Takvimler 2013 yılı sonlarını gösterirken ABD (CIA),
dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone'nin "İmparatorluğun
çöküşünü izleyeceksiniz" nidası eşliğinde FETÖ (Fethullahçı Takiyye
Örgütü) kartını masaya açmıştı.
Nedeni, Erdoğan'ın özellikle İsrail'le
ilişkiler hususunda ABD'nin belirlediği çerçevenin biraz dışına çıkmış
olmasıydı.
Hizaya getirilmesi gerekiyordu.
İsrail'in Gazze Özgürlük Filosu içindeki altı gemiden
biri olan Mavi Marmara'ya 31 Mart 2010 tarihinde yaptığı saldırıda
dokuz Türk vatandaşı şehit edilmiş, birçok kişi de yaralanmıştı. Bunun üzerine
Türkiye, İsrail'deki büyükelçisini geri çekmişti.
Ardından 2 Eylül
2011'de İsrail'le olan diplomatik bağlarının derecesini düşürmüş ve İsrail'le
arasındaki askerî işbirliğini askıya almıştı.
*
Evet, Erdoğan'ın hizaya getirilmesi gerekiyordu.
ABD ve İsrail bunun için, 28 Şubat'ta
olduğu gibi Kemalist subayları ve MİT'çileri kullanamazdı. Çünkü Kemalist
subaylar, Ergenekon davası ve İzmir casusluk skandalı gibi
gelişmeler yüzünden takatten düşmüş durumdaydı.
Ayrıca, MİT'in başına da Erdoğan'dan habersiz
bir iş yapmayacak, yaptırmayacak olan Hakan Fidan getirilmişti.
Fakat, ABD'ye postu serip CIA'in
kontrolü altına girmiş olan Fethullah'ın FETÖ'sünü etkili bir aparat olarak
kullanmak mümkündü. Yolsuzluk dosyaları bir "şantaj" aracı
olmanın da ötesinde birer silaha dönüştürülebilir ve onlar vasıtasıyla AK
Parti'nin üzerine "yasalar çerçevesinde" gidilebilirdi.
İşler "yasalar çerçevesinde"
yürütüleceği ve "dindar" bir aparat kullanılacağı için
operasyonun tereyağından kıl çekercesine gürültüsüz patırtısız ve kolayca
sonuçlanacağı, herhangi bir direnişle ve kamuoyu tepkisiyle karşılaşılmayacağı
umulabilirdi.
Ancak işler beklendiği gibi gitmedi, Erdoğan şapkasını
alıp gitmeyi kabul edecek biri değildi ve üstelik ortam direnmesi için
müsaitti.
Böylece olay 15 Temmuz'a kadar geldi
dayandı.. Eski solcu-Marxist, yeni laik-Kemalist taifeyle
işbirliği yapılarak CIA'in yeni aparatı FETÖ'nün beli kırıldı.
*
Ancak FETÖ'nün yenilgisi ABD (CIA) için "yaşamsal"
önem taşımıyordu, çünkü bu kumarın, daima kazanan olacak
şekilde oyun kuran kasasıydı.
Satranç tahtasında sahip olduğu tek taş FETÖ piyonu
değildi.. Aparat portföyü zengindi ve hedefe bir B ya da C planı çerçevesinde
farklı taktiklerle yürümesi mümkündü. Yedek ya da potansiyel aparatlar arasında
Kemalistler de, Marxistler de, hatta Amerikan karşıtlığının bayraktarlığını
yapanlar da yer alıyordu.
Görünüşteki farklı ideolojik tercihler ve karşıt
söylemler önem taşımıyordu. Sahadaki gerçek, realpolitik eksenli çıkarcılık ve
fırsatçılıkla beslenen pragmatizmden ibaretti.
O pragmatizm, 1990'lı yıllarda ABD'nin Çekiç
Güç'ünün Marxist PKK'ya alttan alta yardım etmiş olmasını
şaşılacak birşey olmaktan çıkarıyordu.
O PKK ki, en az (azılı İslam düşmanı mürted eski
müftü Turan Dursun'u bir medya fenomeni haline
getirmiş olan) Doğu Perinçek kadar Marxistti.
*
Bu karmaşık ve kaypak siyaset denkleminde Erdoğan,
FETÖ'yle başetmek için, (28 Şubat'ta İsrail ve ABD'ye sadakatle
hizmet etmiş olan ve son tahlilde ipleri ABD'nin elinde bulunan)
Kemalist taifeyle uzlaşmakla, son tahlilde, ABD'den yine ABD'ye sığınmış
oluyordu.
FETÖ'nün arkasında CIA'in bulunduğu bilindiği halde,
Türk dış politikasının ABD ile ilişkiler faslında "FETÖ ihaneti öncesi ve
sonrası" diye adlandırılabilecek bir farklılaşma yaşanmadı.
Tam aksine, biraz gecikmeli de olsa, İsrail'le
ilişkilerde gözle görülür bir "normalleşme" süreci hayata
geçirildi.
Hatta İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog, Mart 2022'de Türkiye'ye resmî bir ziyarette
bulundu.
İlişkiler 2010 öncesindeki
sıcaklığa tekrar kavuşamadıysa da, İsrail açısından tolere edilebilir bir
çizgiye getirildi.
Kasa bir kez
daha nihaî kazanan olmuştu. Zahmetsizce..
O süreçte ABD'nin tek kaybı, büyükelçisi
Ricciardone'nin yıpranması olmuştu.
Bunun da bir önemi yoktu, mahkeme kadıya, büyükelçilik
koltuğu da Ricci'ye mülk değildi.
*
Erdoğan FETÖ karşısında kazanır ve Ricciardone'nin
müjdelediği "çöküş"ten kurtulurken, belki farkında olmadan,
kendisiyle beraber ABD'ye de kazandırmıştı.
Çünkü, FETÖ tabanının devletten umut kesip tamamen
dışarıya bağlanmasına yol açmış, üç beş kişiyi değil, çok büyük bir kitleyi
Batı'nın kucağına itmişti.
İstemeyerek de olsa, o kitlenin tamamen "mankurtlaşması"
sürecinin katalizörlerinden biri olmuştu. FETÖ'nün tepesindeki mankurtluk,
tabanın da temel bir vasfı haline gelmiş, görünürlük kazanmıştı.
Bu, hem ABD'nin, hem de Kemalistlerin bir ölçüde
istediği şeydi.
O süreçte "çılgın (ya da çıldırmış) Türk"
Kemalistler ile "soluk ideolojik fırıldak" Perinçek
ekibi de kazanan durumundaydı. (Doğu Perinçek'in oğlunun Dışişleri
Bakanlığı'nda önü açık bir göreve atanmış olması "sembolik" öneme
sahiptir.)
Marxist Perinçek ile ekibi, vatanseverlik retoriği
tutkunu pusulasız saftirikleri sahte bir anti-emperyalizm
söylemiyle yıllarca etkilemeyi ve aldatıp kuyruğuna takmayı başarabilmişti.
Şimdi ise sahte anti-emperyalizmin bir alt başlığı olan sahte anti-FETÖ'cülükle
AK Parti'ye akıl verme, akıl hocalığı yapma fırsatını
yakalamıştı.
*
Devletler (rejimler), sahici muhaliflerini tespit
etmek ve kontrol altına almak için kendi güdümlerinde “sahte muhalif”
hareketler de oluştururlar. Bunun için istihbarat teşkilatlarını (gizli
servislerini) kullanırlar.
İstihbaratçılar-ajanlar muhalif hareketleri takip
edebilmek için o hareketlere katılır ve onlardan biri gibi görünürler. Bunlar,
arkalarında "derin" destek bulunduğu için, sıkça, muhalif
hareketlerin lideri konumuna da gelirler.
Dolayısıyla, her sakallıyı dedemiz, her “Amerikan
karşıtı” görüneni de sahici ABD karşıtı zannetmemeliyiz. Amerikan
karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar içinde ABD'ye çalışanlar da kesinlikle
bulunur.
Kesinlikle..
Hırsızların polis gibi gibi görünerek hiç umulmadık
kişileri bile aldatıp dolandırabildikleri bir dünyada ajanların Mevlana'nın
"Olduğun gibi görün" öğüdüne uymalarını bekleyemezsiniz.
Hiç bekleyemezsiniz.. Bu, istihbaratçılığın
"doğa"sına aykırıdır.
Demek oluyor ki, bazılarının dilindeki anti-emperyalizm
söylemi, kimi zaman, ahmakları avlamayı sağlayan bir tuzak olabilir.
Emperyalistlerin adamları "beşinci kol" faaliyetini rahat
yürütebilmek için bu maskeyi kullanabilirler.
Aynı şekilde, (her alçağın en son sığınağı olduğu
söylenen) vatanseverlik edebiyatı vatanseverliğin, yerlilik-millilik şamatası
da yerli ve milli olmanın garantisi değildir.
Nasıl samimi yardımseverlik, yardımlarının ve
yardımseverliğinin reklamını yapmazsa, samimi yerlilik ve millilik de
sessizdir, sessiz kalır.
Samimi vatanseverlik de öyle..
Sahiciliğin pek fazla para etmediği, "imaj"ın
herşey kabul edildiği bir çağda "söylem"in ötesine geçmek, hakiki
niyetleri çözmeye çalışmak gerekiyor.
Kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığı
önemli.
*
FETÖ'nün, bugün itibariyle (tabanının
"duruş"u cihetinden de) "yerli ve milli" (ulusal) olarak
nitelenemeyecek bir hareket haline gelmiş olduğu açıktır. Ulusal değil
uluslararasıdır (kozmopolittir). "Aidiyet" noktasından belirli bir
"adres"i neredeyse kalmamış durumdadır.
İslam anlayışlarını da ("Siyasal İslam"
ve "İslamcılık" karşıtlığı ekseninde) Yahudi ve
Hristiyanlar'ın onayını alacak şekilde konjonktüre göre ayarlıyorlar. Bu yüzden
istikametten uzak bir "modern mezhep/tarikat" haline gelmiş
oldukları söylenebilir.
Fethullah tevbe etmeden, hatalarını itiraf
edip düzeltmeden öldüğü için geride kalanların da (Fethullahçı
kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali pek yok.
[Evet, Fethullahçılık için mezhep ya da
tarikat tanımlaması yapılabilir. Aslında Türkiye'deki dinî
hareketlerin birçoğunun "yeni icat" birer modern mezhep ya da
tarikat sayılmaları gerektiği söylenebilir.
Mesela, "özgün" (kendilerine özgü) kabulleri
bulunması itibariyle "imam"ı Abdülaziz Bayındır olan
bir "Bayındıriyye", Mustafa İslamoğlu olan
"İslamoğluyye", Cübbeli Ahmet olan
"Cübbeliyye", Muşlu Mehmet Doğan olan "Tahşiyye/Doğaniyye"
vs. mezheplerinden söz etmek mümkündür.
Kendilerindeki bu "mezheplik" vasfını bazı
gruplar açıkça dile getiriyorlar, mesela "Zamanımızda itikatta imam, Matüridî ya
da Eş'arî değildir, filan zattır" diyebiliyorlar.
Bazıları da yeni bir metafizik, Kelam sistemi, itikadî anlayış, fıkıh
vs. geliştirmekten söz ederek kendisinin "imam"lık için aday
olduğunu dolaylı yoldan ifade ediyor.]
*
Demiştik ki, Fethullah tevbe etmeden, hatalarını
itiraf edip düzeltmeden öldüğü için, geride kalanların da (Fethullahçı
kaldıkları sürece) düzelmeleri ihtimali yok. Ancak, bu tür
topluluklara/cemaatlere dahil olan bireylerin o gruplardan ("Elle gelen düğün
bayram" hesabı kitlesel kopmalar hariç) ayrılmaları öyle
kolay birşey değildir.
Çünkü bu, insanın bütün bir sosyal çevresini
kaybetmesi, mazisini yaşanmamış ya da boşa yaşanmış sayması ve ihanetle
suçlanması anlamına gelir, bunu göze alabilmek kolay değildir.
Böylesi bireysel kalkışmaları genelde ancak
söz konusu topluluklara "ajan" olarak yerleştirilmiş olan
"görevli"ler yapabilirler. Mesela Hüseyin Gülerce'nin
durumu buydu.
Bununla birlikte, böylesi "çıkış"lar ajanlar
için bile zordur, nitekim 1971 komünist darbesini önlemiş olan MİT
ajanı Mahir Kaynak, teşkilatı tarafından deşifre edilmektense darbe
heveslisi solcularla birlikte hapis yatmaya razıydı.
Evet, böylesi topluluklardan (Malcolm X'in
yaptığı gibi) hak ve hakikat namına "tek başına" ayrılmak,
herkesin göze alabileceği birşey değildir.
*
[Yurtdışına kapağı atma becerisi göstermiş olan FETÖ'cülerin -Ki kendilerini diaspora olarak adlandırıyorlar- hayal aleminde yaşadıkları görülüyor. İçerideki yandaşlarına "rejim"in kısa süre içinde çökeceği müjdesini veriyorlar. Rejim dedikleri de AK Parti iktidarı; rejim çökecek, memlekete demokrasi ve hukuk gelecekmiş.
AK Parti gitse bile kendileri açısından çok fazla birşeyin değişmeyeceğini anlamak istemiyorlar. Birşey değişmez, çünkü Türkiye devleti ve hükümeti ile ilişkilerini düzeltmek için yurtdışında "lobi" faaliyeti yürütüyor, yabancı devlet ve hükümetlerin Türkiye'ye baskı yapması sayesinde durumlarının düzeleceğini umuyorlar.
Tam da bu yaptıklarının kendi ayaklarına kurşun sıkma anlamına geldiğini farkedemiyorlar.
Bu işi yurtdışından, Türkiye devleti ve hükümetine "yabancılaşarak", yabancıları araya koyarak çözemezler. Sorunun kaynağı zaten Fethullah'ın ABD'ye yerleşmiş olması ve Türkiye'ye dön(e)memesiydi.
Fethullahçılar yurtdışında bu kadar güçlenmeselerdi, yurtiçindeki yandaşlarına yönelik baskı bu kadar uzun sürmeyebilirdi. Yurtdışındakilerin güçlenmeleri, palazlanmaları ve seslerinin çok çıkmasının cezasını içeridekiler çekmeye devam edecektir.]
*
Bununla birlikte, vatanseverlik edebiyatçısı
Kemalistlerin "yerlilik ve millilik" açısından (zihniyet düzeyinde)
FETÖ'den daha kötü durumda olduklarını ifade etmek gerekiyor.
Kesinlikle daha kötüler.. Mukayese kabul etmeyecek
ölçüde..
28 Şubat darbesi
bunun en açık kanıtıydı.. Öncesi ve sonrası da var.
Ve bu jakobenlik heveslisi laik (siyasal dinsiz)
kitlenin zihniyetinde hiçbir değişiklik yok.
FETÖ'nün Türkiye'de tekrar güçlenme şansı bulunmuyor.
Fethullah, arkasında, yerini alacak karizmatik bir
"halife" ya da "varis" bırakmış da değil. Bu hareketin
mitoz bölünme yaşaması beklenebilir, fakat bu, muhtemelen, çoğalıp güçlenmesi
değil, giderek eriyip kaybolması sonucunu verecektir.
Doğal olarak ABD bunun farkında ve bu yapıdan (en
azından kısa vadede) beklediği birşey yok.
Fakat FETÖ'cülerin, PKK'ya yönelik çözüm sürecine
benzer bir "af" girişimi çerçevesinde Türk devletiyle
barıştırılmasını istediği, ve bunun için, (hem kamuoyunun hazırlanması hem de
devlet yetkililerinin ikna edilmesi gayesi doğrultusunda) sahadaki bazı
"örtülü" aparatlarını devreye koyduğu anlaşılıyor.
*
[Merhum Bediüzzaman'ın "mutlak
vekili" olma iddiası ile ortaya çıkanların Gladio gibi
oluşumlarla ve yabancı istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılı
olduklarını söyleyenlerin, bu iddialarını ispat için sarıldıkları akıl yürütüş
biçimini, Doğu Perinçek gibi isimler söz konusu olduğunda bir
yana bıraktıkları görülüyor.
Bunların, birtakım verilerden hareketle "mutlak
vekil" denilen adamlar hakkında bu kadar kesin konuşurken (Ki o
verileri görmezden gelmemeliler), kendileriyle ilgili olumsuz veriler daha bol
ve açık olan Perinçek gibilere sıra gelince birden bire makas değiştirip "müslüman-solcu
diyaloğu" çerçevesinde şirinlik yaptıkları, "FETÖ'cü ahlâkı"na
sarıldıkları görülüyor.
Ya acınası müseccel saftirikler ya da samimiyetsizliği şiar edinmiş çifte standart
simsarları olarak kendilerinden başka herkesi aptal zannediyorlar.]
*
Bununla birlikte bu tür yapılarla mücadelede "hukuk"
dışına çıkmamak, ölçüyü kaçırmamak gerekir.
FETÖ ile mücadelede buna riayet edildiği söylenemez. Adalet mülkün (devlet otoritesinin) temelidir. Hapisteki kadınlara tecavüze kadar varan zulümlerin yaşandığına dair beyanların dünya medyasında yer almış olması acıdır. Yine, 15 Temmuz darbe girişiminde yer aldılar diye erlerin bile cezalandırılmış olmaları anlaşılır birşey değildir.
Hiçbir şeyden haberi
olmayan, ne olup bittiğini çözemeyen erlerin, Erdoğan'ın bile darbeyi eniştesinden öğrendiği bir alacakarınlık kuşağında komutanlarının emirlerine itaat etmekten başka hangi seçenekleri olabilirdi?!.
[15 Temmuz'dan sonra FETÖ'cülerin yurtiçindeki televizyon (Samanyolu TV / STV), radyo ve gazeteleri (Zaman vs.) kapatıldığı için bunlar kendilerini savunamaz hale geldiler ve bu yüzden haklarında rahatça her tür iftira atılabildi.
Tipik bir örnek, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın Avustralya'da öldüğü kazanın FETÖ'cülerin eseri olduğu iddiasının tedavüle konulmuş olması.. Kaza değil suikast olduğunu söyleme ihtiyacı duyanlar önce cinayetin İngiliz istihbaratı / gizli servisi tarafından CIA hesabına yapıldığı iddiasını ortaya attılar.
Söylemin sözcülüğünü "Türk istihbarat kaynakları" adına konuşma iddiasıyla meydana fırlayan gazeteci Arslan Bulut yapıyordu. Kafa yapısı bakımından mafyatik emekli general Veli Küçük ve Doğu Perinçek ile aynı kulvarda yer alan gazeteci Bulut, kendisini ulusalcı-milliyetçi olarak tanıtan bir isim.
Söylediğine göre, "Türk istihbarat kaynakları", Esad Efendi'nin, İngilizler tarafından, (ileride AK Parti'yi kuracak olan Recep Tayyip Erdoğan'ın önünün açılması için) CIA'in talebi üzerine öldürülmüş olduğunu tespit etmişlerdi.
Bunu ortaya attıkları sırada Erdoğan henüz bugünkü kadar güçlü olmasa da iktidar koltuğunu eline geçirmiş bulunduğu için, "Türk istihbarat kaynakları", "Cinayetin arkasında Erdoğan var" diyemediler.
Aradan biraz zaman geçip de Erdoğan, iktidarının temellerini sağlamlaştırınca, "Esad Efendi'nin ölümündeki Erdoğan faktörü" hikayesinin yerini Dan Brown'vari Barnabas İncili masalı aldı. "Türk istihbarat kaynakları"nın bu defaki sözcü Don Kişot'u bir başka gazeteciydi: Emin Pazarcı. Maiyetine de Sanço Panza olarak tiyatrocu Ahmet Yenilmez verilmişti.
Geçen zaman içinde "Esad Efendi suikasti" dallanıp budaklanmış, bir "seri katil" işi cinayetler silsilesine dönüşmüştü. Esad Efendi için uydurulan Barnabas İncili senaryosunun imkânlarından dolu dolu faydanılması için çuvala Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal, ve hatta Abdullah Çatlı bile yerleştirilmişti.
Memleketteki çok uyanık birileri, bütün bu zatların ölümünün ardında Barbanas İncili'nin yayınlanması ihtimalinden rahatsız olan yabancı odakların (muhtemelen en başta Vatikan'ın) bulunduğunu düşünmemizi, başka ihtimalleri aklımıza getirmememizi istiyorlardı. Bunun için Kültür Bakanlığı da kesenin ağzını açmış, bu masalın sanatsal bir boyut kazanması ve geniş kitlelere ulaşması için Ahmet Yenilmez'in sinema filmi yapmasını sağlamıştı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.
Ancak, 15 Temmuz olayından sonra katilin adresi bir kez daha değişecekti.
Barnabas İncili'nden umut kesilecek, cinayetin faili olma şerefi günah keçisi FETÖ'ye bahşedilecekti.
15 Temmuz, laik-Kemalist-milliyetçi-ulusalcı "derin" çetelerin işledikleri cinayetlerin, çevirdikleri dolapların, yaptıkları rezaletlerin bile "günah keçisi FETÖ"ye maledilmesinin, söz konusu katil odakların aklanıp paklanmasının bahanesi haline getirilmişti. Bütün yakın dönem faili meçhuller için çözüm hazırdı: FETÖ yapmıştır.
FETÖ'yle aynı akıbete uğramaktan korkan diğer cemaatler ile "kripto FETÖ'cü" olmakla suçlanmaktan çekinen "barış zamanı mücahiti" ve "kolay zaman kahramanı" yazar çizer taifesi de bu iftira ve yalan kampanyalarına inanmış görünmeyi, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşturulan (tilkinin tilkiliğini anlatıncaya kadar postunun elden gittiği) dehşet ikliminde "emniyet ve selamet"leri için elzem gördüler.
Daha sonra ise, hiçbir somut/müşahhas delile dayanmayan bu uçuk kaçık iftiralara gerçekten inanmaya başladılar.
Ulusalcı-milliyetçi-laik-Kemalist derin çeteler için sicil düzeltme ve sabıka kaydı temizleme bayramı başlamıştı.]
*
Bununla birlikte, FETÖ üyelerinin tümünün her açıdan "masum" oldukları da söylenemez. Bu topluluğa katılmış olanların birçoğunun bunu dinî değil dünyevî saiklerle yaptıklarını söylemek abartılı olmaz.
Çünkü FETÖ, uzun süre devlet tarafından desteklendi,
kollandı, önü açıldı; ayrıca bu hareket, uluslararası alanda da, "Terörist
cihatçılara, radikal İslamcılara ve Siyasal İslamcılara karşı duran ılımlı
müslümanlar" olarak gösterildi.
Ve FETÖ'cüler, 28 Şubat'ta darbeciler karşısında sergiledikleri tavrın gösterdiği gibi, kimi zaman, zalim de olsalar güçlülerin yanında yer almayı seçtiler. İçeride de, dışarıda da güçlülerin yanında yer aldıkları için adeta kendilerine "karada ve denizde ölüm olmadığını" düşünmeye başlamışlardı. Geleceğe güvenle bakıyorlardı.
Bir topluluğa, o topluluğun getireceği dünyevî
faydaları da gözeterek dahil olanlar, o dühûlun yol açacağı dezavantajlara da
razı oluyorlar demektir.
Dolayısıyla, uğradıkları hukuksuzluklar ve maruz kaldıkları iftiralar bir yana,
devlet tarafından dışlanmış olmalarından şikayetçi olmaya pek fazla hakları
yok.
*
ABD (etkili bir aparat olarak) FETÖ'den umudunu kesti. Buna karşılık, gelecekte
Kemalist laikleri (28 Şubat'ta yaşandığı gibi) tekrar devreye koymayacağından
emin olunamaz.
[CHP'lilerin yurtdışı odaklardan destek sağlama
arayışları, Kemalistlerin buna daima hazır ve teşne olduklarını gösteriyor. Bu,
onlara, partilerinin kurucusu Selanikli zamparadan miras kalmış refleks..
Selanikli, Mondros Mütarekesi imzalanıp da İstanbul'a
gelince hemen Minber ve Vakit gibi
gazetelerde İngilizler'e "yağ" çekmeye başlamıştı.
Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı,
Selanikli'nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi
Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının
50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, onun İngilizler'le
"anlaşmış", bir piyon olmayı kabul etmiş bulunduğunu açıklamıştı:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Aynı gerçeği İstiklal Harbi'nin
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)]
*
FETÖ'nün beli kırıldı, buna karşılık (Zampara
Atatürk'ten emperyalistlere uşaklık genini devralmış olan) Kemalist 28 Şubat
kafası kenarda sinsice bekliyor, fırsat gözlüyor.
Diriler.. Çünkü, FETÖ'cülerinkine benzer bir darbe
almadı, ihanetlerinin bedelini ödemediler.
Sosyal medyaya bakın, Kemalistler FETÖ’cülerin
söylediklerinin aynısını söylüyor, ayrıca ilave olarak onların dile
getiremedikleri her tehdidi savuruyor, parmak sallıyor, el
hareketi yapıyor ve akla gelmedik hakaretleri sıralıyorlar.
Özgüven ve küstahlıkları yerinde..
*
Erdoğan sağlam
durarak Büyükelçi'nin müjdelediği "çöküş"ten kurtulmuştu,
fakat bu, yara almamış olması anlamına gelmiyordu.
Çünkü FETÖ ile olan bağların kopması,
AK Parti tabanında bir gedik açılmasına yol açmıştı. Sadece FETÖ üyeleri değil,
onların akrabaları, yakınları, dostları da AK Parti'ye karşı muğber hale
gelmişlerdi. Sayıları milyonları buluyordu.
Bu, AK Parti'nin oy deposunun zemininde
bir çöküntü yaşanması demekti, bedenin bir kısmının derisinin yüzülmesi ya da
tırnakların koparılması gibi birşeydi.
Kemalistler, yeterince laik (siyasal dinsiz)
bulmadıkları FETÖ'cülerin defterini dürüyor ve kendi oy tabanının bir bölümünü
kaybediyor diye Erdoğan'ı alkışladılar. Erdoğan da, "İzmir
Marşı"nı söylemeye başlamadıysa da Gazi Mustafa Kemal'li
nutuklar atarak ve "çılgın Türkler"i minnet ve
şükranla anarak onlara karşılık verdi.
Kemalistleri de şemsiyesi altına alan "yerlilik
ve millilik" söylemine sarılma modası yükselen trend haline geldi.
*
Araplar, "İnsanlar hükümdarların
(yöneticilerin) dini (zihniyeti) üzeredir" derler. Erdoğan FETÖ'cüleri
toptan "siyasal tekfir"e tabi tutunca, "hükümdarın
dini"nden olmayı dünyevî selamet, ikbal ve parlak istikbal için
vazgeçilmez kabul eden kitle birden bire (Kemalizmi aklama işlevi de gören)
"yerlilik ve millilik" mezhebinin yılmaz savunucuları haline
geldiler.
Sıranın FETÖ'den sonra kendilerine gelmesinden korkan
diğer "dindar" cemaat ve gruplar da bu yeni "din-i şahane"yi
hemen satın aldılar. Hatta, "Gayrimilli bir dindara, milli ve yerli bir
ateisti, laiki, vatansever Kemalisti tercih ederim" diyen tuhaf
"yurdum müslümanları" türemeye başladı.
Halbuki FETÖ, aynı FETÖ'ydü.. 1990'larda neydiyse
şimdi de oydu.. Buna rağmen, önceden FETÖ'ye "yağ" çeken,
Fethullah'ın adını "hocaefendi"siz ağzına almayan büyük bir kalabalık
"The Cemaat"e günde beş vakit aşkla ve şevkle sövmeye başladı.
Hükümdarın "din-i şahane"si bunu
gerektiriyordu.
*
Gerçekte asıl sorun, The Cemaat tabanının Fethullah'ı
"her sözü hikmetli büyük bir velî" kabul etmeleri ve ona
bir peygambere itaat edercesine bağlanmalarından ibaretti..
Sorgusuz sualsiz..
Oysa Fethullah, ne dünyevî otoritelere boyun eğmeyerek yalnız Allah'ın vahyine tabi olan "masum bir peygamber"di, ne de dünyevî kayba aldırış etmeyen tavizsiz bir "hakikat" savunucusuydu. Ömrü "tâğût"a hizmetle geçmiş cevval, zeki, çalışkan ve yetenekli bir din dolandırıcısı, kendisinin samimiyetine inanarak peşine takılan insanların perişan olmalarına yol açmış bulunan bir din istismarcısı ve sahtekârdı.
Baştan beri derin devlet laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hizmetinde olmuş, İslam'ın (Batılılarca ve onların İslam dünyasındaki "yerli-milli" acantalarınca Siyasal İslam diye adlandırılan) hükümlerine karşı suret-i haktan görünen sinsi bir savaş açmıştı.
Eski efendisi "CIA'in müttefiği laik (siyasal
dinsiz) yerli-milli derin devlet"in güdümünden çıkarak "CIA'in, CIA'e şirk
koşmayan adamı" haline gelmiş, yerel (yerli-milli) tâğutî ligden küresel tâğutî lige atlama başarısı göstermiş bir "sivil toplum
canbazı"ydı.
Ve ne yazık ki Türkiye'deki diğer birçok cemaat de,
hocalarını, şeyhlerini, "abi"lerini, "lider"lerini uçurup
kaçırma, sorgulanamaz merci yapma bakımından FETÖ'yü pek fazla
aratmıyorlardı.
(Mesela, "hoca"larını yüceltme bakımından
FETÖ ile, onun en kanlı-bıçaklı düşmanı kabul edilen Tahşiye grubu
arasında çok fazla bir fark yok.. Tahşiyecilere göre de hocaları Muşlu Mehmet
Doğan, merhum Hulusi Yahyagil üzerinden Bediüzzaman'ın "varis"i
olarak "zamanın imamı" konumunda.. Dinî konularda tabi
olunabilecek tek "alim". Fethullah'ın akıbetinden
gerekli dersleri çıkarmış olduğu anlaşılan Mehmet Doğan'ın kendisiyle ilgili bu
uçuk iltifatlara resmen sahip çıkmaması sonucu değiştirmiyor.)
*
Cumhuriyet döneminde cemaat liderlerinin aşırı
yüceltilmiş olmasında, o gruplara sızmaya çalışan "derinler"in de
katkısı var.
Çünkü bu "ajan"lar, cemaat liderlerinin
gözüne girmek için onları yücelten rüyalar ve kerametler uydurmaktan
kaçınmıyorlar. Bu aşırı yüceltmeci tavır, onlardan diğer cemaat üyelerine de
bulaşıyor ve bir daha da izale edilemiyor.
Ayrıca bu "sızma yağ"cı derinler, rol ya da
görev icabı son derece fedakâr, sadık ve itaatkâr davranabiliyorlar. Mesela
merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'nın ölümünden önceki gurbet
hayatında ona sakız gibi yapışan S. G. "kod"un durumu
buydu. Almanya-Essen'de tripleks bir ev satın alıp (ya da kiralayıp) Esad
Efendi'nin hizmetine sunmuş olduğu gibi, onun Avustralya-Brisbane'a yerleşmesi
üzerine de tası tarağı toplayıp oraya kapağı sermişti.
Böylesi "sızma yağ"cıların bir başka özelliği "işbitirici" olmaları.. Derin bağlantıları onlara, cemaat liderlerinin karşılaştıkları bazı sorunları çözme ve böylece kendilerini "ispatlama" imkânı veriyor. Fakat bu, arkalarındaki derin destekten değil, kişisel beceriklilik ve "sosyallik"lerinden biliniyor ve cemaatlerde ipleri ellerine alıyorlar.
Buna karşılık, sızılan cemaat içinde
bunlara zorluk çıkaranlar aynı nedenle beklenmedik sıkıntılarla
karşılaşabiliyor ve işlerinin anlaşılmaz bir biçimde çıkmaza girdiğini, sabote
edildiğini, tekerlerine çomak sokulduğunu görebiliyorlar.
[Şunu da ekleyelim:
Maalesef "derinler", uğraştıkları cemaat ve
gruplardaki ahlâkî bozulma ve yozlaşmanın da tetikleyicisi ve
katalizörü olabiliyorlar.
Çünkü istihbaratçıların insanları kullanmak için başvurdukları yöntemlerden biri, Epstein vakasının herkese öğrettiği gibi, "şantaj"; o yüzden de şantaj yapmayı mümkün kılacak tuzaklar kurmaktan ve fırsatlar üretmekten geri durmuyorlar. Fakat bunun etkisi, söz konusu "uğraşılan" gruplarla sınırlı kalmıyor, toplum genelinde ahlâkî çürüme, çözülme ve yozlaşma yaşanmasının önünü açıyor.]
*
FETÖ dışındaki "dindar" grup ve cemaatlerin, rejim nezdinde, (yurtiçi ve yurtdışı ayaklarıyla, kamusal ve sivil kanatlarıyla) Fethullah'ınki kadar büyük bir "imparatorluk" kurmayı başaramamış olmak gibi önemli bir meziyet ya da fazileti var. Bu meziyet ve faziletleriyle "rejim"in "saygı"sını kazanıyorlar.
Ayrıca liderlerinin "yerli-milli derin
devlet" tarafından bir şekilde hizaya getirilmeleri ve (satın alınmasalar
bile) sıkı kontrol altında tutulmaları söz konusu. (MİT tarafından satın alınmak istendiğini açıklamış bulunan iki cemaat lideri var: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ve Yeni Asya gazetesi cemaatinin lideri Mehmet Kutlular.)
Kontrol altında tutuldukları için cemaat ve grup liderlerinin "küçük
derebeylikleri"ne gözyumuluyor (Fakat Alparslan Kuytul gibi laf dinlemez
olunca ve "biat" etmekten kaçınınca dayağı cömertçe yiyorlar).
Bu küçük derebeyliklerin birbirleriyle uğraşmalarının,
birbirleri için sinsice kuyu kazmalarının, birbirlerini rejime
gammazlamalarının sağlanması, rahatça yönetilmeleri için yeterli oluyor.
[Biraz palazlananlar, İsmailağa, Menzil ve Tahşiyecilerde görüldüğü gibi, devletin derin adamlarının da katkısıyla kendi içlerinde ayrı gruplara bölünüp parçalanıyor, kendileriyle uğraşır hale geliyorlar.
Rejim, resmî ideoloji açısından mahzurlu gördüğü unsurları birbirine "kırdırma"nın bir yolunu buluyor.
İskenderpaşa'da böylesi bir kitlesel bölünme 1990 yılında "Esad Coşan - Necmettin Erbakan ihtilafı"nda yaşandı, önemli bir kitle cemaatten koptu. Hatta İskenderpaşa Camii'nin imamları bile Esad Efendi'ye sırt çevirdiler.]
*
Büyük resme bakıldığında ise, bütün bu süreçler
sonunda kaybedenler kulübünün asıl sakinleri olarak Türk devleti ve milletinin
boy göstermekte olduğu ortaya çıkıyor.
FETÖ gibi devletin ve milletin imkânlarıyla eğitilip
yetiştirilmiş büyük bir kitle, gelinen noktada, devletine ve milletine küskün,
Batılılar'a ise minnettar ve müteşekkir hale getirilmiş durumda.
Bu, Türk devleti ve milleti açısından sadece devasa
maddî kayıp ve zayi olmuş emek anlamına gelmiyor, aynı zamanda muazzam bir
"insan sermayesi" ve/veya "sosyal sermaye" kaybı söz
konusu.
Bunun yanısıra, "potansiyel" bir tehdit
olmaktan kısa vadede çıkmaları mümkün değil, çünkü, yabancı istihbarat
servislerinin kolayca yararlanabilecekleri köprüler durumuna gelmiş
bulunuyorlar.
(Bu tür hareketlerin, özellikle de yabancı devletlerin
kontrolü altına girmeleri durumunda, kronikleşmesi riski vardır. Selçuklu ve
Osmanlı dönemindeki birçok isyan hareketi iz bırakmadan tarihe gömülmekle
birlikte Safevî Devleti'nin uzantısı olan hareketin mensupları
bugün bile "Şah"lı türküler "çığırıyorlar". Ortada ne Osmanlı kalmış, ne Safevîler, fakat bu "anakronik" mezar bekçileri hâlâ Şah'ı kurtarma derdindeler.)
*
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Batı kumarhanesinin daimî müşterisi olma çağdaşlığını yakalamış olan Türkiye kaybetmiş, kumarhanenin kasası Batı ise kazanmış durumdaydı.
Geçmişte ülke içinde işbirlikçi kitleler ("bireysel" ajan değil) bulma imkânını elde etmiş olan Safevî Devleti'nin yerini bugün ABD ve Avrupa almış durumda (Hem Kemalistler, hem FETÖ, hem de PKK bağlamında).
(1990 öncesinde solcu-komünist hareket çerçevesinde Rusya da bu potansiyele sahip gibi görünüyordu fakat Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu defter kapandı.)
Düşman, bizi kendi insanımızla vuruyor. Derenin
kuşlarını derenin taşıyla avlıyor. Maşa varken elini yakmıyor.
Batılılar, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı
Devleti'ne öldürücü darbeyi Selanikli Mustafa Atatürk eliyle
vurmuşlardı.
Bir zaman sonra PKK da benzer bir misyonu üstlendi.
Kasa, kazanmaya devam ediyordu. Kazanmak için yeni yollar buluyordu.
28 Şubat da aynı hikâyenin bir başka başarılı uyarlamasıydı. Kasa bir kez daha kazanmıştı.
*
Son söz Mehmed Akif'ten:
"Şudur cihânda beniim en beğendiğim meslek;
"Sözün odun gibi olsun, hakîkat olsun tek."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder