[ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, ABD’li
gazeteci Tucker Carlson'a verdiği röportajda "Nil’den Fırat’a" uzanan toprakların İsrail’e ait olması
gerektiğini söylemiş bulunuyor.
İncil’i kaynak göstererek bu genişlemeyi "kutsal bir hak" olarak nitelemeyi, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin kutsalı laikliğin leşi üzerinde tepinmeyi de unutmamış..
Siyasal Hristiyanlık ve Siyasal Yahudilik bayraklarını göndere çekmiş.
Hayır, Kemalist laikler sakin olsunlar, Ortaçağ’da
değiliz, 21’inci asrın 2026 yılının Şubat ayının son günlerinin içindeyiz. Çok çağdaşız. Çağdaşlığın keyfini hep beraber çıkarıyoruz.
Huckabee, sadece “ulusalcı, (her alçağın son sığınağı mamulü) vatanseverlikçi ve de yerli-milli”
Kemalist taifenin değil, aynı zamanda (Kemalist laiklikle uyumlu, “İslamcı”
olmayan) modernist ilahiyatçılığın
ve de “tarihselci, güncellemeci tatlısu dindarlığı”nın
da çarkına tükürmüş.]
*
İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın
lakabı..
Yahudiler’in devletinin adının İsrail
olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk,
muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.
Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde)
meselesine gelince..
İnsanlar güçleri yetince vaad
edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim”
diyebiliyorlar.
Mesela Amerika kıtası
Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın
asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı”
muamelesi yapmaya başladılar.
*
Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve
Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de
geçiyor.
Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte,
böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.
Mesela Maide Suresi’nin 21’inci
ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle
seslendiği bildiriliyor:
“Ey
kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddesete’lletî
ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış
kimseler olursunuz.”
Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve
Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini
yerine getirmiş durumda:
“Güçsüz
düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve
batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek
güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi.
Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise,
harâb ettik.”
Velhasıl, Kur’ân’a
göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu
söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş
durumda.
Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış,
konu kapanmış..
Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında
İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış
durumdaydı.
Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek
şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.
*
İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete
kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene
önce neden bir İsrail devleti yoktu?
Allahu Teala’nın sözünden
dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada
böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.
Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?.
Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?
*
Bu durumda Yahudiler, arz-ı
mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu
ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku
Yahudiler’in çabasına bağlı.”
Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı
olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma
İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline
geçti..
İskender gösterince İskender’in toprağı
oldu..
Hatta bir ara Persler işgal
ettiler.
Müslümanlar çaba gösterince de buralar
Müslümanlar’ın vatanı oldu.
Bu topraklar (kıyamete kadar) özel
olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla
çıkmazdı..
Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi
olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.
*
Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir
vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin
bulunmuyor oluşu ispatlıyor.
Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için
bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi
için de.. 1900 için de..
Böyle bir vaad söz konusu olsaydı,
Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.
Demek ki yok.
Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda
bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak
gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde..
Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye,
Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.
Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş
değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan
silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı
topraklarını kaybetmelerine bağlı.
Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete
kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!
Kıyamete kadar geçerli bir vaad
yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş
bir vaad var.
*
Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha
ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği”
vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.
Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in
doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide
ihtiyacınız kalmaz.
Bu durumda davalarını haklı göstermek
için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle
bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize
bazen geçer, bazen geçmez.”
Bunu dedikleri zaman muhataplarının
“O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete
kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!”
deme hakları doğar..
Vaad “bazen gerçekleşen” bir
vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de
gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği
kalmış olabilir.
*
Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir
çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin
olacak” diyor.
Ve bir müddet sonra veriyor..
Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden
çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de
yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.
Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat
müdahale etmiyor.
Bizimki seneler sonra biti kanlanınca
da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız
senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.
Bu adama, “Padişah senden başkasının
olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını
niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti
vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz
yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına
devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!
Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş,
olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her
çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye
çıkışmazlar mı?!
*
Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı
mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.
Tarihsel olduğu halde bunu itiraf
etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir..
Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri
emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın
Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)
Bizdeki modernist ilahiyat
ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş
durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten
tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.
Onlar için menfaatlerine uygun olan
herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.
*
Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat
tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda
ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.
Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi
sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden
haberleri yok.
Mesela şu prof. unvanını taşıyan
tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı..
İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan
gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf
etmiyor?
Etmez, çünkü onları eleştirirse
mabadında ayak izi çıkacağını biliyor.
(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi
unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları
makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda..
Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar
yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)
*
Bu tarihselcilerin (yahudisiyle,
hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki
bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat
nedense yararlanmıyorlar.
Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında
şöyle buyuruyor:
“Onlar
sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı
şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken..
Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki
kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları
yüzündendir.” (Haşr, 59/14)
Yahudiler’in Kur’an’ın
Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları”
olduğunu ispatlama şansları önlerinde..
Halihazırda ordularında 100 bini aşkın
asker bulunuyor..
İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine
şunu deme imkânı var:
“Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş
çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500
kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz
Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şehirlerin
içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken
savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak
üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz,
fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme
göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”
Evet, Kur’an’ı küçük
düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda mushaf yaktırmasına gerek
yok..
Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği
"kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp
değerlendirebilirler.
Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir
topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın
bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri
için yeterli.
Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.
Kim bilir belki de Kur’an’a
Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir,
*
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem zamanında da böyle yaptılar.
“Ey Muhammed, biz Araplar’a
benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya
benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar
vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya
cesaret edemediler.
Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna
uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları
için savaşamadılar.
Yahudiler ancak savaşmayan silahsız
sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarına
çıkabilirler.
Bir de düşmanları onlar daha ortada
yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.
*
Yahudiler’in, Kur’an’ın
“Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha
kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri
başka şeyler de var.
Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde
kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın
“uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.
Söz konusu ayet-i
kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme
durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ ḣâinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.
Tarihselciler, “Burada Peygamber’e
hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil..
Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum
bu..
Yahudi devleti ve
hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikleri
için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.
Erdoğan’ın bunlarla arasının
açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu..
Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi,
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail
Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış
gibi bir görüntü ortaya çıktı.
Erdoğan baktı ki
pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride
de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni
söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaşın da varmış, yeni
farkettim” demek zorunda kaldı.
*
İsrail’in böyle
oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde
durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..
Erdoğan'ın suç ortağı
gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit
olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak
sürdürdükleri üç yıllık (rakamla 3) gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava
edildiğini söylüyordu.
Batılılar’ın
uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim
adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi
anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham
hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.
Türkiye’nin laik
(siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..
*
Evet, Yahudi
devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in
uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama
şansları var.
Müslümanlar’la olan
ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz,
namustur; verilen sözden dönülmez, çark edilmez, hile yapılmaz”
diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını
indirebilirler.
Ancak, “Biz hain
olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda
hareket ediyorlar.
Çok fedakârlar.
(İlk yayın tarihi: 4 Haziran 2024)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder