NEDEN TÜRKİYE’DE KENDİSİNİ GÜVENDE HİSSETMİYOR,
YURTDIŞINDA OLUNCA (HASAN CELAL GÜZEL’E YAPILANIN AKSİNE) BİR KUMPAS DAVAYLA YAKASINA
YAPIŞILAMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORDU?
Yazı, internet sitesine 2 Temmuz 2020 tarihinde
konulmuş..
S. G. ise,
yazıya, yayınlanmasından bir gün sonra iki
adet yorum eklemiş.
Yazıyı yayınlayan sitenin adı mutlakaoku.com.
Yayınlanan yazının yazarı, yazının en sonunda
belirtiliyor: LkmnReport.
Evet, yazının kaynağı, LkmnReport@LkmnTR şeklindeki
bir Twitter hesabı..
*
Gelelim alıntılanan yazıya..
Şöyle:
KİM BU S.G ? |
Nakşibendi tarikatının Halidî kolu olan dergahın kamuoyunda bilinen adı ile
İskenderpaşa Cemaati’nin diğer isimle Hakyolcuların Lideri Prof. Dr. Esad Coşan
Hocaefendi 28 Şubat sürecinde “dost bir uyarı sonucu” Türkiye’yi terk
ederek yurt dışına çıkmıştı.
Önce Almanya’ya daha sonra ise
Avustralya’ya yerleşerek irşat ve ilim faaliyetlerini sürdürdü.
4 Şubat 2001 yılında Sedney´den
Dubbo şehrine giderken, “arka farları yanmayan” bir tıra otomobiliyle çarptı ve
olay yerinde yanında bulunan damadı ile birlikte vefat etti.
Ölümü üzerine ortaya bir çok iddia
atıldı. Takipçileri hocalarını özel ve kurgulanmış bir kaza ile kısacası
suikasta kurban gittiğini düşünüyordu.
Ve bu şüpheli kazanın üzerinden yedi
yıl geçmişti ve çok şey unutulmaya yüz tutmuştu. Coşan Hocaefendi ile ilgili
olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan “Prof. Coşan’ın ölümünde
kilit isim” başlıklı yazı dikkatleri ÇEKTİ. https://t.co/Z0eIIq1iwn
Fakat yukarıdaki linke
tıkladığınızda sayfanın olmadığını göreceksiniz çünkü yazıda bahsedilen kilit
isim hemen devreye girmiş ve haber kısa bir süre içerisinde siteden
kaldırılmıştı. Yazıda yazanlar hiçte sıradan şeyler değildi.
TR tarihinin yayınlandıktan sonra en
hızlı kaldırılan yazısı olma unvanını elinde bulunduran bu yazıda neler
yazıyordu. Peki yazıyı yayından kaldıran makamlar yazıda ileri sürülen iddialar
için ne yapmıştı. Kimse bilmiyor.
Yazı “Esad Çoşan, 28 Şubat
sonrasında önce Almanya’ya gitmiş ve taraftarlarının yoğun olarak bulunduğu
Essen eyalet merkezine yerleşmişti.” cümlesi ile başlıyor. Bakın nasıl devam
ediyor:
İşte tamda bu günlerde çevresinde
hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır
hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bırakmış ve kısa sürede Hocaefendi’nin
etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başarmıştı.
30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu,
kirli sakallı bu genç, kimine İngiltere’de filoloji okudum diyordu. Bazen de
şeker ticareti yaptığını söylüyordu, babasının İstanbul’da işhanları vardı ve
varlıklı bir ailenin çocuğu idi.
S. G. adındaki bu genç, hizmette o
kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha
fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine
verebilecek kadar cömert idi.
‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu
için çalışmak zorunda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de
Hocaefendi’ye vakf edebiliyordu.
Bu genç, hızını alamadı ve 1997
yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar)
kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet
etmesini sağladı.
Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S.
G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında
‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir
fedakarlıkta daha bulundu.
400 bin Mark para vererek Essen’de 3
katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan,
artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı.
Cemaat içerisinde S. G.’ olarak
tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp
kimin görüşmeyeceğini de kontrol altına almıştı.
Esad Çoşan’ın, 1998 yılında
Avustralya’ya göçmesinden sonra hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra
aynı yolu takip etti.
Almanya’daki evini satmış ve Prof.
Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti.
Almanya’da olduğu gibi yine
Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit
şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde
ilerliyordu.
Yerel saatle 12.00 (Türkiye saati
ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası
yakınlarında bir trafik kazası yaşandı.
Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı
zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali
Yücel Uyarel birlikte can verdi.
O gün S. G. biraz rahatsızdı,
Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan
bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu.
S. G.’nin de aralarında bulunduğu
birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan
çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.
Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak
suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir
şeyi ortaya çıkarmıştı.
Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak
değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti.
S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki
üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü.
S. G.’yi bir daha da cemaatten gören
olmadı.” yayından jet hızı ile kaldırılan yazı bu cümle ile bitiyordu.
S. G.’nin, hakkındaki bu iddialarla
ilgili olarak, Prof. Dr. M. Esad Coşan’ın oğlu Nureddin’le görüştüğü, fakat ona
ev adresini vermekten kaçındığı, nerede nasıl ikamet ettiğinin kimse tarafından
bilinmediği yazıldı.
Nitekim Dr. Seyfi Say, Nurettin
Çoşan’ın “Adam bana ‘Hocam’ diyor fakat adresini istediğimde vermiyor”
dediğinin kendisine söylendiğini yazdı.
Esad Coşan’ın yerini almasına kesin
gözü ile bakılan damadı ile beraber şüpheli bir şeklide ölmesi sonucu cemaatin
başına oğlu Muharrem Nureddin Coşan geçti.
Cemaat bugün Nakşibendi tarikatıne
bağlı İskenderpaşa lideri Esad Coşan tarafından kurulan Hakyol vakfının adıyla
anılıyor. Bu vakfa ve İskenderpaşa cemaatine bağlı olanlara Hakyolcular adı
veriliyor.
Gönüllü şoförünün kaza günü Esad
Çoşan ile aynı arabada olmamasını sorgulayan bir kaç cılız ses olsa da bir
müddet sonra bu seslerde kısıldı.
Türkiyenin görünmeyen üniversitesi
olarak anılan Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerinin kurulmasında etken olan
Mehmet Zahit Kotku´nun damadı olan Prof. Dr. Esad COŞAN ‘ın ölümü ile birlikte
cemaati büyük kan kaybetti.
Unutmayalım ki S.G’ler her yerdeler
ve sizin tahmin ettiğinizden daha “BÜYÜK ve ince işler” çıkarıyorlar. Eğer
zihniniz sürekli teyakkuz halinde değilse tedbir temkin hayatınızda sadece bir
kelime ise SİZE DE geçmiş olsun. NİTEKİM OLDU DA!
*
Evet, S. G., bu yazının
altına iki adet yorum eklemiş bulunuyor.
Onlara geçmeden önce, söylememiz gereken bazı şeyler
var.
Birincisi şu: Kaza,
konvoy halinde giden bir grubun gözleri önünde cereyan etti.
Merhum Esad Efendi’nin şoförlüğünü ise, Haymanalı Yaşar Kara’nın (Yıllardır görmedim, selâm
olsun ona) döner toptancılığı yapan oğlu Hüseyin Kara yapmaktaydı.
O da yaralanmıştı. Ve Esad Efendi’nin naaşını getiren
uçakla o da Türkiye’ye gelmişti, kolu askıdaydı.
Evet, ne Hüseyin Kara’ya, ne de kazanın diğer
şahitlerine hiç kimse (hiçbir yayın organı) “Kaza nasıl oldu?”
diye sormadı.
Ne bir gazete, ne de bir TV kanalı bu insanlarla röportaj yaptı..
AKRA FM bile onlara
mikrofon uzatmadı.
*
Söz konusu haberde, Esad Efendi’nin “28 Şubat sürecinde ‘dost bir uyarı sonucu’ Türkiye’yi
terk ederek yurt dışına çıktığı” belirtiliyor.
Bunu ilk defa duyduğumu belirtmeliyim.
Peki o “dost uyarı“yı
yapan(lar) kim(ler)di?
Bence burası önemli..
Eski MİT’çilerden Mahir Kaynak, aynı
süreçte kendisine de böylesi bir “dost uyarısı”
yapıldığını, 2011 yılında Takvim gazetesine açıklamıştı.
Haber şöyleydi:
Post modern darbe olarak bilinen 28
Şubat sürecinin 14’üncü yılında, MİT eski daire Başkanı, Prof. Dr.
Mahir Kaynak, Takvim’e dikkati çeken açıklamalar yaptı. Prof.
Kaynak, “28 Şubat 1997’de [zaten] darbe olmayacaktı. Ordu idareye el
koymayacaktı [sadece hükümet yıkılacaktı]. Çok iyi hazırlanmış bir plandı. Plan
uygulandı, planı yapanların hedefleri o dönem itibariyle gerçekleşti” dedi.
28 Şubat sürecinin, daha önce hazırlanan ılımlı İslam projesinin devamı olduğunu
vurgulayan Kaynak, sürecin perde gerisini şöyle açıkladı:
“ABD, dünya hegemonyasını sürdürmek
için Türkiye’de ılımlı İslam’a mensup bir hükümet istiyordu. İslami yaşayan, ibadetlerini yapan ancak ABD ile de uzlaşan bir
yönetim. 28 Şubat’tan önce planlanan buydu. Bunun için de Refah Partisi’nin
üzerinde oynandı.”
Refah Yol’un ABD ve dünya ile mücadele etmeye kalktığı için
hedef olduğunu anlatan Kaynak, “Boyundan büyük işlere kalkışınca tabi, görevden
uzaklaştırıldı. Ama ben, kısa sürede gideceğini düşünüyordum. Yanıldım. 11 ay
iktidarda kaldı” dedi.
Avrupa Türkiye’yi bölecekti
Prof. Kaynak, Kürt meselesini siyasi
yollarla çözme arzusuna karşı olan bazı iç ve dış çevrelerin,
kendisine operasyon yapmak istediklerini, 28 Şubat sürecine isminin karıştırılma çabalarına işaret
ederek, açıklamalarına devam etti:
“28 Şubat sürecinde Aktüel Dergisi‘nde köşe yazarlığı yapıyordum. Aktüel‘in yöneticileri ‘Askerler senin yazı
yazmanı istemiyorlar’ dedi ve ben dergiden uzaklaştırıldım. Olaydan
bir yıl sonra Çevik Bir ile görüştüm
ve ‘Paşam bunu neden yaptınız?’ diye sordum. Çevik Bir, ‘Senin adın bizim listemizde yoktu,
adın medyada eklendi’ dedi. Medya ile Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat sürecinde ortak
çalışıyorlardı. Medya TSK’yı, TSK da medyayı yönlendiriyordu. Ben bunların kimler olduğunu, hangi güç örgütü olduğunu
biliyorum ama söylemek istemiyorum.“
Şemdin Sakık’ın sözde ifadeleri
yüzünden andıçlandığını belirten Prof. Kaynak, özel bilgiler
verdi:
“DGM’ye gittim, savcı bana Sakık’ın
ifadesini gösterdi. Sakık diyor ki; ‘Mahir Kaynak devletin içimize
soktuğu bir ajan.’Belge bu olmasına rağmen benim için ‘PKK’dan para aldı’ diyorlar. Bu operasyonu da beni etkisiz
kılmak için yaptılar. Çünkü Kürtler arasında iyi bir imajım
vardı.”
‘Bölme planlarına engel oldum’
Mahir Kaynak, o dönemde Avrupa’nın
Türkiye’yi bölme planları yaptığını, kendisinin Kürt meselesini çözme
çabalarını AB ülkelerinin, kendi planlarına engel olarak gördüklerini belirtti
ve bazı detaylar verdi:
“O dönemde devletin yüksek
birimlerindeki bir yönetici, ‘Mahir Hoca, Avrupa’dan sana karşı hasmane
tavırlar var. Seni himaye etmekte zorlanıyoruz‘
dedi. Aradan 15 yıl geçti. Kürt meselesini çözmemizi Avrupa engellemiştir.
Neden engelledikleri belli. Büyük Türkiye’den korkuyorlar.“
‘Hocam seni öldürecekler’
Kaynak, kendisini öldürme planını
duyduğunu da vurguladı: “2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına
kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile’
dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de’ diye yazı
gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul
etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir
Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi” açıklamasını yaptı.
*
Benzer bir dost uyarısı Muhsin
Yazıcıoğlu’na da yapılmıştı. Almanya’dayken, Türkiye’ye dönmemesi, öldürüleceği
söylenmişti.
Türkiye’ye dönmeseydi, “Türkiye’nin artık
normalleştiği, AK Parti sayesinde demokrasi ve özgürlükle tanıştığı, askerî
vesayetten kurtulduğu, MİT’in millîleşmeye başladığı bir dönemde“,
2009 yılı gibi bir “altın çağ“da ülkesini terk etmiş,
hristiyan topraklarına kaçmış “vatanseverlikten nasipsiz”
paranoyak ve vehimli bir korkak olduğu söylenebilecekti.
Manen ve siyaseten ölmüş olacak,
MHP’liler arkasından teneke çalacaklardı.
*
Soru şu: Esad Efendi’ye
yapılan “dost uyarısı“nın ardında da bir “operasyon” var mıydı?
Malum, birilerinin “faaliyet yöntemleri dağarcığı”nda
(fil terbiyesi yönteminde olduğu gibi) önce “kötü polis“ler eliyle perperişan edip sonra “iyi polis”leri devreye sokarak kurtarıcı pozunda
yaklaşma ve “kurban”ı minnettar, maddeten ve manen borçlu hale getirip kontrol altına alma da var.
Evet, o “dost uyarısı“, S. G. kod‘un da etkin bir biçimde devreye konulduğu bir
operasyonun başlangıcı olabilir miydi?
Ve, operasyonun bir ayağını da, Esad Efendi’nin
Türkiye’deki cemaat yapılanması üzerindeki doğrudan gözetimini engelleyip,
oğlu Nureddin’in gelecekteki “laik, bozkurtçu, yerli-milli
açılımı”nın zeminini hazırlama oluşturuyor olabilir miydi?
*
Gelelim S. G.’ün yazıya
eklediği yorumlara..
Biri şöyle:
Bu işler söylenmez ama fitne büyük,
ALLAH müminleri kuru iftiradan ve hasedçi şeytanlardan korusun.
S.G nin 2004 te İskenderunda yaptırdığı cami ve kuran kursu.
Prof.Esat Coşan CAMİİ
Şenbük, 31350, Seyranlık Sk. 18-20, Belen/Hatay
belen.gov.tr/esat-cosan-camii
Esat Coşan Kuran Kursu 2004
belen.gov.tr/esat-cosan-camii-kuran-kursu
Tc.Diyanet işleri başkanliğina bağlı.
———————————————————
Prof. Dr. Muhammed Esad Coşan Mosque (Somali, 2006) Camii
Mahmud Esad Coşan Masjid (Somali,
2009)
Esad coşan Mescidi İSTANBUL
(2004-2016)
İftira ve suizan eden kardeşlerime
yemek ısmarlarım, sevaplarını bana hediye ettikleri için.
*
İmdi, bu S. G. harflerinin açılımının
ne olduğu zaten birçoklarınca gayet iyi biliniyor.
Almanya’daki (en azından Essen civarındaki, Ruhr
Havzası’ndaki) cemaat mensupları biliyor.
Avustralya’dakilerin hepsi biliyor.
Esad Efendi’nin oğlu Nureddn ile
yakınındakiler biliyor.
Esad Efendi’nin sekreteri İsmail Özlü,
Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak, Zübeyr Zemçi
Somuncu, Seyfi Say ve Mehmet Akif
Özkayaalp gibi isimler biliyor.
O halde, bu S. G., böylesi bir haberde neden S. G.
rumuzunu kullanıyor da ismini açıkça yazmıyor?
*
Aslında S. G. diye biri yok.
Bu, geçmişi bilinmeyen bir “vazifeli”nin (ajanın) geçici görev için
kullanıp attığı takma bir isimden ibaret.
Adamın asıl adı başka..
O yüzden, “S. G. kod“un, bu
takma ismi gizlemeye çalışıp sadece iki harfe indirgemeye uğraşmasının, asıl
isminin merak edilmesini engellemeye yönelik bir manevra, “Canbaza bak canbaza!” taktiği olduğunu
düşünüyorum.
Kesin kanaatim bu yönde.
*
Evet, bu “S. G. kod“un, bir zamanlar kullanıp şimdi bir kenara atmış olduğu takma
ismi saklaması için makul bir neden yok.
Çünkü, 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde, Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, Recep Tayyip
Erdoğan’a hitaben (özetle) şu destek açıklamasını yaparken bu dosyayı
kapatmıştı:
CUMHURUN
MÜTTEFİKİ AZİZ BAŞKANIM
İyilik elçilerini; iz’ansız,
kapkara, kokuşmuş düzenlerini korumak algısıyla, taşlayarak, kalleşçe
öldürenler KAHROLMUŞTUR.
4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden
gelen, unutturan meş’um zihniyet KAHROLMUŞTUR.
*
4 Şubat 2001, merhum Esad Efendi’nin vefat ettiği
tarih..
Görüldüğü gibi, Nureddin’e göre, 4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden gelen, unutturan meş’um zihniyet KAHROLMUŞ..
Kahrolmuşlar.. Böylece dava dosyası kapanmış, yanmış
bitmiş kül olmuş.. Mutlu son..
Nureddin’in S. G. ile bir hesabının olmadığı açık.. Çünkü,
maşallah “S. G. kod“da hiç de kahrolmuş gibi
bir hal yok..
Biz her gün kahrımızdan ölürken, o ölümü unutmuş
biçimde “kıtalar dolaşıyor”.
Nureddin’in laflarından anlaşılıyor ki, “S. G. kod“un 4 Şubat 2001’i tasarlayan, görmezden
gelen ve unutturan taife arasında yer almadığını,
kahredilmesini gerektirecek birşey yapmadığını düşünüyor.
O halde, S. G. kod‘un, iki “içi boş harf“in arkasına sığınmasının faydası ne?
*
Faydası şu:
Şayet S. G. kodunun
açılımı ilgili ilgisiz herkes tarafından bilinirse, unutturulmazsa, birileri bu
ismi hiç hesapta olmayan zamanlarda araştırmaya kalkışabilirler.
Ve bunu yaptıklarında, şunu fark edebilirler, böyle
birinin ne geçmişi var, ne geleceği..
Uzaydan gelip gariban dünyamızı bir ara ziyaret etmiş,
sonra da vatan hasretine dayanamayıp cennet gezegenine dönmüş bir uzay yolcusu
gibi bilim-kurgusal bir karakter olduğu
kanaatine varabilirler.
Ancak, isim bilim-kurgusal olsa
da, cisim gerçek olduğu için, şahsın asıl isminin ne
olduğunu merak edebilirler.
Ve kendi kendilerine şu soruları sorabilirler:
Ya hu yok mu bu S. G. kod‘un
bir tane olsun çocukluk arkadaşı?
Bir tane mahalle arkadaşı?
Bir tane Kur’an kursundan, ilkokuldan,
ortaokuldan, liseden veya üniversiteden sınıf arkadaşı?
Bir tane askerlik arkadaşı?
Bir tane hemşerisi? Köylüsü, kasabalısı?
Bir tane akrabası?
Bir tane komşusu?
Bir tane kardeşi?
Es’ad Efendi’nin yanında “bitmeden” önce
kenarında kıyısında bulunduğu bir İslamî grup, arkadaş çevresi, bir hocası, bir
“abi”si, ya da ne bileyim bir “üstad”ı?
Yok mu?
Halbuki, S. G. "hayatı roman" bir arkadaşımızdı.
Kendisinin kullandığı bir otomobille Yuşa Tepesi'ne gidip geldiğimiz sırada, Zübeyr Zemçi Somuncu'nun yanında bana öyle söylemişti.
Dediğine göre, bir gün Esad Efendi, birlikte arabadayken kendisine "Aah Sey..., senin hayatın roman" demiş bulunuyordu.
"Ehl-i dil diyemem romanı bilinir olmayana,
"Ehl-i dil romanını elden saklamak insâf değil."
*
Evet, kendilerine bu soruları soracaklar, ve bir cevap
bulamayacaklar.
Diyelim ki bu şahsı bir tanıyana rastladılar..
O zaman da şu türden sözler duyarak şoke olacaklardır:
“Ha, bu kara yağız aslan parçası mı?.. Nee,
size isminin S. G. olduğunu mu söyledi? Ha ha ha, ho ho ho, hi hi hi.. S. G.
ha?.. Hi hi hi, ho ho ho.. Gülmekten öleceğim yav, bunun mu adı S. G?.. Yav
bu çocuk filangillerin feşmekân.. S. G.’müş ha?.. Ho ho ho, hi hi hi..”
Yani bu S. G.’ün, Türkiye’de “Ben S. G.’üm” diyerek ortalarda dolaşması riskli..
Eski tanıdıklarından birinin olmadık bir yerde
karşısına çıkıp, “Lan Coşkun, sende mi
buradasın, ne iştir, molla mı oldun lan? Ne bu takke cübbe sakal havaları
artiz?” gibi birşey demesi mümkündür.
Tabiî bizimki, bir yandan çaktırmadan göz kırpıp, “Hemşerim, lütfen ciddi
olalım, insan insana benzer.. Beni biriyle karıştırmış olmalısınız..
Sizinle daha önce karşılaşmış olduğumuzu hiç sanmıyorum. Şakanın sırası değil” diyebilir,
fakat böylesi kazaların tekrar tekrar yaşanmayacağından da emin olunamaz.
Avustralya’nın Brisbane‘ında, Almanya’nın Essen‘in de S. G. olarak dolaşabilirsiniz,
önceden yolunuzun kesişmiş olduğu biriyle karşılaşma ihtimaliniz sıfıra
yakındır. Fakat aynı şey İstanbul ve Ankara gibi şehirler için geçerli
değildir.
Hiç beklemediğiniz bir yerde sizi tanıyan biriyle
karşılaşabilirsiniz.
*
Şimdi gelelim şu ismi “Esad Coşan” olan cami ve
mescitlere..
Bunları yaptıran gerçekten S. G. ise,
en azından İskenderun’da olan camiye gidip, “Burayı kim yaptırdı?” diye
sormak mümkündür.
Eğer yaptıran S. G. kod ise, bu ismin açılımını
söyleyeceklerdir.
Bu durumda S. G. kod’un ismini saklayıp cami adresini
vermesinin, zekâ bakımından, devekuşunun başını kuma sokup gövdesini avcılara hediye etmesinden daha
iyi bir performansa karşılık gelmediğini kabul etmek gerekir.
*
Gelelim S. G. kodun ikinci mesajına..
Şöyle:
SG kazanın olduğu gün 800 km ötede
Brisbane şehrindeydi. Buna cemaat ve Hocaefendinin aileside
şahittir. Cemaatin içindeki hasedçi tayfanın çıkardığı
bu iftira, hocanın ölümünden 8 sene sonra
çıkardığı bir iftiradır.
Devlet teşkilatı dünyanın ötesinden
adam paketleyip getiriyor, senin iftira ettiğin çocuğunu, torununu cemaatin
okulunda okutuyor, Cemaatin camiine gidiyor ? Zannediyormusun sayın Erdoğan
ın , Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey
yapmıyacak? Çoktan yaptı.
Ayrıca ALLAH c.c Kuranda ””Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür –Bakara
191. ayet .. Fitneyi uyandırana ALLAH lanet etsin –Hadis
Esad Coşan hocaefendiye suikast
yapana ve buna Ortak olana ALLAH ve melekleri, peygamberleri LANET etsin. Ama
İftira edip Fitne çıkartıp YAYANLARA ALLAH’ın garib kullarına eziyet ve
zülmedenlere , ALLAH’ın ,meleklerinin ve mahlukatının GaZABI &KAHRI üzerine
olsun..
*
İlk paragraftan başlayalım..
S. G. kod, “Cemaatin içindeki hasedçi
tayfanın çıkardığı bu iftira, hocanın ölümünden 8 sene sonra çıkardığı
bir iftiradır” diyor.
“Hoca’nın ölümü”nden sekiz sene sonrası, 2009 yılı oluyor.
Yani, S. G. kod’a göre iftira, 2009
yılında atılmış.
Ancak, o tarihten bir yıl önce, 4 Şubat 2008
günü haber7.com’da, yayınlanmış olan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” başlıklı
yazıyı unutuyor.
Bu, bir…
İkincisine gelince, onu da Zübeyr Zemçi Somuncu biliyor..
Esad Efendi’nin vefatından bir iki yıl sonra, Yuşa
a.s.’ı ziyaretten dönerken, Zemçi Somuncu‘nun
yanında bana, Brisbane’daki cemaat mensuplarının kendisini ajanlıkla
suçladıklarını söylemişti.
S. G. kod‘un ya hafızası zayıflamış, ya da yalan söylemeyi beceremiyor..
*
Gelelim ikinci paragrafa..
S. G. kod şöyle
diyor:
“Devlet teşkilatı dünyanın ötesinden
adam paketleyip getiriyor, senin iftira ettiğin çocuğunu, torununu cemaatin
okulunda okutuyor, Cemaatin camiine gidiyor ?”
Bu bozuk ifadelerde anlam ararken hata yapmadıysam
eğer, S. G. kod, iftiraya uğradığını öne sürdüğü
kendisinin çocuğunu, torununu cemaatin okulunda okutmakta
olduğunu, cemaatin camisine gittiğini söylüyor olabilir.
Eğer öyleyse, isminin, cemaat
okulu personeli tarafından da biliniyor olması lâzım.. O halde, neden ismini
saklıyor, böylesi bir habere yorum yazarken bile “içi boş harfler” kullanıyor?
S. G. kod, bu karma
karışık kelime yığınının ardından şunu söylüyor:
“Zannediyormusun sayın Erdoğan ın ,
Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey
yapmıyacak? Çoktan yaptı.”
Peki, bu devlet ne yaptı?
Şunu yaptığını biliyoruz: Esad Efendi’nin 2007
yılında Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmasını sağladı.
Cenazesinin dönmesine müsaade edildi.. “En iyi Esad Efendi, ölü Esad Efendi’dir” formülü devreye girmiş gibiydi.. Esad Efendi'nin ölmesi, isminin "iyiler defteri"ne nakledilmesini sağlamıştı.
Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun, Binali Yıldırım’ın vs.
hocası olmaya gelince..
“Derin devlet” için bu isimlerin “değer”i nedir ki, “irticacı hocaları“nın olsun!
Kaldı ki, Esad Efendi bu
isimlerin hocası da değildir..
Siyaseten görüşmüşler
konuşmuşlardır, o ayrı mesele.. Zaten, bu isimlerin görüştükleri tek cemaat
lideri, şeyh, ya da kanaat önderi Esad Efendi değildi.
Ayrıca, Erdoğan‘ın, Ahmet Necdet Sezer‘in cumhurbaşkanı yapıldığı seçimler
sırasında Esad Efendi’nin bir ricasını ayaklar altına aldığını da biliyoruz.
Av. Yalçın Ünal, Av. Hüseyin Yürük ve (yanlış
hatırlamıyorsam) Necmi Sarıyer, Esad Efendi’nin “Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi”
yönündeki mesajını ona iletmişler ve ondan ret cevabını almışlardı.
Hocasıymış…
“Zannediyormusun sayın Erdoğan ın ,
Davutoğlunun, Binalinin ve 7 eski bakanının hocası için devlet bir şey
yapmıyacak? Çoktan yaptı”ymış..
Çok ilginç.. Demek sen, devletin “gizli bilgi“lerine, hatta “uluslararası operasyonları“na
vakıfsın..
Nerden geliyor bu samimiyet?..
(Palavra sıkmak kolay, nasıl olsa milletin işin aslını
öğrenme şansı yok.. Yalandan kim ölmüş!)
*
Gelelim son paragrafa:
“Esad Coşan hocaefendiye suikast
yapana ve buna Ortak olana ALLAH ve melekleri, peygamberleri LANET etsin. Ama
İftira edip Fitne çıkartıp YAYANLARA ALLAH’ın garib kullarına eziyet ve zülmedenlere
, ALLAH’ın ,meleklerinin ve mahlukatının GaZABI &KAHRI üzerine olsun”
Amin!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder