ALTAY CEM CİMAYA KAFAYI TAKMAK YERİNE İCMAYI (VE DOLAYISIYLA USULÜ) ÖĞRENMELİYDİ

 

 





















Evet, Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in tartışması, ACM'nin usul meselesini kafasında oturtamamış olduğunu belgeliyor.

Anlama çabasını çıkmaz sokağa hapsedecek, sonuçsuz hale getirecek şekilde usulü hem istismar, hem de tahrip ve tahrif ediyor.

Mesela, o tartışmada sarfettiği şu sözler:

... Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

*

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (terim anlamında) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

Hiçbir zaman da Hristiyanlar bu konuda icma etmiş değillerdir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. 

İcma, bir devirdeki "bütün" müçtehitlerin bir meselede ittifak etmeleriyle kurulur. Diyelim ki bir kuşak sonra müçtehit diye bilinen bazı kişiler buna aykırı görüş ileri sürdüler, bu, icmayı bozmaz. Onlar icmaya muhalefetle suçlanırlar.

Farzedelim ki, iki kuşak sonra, müçtehit diye bilinenlerin hepsi, önceki icmanın zıddı bir görüş üzerinde ittifak ettiler. 

Bu, yeni bir icma kurulmuş olması anlamına gelmez. Onların hepsi de icmaya muhalefet etmiş ve sapıtmış olurlar.

*

Evet, acemi müçtehit ACM'nin zannının aksine, Hristiyanlık'ta hiçbir zaman teslis konusunda görüş birliği oluşmamıştır.

Her devirde muvahhid hristiyanlar vardı, bunlar, İslam'ın tebliğine muhatap olunca iman ettiler. 

Vikipedi'nin "Bogomilizm" maddesinde şunlar söyleniyor:

"BogomilizmOrta Çağ'da Bulgaristan'da ortaya çıkıp Avrupa'nın doğu ve batısında pek çok ülkede insan kitlelerini etkilemiş bir dinî akımdır.

"Bulgar Çarı I. Petro zamanında ortaya çıkan mezhep, Hristiyanlığın temel anlayışına aykırı bir harekettir. Kurucusu Bogomil (Slavca Tanrı'nın sevdiği) adlı bir köy papazıdır. ... Ortaya çıktığı ve yayılma alanı bulduğu değişik yerlerde bu akımı benimseyenler, muhalifleri tarafından AlbigenlerPoturlarBabunlar gibi farklı isimlerle anılmışlardır.

"Bogomilizm akımının mensupları kendilerini Hristiyan diye nitelemelerine rağmen birçok konuda yaygın Hristiyan anlayışından farklı inanca sahiptiler. Mesela teslise inanmıyor, İsa'nın Tanrı'nın Oğlu yerine peygamber olduğunu düşünüyor, kilise hiyerarşisini ve dolayısıyla Papalık otoritesini tanımıyor ve haç gibi dinî sembolleri kabul etmiyorlardı. Bogomiller bu özelliklerinden dolayı Orta Çağ boyunca Papalığın büyük tepkisiyle karşılaştılar, Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edildiler. Birçoğu işkenceye uğradı ve sürgün edildi.

"Bütün olumsuzluklara rağmen hızla yayılan ve Bulgaristan sınırları dışına taşan Bogomilizmin kalesi 13. yüzyıl boyunca Bosna-Hersek'ti. Bogomilcilik, Balkanlar'daki 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerine kadar etkinliğini sürdürdü. Bogomilciler, Osmanlı fethi sonrasında kitleler hâlinde İslâm dinine geçmişlerdir."

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Bogomilizm)

Kur'an'ın nüzulünden sonra böyle olduğu gibi, önce de böyleydi.

Mesela Gotlar 300'lü ve 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. 

Yine, Britanyalı (İngiltereli) rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. 

Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) tevhid ehli Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. 

Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. 

Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.

Ama onları bitirememiştir.

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki ACM'nin aptal ve cahil Japon'u için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır. 

Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) olmaları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. 

Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.

*

Acemi ACM şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu salt, akıl adını verdiğin spekülasyonlarla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: 

Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüzünün) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor. Sübutu (varlığı, mevcudiyeti) ve delaleti kat'î (kesin) bir küçük parçayı bile inkâr etsen, kâfir olursun.

Sübutu ister kat'î, ister zannî olsun, delaleti kat'î olan bir delili, (sübutunu/varlığını reddetmeksizin) o kesin delaletin hilafına yorumlarsan, o zaman da dinde olmayan birşeyi dine yamayan bid'atçı olursun. 

Sübutu zannî olan bir delili sübut bakımından tümden reddedip inkâr edersen kâfir olmazsın, fakat bid'atçi olursun. Çünkü dinden olan birşeyi inkâr etmiş olman "ihtimal"i vardır. 

*

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. 

Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, imanı tehlikeye girer. 

Ya o söz gerçekten Peygamber s.a.s.'e aitse?.. Yandı gülüm keten helva..

Böylesi bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

"Sahih diyorlar ama bence böyle bir hadîs mevcut olamaz" diyen ve orada duran kişi tekfir edilmez, çünkü o hadîsi mutlak olarak inkâr etmiş olmaz. "Peygamber'den doğrudan duysam inanırım, ravîlere güvenmiyorum" demiş olduğu varsayılır. 

Tabiî bu, haber-i vahid için geçerli. Mütevatir (yalan ve yanlış anlama üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun rivayetine dayanan) haber bunun dışındadır. Mütevatir rivayeti reddeden kişi kâfir olur. 

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrât’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci dalavereciler, hem de Altay Cem gibi usul çenebazları aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî (amelî) bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” (akaid) konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.”

 

(İlk yayın tarihi: 4 Aralık 2024)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ACM'NİN ASIL BÜYÜK TURPU HEYBESİNDE: "TEKFİR ETMEYİN, FAKAT KONUŞTURMADAN VURUN, ASIN KESİN, EZİN, YOK EDİN!"

  "BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."   Altay Cem Meriç  diye son yıllarda meşhu...