Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in tartışması, ACM'nin usul meselesini kafasında
oturtamamış olduğunu belgeliyordu.
Usulü hem istismar, hem de tahrip ve
tahrif ediyordu.. Anlama çabasını çıkmaz sokağa hapsedecek, sonuçsuz
hale getirecek şekilde..
Söylediklerine bakıldığında, bazen de, Hz. Ali
radiyallahu anh’in Haricîler için kullandığı “Hak bir söz ile batılı
kastediyorlar” tespitine benzer bir durumdan söz etmek mümkündü.
Doğruya/hakka vasıl olmak için kullanılması
gereken usul ilkelerini, o tartışmada, batıla dolaylı
destek için istismar etmeye çalıştığı görülüyordu.
*
Mesela, Gezenler ile tartışmasında sarfettiği şu
sözlerine bakalım:
“Akaid zanna bina
edilmez. Kat’î olan şey de kat’î delil ister. Zannî
delil üzerine kat’î olan birşeyi ikame edemezsiniz. … Biz bir önceki
konuşmamızda da, görüşünü yanlış bilmiyorsam, bu meseleyi, özellikle bu parlamentoya
girme meselesini aslî küfür olarak gördüğünü söylediğini duymuştum. …
Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î
bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela
Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını
bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı
kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz
konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır
çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın
dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam
değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda
şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir
Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî
küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın
anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın
anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya
da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”
Usulden anladığın buysa, usul namına hiçbir şey
öğrenmemiş olsan daha iyiymiş.
*
Bir taraftan “Akaid zanna bina edilmez” diyorsun,
diğer taraftan, “dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen” bir Japon’un
benimseyeceği “akaid”den söz ediyorsun.
Adam cahilse, aptalsa, usul bilmiyorsa, kat’î
ile zannîyi nasıl ayıracaktır?
Böyle biri, İslam hakkında birşey duyduğunda, ne
kadarının kat’î delillere dayandığını ve kat'î hüküm içerdiğini, ve ne
kadarının zannî olduğunu nasıl anlayacaktır?
Evet, “Böyle bir insanın anlayabileceği deliller”den
söz ediyor.. Yani aptal, cahil ve usul bilmeyen birinin bile "Bu sözlerden
şu anlaşılıyor" diye hemen anlayacağı, tereddüt yaşamayacağı ifadeler.
Ancak, "delil" eksenli bir tebliğde
bunu yapabilmek kolay değildir.
Çünkü muhatabınız delillerin içinden çıkamaz, kimi
zaman yanlış anlar. Çıkabilmesi için, içtihatta bulunabilecek seviyede alim
olması gerekir.
Eğer delillerden hareketle tebliğde bulunuyorsan, önce
usul öğretmen gerekir, bu da pratikte mümkün değildir.
Dolayısıyla, delilleri değil, delillerden çıkan
sonuçları anlatman icab eder.
Ulema tarafından fıkıh ve akaid kitaplarının telif
edilmiş olmasının nedeni de budur.
Aptal, cahil ve usul bilmeyen bir Türk köylüsünün ya
da şehirlisinin önüne deliller olarak ayet ve hadîsleri koyun bakalım, işin
içinden nasıl çıkacak?
Zeki adam belki zamanla birşeyler öğrenir, fakat
aptal, muhtemelen abdest almayı ve namaz kılmayı bile öğrenemeden bu dünyadan
göçer.
*
"Dil bilmeyen (Arapça'ya yeterli düzeyde vakıf olmayan), aptal,
cahil, usul (fıkıh usulü) bilmeyen bir Japon"a
neyin küfür olduğunun anlatılması meselesine gelelim.
Ona, onun anlayabileceği deliller getirilmesi
lazımmış. Meriç efendi, "Zannî olmaması, böyle bir
insanın anlayabileceği deliller olması gerekir" diyor.
Demek ki, "böyle bir insanın
anlayabilirliği"nden kastı, delilin zannî olmaması..
Şimdi söyle bakalım, mesela, “Allah’ın indirdiği
ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) ayet-i
kerimesi bu denklemde nereye düşüyor?
Bu ayetin delaleti zannî midir?..
Diyelim ki böyle "Arapça'yı bilmeyen, aptal, cahil, fıkıh
usulünden habersiz bir Japon" Türkiye'ye geldi ve müslüman oldu, ve de bu ayet-i kerimeyi duydu, bundan
hareketle, "Demek ki, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen bu Türk
yöneticileri kâfir" derse, sen buna nasıl cevap vereceksin?
"Yok, bu ayetin delaleti zannî" diyerek
kendince usul dersi vermeye mi kalkışacaksın?
Karşındaki kişi, "Bunun neresi zannî, anlamı bu
kadar açık çok az söz duydum" derse verebileceğin "zannî olmayan" (kesin) bir cevabın var mı?
Şimdi sen, "haber-i vahid"
durumundaki hadîsleri (yani sence zannî olan, itikadla/akaidle
ilgili konularda sence devre dışı bırakılması gereken delilleri) devreye
koymadan, o adamın bu ayeti doğru anlamasını nasıl sağlayacaksın?
Ne diyeceksin adama, "Böyle bir ayet var ama boş
ver, önemseme" mi diyeceksin?
Ya da bu ayetin delaletini "zannî" ilan edecek, kat'î olanın da aslında zannî olduğunu söyleme türünden sözde felsefî artistik laf ebelikleriyle, yaldızlı sözlerle işin içinden sıyrılmaya mı çalışacaksın?
*
Kur’an ayetleri
birbirini tefsir eder, açıklar.. Sünnet de hakeza..
Söz konusu ayeti diğer ayetlerle ve hadîslerle birlikte ele
aldığımızda şunu anlarız: Allah’ın indirdiği ile, beğenmeyerek,
küçümseyerek, inkâr ederek hükmetmeyen kimse, kâfirin ta kendisidir.
İnkâr etmediği, kabul ettiği halde hükmetmeyen ise,
kâfir değilse de, diğer ayetlerde belirtildiği üzere, zalimin ve
fasığın ta kendisi olur.
Zalimlik ve fasıklık da herhalde bir meziyet değildir.
Allah’ın indirdiği ile, buna gücü yetmediği
için hükmetmeyen ise mazurdur.
Ancak, "inkâr etmediği halde Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin" kâfir değil de zalim ya da fasık olacağını söylediğimizde, birisi çıkıp bize, "Onlar hem kâfir, hem de zalim ve fasıktırlar" diyebilir.
Bunların birbirlerini nefyetmediklerini söyleyebilir. (İnsan hem kör hem topal olabilir. Kör olması, topal olmayışının delili olmaz.)
Buna karışılık siz, ayetlerden hareketle,
"Allah'ın hiç kimseye gücünün yetmeyeceği sorumluluk yüklemediğini"
söyleyebilirsiniz, fakat karşınızdaki, bu "gücün yetmemesi" hususunda
kesin bir hüküm bulunmadığını, bunun "zannî" bir argüman olduğunu
ileri sürebilir.
Karşındaki aptal ve cahil olduğu için bunu söyleyemese
bile, sen kendin, öne sürdüğün şartı çiğnemiş, "zannîlik" deryasına
yelken açmış olursun.
Muhatabın biraz araştırıcı
biriyse, karşına, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeme mazeretini"
çözülmesi gereken önemli bir sorunsala dönüştüren şu ayetle de çıkabilir:
"Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: «Ne
işde idiniz!» dediler. Bunlar: «Biz yeryüzünde çaresizdik» diye cevap verdiler.
Melekler de: «Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» dediler.
İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir." (Nisa, 4/97)
*
Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme mevzuunda başka bazı
ifadelerin (fasıklık, zalimlik) bulunması, söz konusu ayeti delalet açısından
sorunlu hale getirmez.
Ayetin delaleti, küfre işaret etme bakımından
açık..
Fakat konuyla ilgili tahsis edici yahut kayıt getirici
başka ayetler bulunduğu için, onları dikkate almak gerekir.
Söz konusu ayete anlam verirken başka ayetlerdeki
ifadeeleri (fasıklık, zalimlik) gözönünde bulundurmamız, ilk ayetteki
"kâfirlik" kaydını kenarda tutmamız, ilk ayetin delaletindeki
zannîlikten kaynaklanmıyor.
Eğer böyle herşeye bir zannîlik kulpu takarsan, söz
konusu ayeti tahsis eden, ona kayıt getiren ayetleri de delalet bakımından
zannî kabul edip, “Bunlardaki tahsis ve takyid de zannî, dolayısıyla söz konusu
ayetin hükmü hakkında dikkate alınamaz” demek zorunda kalırsın.
*
Evet, acemi ACM, ayetlerin anlaşılması konusunda
kat'îlik-zannîlik, "aptal, cahil, Arapça ve usul bilmeyen" insanlar
tarafından anlaşılabilirlik kaydı getirirken maksadı, zekî insanlara hareket
imkânı bırakmama kurnazlığından ibaret.
Sanki İslam, sadece aptallar için vahyedilmiş bir
din.. Doğru anlamanız için aptal, cahil ve usul (yöntem) bilmez adam olmanız
gerekiyor. Arapça'yı da bilmiyorsanız, anlama şansınız daha büyük.
Hülasa, ACM, usulü, usulden hasıl olması beklenen
faydanın yok edilmesi gayesine matuf olacak şekilde kullanıyor.
Usul, haber-i vahidin (amel noktasından çok önem taşımamakla birlikte)
itikadî bağlayıcılık noktasından zannîliğinin gözönünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekerken, bu kurnaz
şahıs, usulün dikkat çektiği bu noktayı usule karşı kullanmaya kalkışıyor, (usule aykırı olarak) tartışmada haber-i vahidi delil olarak asla kabul etmeyeceğini söylüyor.
*
Böylece, anlama çabasına darbe vuruyor. Usulü tahrif
ve tahrip ediyor.
Çünkü usul, yaptığı bu ayrım ile, haber-i vahidi kabul
etmeyenin tekfir edilmesinin önüne geçerken, ona haber-i vahidi kabul etmeyen
karşısında bir üstünlük de tanımıyor. Böyle birini "bid'atçi" (Ehl-i
Sünnet dışı) olarak teşhir ediyor.
Yani usul, itikadî tartışmada haber-i vahidi tümden
devre dışı bırakmıyor. Onun zannîliğinden hareketle tekfirin önünü kapatıyor,
fakat bu tavra onay da vermiyor. Böyle birinin, kâfir olmasa bile dalaletten (sapıklıktan) bir payının bulunduğunu bildiriyor.
ACM ise, giriştiği tartışmada haber-i vahidleri kabul
etmeyeceğini söyleyerek, Ehl-i Sünnet'ten olmakla bid'atçi olma arasındaki
farkı yok ediyor.
Böylece bizzat kendisi, usul noktasından bid'atçı
(Ehl-i Sünnet dışı) safta arz-ı endam etmiş oluyor.
Gayesi ise, Ehl-i Sünnet'in ehl-i bid'at ile olan
tartışmasında ilk kesimi zannîlik laga lugası ile silahsızlandırmak ve etkisiz
hale getirmekten ibaret.
Bunu belki de tam olarak bilinçli biçimde yapmıyor.. Fakat heva ve hevesine, nefsine hoş gelenin peşine takıldığı, ve buna bağlı olarak kafasını usulü istismar ve tahrip için kullandığı açık.
(İlk yayın tarihi: 4 Aralık 2024)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder