BİR 28 ŞUBAT MUHASEBESİ: ESAD COŞAN HOCA'NIN KATİLİ KİMDİ? "(SÖZDE) TÜRK İSTİHBARAT KAYNAKLARI", ESAD EFENDİ "SUİKAST"İNE BİR FAİL BULMAK İÇİN KENDİLERİNİ NİYE PARALIYOR, CANHIRAŞ FERYAT KOPARIYORLARDI?

 






































28 ŞUBAT'TAN BUGÜNE: "KASA HER ZAMAN KAZANIR"


Takvimler 2013 yılı sonlarını gösterirken ABD (CIA), dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone'nin "İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz" nidası eşliğinde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) kartını masaya açmıştı.

Nedeni, Erdoğan'ın özellikle İsrail'le ilişkiler hususunda ABD'nin belirlediği çerçevenin biraz dışına çıkmış olmasıydı. 

Hizaya getirilmesi gerekiyordu. 

İsrail'in Gazze Özgürlük Filosu içindeki altı gemiden biri olan Mavi Marmara'ya 31 Mart 2010 tarihinde yaptığı saldırıda dokuz Türk vatandaşı şehit edilmiş, birçok kişi de yaralanmıştı. Bunun üzerine Türkiye, İsrail'deki büyükelçisini geri çekmişti. 

Ardından 2 Eylül 2011'de İsrail'le olan diplomatik bağlarının derecesini düşürmüş ve İsrail'le arasındaki askerî işbirliğini askıya almıştı.

*

Evet, Erdoğan'ın hizaya getirilmesi gerekiyordu. 

ABD ve İsrail bunun için, 28 Şubat'ta olduğu gibi Kemalist subayları ve MİT'çileri kullanamazdı. Çünkü Kemalist subaylar, Ergenekon davası ve İzmir casusluk skandalı gibi gelişmeler yüzünden takatten düşmüş durumdaydı. 

Ayrıca, MİT'in başına da Erdoğan'dan habersiz bir iş yapmayacak, yaptırmayacak olan Hakan Fidan getirilmişti.

Fakat, ABD'ye postu serip CIA'in kontrolü altına girmiş olan Fethullah'ın FETÖ'sünü etkili bir aparat olarak kullanmak mümkündü. Yolsuzluk dosyaları bir "şantaj" yuları olmanın da ötesinde birer imha silahına dönüştürülebilir ve onlar vasıtasıyla AK Parti'nin üzerine "yasalar çerçevesinde" gidilebilirdi. 

İşler "yasalar çerçevesinde" yürütüleceği ve "dindar" bir aparat kullanılacağı için operasyonun tereyağından kıl çekercesine gürültüsüz patırtısız ve kolayca sonuçlanacağı, herhangi bir direnişle ve kamuoyu tepkisiyle karşılaşılmayacağı umulabilirdi. 

Ancak işler beklendiği gibi gitmedi, Erdoğan şapkasını alıp gitmeyi kabul edecek biri değildi ve üstelik ortam direnmesi için müsaitti. 

Böylece olay 15 Temmuz'a kadar geldi dayandı.. Eski solcu-Marxist, yeni laik-Kemalist taifeyle işbirliği yapılarak CIA'in yeni aparatı FETÖ'nün beli kırıldı. 

*

Ancak FETÖ'nün yenilgisi ABD (CIA) için "yaşamsal" önem taşımıyordu, çünkü bu kumarın, daima kazanan olacak şekilde oyun kuran kasasıydı.  

Satranç tahtasında sahip olduğu tek taş FETÖ piyonu değildi.. Aparat portföyü zengindi ve hedefe bir B ya da C planı çerçevesinde farklı taktiklerle yürümesi mümkündü. Yedek ya da potansiyel aparatlar arasında Kemalistler de, Marxistler de, hatta Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar da yer alıyordu. 

Görünüşteki farklı ideolojik tercihler ve karşıt söylemler önem taşımıyordu. Sahadaki gerçek, realpolitik eksenli çıkarcılık ve fırsatçılıkla beslenen pragmatizmden ibaretti. 

O pragmatizm, 1990'lı yıllarda ABD'nin Çekiç Güç'ünün Marxist PKK'ya alttan alta yardım etmiş olmasını şaşılacak birşey olmaktan çıkarıyordu. 

O PKK ki, en az (azılı İslam düşmanı mürted eski müftü Turan Dursun'u bir medya fenomeni haline getirmiş olan) Doğu Perinçek kadar Marxistti. 

*

Bu karmaşık ve kaypak siyaset denkleminde Erdoğan, FETÖ'yle başetmek için, (28 Şubat'ta İsrail ve ABD'ye sadakatle hizmet etmiş olan ve son tahlilde ipleri ABD'nin elinde bulunan) Kemalist taifeyle uzlaşmakla, pratikte, ABD'den yine ABD'ye sığınmış oluyordu.

FETÖ'nün arkasında CIA'in bulunduğu bilindiği halde, Türk dış politikasının ABD ile ilişkiler faslında "FETÖ ihaneti öncesi ve sonrası" diye adlandırılabilecek bir farklılaşma ya da kırılma yaşanmadı.

Tam aksine, biraz gecikmeli de olsa, İsrail'le ilişkilerde gözle görülür bir "normalleşme" süreci hayata geçirildi. 

Hatta İsrail Cumhurbaşkanı İzak HerzogMart 2022'de Türkiye'ye resmî bir ziyarette bulundu. 

İlişkiler 2010 öncesindeki sıcaklığa tekrar kavuşamadıysa da, İsrail açısından tolere edilebilir bir çizgiye getirildi.

Kasa bir kez daha nihaî kazanan olmuştu. Zahmetsizce.. 

O süreçte ABD'nin tek kaybı, büyükelçisi Ricciardone'nin yıpranması olmuştu. 

Bunun da bir önemi yoktu, mahkeme kadıya, büyükelçilik koltuğu da Ricci'ye mülk değildi. 

*

Erdoğan FETÖ karşısında kazanır ve Ricciardone'nin müjdelediği "çöküş"ten kurtulurken, belki farkında olmadan, kendisiyle beraber ABD'ye de kazandırmıştı. 

Çünkü, FETÖ tabanının devletten umut kesip tamamen dışarıya bağlanmasına yol açmış, üç beş kişiyi değil, çok büyük bir kitleyi Batı'nın kucağına itmişti. 

İstemeyerek de olsa, o kitlenin tamamen "mankurtlaşması" sürecinin katalizörlerinden biri olmuştu. FETÖ'nün tepesindeki mankurtluk, tabanın da temel bir vasfı haline gelmiş, görünürlük kazanmıştı.

Bu, hem ABD'nin, hem de Kemalistlerin bir ölçüde istediği şeydi. 

O süreçte "çılgın (ya da çıldırmış) Türk" Kemalistler ile "soluk ideolojik fırıldak" Perinçek ekibi de kazanan durumundaydı. (Doğu Perinçek'in oğlunun Dışişleri Bakanlığı'nda önü açık bir göreve atanmış olması "sembolik" öneme sahiptir.)

Marxist Perinçek ile ekibi, vatanseverlik retoriği tutkunu pusulasız saftirikleri sahte bir anti-emperyalizm söylemiyle yıllarca etkilemeyi ve aldatıp kuyruğuna takmayı başarabilmişti. Şimdi ise sahte anti-emperyalizmin bir alt başlığı olan sahte anti-FETÖ'cülükle AK Parti'ye akıl verme, akıl hocalığı yapma fırsatını yakalamıştı. 

*

Devletler (rejimler), sahici muhaliflerini tespit etmek ve kontrol altına almak için, ajanlarını o hareketlere yerleştirir ve onlardan biri gibi görünmelerini sağlarlar. 

Bunlar, arkalarında "derin" destek bulunduğu için, sıkça, muhalif hareketlerin lideri konumuna da gelirler.

Devletler, bunun yanısıra, "sahici muhalif" hareketlerin önünü kesip güdükleştirmek, beslendikleri kaynakları kurutmak, sahip oldukları potansiyeli istedikleri mecralara kanalize etmek için kendi güdümlerinde “sahte muhalif” hareketler de (dernek, vakıf, parti, fikir kulübü, basın yayın organları vs.) oluştururlar. Bunun için istihbarat teşkilatlarını (gizli servislerini) kullanırlar.

Hedefe daha az masraf ve zahmetle varmayı sağlayan kısa ve kestirme yol ise, söz konusu hareketlerin "sahici" liderlerini yarı yolda vaat, tehdit ve şantaj gibi sihirli değneklerle büyüleyip satın alarak evcilleştirip uysallaştırmak ve tutup "rejim ahırı"na bağlamaktır.

Dolayısıyla, her sakallıyı dedemiz, her “Amerikan karşıtı” görüneni de sahici ABD karşıtı zannetmemeliyiz. 

Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar içinde ABD'ye çalışanlar da kesinlikle bulunur. 

Kesinlikle..

Hırsızların polis gibi gibi görünerek hiç umulmadık kişileri bile aldatıp dolandırabildikleri bir dünyada ajanların Mevlana'nın "Olduğun gibi görün" öğüdüne uymalarını bekleyemezsiniz. 

Hiç bekleyemezsiniz.. Bu, istihbaratçılığın "doğa"sına aykırıdır.

*

Demek oluyor ki, bazılarının dilindeki anti-emperyalizm söylemi, kimi zaman, ahmakları avlamayı sağlayan bir tuzak olabilir. Emperyalistlerin adamları "beşinci kol" faaliyetini rahat yürütebilmek için bu maskeyi kullanabilirler.

Kullanırlar.

Aynı şekilde, (her alçağın en son sığınağı olduğu söylenen) vatanseverlik edebiyatı vatanseverliğin, yerlilik-millilik şamatası da yerli ve milli olmanın garantisi değildir. 

Nasıl samimi yardımseverlik, yardımlarının ve yardımseverliğinin, samimi dindarlık ibadetlerinin reklamını yapmazsa, samimi yerlilik ve millilik de sessizdir, sessiz kalır. 

Samimi vatanseverlik de öyle..

Sahiciliğin pek fazla para etmediği, "imaj"ın herşey kabul edildiği bir çağda "söylem"in ötesine geçmek, hakiki niyetleri çözmeye çalışmak gerekiyor (Buna firaset diyoruz). 

Kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığı önemli. 

*

FETÖ'nün, bugün itibariyle (tabanının "duruş"u cihetinden de) "yerli ve milli" olarak nitelenemeyecek bir hareket haline gelmiş olduğu açıktır. Ulusal değil uluslararasıdır (kozmopolittir). "Aidiyet" noktasından belirli bir "adres"i neredeyse kalmamış durumdadır. 

(Evrenselliğe ve uluslarüstülüğe değil, farklı "ulusallık"lar arasında futbol topu gibi dönüp dolaşmaya karşılık gelen bir uluslararasılık bu.)

İslam anlayışlarını da ("Siyasal İslam" ve "İslamcılık" karşıtlığı ekseninde) Yahudi ve Hristiyanlar'ın onayını alacak şekilde konjonktüre göre ayarlıyorlar (Konjonktüre bağımlı olan, evrensel ve uluslarüstü olamaz). 

Bundan dolayı, batıl, istikametten uzak bir "modern mezhep/tarikat" haline gelmiş oldukları söylenebilir. 

Fethullah tevbe etmeden, hatalarını itiraf edip düzeltmeden öldüğü için geride kalanların da (Fethullahçı kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali pek yok. 

*

[Evet, Fethullahçılık için mezhep ya da tarikat tanımlaması yapılabilir. 

Aslında Türkiye'deki dinî hareketlerin birçoğunun "yeni icat" birer modern mezhep ya da tarikat sayılmaları gerektiği inkâr edilemez. 

Mesela, "özgün" (ya da "kendilerine özgü") kabulleri bulunması itibariyle "imam"ı Abdülaziz Bayındır olan bir "Bayındıriyye", Mustafa İslamoğlu olan "İslamoğluyye", Cübbeli Ahmet olan "Cübbeliyye", Muşlu Mehmet Doğan olan "Tahşiyye/Doğaniyye" vs. mezheplerinden söz etmek mümkündür. 

Kendilerindeki bu "mezheplik" vasfını bazı gruplar açıkça dile getiriyorlar, mesela "Zamanımızda itikatta imam, Matüridî ya da Eş'arî değildir, filan zattır" diyebiliyorlar. 

Bazıları da yeni bir metafizik, Kelam sistemi, itikadî anlayış, fıkıh vs. geliştirmekten söz ederek kendisinin "imam"lık için aday olduğunu dolaylı yoldan ilan ediyor.]

*

Demiştik ki, Fethullah tevbe etmeden, hatalarını itiraf edip düzeltmeden öldüğü için, geride kalanların da (Fethullahçı kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali pek yok. 

Ancak, bu tür topluluklara/cemaatlere dahil olan bireylerin o gruplardan ("Elle gelen düğün bayram" hesabı kitlesel kopmalar hariç) ayrılmalarının öyle kolay birşey olmadığını da unutmamak gerekiyor. 

Çünkü bu, insanın bütün bir sosyal çevresini kaybetmesi, mazisini yaşanmamış ya da boşa yaşanmış sayması ve ihanetle suçlanması anlamına gelir, bunu göze alabilmek kolay değildir. 

Dile kolaydır.

Böylesi bireysel kalkışmaları genelde ancak söz konusu topluluklara "ajan" olarak yerleştirilmiş olan "görevli"ler yapabilirler. Mesela Hüseyin Gülerce'nin durumu buydu. 

Bununla birlikte, böylesi "çıkış"lar ajanlar için bile zordur, nitekim 1971 komünist darbesini önlemiş olan MİT ajanı Mahir Kaynak, teşkilatı tarafından deşifre edilmektense darbe heveslisi solcularla birlikte hapis yatmaya razıydı. 

Evet, böylesi topluluklardan (Malcolm X'in yaptığı gibi) hak ve hakikat namına "tek başına" ayrılmak, herkesin göze alabileceği birşey değildir.

*

[Yurtdışına kapağı atma becerisi göstermiş olan FETÖ'cülerin (Ki kendilerini diaspora olarak adlandırıyorlar) hayal aleminde yaşadıkları görülüyor. İçerideki yandaşlarına "rejim"in kısa süre içinde çökeceği müjdesini veriyorlar. Rejim dedikleri de AK Parti iktidarı; rejim çökecek, memlekete demokrasi ve hukuk gelecekmiş. 

AK Parti gitse bile kendileri açısından çok fazla birşeyin değişmeyeceğini anlamak istemiyorlar. 

Fazla birşey değişmez, çünkü Türkiye devleti ve hükümeti ile ilişkilerini düzeltmek için yurtdışında "lobi" faaliyeti yürütüyor, yabancı devlet ve hükümetlerin Türkiye'ye baskı yapması sayesinde durumlarının düzeleceğini umuyorlar. 

Tam da bu yaptıklarının kendi ayaklarına kurşun sıkma anlamına geldiğini farkedemiyorlar. 

Bu işi yurtdışından, Türkiye devleti ve hükümetine "yabancılaşarak", yabancıları araya koyarak çözemezler. Sorunun kaynağı zaten Fethullah'ın ABD'ye yerleşmiş olması ve Türkiye'ye dön(e)memesiydi. 

Fethullahçılar yurtdışında bu kadar güçlenmeselerdi, yurtiçindeki yandaşlarına yönelik baskı belki bu kadar uzun sürmeyebilirdi. Yurtdışındakilerin güçlenmeleri, palazlanmaları ve seslerinin çok çıkmasının cezasını içeridekiler çekmeye devam edecektir.]

*

Bununla birlikte, vatanseverlik edebiyatçısı Kemalistlerin "yerlilik ve millilik" açısından (zihniyet düzeyinde) FETÖ'den daha kötü durumda olduklarını ifade etmek gerekiyor. 

Kesinlikle daha kötüler.. Mukayese kabul etmeyecek ölçüde..

28 Şubat darbesi bunun en açık kanıtıydı.. Öncesi ve sonrası da var. 

Ve bu jakobenlik heveslisi laik (siyasal dinsiz) kitlenin zihniyetinde hiçbir değişiklik yok. 

FETÖ'nün Türkiye'de tekrar güçlenme şansı bulunmuyor. Fethullah, arkasında, yerini alacak karizmatik bir "halife" ya da "varis" bırakmış da değil. Bu hareketin mitoz bölünme yaşaması beklenebilir, fakat bu, muhtemelen, çoğalıp güçlenmesi değil, giderek eriyip kaybolması sonucunu verecektir. 

Doğal olarak ABD bunun farkında ve bu yapıdan (en azından kısa vadede) beklediği birşey yok. 

Fakat FETÖ'cülerin, PKK'ya yönelik çözüm sürecine benzer bir "af" girişimi çerçevesinde Türk devletiyle barıştırılmasını istediği, ve bunun için, (hem kamuoyunun hazırlanması hem de devlet yetkililerinin ikna edilmesi gayesi doğrultusunda) sahadaki bazı "örtülü" aparatlarını devreye koyduğu anlaşılıyor. 

*

[Merhum Bediüzzaman'ın "mutlak vekili" olma iddiası ile ortaya çıkanların Gladio gibi oluşumlarla ve yabancı istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılı olduklarını söyleyenlerin, bu iddialarını ispat için sarıldıkları akıl yürütüş biçimini, Doğu Perinçek gibi isimler söz konusu olduğunda bir yana bıraktıkları görülüyor. 

Bunların, birtakım verilerden hareketle "mutlak vekil" denilen adamlar hakkında bu kadar kesin konuşurken (Ki o verileri görmezden gelmemeliler), kendileriyle ilgili olumsuz veriler daha bol ve açık olan Perinçek gibilere sıra gelince birdenbire makas değiştirip "müslüman-solcu diyaloğu" çerçevesinde şirinlik yaptıkları, "FETÖ'cü ahlâkı"na sarıldıkları görülüyor. 

Ya acınası müseccel saftirikler ya da samimiyetsizliği şiar edinmiş çifte standart simsarları olarak kendilerinden başka herkesi aptal zannediyorlar.]

*

Bununla birlikte bu tür yapılarla mücadelede "hukuk" dışına çıkmamak, ölçüyü kaçırmamak gerekir. 

FETÖ ile mücadelede buna riayet edildiği söylenemez. Adalet mülkün (devlet otoritesinin) temelidir. Hapisteki kadınlara tecavüze kadar varan utanç verici zulümlerin yaşandığına dair beyanların dünya medyasında yer almış olması acıdır. 

Yine, 15 Temmuz darbe girişiminde yer aldılar diye erlerin bile cezalandırılmış olmaları anlaşılır birşey değildir. 

Hiçbir şeyden haberi olmayan, ne olup bittiğini çözemeyen erlerin, Erdoğan'ın bile darbeyi eniştesinden öğrendiği bir alacakaranlık kuşağında komutanlarının emirlerine itaat etmekten başka hangi seçenekleri olabilirdi?!.

*

[15 Temmuz'dan sonra FETÖ'cülerin yurtiçindeki televizyon (Samanyolu TV / STV), radyo ve gazeteleri (Zaman vs.) kapatıldığı için bunlar kendilerini savunamaz hale geldiler ve bu yüzden haklarında rahatça her tür iftira atılabildi. 

Tipik bir örnek, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın Avustralya'da öldüğü kazanın FETÖ'cülerin eseri olduğu iddiasının tedavüle konulmuş olması.. 

Kaza değil suikast olduğunu söyleme ihtiyacı duyanlar önce cinayetin İngiliz istihbaratı / gizli servisi tarafından CIA hesabına yapıldığı iddiasını ortaya attılar. 

Söylemin sözcülüğünü, "Türk istihbarat kaynakları" adına konuşma iddiasıyla 2003 yılında meydana fırlayan gazeteci Arslan Bulut yapıyordu. Kafa yapısı bakımından mafyatik emekli general Veli Küçük ve Doğu Perinçek ile aynı kulvarda yer alan gazeteci Bulut, kendisini ulusalcı-milliyetçi olarak tanıtan bir isim. 

Söylediğine göre, "Türk istihbarat kaynakları", Esad Efendi'nin, İngilizler tarafından, (ileride AK Parti'yi kuracak olan Recep Tayyip Erdoğan'ın önünün açılması için) CIA'in talebi üzerine öldürülmüş olduğunu tespit etmişlerdi. 

(Bu "istihbarat kaynakları"nın, 2003 yılında, hayalkırıklığı içinde, "28 Şubat darbesini İsrail ile ABD'nin talimatıyla biz yaptık, riski biz aldık, zahmet ve külfete biz katlandık, biz yorulup terledik, fakat günün sonunda ikramiye 'Tayyip Erdoğan - Fethullah Gülen' konsorsiyumuna verildi. CIA bizi sattı, kullanıp attı. Bu arada bankaların içini boşalttık, fakat yetmez, 1930'lardaki gibi sadece bizim belirlediğimiz adamların aday olup seçilebildiği bir 'demokratik' düzen kurulmalıydı" diye dertlenmeye başlamış, yeniden efkârlı "anti-emperyalizm" uzun havası "çığırmayı" faydalı ve gerekli görmüş oldukları anlaşılıyor.)

Söz konusu "istihbarat" kâşifleri, bu türküyü "çığırmaya" başladıkları sırada Erdoğan (henüz bugünkü kadar güçlü olmasa da) iktidar koltuğunu eline geçirmiş bulunduğu için, "Cinayetin arkasında Erdoğan'ın da parmağı var" diyemediler. Bu sonucu çıkarmayı bizim idrakimize havale ettiler. "Esad Efendi'nin öldürülmesinde Erdoğan'ın menfaati vardı. Erdoğan açısından o kadar tehlikeliydi ki, istikbali için öldürülmesi şarttı, başka çıkar yol yoktu" demekle yetindiler.

Esad Efendi'nin Erdoğan'a "biat" etmeyeceği ve (FETÖ'nün aksine) bir menfaat ortaklığına girmeyeceği, yanlış bulduğu politikalarına tepki göstereceği kesindi, fakat öldüğü sırada iktidarda olan "Ecevit - Mesut Yılmaz - Bahçeli" troykasının yerini Erdoğan iktidarının almasından mutsuz olması da beklenemezdi. Siyaseti çok iyi bilen ve (hemen herkese farklı büyüklüklerde mavi boncuklar dağıtarak) işini yoluna koyma ustası olan Erdoğan'ın bazı konularda Esad Efendi'ye kulak vermesi de şaşırtıcı olmazdı. Esad Efendi'nin yaşamaya devam etmesinin, Erdoğan'dan ziyade 28 Şubatçı askerleri (ve kendisine işbirliği teklif edip ret cevabı alan MİT'çileri) rahatsız edeceğini düşünmek daha akla yatkındı. 

Aradan biraz zaman geçince ve de Erdoğan, iktidarının temellerini sağlamlaştırınca, "Esad Efendi'nin ölümündeki Erdoğan faktörü" hikayesinin yerini Dan Brown'vari Barnabas İncili masalı aldı. "Türk istihbarat kaynakları"nın bu defaki sözcü Don Kişot'u bir başka gazeteciydi: Emin Pazarcı. Maiyetine de Sanço Panza olarak tiyatrocu Ahmet Yenilmez verilmişti. 

Geçen zaman içinde "Esad Efendi suikasti" dallanıp budaklanmış, bir "seri katil" işi cinayetler silsilesine dönüşmüştü. Esad Efendi için uydurulan Barnabas İncili senaryosunun imkânlarından dolu dolu faydanılması için çuvala Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal, ve hatta Abdullah Çatlı bile yerleştirilmişti. 

Memleketteki çok uyanık birileri, bütün bu zatların ölümünün ardında Barnabas İncili'nin yayınlanması ihtimalinden rahatsız olan yabancı odakların (muhtemelen en başta Vatikan'ın) bulunduğunu düşünmemizi, başka ihtimalleri (mesela "içinden 28 Şubatçılar geçen" kahramanlık hikâyelerini) aklımıza getirmememizi istiyorlardı. 

Bunun için Kültür Bakanlığı da kesenin ağzını açmış, bu ilginç yeni masalın sanatsal bir boyut kazanması ve geniş kitlelere ulaşması için Ahmet Yenilmez'in sinema filmi yapması sağlanmıştı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Ancak, 15 Temmuz olayından sonra katilin adresi bir kez daha değişecekti. 

Barnabas İncili'nden umut kesilecek, cinayetin faili olma şerefi günah keçisi FETÖ'ye bahşedilecekti.

15 Temmuz, laik-Kemalist-milliyetçi-ulusalcı "derin" çetelerin işledikleri cinayetlerin, çevirdikleri dolapların, yaptıkları rezaletlerin bile "günah keçisi FETÖ"ye maledilmesinin, söz konusu katil odakların aklanıp paklanmasının bahanesi haline getirilmişti. Bütün yakın dönem faili meçhuller için çözüm hazırdı: FETÖ yapmıştır. 

FETÖ'yle aynı akıbete uğramaktan korkan diğer cemaatler ile "kripto FETÖ'cü" olmakla suçlanmaktan çekinen "barış zamanı mücahiti" ve "kolay zaman kahramanı" yazar çizer taifesi de bu iftira ve yalan kampanyalarına inanmış görünmeyi, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşturulan (tilkinin tilkiliğini anlatıncaya kadar postunun elden gittiği) dehşet ikliminde "emniyet ve selamet"leri için elzem gördüler. 

Daha sonra ise, hiçbir somut/müşahhas delile dayanmayan bu uçuk kaçık iftiralara gerçekten inanmaya başladılar.

Ulusalcı-milliyetçi-laik-Kemalist derin çeteler için sicil düzeltme ve sabıka kaydı temizleme bayramı başlamıştı.]

*

Bununla birlikte, FETÖ üyelerinin tümünün her açıdan "masum" oldukları da söylenemez. Bu topluluğa katılmış olanların birçoğunun bunu dinî değil dünyevî saiklerle yaptıklarını söylemek abartılı olmaz. 

Çünkü FETÖ, uzun süre devlet tarafından desteklendi, kollandı, önü açıldı; ayrıca bu hareket, uluslararası alanda da, "Terörist cihatçılara, radikal İslamcılara ve Siyasal İslamcılara karşı duran ılımlı müslümanlar" olarak gösterildi. 

Ve FETÖ'cüler, 28 Şubat'ta darbeciler karşısında sergiledikleri tavrın gösterdiği gibi, kimi zaman, zalim de olsalar güçlülerin yanında yer almayı seçtiler. İçeride de, dışarıda da güçlülerin yanında yer aldıkları için adeta kendilerine "karada ve denizde ölüm olmadığını" düşünmeye başlamışlardı. Geleceğe güvenle bakıyorlardı.

Bir topluluğa, o topluluğun getireceği dünyevî faydaları da gözeterek dahil olanlar, o dühûlun yol açacağı dezavantajlara da razı oluyorlar demektir. 

Dolayısıyla, uğradıkları hukuksuzluklar ve maruz kaldıkları iftiralar bir yana, devlet tarafından dışlanmış olmalarından şikayetçi olmaya pek fazla hakları yok.

*

ABD (etkili bir aparat olarak) FETÖ'den umudunu kesti. Buna karşılık, gelecekte Kemalist laikleri (28 Şubat'ta yaşandığı gibi) tekrar devreye koymayacağından emin olunamaz. 

[CHP'lilerin yurtdışı odaklardan destek sağlama arayışları, Kemalistlerin buna daima hazır ve teşne olduklarını gösteriyor. Bu, onlara, partilerinin kurucusu Selanikli zamparadan miras kalmış refleks.. 

Selanikli, Mondros Mütarekesi imzalanıp da İstanbul'a gelince hemen Minber ve Vakit gibi gazetelerde İngilizler'e "yağ" çekmeye başlamıştı.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Selanikli'nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, onun İngilizler'le "anlaşmış", bir piyon olmayı kabul etmiş bulunduğunu açıklamıştı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği İstiklal Harbi'nin Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)]

*

FETÖ'nün beli kırıldı, buna karşılık ("Black Jumbo" kod zampara Atatürk'ten emperyalistlere uşaklık genini devralmış olan) Kemalist 28 Şubat kafası kenarda sinsice bekliyor, fırsat gözlüyor.

Diriler.. Çünkü, FETÖ'cülerinkine benzer bir darbe almadı, ihanetlerinin bedelini ödemediler.

Sosyal medyaya bakın, "çılgın/çıldırmış Türk" Kemalistler FETÖ’cülerin söylediklerinin aynısını söylüyor, ayrıca ilave olarak onların dile getiremedikleri her tehdidi savuruyor, parmak sallıyor, el hareketi yapıyor ve akla gelmedik hakaretleri sıralıyorlar.

Özgüven ve küstahlıkları yerinde..

*

Erdoğan sağlam durarak Büyükelçi'nin müjdelediği "çöküş"ten kurtulmuştu, fakat bu, yara almamış olması anlamına gelmiyordu. 

Çünkü FETÖ ile olan bağların kopması, AK Parti tabanında bir gedik açılmasına yol açmıştı. Sadece FETÖ üyeleri değil, onların akrabaları, yakınları, dostları da AK Parti'ye karşı muğber hale gelmişlerdi. Sayıları milyonları buluyordu.

Bu, AK Parti'nin oy deposunun zemininde bir çöküntü yaşanması demekti, bedenin bir kısmının derisinin yüzülmesi ya da tırnakların koparılması gibi birşeydi.

"Çılgın" Kemalistler, (yeterince "laik / siyasal dinsiz" bulmadıkları FETÖ'cülerin defterini dürüyor ve kendi oy tabanının bir bölümünü kaybediyor, çılgınlaşıyor diye) Erdoğan'ı alkışladılar. Erdoğan da, "İzmir Marşı"nı söylemeye başlamadıysa da Gazi Mustafa Kemal'li nutuklar atarak ve "çılgın Türkler"i minnet ve şükranla anarak onlara karşılık verdi. 

Kemalistleri de şemsiyesi altına alan "yerlilik ve millilik" söylemine sarılma modası yükselen trend haline geldi. 

*

Araplar, "İnsanlar hükümdarların (yöneticilerin) dini (zihniyeti) üzeredir" derler. Erdoğan FETÖ'cüleri toptan "siyasal tekfir"e tabi tutunca, "hükümdarın dini"nden olmayı dünyevî selamet, ikbal ve parlak istikbal için vazgeçilmez kabul eden kitle birden bire (Kemalizmi aklama işlevi de gören) "yerlilik ve millilik" mezhebinin yılmaz savunucuları haline geldiler.

Sıranın FETÖ'den sonra kendilerine gelmesinden korkan diğer "dindar" cemaat ve gruplar da bu yeni "din-i şahane"yi hemen satın aldılar. Hatta, "Gayrimilli bir dindara, milli ve yerli bir ateisti, laiki, vatansever Kemalisti tercih ederim" diyen tuhaf ve "çılgın" "yurdum müslümanları" türemeye başladı. 

Halbuki FETÖ, aynı FETÖ'ydü.. 1990'larda neydiyse şimdi de oydu.. Buna rağmen, önceden FETÖ'ye "yağ" çeken, Fethullah'ın adını "hocaefendi"siz ağzına almayan büyük bir kalabalık "The Cemaat"e günde beş vakit aşkla ve şevkle sövmeye başladı. 

Hükümdarın "din-i şahane"si bunu gerektiriyordu. 

*

Gerçekte asıl sorun, The Cemaat tabanının Fethullah'ı "her sözü hikmetli büyük bir velî" kabul etmeleri ve ona bir peygambere itaat edercesine bağlanmalarından ibaretti.. Sorgusuz sualsiz.. 

Oysa Fethullah, ne dünyevî otoritelere boyun eğmeyerek yalnız Allah'ın vahyine tabi olan "masum bir peygamber"di, ne de dünyevî kayba aldırış etmeyen tavizsiz bir "hakikat" savunucusuydu. Ömrü "tâğût"a hizmetle geçmiş cevval, zeki, çalışkan ve yetenekli bir din dolandırıcısı, kendisinin samimiyetine inanarak peşine takılan insanların perişan olmalarına yol açmış bulunan bir din istismarcısı ve sahtekârdı. 

Baştan beri derin devlet laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hizmetinde olmuş, İslam'ın (Batılılarca ve onların İslam dünyasındaki "yerli-milli" acantalarınca Siyasal İslam diye adlandırılan) hükümlerine karşı suret-i haktan görünen sinsi bir savaş açmıştı. 

Eski efendisi "CIA'in müttefiği laik (siyasal dinsiz) yerli-milli derin devlet"in güdümünden çıkarak "CIA'in, CIA'e şirk koşmayan adamı" haline gelmiş, yerel (yerli-milli) tâğutî ligden küresel tâğutî lige atlama başarısı göstermiş bir "sivil toplum canbazı"ydı. 

Ve ne yazık ki Türkiye'deki diğer birçok cemaat de, hocalarını, şeyhlerini, "abi"lerini, "lider"lerini uçurup kaçırma, sorgulanamaz merci yapma bakımından FETÖ'yü pek fazla aratmıyorlardı. 

(Mesela, "hoca"larını yüceltme bakımından FETÖ ile, onun en kanlı-bıçaklı düşmanı kabul edilen Tahşiye grubu arasında çok fazla bir fark yok.. Tahşiyecilere göre de hocaları Muşlu Mehmet Doğan, merhum Hulusi Yahyagil üzerinden Bediüzzaman'ın "varis"i olarak "zamanın imamı" konumunda.. Dinî konularda tabi olunabilecek tek "alim". Fethullah'ın akıbetinden gerekli dersleri çıkarmış olduğu anlaşılan Mehmet Doğan'ın kendisiyle ilgili bu uçuk iltifatlara resmen sahip çıkmaması sonucu değiştirmiyor.)

*

Cumhuriyet döneminde cemaat liderlerinin aşırı yüceltilmiş olmasında, o gruplara sızmaya çalışan "derinler"in de katkısı var. 

Çünkü bu "ajan"lar, cemaat liderlerinin gözüne girmek için onları yücelten rüyalar ve kerametler uydurmaktan kaçınmıyorlar. Bu aşırı yüceltmeci tavır, onlardan diğer cemaat üyelerine de bulaşıyor ve bir daha da izale edilemiyor. 

Ayrıca bu "sızma yağ"cı derinler, rol ya da görev icabı son derece fedakâr, sadık ve itaatkâr davranabiliyorlar. Mesela merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın ölümünden önceki gurbet hayatında ona sakız gibi yapışan S. G. "kod"un durumu buydu. Almanya-Essen'de tripleks bir ev satın alıp (ya da kiralayıp) Esad Efendi'nin hizmetine sunmuş olduğu gibi, onun Avustralya-Brisbane'a yerleşmesi üzerine de tası tarağı toplayıp oraya kapağı sermişti.

Böylesi "sızma yağ"cıların bir başka özelliği "işbitirici" olmaları.. Derin bağlantıları onlara, cemaat liderlerinin karşılaştıkları bazı sorunları çözme ve böylece kendilerini "ispatlama" imkânı veriyor. Fakat bu, arkalarındaki derin destekten değil, kişisel beceriklilik, girişimcilik ve "sosyallik"lerinden biliniyor ve cemaatlerde ipleri ellerine alıyorlar. 

Buna karşılık, sızılan cemaat içinde bunlara zorluk çıkaranlar aynı nedenle beklenmedik sıkıntılarla karşılaşabiliyor ve işlerinin anlaşılmaz bir biçimde çıkmaza girdiğini, sabote edildiğini, tekerlerine çomak sokulduğunu görebiliyorlar. 

[Şunu da ekleyelim: 

Maalesef "derinler", uğraştıkları cemaat ve gruplardaki ahlâkî bozulma ve yozlaşmanın da tetikleyicisi ve katalizörü olabiliyorlar. 

Çünkü istihbaratçıların insanları kullanmak için başvurdukları yöntemlerden biri, Epstein vakasının herkese öğrettiği gibi, "şantaj"; o yüzden de şantaj yapmayı mümkün kılacak tuzaklar kurmaktan ve fırsatlar üretmekten geri durmuyorlar. 

Fakat bunun etkisi, söz konusu "uğraşılan" gruplarla sınırlı kalmıyor, toplum genelinde ahlâkî çürüme, çözülme ve yozlaşma yaşanmasının önünü açıyor.]

*

FETÖ dışındaki "dindar" grup ve cemaatlerin, rejim nezdinde, (yurtiçi ve yurtdışı ayaklarıyla, kamusal ve sivil kanatlarıyla) Fethullah'ınki kadar büyük bir "imparatorluk" kurmayı başaramamış olmak gibi önemli bir meziyet ya da fazileti var. Bu meziyet ve faziletleriyle "rejim"in "saygı"sını kazanıyorlar.

Ayrıca liderlerinin "yerli-milli derin devlet" tarafından bir şekilde hizaya getirilmeleri ve (satın alınmasalar bile) sıkı kontrol altında tutulmaları söz konusu. (MİT tarafından satın alınmak istendiğini açıklamış bulunan iki cemaat lideri var: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ve Yeni Asya gazetesi cemaatinin lideri Mehmet Kutlular.)  

Kontrol altında tutuldukları için cemaat ve grup liderlerinin "küçük derebeylikleri"ne gözyumuluyor (Fakat Alparslan Kuytul gibi laf dinlemez olunca ve "biat" etmekten kaçınınca dayağı cömertçe yiyorlar). 

Bu küçük derebeyliklerin birbirleriyle uğraşmalarının, birbirleri için sinsice kuyu kazmalarının, birbirlerini rejime gammazlamalarının sağlanması, rahatça yönetilmeleri için yeterli oluyor. 

[Biraz palazlananlar, "akredite" bile olsalar, İsmailağa, Menzil ve Tahşiyecilerde görüldüğü gibi, devletin derin adamlarının da katkısıyla kendi içlerinde ayrı gruplara bölünüp parçalanıyor, kendi kendileriyle uğraşır hale geliyorlar. 

Rejim, resmî ideoloji açısından mahzurlu gördüğü unsurları bölüp parçalayıp yönetmenin, gerektiğinde birbirine "kırdırma"nın bir yolunu buluyor. 

İskenderpaşa'da böylesi bir kitlesel bölünme 1990 yılında "Esad Coşan - Necmettin Erbakan ihtilafı"nda yaşandı, önemli bir kitle cemaatten koptu. Hatta İskenderpaşa Camii'nin imamları bile Esad Efendi'ye sırt çevirdiler.]

*

Büyük resme bakıldığında ise, bütün bu süreçler sonunda kaybedenler kulübünün asıl sakinleri olarak Türk devleti ve milletinin boy göstermekte olduğu ortaya çıkıyor.

FETÖ gibi devletin ve milletin imkânlarıyla eğitilip yetiştirilmiş büyük bir kitle, gelinen noktada, devletine ve milletine küskün, Batılılar'a ise minnettar ve müteşekkir hale getirilmiş durumda. 

Bu, Türk devleti ve milleti açısından sadece devasa maddî kayıp ve zayi olmuş emek anlamına gelmiyor, aynı zamanda muazzam bir "insan sermayesi" ve/veya "sosyal sermaye" kaybı söz konusu. 

Bunun yanısıra, "potansiyel" bir tehdit olmaktan kısa vadede çıkmaları mümkün değil, çünkü, yabancı istihbarat servislerinin kolayca yararlanabilecekleri köprüler durumuna gelmiş bulunuyorlar. 

(Bu tür hareketlerin, özellikle de yabancı devletlerin kontrolü altına girmeleri durumunda, kronikleşmesi riski vardır. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki birçok isyan hareketi iz bırakmadan tarihe gömülmekle birlikte Safevî Devleti'nin uzantısı olan hareketin mensupları bugün bile "Şah"lı türküler "çığırıyorlar". 

Ortada ne Osmanlı kalmış, ne Safevîler, fakat bu "anakronik" mezar bekçileri hâlâ Şah'ı kurtarma derdindeler.)

*

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Batı kumarhanesinin daimî müşterisi olma çağdaşlığını yakalamış olan Türkiye kaybetmiş, kumarhanenin kasası Batı ise kazanmış durumdaydı.

Geçmişte ülke içinde işbirlikçi kitleler ("bireysel" ajan değil) bulma imkânını elde etmiş olan Safevî Devleti'nin yerini bugün ABD ve Avrupa almış durumda (Hem Kemalistler, hem FETÖ, hem de PKK bağlamında). 

(1990 öncesinde solcu-komünist hareket çerçevesinde Rusya da bu potansiyele sahip gibi görünüyordu fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu defter kapandı.)

*

Düşman, bizi kendi insanımızla vuruyor. Derenin kuşlarını derenin taşıyla avlıyor. Maşa varken elini yakmıyor. 

Batılılar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti'ne öldürücü darbeyi Selanikli Mustafa Atatürk eliyle vurmuşlardı. 

Bir zaman sonra PKK da benzer bir misyonu üstlendi. 

Kasa, kazanmaya devam ediyordu. Kazanmak için yeni yollar buluyordu.

28 Şubat da aynı hikâyenin bir başka başarılı uyarlamasıydı. Kasa bir kez daha kazanmıştı.

*

Son söz Mehmed Akif'ten:

"Şudur cihânda beniim en beğendiğim meslek;

"Sözün odun gibi olsun, hakîkat olsun tek."


"ANDOLSUN, HER TOPLUMDA, ALLAH'A KULLUK EDİN, TÂĞÛTTAN KAÇININ DİYE BİR PEYGAMBER VAR ETTİK..."

 



"YARININ YOLLARINDA YILLARI DA / RAMAZANSIZ BIRAKMA ALLAH'IM!"

 



DUA


Biz, kısık sesleriz... minareleri, 

Sen, ezansız bırakma Allahım! 


Ya çağır şurda bal yapanlarını, 

Ya kovansız bırakma Allahım! 


Mahyasızdır minareler... göğü de, 

Kehkeşansız bırakma Allahım! 


Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, 

Müslümansız bırakma Allahım! 


Bize güç ver... cihad meydanını, 

Pehlivansız bırakma Allahım! 


Kahraman bekleyen yığınlarını, 

Kahramansız bırakma Allah´ım! 


Bilelim hasma karşı koymasını, 

Bizi cansız bırakma Allah´ım! 


Yarının yollarında yılları da, 

Ramazansız bırakma Allah´ım! 


Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, 

Ya çobansız bırakma Allah´ım! 


Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız; 

Ve vatansız bırakma Allah´ım! 


Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, 

Müslümansız bırakma Allah´ım!

 

Arif Nihat Asya


SİYASAL HRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİĞİN "NİL'DEN FIRAT'A" ARZ-I MEV'UD'ÇULUĞU KEMALİST LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) DE, LAİK TÜRKİYE'NİN "GÜNCELLEMECİ-MODERNİST-TARİHSELCİ" MIYMINTI DİNDARLIĞININ DA ÇARKINA TÜKÜRÜYOR

 






[ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, ABD’li gazeteci Tucker Carlson'a verdiği röportajda "Nil’den Fırat’a" uzanan toprakların İsrail’e ait olması gerektiğini söylemiş bulunuyor.

İncil’i kaynak göstererek bu genişlemeyi "kutsal bir hak" olarak nitelemeyi, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin kutsalı laikliğin leşi üzerinde tepinmeyi de unutmamış.. 

Siyasal Hristiyanlık ve Siyasal Yahudilik bayraklarını göndere çekmiş.

Hayır, Kemalist laikler sakin olsunlar, Ortaçağ’da değiliz, 21’inci asrın 2026 yılının Şubat ayının son günlerinin içindeyiz. Çok çağdaşız. Çağdaşlığın keyfini hep beraber çıkarıyoruz.

Huckabee, sadece “ulusalcı, (her alçağın son sığınağı mamulü) vatanseverlikçi ve de yerli-milli” Kemalist taifenin değil, aynı zamanda (Kemalist laiklikle uyumlu, “İslamcı” olmayan) modernist ilahiyatçılığın ve de “tarihselci, güncellemeci tatlısu dindarlığı”nın da çarkına tükürmüş.]

*

İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın lakabı..

Yahudiler’in devletinin adının İsrail olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk, muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.

Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde) meselesine gelince..

İnsanlar güçleri yetince vaad edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim” diyebiliyorlar.

Mesela Amerika kıtası Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı” muamelesi yapmaya başladılar.

*

Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de geçiyor.

Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte, böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.

Mesela Maide Suresi’nin 21’inci ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle seslendiği bildiriliyor:

“Ey kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddesete’lletî ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış kimseler olursunuz.”

Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini yerine getirmiş durumda:

“Güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise, harâb ettik.”

Velhasıl, Kur’ân’a göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş durumda.

Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış, konu kapanmış..

Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış durumdaydı.

Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.  

*

İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene önce neden bir İsrail devleti yoktu?

Allahu Teala’nın sözünden dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.

Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?. Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?

*

Bu durumda Yahudiler, arz-ı mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku Yahudiler’in çabasına bağlı.”

Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline geçti.. 

İskender gösterince İskender’in toprağı oldu.. 

Hatta bir ara Persler işgal ettiler. 

Müslümanlar çaba gösterince de buralar Müslümanlar’ın vatanı oldu.

Bu topraklar (kıyamete kadar) özel olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla çıkmazdı.. 

Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.

*

Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin bulunmuyor oluşu ispatlıyor.

Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi için de.. 1900 için de..

Böyle bir vaad söz konusu olsaydı, Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.

Demek ki yok.

Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde.. 

Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.

Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı topraklarını kaybetmelerine bağlı.

Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!

Kıyamete kadar geçerli bir vaad yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş bir vaad var.

*

Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği” vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide ihtiyacınız kalmaz. 

Bu durumda davalarını haklı göstermek için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize bazen geçer, bazen geçmez.”

Bunu dedikleri zaman muhataplarının “O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!” deme hakları doğar..

Vaad “bazen gerçekleşen” bir vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği kalmış olabilir.

*

Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin olacak” diyor.

Ve bir müddet sonra veriyor..

Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.

Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat müdahale etmiyor.

Bizimki seneler sonra biti kanlanınca da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.

Bu adama, “Padişah senden başkasının olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!

Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş, olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye çıkışmazlar mı?!

*

Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.

Tarihsel olduğu halde bunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir.. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)

Bizdeki modernist ilahiyat ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.

Onlar için menfaatlerine uygun olan herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.

*

Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.

Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden haberleri yok.

Mesela şu prof. unvanını taşıyan tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı.. İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf etmiyor?

Etmez, çünkü onları eleştirirse mabadında ayak izi çıkacağını biliyor. 

(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda.. Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)

*

Bu tarihselcilerin (yahudisiyle, hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat nedense yararlanmıyorlar.

Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken.. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir.” (Haşr, 59/14)

Yahudiler’in Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu ispatlama şansları önlerinde..

Halihazırda ordularında 100 bini aşkın asker bulunuyor..

İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine şunu deme imkânı var:

Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500 kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şehirlerin içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz, fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”

Evet, Kur’an’ı küçük düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda mushaf yaktırmasına gerek yok.. 

Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği "kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp değerlendirebilirler.

Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri için yeterli.

Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.

Kim bilir belki de Kur’an’a Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir, kim bilir..

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da böyle yaptılar.

 “Ey Muhammed, biz Araplar’a benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya cesaret edemediler.

Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları için savaşamadılar.

Yahudiler ancak savaşmayan silahsız sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarına çıkabilirler.

Bir de düşmanları onlar daha ortada yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.

*

Yahudiler’in, Kur’an’ın “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri başka şeyler de var.

Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın “uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.

Söz konusu ayet-i kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ âinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.

Tarihselciler, “Burada Peygamber’e hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum bu..

Yahudi devleti ve hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikleri için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.

Erdoğan’ın bunlarla arasının açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu.. Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış gibi bir görüntü ortaya çıktı.

Erdoğan baktı ki pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaşın da varmış, yeni farkettim” demek zorunda kaldı.

*

İsrail’in böyle oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..

Erdoğan'ın suç ortağı gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak sürdürdükleri üç yıllık (rakamla 3) gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava edildiğini söylüyordu.

Batılılar’ın uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..

*

Evet, Yahudi devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama şansları var.

Müslümanlar’la olan ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz, namustur; verilen sözden dönülmezçark edilmez, hile yapılmaz” diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını indirebilirler.

Ancak, “Biz hain olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda hareket ediyorlar.

Çok fedakârlar.


(İlk yayın tarihi: 4 Haziran 2024)


ERDOĞAN DIŞ POLİTİKADA NEREYE KOŞUYOR? (MEDYADAKİ İZDÜŞÜM VE GÖLGELERİ)

  Önce kısa bir hafıza tazeleme.. Bilindiği gibi 1979 yılında  mollalar,  Şah’ı İran’dan kovmuş, yönetimi ele geçirmişlerdi. Bir yıl sonra A...