıdığı ya da kemiğe karışan (yağ)lar müstesnâ. Azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezâlandırdık. Ve muhakkak ki biz, elbette (özü sözü) doğrularız.” (En’âm, 6/146)

Allahu Teala’nın bir hükmünün tek hikmeti veya maksadı, cezalandırma da olabilir.

Ve, o cezayı, O’ndan başkası kaldıramaz, iptal edemez. Güncelleyemez.

*

Allahu Teala’nın bir hükmü ya da emri salt imtihan için de olabilir.

Mesela İbrahim a. s.’ın, oğlunu kurban etmekle imtihan olunması gibi.

Yahudilere yönelik cumartesi yasağının (başka hikmetleri bulunsa da) bir imtihan boyutunun bulunduğu açıktır:

 “Rasûlüm! O yahudilere deniz kenarında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor: Onlar Cumartesi günü Allah’ın koyduğu balık avlama yasağını alenen çiğniyorlardı. Çünkü balıklar onlara Cumartesi günü sürüler hâlinde su yüzünde görülerek geliyorlardı. Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmiyorlardı. Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.” (A’raf, 7/163)

Yahudilerin tarihselciliği ve güncelleme merakı kendisini cumartesi yasağı konusunda da göstermişti.

Yasağı çiğnediler ve ceza geldi:

“Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun"-‘ dedik.

“Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık.” (Bakara, 2/65-6)

İbret veren bir cezadan bahsedilmesi, bu maymun oluş hadisesinin ahlakî ve manevî değil, fiziksel olduğunu gösteriyor.

Çünkü, manevî bir maymunlaşmayı ibret verici bir ceza olarak gören pek fazla kimse çıkmaz, bundan öğüt alan da pek bulunmaz. Ceza değil ödül gibi görürler.

Nitekim bugün ülkemizde maymun gibi yaşayan, yiyip içip çiftleşen, plajlarda keyif çatan, barlarda meyhanelerde demlenen insanlar için “Ne ibret verici bir ceza! Vah vah, bunların haline bakıp da öğüt alın!” diyen yok.

Tam aksine, pekçokları bu maymunluklara gıpta ediyor, imreniyor, böyle yaşayanları Allah’ın lütuflarına mazhar olmuş şanslı ve bahtlı insanlar olarak görüyorlar.

Hatta "çağdaş hayat tarzı" diyerek yüceltiyorlar.

Mesela, Temel Karamollaoğlu'nun "kanka"sı Kemal Kılıçdaroğlu "İktidar olunca alkollü içeceklerden daha az vergi alınmasını sağlayacağız, içki ucuz olsun, vatandaşlarımız istedikleri gibi ayyaş hayat tarzının gereklerini yerine getirebilsinler" anlamına gelen bir açıklama yaptı. 

Ve onu ayıplayan, yaptığı açıklamayı yadırgayan bir kişi bile çıkmadı.

Buna Temel, Babacan ve Davutoğlu efendiler ile Meral hanımefendi de dahil.

*

Evet, günümüzün tarihselci güncellemecileri maymunlaşan Yahudilerin izinden gidiyorlar.

Benimsedikleri tarihselcilik zihniyeti ve kendilerini kaptırdıkları güncelleme tutkusu, fiziken değilse de ahlâken ve manen maymunlaşma yolunda olduklarını gösteriyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 5

  TARİHSELCİLİK KATKISIZ VE KATIKSIZ KÜFÜRDÜR   Bir önceki yazıda, büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî’nin (Tanevî)  (1863-1943) , bir konf...