ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 7

 




HRİSTİYANIN BİLE BU KADARINA TAHAMMÜL EDEMEDİĞİ ÇAĞDAŞ TÜRKİYE TİPİ İMANSIZ İLAHİYATÇILIK

 

Bir önceki yazıda Almanya-Frankfurt’ta 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen bir sempozyumdan söz etmiştik.

İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kur’an” konulu sempozyumdan..

Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (sonradan başkan olan) Mehmet Görmez ile profesör arkadaşları Ömer Özsoy, İlhami Güler, Burhanettin Tatar, Mustafa Öztürk ve Yasin Aktay’ın da katıldığı bu sempozyumda pırasasör Ömer Özsoy’un en hakiki ve öz küfür sözler söylemiş olduğunu görmüştük.

Ayrıca bu küfür sözlerin, değil bir bilim adamına, 10 yaşındaki zeki bir çocuğun bile ağzına yakışmayacak mantıksız ve cahilane saçmalıklar olduğunu göstermiştik.

Doğal olarak böylesi saçmalıklara müslümanın iman gereği, bir bilim adamının da (kâfir bile olsa) akıl, mantık ve bilim adına itiraz etmesi gerekir.

*

Nitekim Ömer Özsoy’un zırvalarına o sempozyum sırasında itiraz edilmiş..

Bir kişi itiraz etmiş..

Bilin bakalım kim olabilir?

Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan “adalet”in kılıcı, “ahlâk”ın yılmaz savunucusu, “fazilet”in etten ve kemikten heykeli, Kur’an ilkeleri arkeoloğu, “meşruiyet” abidesi Mehmet Görmez mi?

Yoksa, bir ara AK Parti’de önemli bir görevde bulunmuş olan (Yeni Şafak gazetesi yazarı) Yasin Aktay mı?

Hiçbiri değil..

İtiraz eden kişi bir hristiyan Alman..

Prof. Dr. Felix Körner.

*

Körner, özetle şöyle demiş:  

“Özsoy’un … çalışması [sunduğu tebliğ][kutsal] kitabı olan ilâhî [semavî] bir dinin tefsiri [yorumu] olmaktan çıktı. … 

“Çalışması, [müslüman ya da gayrimüslim, Allah’a inanan ya da ateist farketmeksizin] herkesin kabul edebileceği, tarihsel açıdan allanıp pullanmış ahlâkî [içerikten yoksun, lafta kalan] normlardan ibaret. 

“Yani Kur’ân [hukukî düzenlemeler getirip hayatı düzenleyen bir Tanrı buyruğu olmaktan çıkmış, hukukî emir ve yaptırım içermeyen] bir ahlâk kitabına indirgenmiş. 

“[Bu türden] Dışarıdan gelen her reform [dini güncelleyip yeniden biçimlendirme] girişimi, aslında Kur’ân’ın kendisinde var olan ıslahatçı potansiyeli yok etmektedir [İnsanları ıslah eden bir kitap olmaktan çıkıp, insanların ıslah ettiği bir kitaba dönüşmektedir].

(https://dintahripcileri.com/kurani-bitirme-sempozyumu-2/)

Körner’in bu sözlerini dinleyen ilahiyatçı Türk pırasasörler acaba utanmışlar mıdır?

Sanmıyorum, çünkü utanmaları için önce yapılan eleştiriyi anlamaları gerekiyor.

Bunlar ise kimisi görmez, kimisi duymaz, kimisi akletmez bir taife..

Söyleneni anlamadıkları için utanmak gibi bir bahtsızlığı yaşamaları mümkün değil.

Şanslı adamlar..

*

Önceki yazıda merhum allâme Tehanevî’nin ifadelerine de yer vermiştik.

O, konuyla ilgili olarak şu soruyu sormaktadır:

“Bir kimse bir devrin yöneticilerinin kanunlarını alır ve her bir kanun için hikmet ve maslahat uydurur, sonra o hikmetlerin daha başka bir kolay yolla gerçekleşmesi temeline dayalı olarak o kanınları geçersiz sayarsa yöneticiler ona hangi muâmeleyi yaparlar?”

Mesela Türkiye’den örnek verelim..

Selanikli Mustafa Atatürk, (elin gâvuru sanayi devrimi filan yapmışken, kendisine kolay geldiği için, çapını ve vizyonunu yansıtan, çorap, atlet, pijama, kilot, don devrimi türünden) bir şapka devrimi yapmıştı.

Şapka giymeyi kabul etmeyenler idam bile ediliyordu.

Don giymezsen idam edilmiyordun ama şapka giymezsen idam edilebiliyordun.

Hayır, burası bir tımarhane değildi, füze hızıyla çağdaşlaşan bir ülkeydi.

Bir Türk dünyaya bedeldi, fakat bütün bir Türk milletini toplasan bir gâvur şapkasına denk olamıyordu.

*

Selanikli şapkatörün anlayışına göre şapka kanununun hikmet, maksad ve maslahatı halkı çağdaşlaştırmak, medenî Batılılar’a benzetmek, milletin hayat tarzını güncellemekti.

Bunu da 'zor'la yapıyordu.

Buna karşı birileri o gün şöyle deselerdi nasıl muamele görürlerdi: 

Çağdaşlık öyle şapkayla olmaz, çağdaş Batılıların hepsi şapka mı giyiyor?! Üstelik çağdaş olmayan ölüp gitmiş eski geri kafalı Batılılar da şapka giyiyorlardı. Asıl çağdaşlık monokl gözlük ve pipoyla olur. Şapkanın canı cehenneme, bütün vatandaşların monokl ve pipo taşıması zorunluluğu getirelim. Tütün kullanmasa bile ağzında piposu olsun.. Monokl ve pipo, şapka gibi mi, şapka haydut Al Capone'da da var, Şikago'nun zenci serserilerinde de.. Hangi çağda yaşadıklarının farkında olmayan birileri bunu anlamaktan ve devrimlerini güncellemekten bile acizler. Monokl ve pipo, sakalsızın Londralı aristokrat, sakallının da Heidelberg'li filozof gibi görünmesini sağlar. Ben şapka devrimine devrim mi derim, devrim dediğin monokl ve pipo devrimidir. İşte ancak o zaman tam çağdaş Batılı oluruz, Batılılaşmanın ruhuna bu daha uygun. Şapkaymış, hıh!”

Evet, biri bunu deseydi ne olurdu?

Olacağı şuydu: Birincisi, şapka devrimine muhalefetten vahşice derisini yüzmezlerdi ama muhtemelen kibarca asarlardı.

İkincisi, “Sen Atatürk’ün lafının üstüne nasıl laf söylüyorsun, hem senin böyle alternatif bir yol önermen Atatürk’ü akılsız, fikirsiz, densiz, bilgisiz ve beceriksiz bir zorba, kifayetsiz muhteris bir Firavun taklitçisi kabul etmen ve hatta onunla alay etmen anlamına gelir. Cezalardan ceza beğen Cumhuriyet düşmanı vatan haini, Atatürk düşmanı devrim karşıtı!” demezler miydi?!

*

Somut/müşahhas bir başka örnek verelim..

Varsayalım ki birisi şöyle diyor: 

“Mahkemelerden, yargılamadan maksat nedir? Adaletin yerini bulmasıdır. Cezadan maksat nedir, suç işleyene bedel ödetilmesi ve bunun başkaları için ibret dersi olmasıdır. Mahkemelerin varlığının da, cezalandırmanın da hikmeti bu.. Fakat mahkemeler yavaş çalışıyor, şahit mahit derken iş tavsıyor. Bu hikmet ve maslahatın gereğini ben daha çabuk ve etkili şekilde yerine getiririm. Katillerin, ırz düşmanlarının, hırsızların, tacizcilerin peşine düşer, durumlarına göre suçlarının faturasını keserim. Suçlarının derecesine göre kimini öldürürüm, kimini döverim, kimine para cezası keser o parayla fakirlere yardımda bulunurum.”

Bunu yapan kişiye, “Aferin, mahkemelerin maksad ve hikmetini kavramış, adalete hizmet ediyor” denilmez. Bu yaptığı da suç kabul edilir.

Şeriat’i (İslam’ın hükümlerini) güncellemeye kalkışan azgelişmiş zekâların durumu da budur.

*

Bu tarihselci taifesi az angut, bir parça idraki kıt, ileri düzeyde de anlama özürlü oldukları için şefkat ve merhametle terbiyeyi hak ediyorlar.

O yüzden sabırla anlatmaya devam edip bir başka örnek verelim..

Varsayalım ki birisi şöyle diyor: 

“Hekimlikten/doktorluktan maksat ne? Bunun hikmeti ne? Hastaların tedavi edilmesi.. Benim dedem de, babam da, annem de hekimdi, onlardan tıbbı iyice öğrendim.. Her ne kadar tıp tahsilim ve diplomam yoksa da, bu işi onlardan kaptım. O halde ben de bir muayenehane açıp doktorluk yapabilirim. Yaparım. Bu konuda devletin yasak getirmesi bağnazlık ve yobazlıktır, geri kafalılıktır, çağdışılıktır. Bu yasak, insan kaynağı israfıdır. Haksızlıktır. Sadece bana değil, hastalara da yapılmış bir haksızlık. Topluma katkı sağlamama engel oluyorlar.”

Bunu diyen kişiye, “Aferin, sen olayın ruhunu kavramış, hikmet ve maslahatları hatmetmişsin, doğru diyorsun” mu derler?!

Böylesi bir mantık kabul edilir mi?

Tarihselci ve güncellemeci yenilikçiliğe göre, kesinlikle kabul edilmelidir.

*

Merhum Tehanevî şöyle bir örnek veriyor:

“Bundan daha da açığı şudur ki; mahkeme bir kimse için şâhitlik yapmak üzere ihzâr [mahkemede hazır etme] hükmü çıkarır, ihzâr kağıdını görüp de imzaladıktan sonra ‘Mahkemeye gelmekten maksad şâhidliği yerine getirmektir, bunun daha kolay başka bir yolu vardır, ben olan bitenlerin tamamını yazar posta yoluyla müseccel [kayıtlı, belgeli] olarak gönderirim’ diyerek mahkemeye gelmezse, bu adam ihzârda yazılı olan yer ve zamanda hazır bulunmazsa, kendisi için yakalanma hükmü çıkarılmasını hak etmez mi?…”

İşte, şer’î, meşrû, aklî lagalugalarıyla şer’î hükümleri görmezden gelenlerin durumu budur.


ALTAY CEM MERİÇİYE MEZHEBİ MÜNTESİPLERİNE MEKTUPLAR - 6

 




HAÇLI TARİHSELCİLİĞİNİN "EN KARA" YERLİ VE MİLLİ FEDAİLERİ

 

Merhum Tehanevî şu tespiti yapıyor:

“İyice düşünüldükten sonra ortaya çıkan bir hakîkat vardır. O da şudur: Hikmet ve maslahatların uydurulması [kafadan icat edilmesi] –ki [böylece] onların [amel ve ibadetlerin] tamamı [ahirete yönelik ibadet olmaktan çıkıp] dünyevî işlere dönüşmektedir– perde gerisinden, âhiretin maksûd olduğunu [dolaylı biçimde] inkâr demektir.

Evet, böyledir. Dinin dünyevî/seküler hale getirilmesidir.

Laikleştirilmesidir.

Tahrif edilmesidir.

Hikmet, maksad ve maslahat icat edip hükümleri güncellemek de tahrif değilse, tahrif nasıl birşeydir?

Tahrif daha başka nasıl olabilir ki?!

Daha ötesi açıkça inkârdır.

İçindeki inkârı dışına vurmaktan kaçınanların yapacağı şey ise, “Ben aslında karşı değilim ki, emrin maksad, hikmet ve maslahatlarını dikkate alarak güncelleme yapıyorum, emrin ruhuna uygun hareket ediyorum” demek olacaktır.

Fakat kendi samimi eş dost çevresi içinde inkârını açığa vuracaktır.

*

Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (sonradan başkan olan) Mehmet Görmez ve prof. arkadaşları Ömer Özsoyİlhami Güler, Burhanettin Tatar, Mustafa Öztürk ve Yasin Aktay’ın katılımıyla, Almanya-Frankfurt’ta 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kur’an” konulu bir sempozyum gerçekleştirildi.

Açılışta (ismiyle müsemma) Görmez de bir konuşma yaptı.

Ve orada Ömer Özsoy’un sempozyum için pişirdiği tarihsel kekler, değil Müslümanları, Yahudileri ve Hristiyanları bile şaşkına çevirdi.

Şunları demişti:

“Anlaşılan, Hz. Muhammed Kur’ân’ı yazılı hale getirmeyi kendi ödevi olarak görmedi. Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu. Aksine Allah, insanlarla olan esnek iletişimini korumak için Kur’ân metninin yazıya dökülmesine karşıydı.

“Tanrı gerçekten yazılı bir metin mi istiyordu, yoksa inananlarla olan esnek iletişimini korumak için tam tersini mi? …. Bir araya toplanan farklı metinlerin ne zaman bir sistematiğe döküldüğü de Müslüman araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler arasında tartışmalı. Birçok Batılı bilim insanına göre bu işlem, Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok daha sonraları yapıldı. Kuran’ı yorumlama ihtiyacı Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta ortaya çıktı.

“Kuran’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir kitaptır.”

(https://www.dhaber.com.tr/frankfurtta-neler-olmus-neler/)

*

Adamda az biraz akıl, çorbadaki tuz kabilinden bir parçacık tutarlılık, bir tutamcık ilim haysiyeti olsa, “Ben tarihselci bir adamım, Kur’an’ın bir kitap şeklinde bir araya getirilmemiş olmasını ebedî geçerliliğe sahip bir hüküm değil, tarihsel (belli bir tarihle sınırlı) durum olarak kabul etmeliyim” demesi gerekir, ama nerde?

Bu zekâsı sekiz yaşında patinaj yapıp kalmış şahıs, şayet dokuz yaş zekâsına sahip olmayı başarabilseydi, şunu akıl edecekti:

Tamamlanmamış, nüzul sürecinin devam etmesiyle ayetleri çoğalan ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayatta olduğu sürece de son noktası konulmuş sayılamayacak bir kitabın o gün için yazılı hale getirilmesi beklenemezdi.

Bu “iletişim” dehası ilahiyatçı bir de Allahu Teala’ya “esnek iletişim” atfediyor. Ne demekse?

*

Ayrıca, kendisine vahiy gelmiş gibi şu hükmü veriyor: “Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu.”

Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu, fakat ashab bunu anlayamadı, çünkü Ömer Özsoy aralarında yoktu.

Bu “içindeki çocuğu öldürmemiş” zekâ küpünün dünyaya gelmesi için bin 400 yıl geçmesi gerekiyordu.

İslam dünyası için ne büyük kayıp, ne hazin bir trajedi, ne acı bir eksiklik!

İşte, Ömer Özsoy aralarında olmadığı için Hz. Ebubekir döneminde ashab, Hz. Ömer’in (Hattaboğlu Ömer’in) teklifiyle Kur’an’ı “bütüncül yazılı metin” haline getirmeye başlamışlar.

Halbuki Allah, Ömer Özsoy’un bildirdiğine göre, bunu istemiyordu.

Allahım, bu da Ömer (Ömer Özsoy), o da Ömer (Hattaboğlu Ömer), fakat aralarında ne kadar büyük fark var!..

*

Allahu Teala, Ömer Özsoy gibi büyük bir değeri Türkiye Cumhuriyeti’nin en kara Ankara Ekolü vasıtasıyla vatana lütfettiği için tarihselci modernistler kimbilir ne kadar mutludurlar.

Böyle "anlayış"lı insanlar kolay yetişmiyor. Allahu Teala’nın neyi isteyip istemediğini sadece Hattaboğlu Ömer değil, rasulü (elçisi) Hz. Muhammed salllallahu aleyhi ve sellem bile anlayamamış.

Çünkü, vahiy kâtiplerine ayetleri yazdırmış.

Ömer Özsoy’un o gün yaşamamış olmasının yol açtığı faciayı görüyor musunuz!

O gün yaşamamış olduğu için bu ümmet neler kaybetmiş neler..

Ömer Özsoy o gün yaşayıp Peygamber Efendimiz sallalhu aleyhi ve sellemi irşad etmeli, “Ne yapıyorsun Muhammed, Allah yazılı bir metin istemiyor” demeliydi. (Tarihselci kafaya göre böyle.)

İşte, bizim köylü Mehmet Ağa’nın davarına çoban yapıp üç koyunu bile emanet etmeyeceği, varlığını bu dünya için tümden zarar sayacağı böyle bir adam, Ankara İlahiyat’ta öğrencilere İslam’ı öğretiyor.

Hayır, ülkemiz tımarhane değil, sadece sirk.

*

Bu Özsoy’un (Süleyman Soylu'nun kulakları çınlasın) bir diğer tarihsel "kek"i şu:

“Bir araya toplanan farklı metinlerin ne zaman bir sistematiğe döküldüğü de Müslüman araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler arasında tartışmalı.

Tartışmalı; üzerinde ittifak yok.

Çünkü Batılılar, Müslümanlara bilmedikleri Müslümanlığı öğretmeye koyulmuşlar:

“Birçok Batılı bilim insanına göre bu işlem, Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok daha sonraları yapıldı.”

Peki Özsoy hangi tarafta yer alıyor?

Müslümanlar'ın mı yanında, yoksa Batılı Hristiyanların mı?

Nedense bunu söylemiyor.

Fakat, "Bakın benden duymuş olmayın, Batılılar böyle diyor ey Müslümanlar, haberiniz olsun ha!.. Durum bildiğiniz gibi değil" demeyi, Batılı'nın iddilarının distribütörü, propagandisti ve reklamcısı olarak hizmette bulunmayı da ihmal etmiyor.

*

Özsoy’un bir diğer dibi yanık keki:

“Kuran’ı yorumlama ihtiyacı Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta ortaya çıktı.”

Daha birinci kuşak nedir, ikinci kuşak nedir, bunu bile bilmeyen, öğrenememiş bir adama ilahiyatta prof. unvanı veren eğitim sisteminin içine tükürmek, onu onurlandırmak ve tükrüğümüzü ziyan etmek olur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde İslam’ın henüz 22 yıllık (Güneş takvimine göre 22 yıl) bir mazisi vardı.

İlk 10 yılda müslüman olanların sayısı çok az. Son 10 yılda müslümanlar çoğalmaya başladı. Asıl büyük kitle ise son birkaç yılda müslüman oldu.

Dolayısıyla Peygamber Efendimiz s.a.s. vefat ettiğinde birinci kuşak olduğu gibi duruyordu.

*

Büyük yorumcu Özsoy'un sözünü ettiği yorumlama ihtiyacı meselesine gelince..

Kur’an, nazil olurken, olayların gelişimine göre küçük parçalar halinde geliyordu.

Ashab, ayetlerin hangi olaylar üzerine, kimin hangi lafından veya davranışından dolayı indiğini, hangi manaya geldiğini gayet iyi biliyordu.

Ayrıca Peygamber Efendimiz s.a.s.'in uygulaması da onların meseleleri daha iyi kavramalarını sağlıyordu.

O günün gündemini, inen o ayetler belirliyordu. Herkes onları konuşuyordu.

Bugünün siyasetçilerinin önemli açıklamalarının halk tarafından ilgiyle takip edilmesi gibi..

Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan birşey söylediğinde, insanlar onu söylemesine sebep olan etkenleri genelde biliyorlar, dolayısıyla meramını anlamakta zorlanmıyorlar.

Fakat bundan 150 yıl sonra bir kimse, Erdoğan'ın bugünden bir hafta önce AK Parti grubunda yaptığı konuşmayı okuduğunda, onun neyi niçin dediğini, hangi lafıyla kime çaktığını, kimlere mavi boncuk dağıttığını tam anlayamayacaktır.

Birşeyleri anlayacaktır ama herşeyi değil. Bazı şeyleri de yanlış anlayacaktır.

Onun böylesi konuşmalarını sadece Erdoğan’ın siyasî hayatı konusunda uzmanlaşmış, kendilerini neredeyse bütünüyle onun iktidar döneminin inceleme ve araştırmasına vakfetmiş olan kişiler tam olarak çözümleyebileceklerdir.

*

Kur’an için de durum buydu..

Ashab, Kur’an’ın mesajını rahatça anlayabiliyordu.

Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefatının üzerinden uzun zaman geçince, ve ashab da vefat edince, insanlar Kur’an’daki bazı ifadeleri anlamakta, çözmekte kısmen zorlanmaya başladılar.

Bunu tam başarabilenler ancak kendilerini tamamen bu işe vakfetmiş olan kişilerdi. Ve sayıları azdı.

Ve insanlar kafalarına takılan birşey olunca gidip onlara soruyorlardı.

Sonradan bu ihtiyaca cevap vermek üzere tefsir kitapları telif olundu.

Ancak, Kur'an ile Erdoğan gibi siyasetçilerin konuşmaları aynı kefeye konulamaz.

Erdoğan, çoğu zaman "o gün ya da o an için" konuşur, sözleri tarihseldir, değerlendirmeleri genelde bugüne ve bu coğrafyaya özgüdür, sınırlarını da bir ölçüde Selanikli Mustafa Atatürk'ün temelini attığı rejim belirlemektedir. 

Allah'ın kelamı ve hükümleri ise öyle değildir.

Allahu Teala kimsenin hatırı için hüküm indirmez, oy almak için popülizm yapmaz, "siyaset icabı" "esneklik" göstermez.

O "esnek" (dönek, yamuk, kıvırtan) iletişim, Ömer Özsoy gibi akademikimsi "sözde bilim" canbazlarında olur.

*

Evet, Kur'an ile bu zamanın siyasetçilerinin ve akademik fırıldaklarının konuşmaları aynı kefeye konulamaz.

Siyasetçi, "Politika böyle gerektiriyor" diyerek bugün iyi dediğine yarın kötü diyebilir. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün "Siyaset ise konjonktürel bir yapı. Siyasetin doğasında başarılar olduğu kadar başarısızlıklar da var, bazen beyaza bilerek siyah deme durumları söz konusu" şeklindeki sözleri hatırlardadır. 

Allahu Teala ise ancak hak ve hakikati söyler.

Siyasetçi bir gün falan ile ailece samimi pozlar verir, ertesi gün ağzına gelen hakareti sıralar, daha ertesi gün yumuşar, onun hakkındaki sözleri birbirini tutmaz, Allahu Teala'nın ise mesela Yahudiler ve Hristiyanlar hakkındaki beyanı Kıyamet'e kadar geçerlidir, değişmez.

Siyasetçi seçim zaferini müjdeler, ya tutar ya tutmaz, Allahu Teala ise, "Bizansİran karşısında yenildi, fakat üç ila dokuz yıl arasındaki bir süre içerisinde tekrar savaşacaklar ve bu defa galip gelecekler" diye haber verir, öyle de olur.

Çünkü kullar gelecek hakkında tahminde bulunur, Allahu Teala ise geleceği takdir eder, tamamen bilir.

Siyasetçi "Enflasyon ha düştü, ha düşecek" der, düşmez, Allahu Teala ise Fetih Suresi ile müminleri "yakın bir fetih" ile müjdeler ve o gerçekleşir.

*

Allahu Teala'nın kelamı, sözleri; sadece indiği zamanın, coğrafyanın, o günün insanlarının, o gün gerçekleşen olayların bilgisini vermez, onları vesile yaparak, onlar üzerinden Kıyamet'e kadarki insanlık durumlarının haritasını çıkarır.

O, zamana adanmış zamane sözleri değildir, her devrin geçerli sözüdür.

Eğer Kur'an bugün için geçerli olmasaydı, Allahu Teala haşa tanrılıktan emekli olmadığına göre, yeni peygamber ve kitap gönderirdi. Kur'an son kitap, Peygamber Efendimiz s.a.s. de son peygamber olmazdı. 

(Bununla birlikte fesat Reşat Halife ve İskender Kebap Evrenosoğlu gibi adamları peygamber kabul edenler yok değil. Hâlâ ineğe kutsallık atfedip tapanların bulunduğu bir dünyada buna şaşılmaz. Çakma peygamberler sütleri olmadığı, etleri ve derileri işe yaramadığı, kağnıya ve sabana da koşulamadıkları için Hindistan'ın inekleri kadar rağbet görmüyorlar, fakat "mucize"leri Sünnet’i inkâr ve haramları helal yapma olduğu için olsa gerek, züğürt tesellisi kabilinden bir iki tane müşteri bulabiliyorlar.)

*

Gelelim Özsoy’un son cümlelerine:

“Kur'an’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir kitaptır.”

Papaz zangoçluğuna özendiği anlaşılan bu azgelişmiş akademikimsinin yüzde 10’la neleri kastettiği belirsizse de itikatla ilgili ayetler olduğunu düşünebiliriz.

Kur’an’ın yüzde 90’ı tarihsel bağlamda yorum gerektiriyormuş.

Yani, o tarihe ve coğrafyaya özgü sözler olarak kabul edilmeliymiş.

Dolayısıyla, Kur’an’ın bize hitap eden kısmı sadece 60 sayfası..

Geriye kalan 540 sayfa o dönemin Arab’ı için.. Her devrin Arab'ı için bile değil.

Böylece Özsoy, Kur'an için "Evrensel değil" hükmünü veriyor.. Yani bütün zamanlara ve bütün coğrafyalara hitap etmiyor.

Geçerliliği de yok.. Nazil olduğu zamanki Arap için geçerliliği varmış, onlar ölünce geçerlilik de onlarla birlikte ölmüş.

Özsoy'un soysuz kanaati böyle.

Bugün elinize bir kitap alsanız, sadece onda birinin size hitap ettiğini, onda dokuzunun ise lüzumsuz şeyler anlattığını görseniz ne yaparsınız?

"Yüzde 80-90’ı, hatta yüzde 100’ü geçerli bilgilerden oluşan bu kadar kitap dururken yüzde 10’u değer taşıyan bir kitabı ne yapayım, bir gram şeker için keçiboynuzunun bu kadar samanını niçin çiğneyeyim" demeniz mümkün. 

İşte Ömer Özsoy’un söylemek istediği fakat söyleyemediği, “Anlarsınız ya!” makamından sağ kulağını sol eliyle tutarak verdiği örtük soysuz mesaj bu.

*

Evet, bunları 2008 senesinde söylemiş.

Fakat, o tarihten altı yıl önce karın ağrısını daha açık dile getirmiş..

2002 yılında Diyanet tarafından düzenlenen bir sempozyumda daha büyük bir yumurta ile ilahiyat çiftliğinin ürün kataloğunu zenginleştirmiş:

Kur’an-ı Kerim’in muhteva itibariyle tamamen ilâhî, dolayısıyla tamamen dînî bir metin gibi, bir bütünlük gibi algılanmasının o denli isabetli olmadığı kanaatindeyim.”

Tamamen ilahî (tanrısal) olmaması, tamamının Allahu Teala tarafından indirilmemiş olması anlamına geliyor.

Uydurulmuş..

Bunu Tevrat ya da İncil için demiyor, Kur'an için diyor.

Müslümanlardan kitaplarının intikamını almak isteyen bir yahudi ya da hristiyan gibi konuşuyor. 

Özsoy'un aktardığımız lafının İslam itikadı açısından hükmü şundan ibaret: Katkısız ve katıksız, saf, süzme, en hakiki küfür.

*

Ömer Özsoy’un bu laflarının yer aldığı kitap, (sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan) Mehmet Görmez’in Diyanet’te dinî yayınlardan sorumlu başkan yardımcısı olduğu dönemde kurum tarafından yayınlanmış.

Bu Görmez’in bir lafı, Ömer Özsoy’dan fazla bir farkının bulunmadığını gösteriyor. Kahve dövücü Ömer’in hınk deyicisi olarak “Kur’an’ın, kanun metni gibi okunmayıp, ondan sadece ilkeleri çağa taşımak”tan söz etmiş.

Taa o 2000’li yıllarda..

Sonra 2010’lu yıllar gelip geçecek, onu 2020’li yıllar izleyecek, sıcak yazlar ve soğuk kışlar birbirini izleyecek, ve 2026 yılının Ağustos ayı sorunda bu Mehmet Görmez’in şu sözleri sosyal medyayı sallayacaktı:

“Bir şer’iyyet var, bir meşrû’iyyet var. … Şer’iyyet herhangi bir hükmün Şeriat’taki varlığını …, dinin temel kaynaklarında, nasslarda, Kur’an’da, Sünnet’teki varlığını ifade eder. … Yasal olan şer’îdir, adil olan meşrûdur. Şer’î olan herşey meşru mudur ,,, değildir. Şer’î olan tikel nasslara dayanır. Meşru olan küllî istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. … meşruiyet … adalete, ahlaka, fazilete uygunluktur.”

Görmez, bu sözlerine verilen tepkiler üzerine 31 Ağustos tarihinde “Zaruri Bir Açıklama” başlığı altında şunları söylemişti:

İki yıl önce İslam Düşünce Enstitüsünde yüksek lisans ve doktora öğrencileriyle gerçekleştirdiğimiz bir dersin kısa bir bölümü, iznimiz olmaksızın sosyal medyada yayımlanmış ve konuşmayı maksadı dışında değerlendiren çeşitli yorumlara, yer yer hakarete varan ifadelere konu olmuştur.

İki yıl önce diyor fakat aslında 20 yıllık, belki 30 yıllık ezberi.. Vird-i zebanı.

*

Yaptığı şey, vahye dayanmayan hukuk düşüncesindeki "pozitif hukuk - ideal hukuk" ayrımını Şeriat'e taşımak. İslam'ı laikleştirmek. 

Pozitif hukuk, yürürlükteki, yasal düzenleme şeklindeki hukuktur. İdeal hukuk ise, ide'deki, zihindeki adalet düşüncesidir. Laik hukukta yasalar insanların bazen akıllarına, bazen vicdanlarına, bazen de çıkarlarına göre konulur. Her zaman adil değildir. Bu yüzden laik hukuk geleneği içinde düşünen hukuk felsefecileri pozitif hukuku saf ve pür adalet olarak kabul etmemiş, adalet düşüncesini ideal (ide'de olan) olarak kenarda tutarak, pozitif hukukun adalet ilkesi ışığında sorgulanabilir olmasını istemişlerdir

Laik hukukta böyle olması normaldir ve gereklidir. Çünkü yasaları koyan (şâri') insandır. İnsan ise temelde zalûm (çok zalim) ve cehûldür (çok cahildir). Çıkarcıdır. 

Allahu Teala ise el-Adl olandır.

Görmez, "Şer'î olan yasaldır. Meşrû' olan adildir" diyerek sapla samanı da karıştırmış durumda, Şer'i dediği de, kendi tabiriyle "tikel nasslar", hüküm bildiren ayet ve hadisler. Meşru ise, ona göre "külli istikra (tümel tümevarım) yöntemiyle vardığımız büyük ilke": Adalet.

*

Bir defa, hukuk tümdengelim mantığı üzere çalışır, adalet düşüncesine tümevarımcı araştırmayla ulaşılmaz, önce sağduyuya dayanan aklî bir ilke olarak adaletin lüzumuna inanırsınız. 

Adalet gibi ilkeler akıl yoluyla anlaşılan postülalardır, tümevarımcı araştırmayla ulaşılan ilkeler değildir. Esasen, tümevarım yoluyla varılan hükümlerin "kesin" doğruluğundan söz edilemez. Her zaman zannî kalmaya mahkumdurlar.

(Aksiyomlar, akıl sahibi herkesin kendiliğinden anladığı, ispat gerektirmeyen, fakat her ispat çabasının temelini oluşturan bedihî doğrulardır. Mesela birşeyin aynı anda hem mevcut olduğunu, hem de yokluk durumunda bulunduğunu söyleyemezsiniz. Postülalar ise, sağduyu sahibi insanların karşı çıkmayacağı, genel kabul gören doğrulardır. Adalet böyledir. Fakat sofistler, "Adalet düşüncesi, zayıfların kuvvetlilere karşı koyabilmek için icat ettikleri bir aldatmacadır" diyebilmişlerdir. Aksiyomları inkâr edenlerin aklından şüphe edilir ve onlara deli muamelesi yapılır, onlara karşı aksiyomların ispatına girişilmez. Postülaları reddedenler hakkında ise "kötü niyetlilik ve mugalatacılık" hükmü verilir.)

Evet, Görmez tümevarımın mantığını ve ne işe yaradığını anlamamış. Tikel olanlardan hareketle külli ilkeye ulaşıyorsan, o külli ilkeden hareketle tikel olanı yanlışmayamazsın. Yanlışladığın zaman külli çöker. Mesela tek tek kuğulara bakarak bütün kuğular beyazdır diyorsun, sonra da bu külli ilkeyi dayandırdığın kuğulardan bazılarının, ulaştığın külli ilkeye aykırı olduğunu, mesela siyah olduğunu söylüyorsun. O zaman ortada tümevarım kalmaz.

*

Görmez'in mantığıyla (mantıksızlığıyla) bakıldığında şu sonuç çıkar: Allah'ın bazı tikel emirleri adil ve ahlaki değildir. Buradan varılabilecek külli ilke ancak şu olabilir: Allah için emrin adil ve ahlaki olmasının önemi yoktur.

Türrehatından çıkan bir diğer anlam şu: Müşahhas/somut şeriat hükümleri meşruluktan (adil olmaktan) uzak olabilir. Yani el-Adl olan, insana adalet düşüncesini veren Allahu Teala, "tikel" emirleri adaletsiz olabilen, insanlar gibi "zalum ve cehul" bir tanrı.

Evet adam, Şeriat’in bazı tikel hükümlerinin meşru (adil, ahlaki) olmadığını söylüyor. Yani Allahu Teala adil ve ahlaki olmayan hükümler koymuş.

Üstelik, her cuma hutbesinde dinlediğimiz "tikel” şer'î hüküm (nass) bize adaleti işaret ediyor: "Allah adaleti ... emreder." (Nahl, 16/90) Dahası, adaleti emreden tek “tikel nass” bu da değil. Görmez ya cumaya hiç gitmiyor, ya dinlemiyor, ya da dinliyor fakat anlamıyor, akletmiyor. Hayatında Kur'an'a da galiba hiç bakmamış, bu “tikel nass”tan haberi hiç olmamış.

Kel başa şimşir tarak olacak değil ya, laik (siyasal dinsiz) bir devletin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına da böylesi yakışır.

*

Bir önceki yazıda, tarihselcilerin Şeriat’i (İslam’ın hükümlerini) yok saydıklarını, Kur’an’ın mesajını sadece (nasıl ve ne şekilde anlaşılıp uygulanacağına insanın kendisinin karar vereceği) ahlâkî ilkelere indirgediklerini dile getirmiştik.

İşte, Görmez'in yaptığı da bu..

Sözünü ettikleri “ilkeler”i de aslında Kur’an’dan alıyor değiller. Öyle diyorlar ama, öye değil.

Önce Batılılar’dan evrensel sıfatını başına ekledikleri ilkeleri alıyor, sonra da bunların Kur’an’dan çıkarılan ilkeler olduğunu ileri sürüyorlar.

Daha açık sözlüleri, Kur’an’dan almadıklarının itirafı anlamına gelecek şekilde “Kur’an’ın ahlâkî idealden taviz verdiğini” söylüyorlar.

Fazlur Rahman münafığının yaptığı gibi.

*

Görmez’in aktardığımız sözleri sosyal medyada tepki gördü. Fakat destekçileri de vardı.

Mesela, “eşyanın tabiatı” ve aklîlik kavramlarını gündeme getirenler oldu. Halbuki eşyanın tabiatı nosyonu, (sofistlerin "reel" politiğinin de yardımıyla) Sosyal Darwinizm'in savunulmasına yol açma potansiyeline sahiptir. Allah inancından bağımsız bir aklîlik de Hegel'in "Real olan, reel olandır" görüşü çerçevesinde, her türlü zulmün meşrulaştırılmasına hizmet edebilir.

Bu akılsız akılcılar acaba Yahudiler’in cumartesi yasağı için ne düşünüyorlar? Bu yasak, “iyiye, adalete, maslahata, fazilete” göre yeniden mi düzenlenmelidir?

Görmez, verdiği örneklerle vakıayı çarpıtıyordu. Mesela hırsızın elinin kesilmesini alalım. Ayete bakıp hemen hırsız diye bellediğin kişinin elini kesemezsin, meselenin bir sürü teferruatı var, burası tamam. Ancak, bundan hareketle ayetteki emir için "Meşru değil" diyemezsin.

Bu, meşruiyetin kaynağı olan unsuru, meşruiyet dışı (gayrimeşru) kabul etmek demektir. Mesela laik hukuk açısından, anayasa maddelerini "gayrimeşru" ilan etmek gibidir.

Genel ilkeler bahane edilerek tikel hükümler çiğnenemez. Mesela (yaşadığımız dünyadan örnek verelim) milletin ekseriyetini peşine takan bir kimse, laik anayasadaki "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" temel ilkesine dayanarak hükümete başkaldıramaz, onun tikel hükümlerce belirlenen bir prosedürü var. Ayrıca anayasadaki resmi dil ve başkent gibi "tikel hükümler", adalet gibi temel ilkelerle bağları doğrudan kurulamıyor diye gayrimeşru ilan da edilemezler. Yasalar değişebilir, fakat bunu yapacak olan yasama organıdır. Hukuk bilgisi ve zekası eşsiz nitelikte olsa bile bir birey, “aklı”nı referans göstererek yasayı tanımamazlık yapamaz. 

Benzer şekilde, (Görmez'in tikel dediği) şer’î hükümleri değiştirme konumunda olan da, o hükümleri koyandır. Allahu Teala’dır, ve yetkilendirdiği peygamberleridir.

İçtihat meselesi ise ayrı bir bahis.

*

Öte yandan, Mehmet Görmez ile takipçileri daha hukuk-ahlâk ayrımından bile habersizler.

Hukuk "adalet" nosyonu üzerine kuruludur ve dışarıdan (devlet tarafından) zorla uygulanır. Ahlâk ise içseldir, baskıya maruz kalınmadan gönüllü olarak yapılmayı gerektirir; zorla dayatılırsa kölelik ve istismar anlamına gelir. Hak ihlalidir ve hürriyetin kısıtlanmasıdır. 

Mesela zekat farzdır, devlet bunu gerektiğinde zorla alır, fakire verir. Nafile sadaka ise öyle değildir. Hiçbir zorlamaya maruz kalınmadan gönüllü olarak verilirse ahlakî bir eylemdir.

Daha önemli bir nokta ise şu: Nasslarda şer'î hükümler var, ve sen onları arızalı aklınla beğenmiyor, meşru diye başka birşey getiriyorsun. Senin aklının düzgün olduğunun ve adaleti eksiksiz biçimde sağlayacağının, adil hükümler koyacağının garantisi, teminatı nedir?

Kendi narsist özgüvenin, kendi re'yini beğenmek ve kendini bulunmaz Hint kumaşı zannetmekten ibaret olan enaniyetin dışında bir delilin ve dayanağın var mı?

Adalet, ahlak, fazilet.. Bunlar spekülasyona açık soyut ilkeler.. Kimse ayranım ekşi demez, herkes kendi çıkarına uygun olana adalet madalyasını ve fazilet nişanını törenle takar.

*

Bunların yanı sıra, Görmez’i desteklemek için ayetlerdeki ifadelerin delalet bakımından zannî olabileceği hususunu öne sürenler de oldu. Sanki hiç kat’î ifade yok.. 

Peki, senin kendi (belki de hiç olmayan) zayıf aklında ürettiğin lafızlar nasıl kat’î oluyorlar? Sen nasıl zannîlikten bu kadar berî olabiliyorsun?

Şer'î hükümleri tasdik makamındayken onları sorgulamaya kalkışan bu tür hadsizler, (Batılı oryantalistlerin kulaklarına üflediği) akılsızca ezberleriyle gelişigüzel konuşarak, hem kendilerine hem de çok kimselere zarar veriyorlar.

Görünen o ki, oryantalizm mezhebi mensubu tarihselci ilahiyatçılar çok yıprandıkları için sahaya yıpranmamış kuvvetler sürülüyor. Görmez gibiler aynı malın üstündeki etiketi değiştiriyor, makasıd fıkhı filan gibi daha masum ve munis tabirlerle tarihselci safsataları piyasaya tekrar sürüyorlar. 

Yaşlanmış, çökmüş surata yapılmış beyhude estetik operasyonu ve aldatıcı makyaj..

 

MİT'Çİ KOZİNOĞLU NE YAPMAK İSTİYORDU, HEDEFİNDE KİM(LER) VARDI?

  Prof. Emin Gürses , Kozinoğlu'yla ilgili sorulara cevap verdiği bir söyleşisinde MİT’le ilgili önemli bilgiler veriyor. Mesela hapis...