AHLÂKSIZ
‘DERİN’LİĞİN EHL-İ SÜNNET VE DİN İSTİSMARI
Yeni
Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan, bir yazısında Matüridîliğe
de el atmış bulunuyordu..
Şunu diyordu:
“Derdim, Allah biliyor ya, böyle
deve dişi gibi meselelerde üstelik kısıtlı bilgim ve kısıtlı yerimle söz alıp
artislik etmek değildir. Derdim, sorunlarımızla
yüzleşecek cesarete, meselelerimizi halledecek dürüstlüğe başta kendim
olmak üzere herkesi çağırmaktır. Yani inancımın bir işe yaramasını sağlamaktır.
Bir gram fazlası değil.”
O halde, bu çağrıya uyalım…
Yüzleşelim…
*
Yazar, konuyla ilgili ilk yazısında şunu diyordu:
“… bugün hocalarımız ve alimlerimiz
sadece ‘yasaklar ve sınırlar’ alanıyla ilgileniyorlar ve/veya
ilgilenmek zorunda kalıyorlar…. Hoca ve alimlerimiz dini maalesef sadece ‘fetvalar’ alanına sıkıştırmak zorunda kaldıkları
bir dönemi yaşıyorlar…. Ve bugün içinde bulunduğumuz şartlar insanlara
‘Maturidi zihin nasıl bir zihindir?’ sorusunu değil, ‘sakız çiğnemek orucu
bozar mı?’ sorusunu sordurtuyor.”
Bu bakış açısı biraz, Mahmut
Erol Kılıç‘ın “Din şeriate (hukuk kurallarına) indirgeniyor, hakikat
ve marifet ıskalanıyor” demesine benziyor.
Nedense birilerinin derdi hep şeriatle, fetvalarla..
Yasaklar ve sınırlarla (hudutlarla)…
Halbuki, Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“… Bunlar Allah’ın sınırlarıdır.
Onları (çiğneyip) geçmeyin. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, işte onlar
zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 2/229)
*
Matüridî zihin nasıl bir zihindir sorusu, aslında
sadece, Kelam ilminde derinleşmiş olanları ilgilendirir.
Bu tür konularla uğraşmak, farz-ı kifaye kapsamında
yer alır.
İlahiyat fakültelerinin kelam bölümleri bu vazifeyi
yerine getirmelidirler.
“Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” sorusu ise, farz-ı
ayn olan bir meseleyle alâkalıdır.
Bütün müslümanları ilgilendirir.
Bunun da ötesinde, aslında kelam ilminin ince
meselelerinin halka anlatılması onlara fayda vermez, belki zarar verir.
Onlara iman esaslarının kafa karıştırmayacak şekilde
anlatılması gerekir.
*
Yazar şunları da söylüyor:
“Hilmi Demir ve Muzaffer Tan
hocalardan ise İmam Maturidi’nin bilgi kaynaklarını öğrenelim: ‘Duyular, haber,
Resulün haberi (vahiy), mütevatir hadisler ve ahad hadisler.’
“İmama göre duyular, haber (yani
diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve
mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır. Ahad hadisler ise itikaden (yani
iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar. Sadece nassa yani vahye uygunsalar
amelde (davranışta, eyleyişte) bilgi kaynaklarıdırlar. Yani İmam Maturidi,
mütevatir olmayan; yani Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan
hadisleri bir itikat meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama
noktasına gelen Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir. Daha doğrusu ‘ben Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki
hadisler yüzünden insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”
Baştan başlayalım..
Bir defa, duyular mutlak olarak bilgi kaynağı
değildir, “sağlam duyular” (havass-ı selîme) bilgi
kaynağıdır.
İkincisi, bilgi kaynağı olarak haber, “haber ve
Resulün haberi” diye ikiye ayrılmaz. Tek başına “haber”den söz edilir.
Üçüncüsü, haber de, mutlak olarak bilgi kaynağı
değildir, “haber-i sadık” (doğru haber) bilgi
kaynağıdır.
Dördüncüsü, mütevatir hadîsler ile ahad hadîsler de,
vahiy gibi “Resul’ün haberi” durumundadır.
Beşincisi, burada sadece iki bilgi kaynağı ya da
vasıtasından (sağlam duyular ve doğru haber) söz edilmekte, “akıl” atlanmaktadır.
*
Altıncısı, “İmama göre duyular, haber (yani
diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi), vahiy ve
mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle
yanlıştır.
Vahiy de aslında kesin bilgi kaynağı olmasını
mütevatir rivayet oluşuna borçludur.
Haber (rivayet), en genelde mütevatir ve ahad olarak
ikiye ayrılabilir.
Mütevatir haber, yalan üzerine birleşmesi
düşünülemeyecek olan bir topluluğun verdiği haberdir. Mesela, İstanbul’u Fatih
Sultan Mehmet’in fethetmiş olması, bizim için böyle bir mütevatir haber
durumundadır. Bu tür haberler, kesin bilgi kaynağıdır. Bu tür haberlerin
doğruluğunu inkâr edenler ya “resmen” delidirler ya da deli numarası
yapıyorlardır.
Ahad haber ise, mütevatir derecesine ulaşmayan
haberdir. Ahad haberlere, ravilerinin (haberi aktaranların) güvenilir ve
hafızası sağlam kişiler olması durumunda itibar edilir, gereğiyle amel edilir.
Fakat bunlar yine de, itikad/inanç noktasından kesinlik taşımazlar.
*
Şöyle demiştik: Altıncısı, “İmama göre duyular,
haber (yani diller, sanat, eczacılık, tekonoloji v.b tüm insanlığın birikimi),
vahiy ve mütevatir hadisler kesin bilgi kaynaklarıdır” şeklindeki cümle
yanlıştır.
Eczacılık gibi uğraşılar, bir bütün halinde “kesin”
bilgi kaynağı olarak görülemez. Onun “kesin” olan ve olmayan kısımları vardır.
Tüm insanlığın birikimi ise, neye karşılık geldiği
belirsiz boş bir laftır.
Yedincisi, “Ahad hadisler ise itikaden
(yani iman bakımından) bilgi kaynağı olamazlar” sözü, eksik
olması itibariyle yanlıştır. Bilgi kaynağı olamazlar değil, “kesin” bilgi
kaynağı olamazlar.
Bilgi kaynağıdırlar fakat üzerinden zan şaibesi
kalkmamıştır (ravîlerin, kasten olmasa bile, yanlış hatırlama gibi nedenlerle
hata etmiş olmaları ihtimali mevcut bulunduğu için).
“İmam Maturidi, mütevatir olmayan; yani
Efendimiz(sav)’den geldiğine yüzde yüz emin olunamayan hadisleri bir itikat
meselesi haline getirip neredeyse birbirlerini boğazlama noktasına gelen
Müslümanlara kesinlikle izin vermemektedir” sözü, aslında İmam Eş’arî için
de geçerlidir.
Salt İmam Matüridî’nin benimsediği bir yaklaşım değildir.
*
Ve aslında ahad haberler de itikat meselesi
durumundadır. Fakat, mütevatir rivayetlerden farklı olarak, ahad rivayetleri
reddedenler tekfir edilmezler. Bununla
birlikte, hadîs ilmi çerçevesinde “sahih” kategorisine
giren “hadîsleri” reddedenlerin bid’atçi vs. oldukları
söylenir.
Kısacası yazar, İmam Matüridî’ye, “kesinlikle izin
vermemektedir” diyerek, savunmadığı birşeyi izafe etmektedir.
Elbette İmam Matüridî, “Gidip ahad rivayetleri kabul
etmeyenleri boğazlayabilirsiniz” demiyor, ama onların hiçbir şekilde itikat
meselesi olmadığını da söylemiyor.
İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inin de sonuçta ahad haber
statüsünde olduğunu unutmayalım. Bu kitap bize, mütevatir rivayet olarak
ulaşmış değil. Birileri çıkıp, aşırı şüpheciliğinden, ahmaklığından ya da kötü
niyetinden dolayı, “O kitap belki de başkasına ait” de diyebilir.
*
Sekizincisi, yazarın şu “fetva”sı da yanlıştır:
“… ‘ben
Maturidiyim’ dediğinizde mütevatir hadisler dışındaki hadisler yüzünden
insanlarla nizalaşamaz, onlarla mücadele edemezsiniz.”
(Bu kadar büyük yalanı söyleyebilmek
için insanın sadece cahil cesaretine değil,
aynı zamanda ‘derin’ bir misyona sahip
olması gerekir. İmam’ın bizzat kendisi itikadi meselelerde mütevatir olmayan
hadisleri delil olarak kullanıyor.)
Bununla, çok ustaca bir manevra ile Matüridîlik, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğe göre din hizmeti
verme heveslisi birtakım “din görevlileri”nin AB normlarına ya da resmî ideolojiye ve Kemalizm’e göre hadîsleri
ayıklama “operasyonu”na alet edilmek istenmiyorsa, ne yapılmak
isteniyor?
Mütevatir hadîsler toplamda kaç tanedir?
Diyanet’teki bazı “görevliler” kendilerine verilen
lanetli görevi ifa edecek, Haçlı AB’nin ya da Kemalist/Atatürkçü taifenin
hoşuna gitmeyen hadîsleri kaldırıp atacaklar, reddedecekler, biz de, Matüridî olduğumuz için onlarla “nizalaşmayacak, mücadele
etmeyecek”mişiz.
*
Adamlar tezgâhı iyi kurmuşlar.. Bir yandan Diyanet’te
birilerini görevlendiriyor, diğer yandan da ağzı laf yapan başka birilerine
“Nasıl Matüridî olunacağını” (ve böylece hadîsler gözardı edilerek dinde reform yapılmasına neden lakayt kalınması
gerektiğini) olağanüstü bir suret-i haktan gelme
“düzen”bazlığıyla anlattırıyorlar.
Bir tarafa “Yürüyün! Söyletmen vurun!” diyorlar, diğer
tarafa da, “Sen Matüridîsin kardeş, sakın elini kaldırıp da karşılık verme,
diğer yanağını çevir, bir tokat da ona aşketsin!” diye akıl veriyorlar.
*
Yazarın, konuyla ilgili ikinci yazısında, “Matüridî zihin” bağlamında şunu söylediği
görülüyor:
“ ‘Açık ilişki’ ise bir başka
ilkeyle, yani ‘liyakat’ ilkesiyle gelişir. Bir işi yapanın kim olduğuyla
değil, işi yapma biçimiyle ilgilenmek. İşin sırrı buradadır. Böyle
olunca çeviri ofisinin başına bir Yahudi’yi, hazine
yönetiminin başına bir Hıristiyan’ı, tıp
okulunun başına bir Nasturi’yi,
yaptıracağı camiin mimarbaşılığına bir Ermeni’yi getirmekte
hiçbir beis görmez. Zira bilir ki ‘eylerken’ asıl mesele eyleyenin kim olduğu
değil, nasıl eylediğidir.”
Böylece Matüridî zihin, “pratik”te “laik kozmopolit zihin” olarak
arz-ı endam ediyor.
Ortada bir tek müslüman yok..
*
Aslında İmam Matüridî bu tür “liyakat” meselelerine
falan özel olarak girmemiştir. Belki tefsirinde değinmiş olabilir.
Yazarın kendi saçmasapan “liyakat” teorisini tutup
Matüridîliğe yamaması sadece gereksiz bir köylü kurnazlığı değil, aynı zamanda
“bilgi” meselesine ilişkin ahlâkî bir arıza kabul edilebilir.
“Bir işi yapanın kim olduğuyla değil, işi yapma
biçimiyle ilgilenmek.” Yazara göre, “işin sırrı” buradaymış.
Gerçekten de, işin sırrı burada..
Yani Matüridîliğin istismarı işinin sırrı bundan ibaret..
Bir işi yapanın kim olduğu neden önemsiz olsun ki?..
Ayet-i kerîmede “Sizden olan ulu’l-emre
itaat edin” buyuruluyor.
İşte burada, yönetenin “kim” olduğu meselesi öne
çıkıyor.
Yönetici öncelikle “bizden” olacak..
Liyakat meselesi ondan sonraki konu..
*
İmam Matüridî değil fakat “siyasetname” türü kitaplar
kaleme alan ulema bu liyakat meselesini ele almış bulunmaktadır.
Mesela İbn Teymiyye, Siyasetname‘sinde
liyakatin iki boyutunun bulunduğunu söyler: Ehliyet (işinin
ehli olma) ve emanet (emin/güvenilir olma,
dürüstlük).
Aynı hususu İbn Haldun da Mukaddime‘de
dile getirmektedir.
Bu iki isme göre de, hem güvenilir hem de işinin ehli
insanları bulup çalıştırmak kolay değildir. Ancak, işinin ehli insanlardan
güvenilir olanlar bulunamadığında, güvenilir olmasa da ehil olanı çalıştırmak,
fakat çok iyi denetleyip kontrol etmek gerekir.
Ehliyetsiz kişiler, salt güvenilir (ya da sadakat
gösteren) insanlar oldukları için istihdam edilmemelidir.
Benzer şekilde Bediüzzaman da maharet (ehliyet) ve salahat (emanet,
güvenilirlik) kavramlarını kullanmakta, tercih noktasında kalındığında mahir
insanların salih insanlara tercih edilebileceklerini söylemektedir. Mesela,
onun verdiği örnekle konuşmak gerekirse, saatinizi tamir ettirmek
istediğinizde, bu işin tecrübeli ustasını, güvenilir fakat iş bilmez, acemi
elemana tercih etmek gerekir.
Batılılar da aynı şeyleri söylemektedirler. Mesela, “Etkili İnsanların Yedi
Alışkanlığı” kitabıyla tanınan Stephen Covey, “Önemli İşlere Öncelik”
(ehemmi mühimme tercih) adlı kitabında, çalıştırılacak insanda iki hasletin
aranması gerektiğini söylüyor: Teknik yeterlilik (ehliyet,
maharet) ve kişisel bütünlük (dürüstlük,
salahat, emanet).
Yazarın abra kadabra ve el çabukluğu ile İmam
Matüridî’ye getirip yamadığı “Matüridî zihin”e (ya da kendisini Matüridî
gösteren kafasızlığa) göre ise, liyakat, sadece işi iyi yapabilmeden ibarettir.
İşi yapanın kim olduğu,
nasıl bir karaktere sahip bulunduğu hiç önemli değil.
*
Hz. Ömer, bir valisinin gayrimüslim birini
muhasebe işinde kullandığını öğrendiğinde, “Onu ölmüş kabul et, o durumda
ne yapacaksan onu yap” şeklinde bir emir vermiştir.
Ancak, bu Matüridî zihin edebiyatçıları ashab-ı
güzînden söz etmekten hoşlanmazlar. Onlara illa da Selçuklu ya da Osmanlı‘dan
bahsetmek gerekir.
Osman Gazi rh. a., Orhan Gazi‘ye nasihatlerinde şöyle demektedir:
Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira
farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din
işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve
doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan,
helala harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz
kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!..
Zira Yaratan’dan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz.
Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan’ın sadık
tebligatı üzere hareket eder de şer’-i şerîfin (şerefli Şeriat’in) dışına
çıkmazdı.
*
Yazar, konuyla ilgili ikinci yazısına şöyle başlamış
durumda:
“Geçtiğimiz
Cumartesi günkü yazımda Maturidi zihin hakkında yazmaya çabalamıştım.
Yani dünyaya Selçuklu ve Osmanlı başta olmak üzere pek çok önemli siyasi ve
kültürel ada armağan eden düşünsel gelenekten bahis açmıştım.”
Evet, yazar, utanmadan bunları yazabilmiş..
Kafalarından birşeyler uyduruyor, sonra da
uydurdukları masalları, eşi bulunmaz inciler gibi ortaya döküyorlar..
İmam Matüridî’ye, onun söylemediği şeyleri izafe
ediyorlar..
Osmanlı’ya, onun savunmadığı, onun ilkelerine taban
tabana zıt bir anlayışı yamıyorlar.
Hakkı iptal etmek için, çok sinsice hareket
ediyor, hakkı batıla karıştırıyor, daha sonra da bu
karışımdan batıl olan kısımları öne çıkarıyorlar.
Osman Gazi şayet bu “Matüridî zihin” etiketi altında
“yutturulmaya” çalışılan beyinsizliğe göre hareket etseydi, Söğüt’ü bile
alamazdı.
Ne yazık ki bugün, korkunç, iğrenç, en ahlâksızca bir “din istismarı” ile karşı
karşıyayız..
Bu din istismarı, geri plandaki dinsizlik/laikçilik
tarafından planlanıp programlanıyor ve ağzı laf yapan birtakım kullanışlı
kişiler eliyle tedavüle konuluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder