SELANİKLİ DEFOLU DÂHİNİN BERBAT HAFIZASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 77

 

Selanikli’nin Anadolu’ya sözde müfettiş özde Anadolu genel valise (padişah vekili) olarak gönderilme hikâyesini (kendi ağzından) anlatıyorduk, araya Karlsbad girdi.

Evet, Selanikli, gönderiliş hikayesini Falih Rıfkı’ya anlatmaya şöyle devam etmiş:

Dairede ikinci Reis (Genelkurmay İkinci Başkanı) Diyarbekirli Kâzım (İnanç) Paşa ile karşılaştım.

Kendisine Nazır (Savunma Bakan) Paşa'nm bana verdiği vazifeden bahsettim.

"- Malumatınız var mı?" "

- Hayır!" dedi. "- İşte ben sana haber veriyorum!" dedikten sonra,

"- Kapıları kapattırır mısın?" dedim. Kâzım Paşa gülerek yüzüme baktı:

"- Ne oluyoruz?" Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım:

"- Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar. Hemen kabul ettim. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu'ya geçmek fırsatı arıyordum. Madem ki onlar teklif ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!" Kâzım Paşa:

"-Nasıl?" dedi. Cevabımı beklemeksizin ilave etti:

"- Ha... zaten ordu müfettişlikleri meselesi var. Sen o taraflara ordu müfettişi unvanı ile gidebilirsin!

"- Unvanın ehemmiyeti yok, dedim, yalnız şimdi Harbiye Nazın (Savunma Bakanı) ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit et, üst tarafını kendimiz yaparız."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 144.)

*

Görüldüğü gibi, bütün yazdıkları palavra.. Yalan.. Tıpkı Anadolu’ya geçince millete söyleyeceği yalanlar, yapacağı yalan vaatler ve edeceği yalan yeminler gibi.

Karlsbad günlüklerinde itiraf etmiş olduğu huyu burada kendisini tekrar gösteriyor. “Manevi” kızı Prof. Afet İnan’ın hazırladığı “M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitaptan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983), Selanikli'nin, günlüğüne 10-11 Temmuz 1918 günleri için şunları yazmış olduğunu öğreniyoruz:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

Evet, Selanikli, yukarıya aldığımız sözleriyle gerçeği gizlemek için laf canbazlığı yapıyor.

Söz konusu günlüklerine “her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur'' diye yazmış olduğuna göre, Falih Rıfkı’ya bunları söylerken de “her düşündüğünü, her yaptığını, yani bütün fikirlerini ve hayatıyla ilgili sırları” ona emanet etmediğini, “algı operasyonu” yaptığını kabul etmemiz gerekiyor.

Çünkü adamın huyu bu.. Karakteri böyle.. O yüzden de yazdıkları çelişkili ve tutarsız.. Kendisini ele veriyor. 

Mesela yukarıya aldığımız sözlerinde bir taraftan “Kendisine Nazır (Savunma Bakan) Paşa'nm bana verdiği vazifeden bahsettim” diyor, diğer taraftan da. “Şimdi Harbiye Nazın (Savunma Bakanı) ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit etdiye konuşuyor.

Bir taraftan “Beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar” diyor, diğer taraftan da memuriyetinin belirsizliğinden dem vuruyor. Memuriyetinden o kadar habersiz ki, Kâzım Paşa buna “Sen o taraflara ordu müfettişi unvanı ile gidebilirsin!” diyor.

Şu laubaliliğe, ciddiyetsizliğe bakın!.. Devlet işleri böyle mi yürür?! Millete masal anlatınca böyle oluyor.

*

Sözde unvanın önemi yokmuş.. Öyle diyor.. Oysa, zamanında Enver Paşa’ya terfi ettirilmesi için mektup yazan kendisi.. Kendisinden bir ay önce Anadolu’ya geçmiş olan Karabekir onu evinde ziyaret edip Anadolu’ya geçmesi teklifinde bulunduğunda (asıl düşüncesini saklayıp) buna pek hevesli olmadığını söyleyen de kendisi.. 

Daha önce Falih Rıfkı’ya, zamanında İsmet İnönü’ye Anadolu’ya geçiş planından bahsettiğini söylemiş olan da yine kendisi.

Fakat Anadolu’ya gitmiyor, bekliyor.. Sebebi, Padişah’tan ve Hükümet’ten olağanüstü yetkiler ve maddî kaynak almak istemesi.. Biliyor ki “olağanüstü yetkilerle donatılmış devlet görevlendirmesi” olmadan gitmesi durumunda (kafasında gizlediği, söylemediği) planları hayata geçiremeyecek.

Lafa bak, Kâzım Paşa'ya “Kapıları kapattırır mısın?" demişmiş. Sözde ona asıl niyetlerini anlatmış, vatanı kurtarmak için çalışacağını söylemiş. Onu ima ediyor. Sanki orası Osmanlı Genelkurmayı değil.

Sen kapalı kapılar ardında farklı konuşmayı biliyordun da, Padişah, Sadrazam ve Savunma Bakanı bilmiyor muydu?!

Onlar, o gün için İstanbul’a çöreklenmiş olan İngilizler’e karşı açık konuşamıyorlar, fakat sana kapalı kapılar ardında farklı talimatlar veriyorlardı.

Ve sen, herşey olup bittikten sonra, onların o günkü çaresizliklerinden kaynaklanan sessizliklerini istismar ediyor, gerçeği 180 derece bükerek palavra savuruyorsun.

Selanikli öyle böyle değil, büyük sahtekârdı.

*

Ama bütün bunların gerisinde (İngiliz gizil servisinin Türkiye şefi Robert Frew vasıtasıyla) İngilizler’le yapmış olduğu anlaşma var. Buna göre, İngiltere Dışişleri Bakanı (eski Hindistan valisi) Lord Curzon’un “yeni Türkiye” idealini gerçekleştirmekle görevli.. 

Bunun karşısında kendisine Osmanlı hanedanının tahtı vaat edilmiş bulunuyor.

İngilizler vaatlerinin gereğini de yerine getirmiş durumdalar. İngilizler’le olan (ajanlık boyutundaki) işbirlikçilik dalaveresini (gerçeği gizleme huyu gereği) kendisi asla açıklamadı. Kemalistler dışında herkesin anladığı ve bildiği bu kirli sırrını açığa vurma görevi, ölümünden 35 yıl sonra, 1973 yılında (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı, Lozan baş murahhası) Orgeneral İsmet İnönü’ye düşmüştür:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Söz buraya gelmişken Selanikli’nin has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu’nun ifadelerini de aktaralım:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

“Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar” şeklindeki sözü de bir palavra..

İşin doğrusu, Sultan Vahideddin’in onu Anadolu’ya göndermesine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi engel olmaya çalışmıştı.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, o günlerin canlı şahidi Şeyhülislam rh. a.’ten Mısır’da dinlediklerini şu şekilde aktarmış bulunuyor:

“Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Kemal’in padişah tarafından Anadolu'ya gönderilmesi hadisesine dair hatıralarını da şöyle anlatmıştı:

“Padişah’ın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya göndereceğini kestirince, bir din borcu olarak, kendisiyle görüşmek ve buna mani olmak istedim. Çünkü endişelerim vardı. O ana kadar elde ettiğim bilgiler de bu endişelerimi kuvvetlendiriyordu. Miralay Sadık Sabri Bey'in ve arkadaşlarının tahkikatı da bu yöndeydi. Beni ikaz etmişlerdi. "Padişahım, eğer bu iş için muhakkak bir paşa gönderilecekse, karar verdiyseniz, başka bir paşa bulalım" demek istedim.

“O sırada Ferid Paşa yoktu (sadrazam değildi). Sadaret mührü, sadrazam vekili olarak bende idi. Padişahtan müsaade alarak, ziyaretlerine gittim. Sultanın yanına girince, baktım, Veled Çelebi yanındaydı. Beni görünce hemen sözünü kestirdi. Bir daha konuşmadı. Demek benim geleceğimi bilmiyormuş, Padişah da söylememiş. Sözleri yarıda kaldı.

“Veled Çelebi'yi birkaç defa görmüştüm, ancak bu kadar yakından temasım olmamıştı. Konyalıdır. Mollaoğlu derler. Dergâhın şeyhidir.

“Padişahı bir selâmladı! Ben ömrümde ne öyle selâm gördüm, ne de verebilirim. Yerlere kadar eğilerek, öyle bir temenna... Ne büyük temrin görmüş!

“Bizleri uyandıran, mücadele bayrağının altına alan Konya mebusu Zeynelabidin Efendi, Veled Çelebi'den şikâyet ederdi: "Aman dikkatli olun. Allah şerrinden emin eylesin. Rengini belli etmez. Her renge giren bir bukalemundur. Sâlihle sålih, tâlihle tâlih olur. Belâlı bir insandır" derdi.

“Veled Çelebi, İttihatçılarla çalışır, görüşürdü. Şimdi de Mustafa Kemal adına padişaha geldiği anlaşılıyordu.

Veled Çelebi beni görünce bozuldu. Fazla kalmadı. İzin istedi. Padişahı öyle acayip bir şekilde selâmladı, gitti. Onun arkasından Padişah:

"Çok kibar bir insan; çok nazik, değil mi efendim?" dedi. Ben işi anlasın, mevzu açılsın diye: "Büyük aktör efendim, büyük aktör" dedim.

“Sonra meseleyi padişaha açtım. Bahse (konuya) girdik. Söz uzadı. Yemek vakti geldi. Saray âdeti üzere yemek yedik. Çay geldi, içtik. Yatsı oldu. Namazı kıldık.

“Padişah, devamlı şöyle diyordu:

"Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz..." Bunun üzerine:

"Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, yerine bir din daha gelemez. Веnim korktuğum budur.

"Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes'ulüm.." filân dedim.

“Baktım, padişahın Mustafa Kemale tam itimadı var.

“Bana: "Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesaim (beraber çalışmışlığım) oldu. Fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum.

“Efendim, orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan... Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..."

Baktım, Padişah durmadan böyle diyor, "âteşîn bir zekâ..." Anladım ki artık son sözü söyleyip konuşmayı bitirmek lâzım.

"Efendim, dedim; malůmunuz, Resul-i Ekrem, sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin..."

“Ben söze böyle başlayınca, Nebiyy-i Zişân'ın adı geçer geçmez, adamcağızın gözlerine yaşlar doldu... Devam ettim:

"...Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin Veda Hutbesi'ndeki son sözleri malumunuzdur . [Elçilik görevini yaptığına insanları şahit tutması ve sonra üç defa “Şahit ol ya Rab!” demesi] Ben de onun: Allah'ım tebliğ ediyorum, ruhumun feryadını, imanımın sesini, insanlığa tebliğ ediyorum, dediği gibi, vazifemi yapıyorum.

"Padişahım, son söyleyeceğim söz budur: İslâmiyet'i müdafaa ve himaye edemeyecek bir iktidar, bir saltanat gitse; yerine yeni bir saltanat, bir iktidar konur. Fakat din giderse, yerine yeni bir din gelmez, padişahım! Benim korktuğum dindir..."

“Padişah, bu sözlerim üzerine, müteessir oldu:

"Evet gayemiz bir ama görüş ayrılıklarımız var." dedi ve Ziya Paşa'nın: "Herkesin maksudu bir amma rivayet muhtelif" mısraını okudu...

“O sırada baktım horozlar ötüyordu (sabah yaklaşmıştı).

“Vakit çok geç olmuştu, ayrıldık...”

(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 2, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, 6. b., İstanbul: Kaynak Y., 2009, s. 57-9.)

Evet, “düşündüklerini, yaptıklarını, fikirlerini, hayatıyla ilgili sırları” saklama konusunda bir dâhi olan Selanikli zampara, Padişah’ı fena halde kafalamış, dolmuşa bindirmişti.

Ayrıca, Veled Çelebi örneğinde olduğu gibi dönme dolap fırıldaklar da onun hesabına kulis yapıyorlardı.

Selanikli, sıradan biri değil büyük bir yalancı olduğu için gerçeği böyle utanmadan sıkılmadan rahatça  “bükebiliyor”.

*

Sultan Vahideddin'in, Selanikli için niye "Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..." demiş olduğunu tahmin edebiliyoruz. İngilizler'in Samsun havalisine "yetkili" adam gönderilmesi talebini fırsata çevirerek Selanikli'yi Anadolu'ya (bir direniş hareketi örgütlemek üzere "örtülü" görevle) göndermek isteyen Padişah'a kurnaz yaverinin şöyle birşey demiş olduğu anlaşılıyor:

"İleriki günlerde aramızdaki İngiliz işbirlikçileri, ordudaki zat-ı şahanelerini anlamayan ahmak subaylar ve de onlardan etkilenen bazı siyaset bilmez saf hoca taifesi, bendenizle/kulunuzla zat-ı şahanelerinin arasını bozmak için, aleyhimde iftira ve tezvirata başvurabilirler ve böylece bilerek veya bilmeyerek İngiliz emellerine hizmet edebilirler. Şayet onların tesiri altında kalıp da bana olan itimadınız sarsılacaksa daha baştan beni bu görevden af buyurmanızı huzurlarınıza arz ederim."

Selanikli bu şekilde yolu yapmış olduğu için, Şeyhülislam'ın anlattıklarını Padişah, öyle anlaşılıyor ki, içinden şu düşünceleri geçirerek dinliyordu:

"Bizim bu Şeyhülislam büyük alim, temiz adam, dürüst adam, fakat siyasetten anlamıyor. Çok saf.. Mustafa Kemal gibi sadık bir adamına suizanda bulunuyor. Saf adam, oyuna geliyor. Ben oyuna gelmemeliyim. Zaten yavarim Kemal böyle olacağını bana daha baştan haber vermişti, âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..."

âteşîn siyasal dolandırıcılık, daha Erzurum Kongresi sırasında hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e, günü gelince Padişah'ı resmen "oyacağını", milletin dinine imanına da savaş açacağını söyleyecek, fakat bunu söyledikten sekiz ay sonra bile, TBMM açılırken, Padişah'a sadakat yemini edecek, Padişah'a isyan niyeti içinde olduğu iddiasının "yalan" olduğunu utanmadan söyleyecekti.

Selanikli takiyye virtüözü, serapa yalan dolan ve sahtekârlıktı.

*

Selanikli büyük yalancı sözlerini şöyle sürdürüyor:

Kâzım Paşa Harbiye Nazırı’nı (Savunma Bakanı’nı) gördü, kendisinden aldığı direktif şu idi:

"- Maksat Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri tedib etmek (yola getirmek), sonra Anadolu'da birtakım milli teşekküller beliriyormuş, onlan da ortadan kaldırmak! Mustafa Kemal’i bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam (Damat Ferit) Paşa ile beraber bir salahiyetname vereceğiz!"

Kâzım Paşa bürosuna dönerek bana bunları izah etti:

"- Çok güzel", dedim ve kapıların eyi kapalı olup olmadığına baktım:

"- Yalnızız!" dedi.

"- Onlar ne istiyorlarsa azamisini ilave ederek bir talimatname kaleme alınız, yalnız bir iki noktayı ben not ettireyim!"

"- Peki!" dedi.

Benim ehemmiyet verdiğim, salahiyet meselesi idi. Mümkün olduğu kadar Anadolu'nun her tarafına emir verebilmekliğimdi. İstediğim bir madde, Samsun'dan başlayarak bütün şark vilayetlerinde (doğu illerinde) bulunan kuvvetlerin kumandanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu vilayetler valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekliğimdi.

Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askeri ve idari makamlara işarlarda (bildirimlerde) bulunabilmekliğimdi. Kâzım Paşa'ya dedim ki:

"- Onlann arzularını bir araya topla, fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!" Kâzrm Paşa yüzüme baktı:

"- Bir şey mi yapacaksınız?"

"- Kulağmı bana doğru uzat, dedim... Evet. Bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım."

(Atay,  s. 144-5.)

Defolu dahi daha önce söylediklerini unutmuş, anlattığı masalın içine etmiş.

Bir yalancının (açık vermemek için) iyi bir hafızasının olması gerekir derler. Fakat bir yalancıyla muhatap olan insanların da iyi hafızaya ihtiyaçları vardır. Yalancının önce söyledikleri ile sonra söylediklerini karşılaştırabilmeli, tartabilmelidirler. Görüldüğü kadarıyla böylesi bir hafıza Falih Rıfkı’da yoktu. Fakat daha kötüsü, okumuş yazmışı ve okur yazar olmayanıyla bizim milletin de çoğunda yok.

Hafızası iyi olanlar var elbette, fakat onlar, başlarına bela almamak için susuyorlar.

Evet, Selanikli defolu dahi, ilk görüşmesi için “Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım” demiş olduğunu unutmuş, ikinci görüşmesinden bahsederken, onun kendisine "Bir şey mi yapacaksınız?" sorusunu yöneltmiş olduğunu söylüyor. Hani sen ilk görüşmede “bütün düşündüklerini”, hem de kapıyı kapattırarak anlatmıştın, üstelik bir de  Fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!” demiştin ya, n’oldu?

Karşımızdaki, kötü hafızalı bir yalancı.. Siyasal dolandırıcı.. Kâzım Paşa buna, "Bir şey mi yapacaksınız?" demişmiş.. At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Seni yalancı seni!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SELANİKLİ DEFOLU DÂHİNİN BERBAT HAFIZASI

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 77   Selanikli’nin Anadolu’ya sözde müfettiş özde Anadolu genel valise (padi...