"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" MU DESEK, YOKSA "FENA Fİ'L-İNGİLİZ" OLMAKTAN MI SÖZ ETSEK?

 











Lafı dolandırmadan konuya girelim, Türkiye’nin en büyük realitesi, Millî Gazete yazarı Mehmed Şevket Eygi’ye göre şu gerçeklerdi:

“M. Kemal Paşa, 1938’de ölüm döşeğinde iken, Ankara’dan İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’i çağırtmış, geldiğinde odadakileri dışarıya çıkartmış, elçiden bir şey istemişti. İstediği neydi? Elçi bunu hatıralarında yazıyor. Yakın tarihimizin bu sırrını bilenler el kaldırsın.

*

“İngiltere’nin Ankara’daki askerî ataşesi Armstrong, 1936’da yayınladığı Grey Wolf adlı kitabının sonunda şöyle yazıyor: “Ondan sonra Türkiye’ye yeni bir diktatör gelmeyecektir. Onun ruhu diktatörlük yapmaya devam edecektir.

*

“New York’ta yayınlanan The Forward isimli Yahudi gazetesinin 28 Ocak 1994 tarihli nüshasında, Hillel Halkin ne yazmıştı. Tarih Kurumu bu yazıya niçin reddiye yazmıyor?

*

“Birilerine: O adamın su katılmadık bir Yahudi olduğu kesinlikle ortaya çıkmıştır. Bu gerçeği bilmeyen, onu Müslüman sananlar süper ahmaktır, geri zekâlıdır, enayiliklerine doymasınlar.

“Birine: Belanı bulmak istemiyorsan; Allah, Peygamber, İslam, Kur’an, Sünnet, Şeriat düşmanlarını sevmekten, yüceltmekten, benimsemekten uzak dur. İnsan sevdiği ile birlikte haşr olunurmuş. Böyle sapık sevgiler seni Cehenneme sürükleyebilir.”

(“Türkiye’nin En Büyük Realitesi”, Millî Gazete, 24 Kasım 2017; http://www.milligazete.com.tr/makale/1425820/mehmed-sevket-eygi/turkiyenin-en-buyuk-realitesi)

*

M. Şevket Eygi’nin ifadeleri bulmaca gibi..

Gerçekten, Atatürk ölüm döşeğindeyken İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’e ne demiş olabilir?

Esra S. Değerli, Atatürkçü bir dergide yayınlanan bir makalesinde şunu diyor:

“Sir Percy Loraine’nin bir İngiliz yurttaşı ve diplomatı olarak, Atatürk’ü anlama, anlatma ve onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için gösterdiği çaba övgüye değerdir.”

(Esra Sarıkoyuncu Değerli, “Bir İngiliz Diplomatın Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXIII - Sayı 67-68-69, Kasım 2007, s. 187-218.)

Bu ifade, Değerli’nin makalesinin en son cümlesi ve de paragrafı durumunda.

Buradan anlıyoruz ki, Sir Loraine, Atatürk hakkında asılsız iddiada bulunabilecek biri değil.

Tam aksine, onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için övgüye değer bir çaba sarfetmiş.

*

Bu Sir Loraine, Atatürk hakkında M. Şevket Eygi’nin iddia ettiği türden açıklamalarda bulunmuş mu acaba diye kendimize sorduğumuzda karşımıza Kadir Çandarlıoğlu’nun “Hilafet.org sitesinden alıntılanmıştır” kaydını düşerek yazdıkları çıkıyor:

Aşağıda kıraat edecekleriniz (okuyacaklarınız) “The Sunday Times (London)” isimli İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] Martin Gilbert tarafından neşredilen “How Our Man Declined To Rule Turkey [Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?] isimli makalenin Türkçe tercemesidir.

Makalenin Türkçe çevirisi:

Kasım 1938 Türkiye’nin şefi Kemal Atatürk’ün vefat ettiği tarihtir. …

Atatürk’ün vefat döşeğinde, üzerinde en fazla tefekkür ettiği mesele; kendisinden sonra programını tatbik edebilecek birisini bulup yerine geçirip geçiremeyeceği hususuydu.

Bunun için zamanın İngiliz sefiri (Büyükelçisi) Sir Percy Loraine‘i İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’na çağırdı. İkisi arasında geçen mülakatlar yaklaşık olarak otuz (30) sene gizli kaldı. Gizli mülakatlar ilk olarak Piers Dixon’un babası (Sir Percy Loraine) hakkında hazırladığı “Double Diplomat” (Çifte Diplomat) isimli kitabında yer aldı ve daha sonra da “Hutchinson Yayınevi” tarafından neşredildi.

Piers Dixon’un dökümanları arasında Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderilmiş bir telgraf da vardı. Telgraf İngiliz tarihinin en mühim senetlerinden birisi idi. Loraine, vefat döşeğinde olan diktatörle yaptığı bu mülakâtı çok enteresan olarak nitelendiriyordu.

Bu vesikada Loraine, Lord Halifax’a şunları yazıyordu:

“… Huzuruna vardığımda ekselanslarını yastıklara yaslanmış vaziyette, iki tabib ile, hemşirenin tedavisi altında gördüm. Ben girdiğimde, Reis (Mustafa Kemal), hizmetinde bulunanların ve hemşirelerin dışarı çıkmalarını istedi ve ihtiyaç anında kendilerini çağırabileceğini ifade etdi. Ondan sonra, ekselansları benimle yavaş yavaş, fakat dikkatlice konuşmaya ibtida etdi. Beni hiç bir zaman bana layık olmayan makamda görmek istemediğini, “Beni daima en layık makamlarda görmek istediğini” ve beni buraya onun için çağırdığını söyledi. Hakkımda arzuladıklarını gerçekleştirmem için çok ricada bulundu.
Kendisine müsbet bir cevab vermemi taleb ediyordu.

Şüphesiz ben geçmişte onunla bir arada çok bulundum ve çok mulâkatlar yaptım. Fakat bu, son mulâkatım olabilirdi. O, uzun ve mâcerâlı hayatı boyunca beraber çalıştığı arkadaşlarından bir çoğunu (kendisinden uzaklaştırarak) kaybetmiş ve yapılan tavsiyelerin bir çoğunu da reddetmişti. Sadece benim dostluğuma ve nasihatlarıma güveniyor ve bu dostluğun pekişmesine ehemmiyet veriyordu. Ben sanki Türkiye’nin başbakanıymışım gibi, benimle çok sade ve serbest bir vaziyetde meşveret ediyordu. Onun bir reis olarak vefatından evvel, kendi makamı için birisini takdim etme selahiyeti vardı. Onun en büyük arzusu kendisinden sonra “Türkiye’nin Reisi” olarak onun vazifesini üzerime almam idi. Teklifi karşısında benim nasıl bir cevab vereceğimi bir an evvel bilmek istiyordu. Mütefekkirane bir sessizlikle geçen bir anlık bekleyişden sonra ekselanslarına (Mustafa Kemal’e) “Bütün taleb ve duygularımı kelimelerle izah etmeye yetkili değilim!” şeklinde cevab verdim. Hakikaten o anda çok şaşırmış bir vaziyetde tefekkür ediyordum; hatırladığım kadarı ile yapmış olduğum mulâkatların hiç birisinde bu kadar derin tefekkür edecek derecede bir mülâkatla karşılaşmamıştım.

Ekselansları (Mustafa Kemal) yaptığı bu teklif ile sadece benzeri görülmemiş bir ikramda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda majestelerinin (İngiliz kralının) hükümetine olan bağlılığını da izhar ediyordu. Ekselansları benim ömrümün büyük bir kısmını majestenin hükümetinin hizmetinde geçirmiş olduğumu biliyordu. Ben halihazırdaki işimde bir kaç sene daha çalışmayı ümit ediyordum. Ekselansları ise, şimdi benden kesin bir cevab taleb etmekteydi.

Kendilerine şu cevabı verdim:

“İdarî işleri iyi yapıp yapamıyacağımdan şüphe ediyorum. Türkiye’nin Reisicumhurluğu’nu yüklenmek mesuliyeti ile İngiltere Sefirliği arasında çok büyük fark vardır. Tecrübe ve kabiliyetlerimin, ancak elimdeki işi yürütmek için aranan imtiyazlar olduğunu biliyor; bunun için kesin bir şekilde ve üzülerek teklifinizi kabul edemediğimi bildiriyorum!”

Ben konuşmamı bitirdikten sonra ekselansları (Mustafa Kemal) çok heyecanlandı ve yatağına tekrar gömüldü, hizmetinde bulunan hemşireleri çağırdı (ve derin bir uykuya daldı.) Ekselansları ikinci defa konuşmaya ibtida edebildiğinde [başlayabildiğinde] kendisine bildirdiğim kararda müessir [etkili] olan hususları idrak ettiğini söyledi. Durumu henüz verdiğim cevabdan çok üzüldüğünü söyleyebilecek kadar iyi idi. Benden başka bir cevab alamayacağını idrak edince “Reislik” için İsmet İnönü’yü tavsiye etti. Atatürk sonra dirseklerine dayanarak doğrulmaya çalıştı ve ellerimi sıktı, gelecekte de Britanya ve Türkiye ilişkilerinde faal roller oynayacağımı belirterek teşekkür etti ve kendinden tekrar geçti.

Bu teklifi reddedişimin isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Şayed yapmış olduğum teşebbüslere dair ekselanslarından te’yidli bir mesaj alabilirsem pek müteşekkir ve mesrur olurum.

Lütfen Kral’a da bildiriniz!..”

*

Çandarlıoğlu, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:

“Olay böyle, ancak ünlü Alman Dergisi “Der Spiegel”in 19 Şubat 1968 tarihli sayısında [sayfa 131], başka bir İngiliz diplomatın “Sunday Times” gazetesini arayarak bu gönderiyi kendisinin “şaka” amaçlı kaleme aldığını söylediği yazmaktadır. İngiltere gibi bir devletin diplomatı böyle ciddi bir konuda nasıl “şaka” yapabilir anlamak gerçekten güç. Fakat bu bilgiyi de verelim istedik. Sevmediğimiz bir insan da olsa haksızlık yapmak istemiyoruz. Lakin bu tekzip de düşündürücü… Belki de Türkiye ile diplomatik kriz yaşanmaması için tekzip edildi. Bilemiyoruz, ancak yukarıda da gördüğünüz gibi böyle bir telgraf var.

“Şaka mı, değil mi, kararı okuyucu versin.”

(https://belgelerlegercektarih.com/2013/01/26/m-kemal-ataturk-bir-ingilizi-turkiyeye-reis-mi-yapacakti/)

Der Spiegel, yazı yayınlandıktan sekiz gün sonra, böyle bir gazetede böyle bir yazının yayınlanmış olduğunu teyit etmiş.

Konu ayrıca, The New York Times’in 13 Şubat 1968 tarihli sayısının 16’ncı sayfasında da kendisine yer bulmuş.

*

Burada iki ihtimal var..

Birinci ihtimal olayın gerçekten bir şaka olması..

Ancak, bu ihtimal çerçevesinde önümüze şu soru gelir: Sir Loraine’in oğlu Piers Dixon, babası hakkında böyle bir şaka yapılmasını ve kendisinin de buna alet edilmesini diyelim ki kabul etti, peki makale yazarı Martin Gilbert’in, bir gazeteci olarak gelecekteki güvenilirliğini tehlikeye atacak, kendisinin ciddiyetsiz olarak nitelendirilmesine yol açacak, kariyerini tehlikeye düşürecek bir şakaya alet olmayı kabul etmiş olması makul mü?

Bundan kazancı ne olacaktı?

Dahası, gazete yönetimi böyle bir “eşek şakası”na alet edilmeyi kabul eder miydi?

*

Çandarlıoğlu’nun yazısının altına “Meraklı Kişi” adıyla 4 Ağustos 2018 günü yorum ekleyen birisi şunu diyor:

1) Bu telgraf şaka yapmak amacıyla yazılmış. (İngiliz arşivlerinden çıkmamış zaten, bir diplomatın (Piercon Dixon) ölümünden sonra oğlu dosyaların arasından bulup yayınlamış.
2) Telgrafı şaka amaçlı yazan Charles Mott-Radclyffe’tir (bu şaka yapıldığı zaman Roma’da ataşe olarak bulunmaktaymış) …
5) Percy Loraine sık olarak Ankara’daki günlerinden bahsetmekte ve kendisini övmekte olduğundan altında çalışan Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgrafı hazırlar ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a verir.
6) Telgraf sözde Percy Loraine tarafından Lord Halifax’a yazılmış gibi görülmektedir ancak telgraf çekilmemiştir.

Telgraf çekilmiş mi, çekilmemiş mi, bunu bilemeyiz, fakat yayınlanmamış olması, çekilmemiş olduğunu iddia etmek için tek başına yeterli olmaz.. Hiçbir devlet tüm yazışmalarını kamuoyuna açıklamaz.

Ancak, önümüze şu sorular geliyor: Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgraf hazırlamış ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a vermişse, neden bu Piercon onu kutsal bir emanet gibi muhafaza etmiş?

Gülüp geçmesi ve yırtıp atması gerekmez miydi?

Ve neden bu şakayı sürdürmüş, gazeteci Martin’i ve çalıştığı gazetesini buna alet etmiş?

Neden gazeteci Martin söz konusu telgrafı, “Bir Hariciyecinin Bir Büyükelçi İçin Yaptığı İlginç Şaka” diye haberleştirmemiş de gerçek bir olay gibi yazmış?

Ve neden olayın bir şaka olduğunu söz konusu gazete ve de gazeteci bir başka yazıyla kamuoyuna açıklamamış, sağırmış gibi kulaklarının üstüne yatmışlar?

Neden Loraine’in oğlundan hiç ses seda çıkmamış?

*

İkinci ihtimal, (sonradan İngiliz Hariciyesi’nin devreye girip olayı şaka diye kapatmaya çalıştığı) bir tarihî gerçeğin ya da sırrın kazara fâş edilmiş olması.

Sir Loraine’in (Mehmet Şevket Eygi’nin zannının aksine) kendisi tarafından değil, kazara oğlu ve acar bir gazetecilik heveslisi tarafından..

Bu ihtimal çerçevesinde İngilizler'in Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ın anılarında ortaya attığı bir iddia gündeme gelir: Atatürk, işgalci İngilizler’den, kendisini sömürge valisi olarak istihdam etmelerini istemişti.

Pierce’in iddiasına göre, Atatürk (İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğunu düşündüğü) kendisi vasıtasıyla İngiliz yetkililere şu teklifi iletmişti:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya [İngiltere] idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu iki iddiayı biraraya getirirsek şu sonuca varırız: Atatürk, kendisini bir tür İngiliz valisi gibi kabul ediyordu, bu psikolojiden kendisini kurtaramamıştı.

*

İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk'ü vali yapmadılar, fakat ona çok daha büyük bir bağışta bulundular.

Tarihe basit bir İngiliz sömürge valisi ve işbirlikçi piyon olarak geçecekken, bu kalitesiz kumaştan, ülkesini kurtaran ve yeni bir devlet kuran bir siyaset dehası ürettiler. 

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Atatürk, İngilizler’in kendisine meşhur Dizbağı Nişanlarını vermek istemelerine gerekçe olarak “İngilizler beni sever de ondan” derken, İnönü'nün yarım asır sonra açıkça dile getireceği bir gerçeğe parmak basmış oluyordu.

Adamlar sizin bir devlet kurup başına geçmenizi sağlamışlar, sevmeseler yaparlar mıydı?!. Nişan dediğin ne ki, altı üstü bir metal parçası..

Dolayısıyla Selanikli Mustafa Atatürk'ün de İngilizler'i, onların büyükelçisine kendi tahtının varisi olmayı teklif edecek derecede seviyor olması, "hayatın olağan akışı"na uygundur.

Yadırganamaz.

Bu yüzden, Yeşilçam filmlerinin "Senin annen bir melekti yavrum" repliğinden hareketle "Senin atan bir ajandı yavrum" dersek, olayı tam ifade etmiş olamayabiliriz.

Burada ajanlıktan öte bir durum var.. Selanikli Mustafa Atatürk, "fena fi'l-İngiliz" olmuş durumdaydı.

Koskoca bir ülkeyi ve milleti, İngiliz ilke ve inkılaplarının deneme tahtası haline getirdi.

*

(EK: Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı kitaptan bir sayfa:

Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

*

Martin Gilbert'in The Sunday Times adlı İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] yayınlanan “How Our Man Declined To Rule Turkey (Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?) başlıklı yazısı:

*


ESAD COŞAN HOCA ALMANYA'DAN REFAH PARTİSİ'NE ÇANTALARLA PARA MI TAŞIMIŞTI?

 




Yeni Asya ve Akit gazetelerinin eski yazarı Mustafa Kaplan, facebook hesabında bugün (6 Ağustos 2025) şunları yazmış:

Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...

Gerçekten bu nokta çok mühim. Bir yerde kara para hareketi varsa, orada şeffaf olmayan karanlık noktalar var demektir. Geçmişte yaşananları tekrâr ele alalım, burayı görmemiz kolaylaşır.

Meselâ, FETÖ'deki korkunç para akışı, milletten toplanan "himmet" paraları ile kamufle edilirdi. Bu mümkün mü idi? Hasan Ağa'nın tarlası, Mehmet efendinin bağı, Ayşe teyzenin bilezikleri ile sâdece Bank Asya kurulabilir miydi?

Rahmetli Esad CoşanAlmanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemiştiAlmanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?

Konuyu azıcık genişletelim: Yüz sene önce Ankara isimli küçük kasabadaki küçük bakkal dükkânında kurtlu peynir satan müteveffâ Vehbi Koç, bu kadar serveti nereden buldu?

Diyeceğim o ki, Said Özdemir dışında -o vâiz idi- bir işi ve kariyeri olmayan mutlak vekiller demir boku mu yiyorlardı? Arkalarında ne bıraktılar acabâ?

Almanya'dan dönerken Bulgaristan'da trafik kazasında öldüğü söylenen mutlak vekil Bayram Yüksel'in arabasında ne vardı acabâ? Kaza mıydı? Cesedler niye çıplaktı?

Bu para denen meret ne menem bir şey ki, yenmez içilmez ama uğrunda ölünür ve öldürülünür? Ey Paralel Nurcu kodamanları, sesim size geliyor mu? Cin şişeden çıktı!

Cinin şişeden çıktığı doğru da, kafası biraz karışık.

Bediüzzaman’ı severim; ilmine, irfanına, ihlasına ve sadakatine itimadım var, fakat Nurcu camiayı tanımam bilmem.. O cenahın cemaziyelevveline dair bilgi verdiği için Kaplan’ı takip ediyorum.

Ben belgesiz konuşmam, yazmam diyor ama, Esad Efendi’yle ilgili ifadeleri durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor.

*

Ezber Bozan dediği şey, bir youtube kanalı.. Gerçekten de cinlik işler yapıyorlar ve sanki ecinnilerin çalıştığı bir kanalmış gibi yayın yapıyorlar.

Bazı video kayıtlarının başlıkları şöyle:

Geleceği okumanın gizli yöntemi,

Bu gizli tünel nereye çıkıyor?

Babil ve Marduk’un dönüşü: Babil tanrısı Marduk insanlıktan ne istiyor?

Yasaklı öğreti ve gizemli harfler,

Kanlı sırlar,

Gizli istilacılar,

İşte şeytanın yeryüzündeki temsilcisi,

Evrenin gizli planı,

Kuzey Kutbu’nda gizlenen gerçek ne?

Galaktik federasyona el çektirildi,

Yıldız ırkları iş başında,

Anunakiler Dünya’yı nasıl işgal etti?

Antarktika’da buzulların arkasında ne saklanıyor?

İnanılmaz! Antik devler yaşıyor mu?

Sümer tanrıları geri mi dönüyor?

*

Evet, bu türden ipe sapa gelmez yayınlar yapıyorlar.. Tam ecinnilere göre cinlik işler.

Bunlar, Mustafa Kaplan’ı da gizemli bulmuş olacaklar ki onunla da bir program yapmışlar. İlker Bey denilen şahıs onunla röportaj yapmış.

Kaplan’ın dediği şu:

“Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...”

Bu bana şunu düşündürdü: İlker Bey, yüzde 10 ihtimalle Amerikalılar’ın adamı, bizim dağıttığımız paralar hakkında başka ne biliyorlar diye öğrenmek için konuyu kurcalıyor..

Gazetecilik dedektifliğine heveslenmiş olması ihtimali de yüzde 10..

Yüzde 80 ihtimalle ise, Türk istihbaratı (yani MİT) ile irtibatlı ve tüm Nurcu medreselerini şaibe altında bırakmak için operasyon çekiyor ve bunun için de Mustafa Kaplan’ı kullanıyor.

*

Kaplan, Esad Efendi hakkında ise şunu diyor:

“Rahmetli Esad Coşan, Almanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemişti. Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?”

Kaplan, edebiyatçıdır, “Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?” şeklindeki sorusunun istifham-ı inkârî kalıbında geldiğini anlamayacak kadar cahil değildir.

Şunu demek istiyor: Almanya’da o kadar parayı verebilecek zengin Türk yoktu, muhtemelen Esad Coşan’a o parayı ya Amerikalılar ya da Almanlar verdiler, o da alıp söz konusu partiye aktardı.. Esad Coşan da yabancı güçlerin adamıydı.

Kastettiği partinin adını da verelim: Prof. Necmettin Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi.

*

Bir kere, söylemişti dediği şeyi Esad Efendi söylemiş değil..

Kaplan’ın bile bile yalan söylemediğini, istihbaratçılara özgü bir operasyon çekemeye çalışmadığını varsayıyor ve onun “şahitlik ehiyet ve liyakati”ne sahip bulunmayan bir kafası karışık ve hafızası zayıf vatandaş olduğunu kabul ediyoruz..

Yani hakkında hüsnüzanda bulunuyoruz.

Ancak, Esad Efendi hakkında bu kadar bariz bir hata yapabilmiş olması, onun başkaları (ve kendisi) hakkındaki beyanları konusunda da ihtiyatlı olmamız, hemen inanmamamız gerektiğini düşündürüyor.

Hüsnüzanda bulunuyoruz, fakat itimad edemiyoruz.

*

Sözünü ettiği meseleye gelelim..

1990 yılına gelindiğinde Esad Efendi’nin Erbakan’la arası açılmıştı.. 

Bunun işaretlerini daha 1985 yılında şahsen farketmeye başlamıştım, fakat özellikle “operadaki hayalet” Oğuzhan Asiltürk’ün derin katkılarıyla beş yıl sonra ipler tümden kopmuştu.

Erbakan’ın siyasî hareketi (Ki siyasal İslamcılık olarak biliniyordu) bir Nakşbendî-Nurcu ittifakı olarak başlamıştı.. 1970’li yılların ortalarında bu ittifak bozuldu, Nurcular Erbakan’ı tümden terk ettiler.

Anladığım kadarıyla, 12 Eylül darbesinin ardından “demokratik” siyasal hayata tekrar dönülürken, derinler, Erbakan’ın siyasî hareketinin Nakşbendî temelini de çökertmek ve böylece bu hareketi “laikleşebilecek” kıvama getirmek istediler.

*

Bunu düşünmeme, üç yıl önce, İsmail Kıllıoğlu’nun 30 Kasım 2022 tarihli Millî Gazete’de yayınlanan “Dostların Gidişi” başlıklı yazısı neden olmuştu. 

Kıllıoğlu şunları diyordu:

“12 Eylül 1980 darbesinin o baskıcı ve bunaltıcı ortamında, Ankara Kara Kuvvetleri Komutanlığı Merkezi’nde yedek subay olarak askerlik görevini yaparken, zihnime takılan bir düşünceyi sevgili Hüseyin Karakaya başta olmak üzere bazı tanıdıklara ifade etmiştim. Böyle bir düşüncenin oluşma nedeni, sanat ve edebiyat dergileriyle çok sınırlı imkân içinde yayınlanan gazetelerin (Milli GazeteYeni Devir gibi) yanında aylık bir kanala ihtiyaç bulunduğuydu. Nihayet, bu düşünce üzerinde yapılan birtakım değerlendirmeler sonucunda, aylık bir derginin yayınlanması yönünde belli bir mutabakat oluşmuştu. Bunun gerçekleşmesi, imkânları, zorlukları neler olabilir türünden irdelemeler yapıldı ve karar verildi. Nitekim şimdilerde Karadeniz’de bir ilin Belediye Başkanı olan bir kişi Ankara’dan gelerekPendik’teki evimde gecenin geç vakitlerine kadar düşüncelerimi kaydederek alıp gitti. İslam dergisi böylece yayınlanmaya başladı. Sevgili Yılmaz Bayat’ın gayretleri, çabaları başlı başına takdire şayandı.”

Karadeniz’deki bir ilin (Ordu) belediye başkanı dediği kişi, AK Parti’nin kuruluşunda yer alan ve Enerji Bakanı olarak hükümette koltuk da kapan Dr. M. Hilmi Güler.

*

Benim Vefa Yayıncılık bünyesinde çalışmaya başlamam 1987 yılında haftalık dergi çıkarma projesine katılmam yüzünden oldu. 

Yaklaşık 10 kişilik bir ekiptik, Recai Kutan’ın oğlu Abdülaziz Murat Kutan ile (geleceğin Milli Savunma Bakanlığı bürokratı) Süreyya Yiğit de ekibe dahildi. (Murat Kutan'la yolum 28 yıl sonra TBMM'de tekrar kesişecekti.)

Projenin başında bulunan ve ekibi oluşturan isim, bugünün Sabahattin Zaim Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Özkan Göksal'dı. 

O yılın ortalarında bir akşam Seha Neşriyat’ın bulunduğu binada aynı katta yer alan bir salonda, Esad Efendi başkanlığında geniş katılımlı bir istişare toplantısı yapıldı.

Gündem haftalık dergi projesiydi, çıkarılmalı mıydı, çıkarılmamalı mıydı? 

Toplantıda (sonradan AK Parti milletvekili olan) Prof. İrfan Gündüz de vardı. Onun orada Esad Efendi’ye söylediği şu anlamdaki sözlerini hiç unutmuyorum: “Hocam sizin Refah Partisi hakkındaki değerlendirmeleriniz çok ikna edici oluyor. Özal’ın Anavatan Partisi’nin rahat çalışabilmesi için ondan daha radikal bir hareketin bulunması gerekiyor, o yüzden Refah Partisi’ni desteklemeli ve yaşatmalıyız diyorsunuz.”

Evet, söz konusu toplantıda Yılmaz Bayat (sonradan Üsküdar Belediye Başkanı), Mehmet Emre (merhum Akif Emre’nin amcasının oğlu) ve (sonradan prof. olan ve AK Parti’de milletvekilliği yapan) Hacı Ahmet Özdemir gibi isimler de vardı. Toplantıya Temel Karamollaoğlu da katılmış ve sonra beni arabasıyla (evinin yolu üzerindeki) ikametgahıma bırakma nezaketinde bulunmuştu.

Hilmi Güler’i ilk defa orada gördüm.. İtirazcı ve sorgulayıcı bir tavır sergilemesi dikkatimi çekmişti. 

Ancak, sonraki yıllarda, hakkında MİT’çi (ya da askerî istihbarattan) olduğu yönünde dedikodular yapıldığına şahit olacaktım. Dr. Metin Erkaya’ya göre Hilmi Güler ile Hüseyin Karakaya (Ki TBMM’de Milli Eğitim eski bakanı Vehbi Dinçerler’in danışmanlığını yapmıştı ve İslam Dergisi’nin Ankara yıllarında dergiyle çok yakından ilgileniyordu) iki demirbaş ajandı.

*

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı fazla isim yoktu.. 

Bunlardan biri, AK Parti’nin RTÜK başkanlarından ve Kanal 7’nin ortaklarından Zahid Akman’dı.

Esad Efendi’nin onun hakkında ajan ifadesini kullandığını Fuzul Otomotiv’in sahibi Mahmut Akbal’dan duymuştum.. İkinci olarak ise, 2000’li yılların başında İSAM’ın kütüphanesinde karşılaştığım Prof. Hacı Ahmet Özdemir bunu dillendirmişti. 

Esad Efendi ile yollarını ayırmış olan Özdemir, “Zahid benim Ankara İlahiyat’tan çok samimi arkadaşım, Esad Efendi bunu nasıl söyleyebilir?” diyordu. Ona, “Esad Efendi masum peygamber değil, fakat Zahid Akman da değil, doğru da olabilir” anlamına gelen bir cevap vermiştim.

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı bir başka isim ise mezkur Hilmi Güler’di. Vefa Yayıncılık Genel Müdürü Kemal Yavuz Ataman, Esad Efendi’nin Orta Asya seyahati sırasında bunu kendisi ile damadı Ahmet Coşkun Dündar’a söylemiş bulunduğunu ifade etmişti. 

Ancak Esad Efendi Hilmi Güler’i dışlamıyor, onunla beşerî ilişkilerini nezaket çerçevesinde sürdürüyor, mudarada bulunuyordu.

*

Kıllıoğlu’nun yazdıklarından benim anladığım şu: Esad Efendi'nin, gücünü derin rüzgârlardan alan bir emrivaki/oldubitti çerçevesinde yayıncılık macerasına itilmiş olması ihtimali var.

Hilmi Güler’in taa Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gidip Kıllıoğlu’na “gaz” vermiş olması bana ilginç geldi. 

Oysa aynı Güler’in haftalık dergi projesine soğuk baktığını farketmiştim. Aynı şekilde, Esad Efendi’nin yayınlattığı (ve benim de yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak içinde yer aldığım) Sağduyu Gazetesi için kendisinden destek istendiğinde “Önce bir yürüyüşünüzü görelim” gibisinden bir söz sarfetmiş olduğunu Efdal Orhan’dan duymuştum.

Evet, Kıllıoğlu’nun yazısı bana, derinlerin Erbakan ile Esad Efendi’yi yayıncılık alanında başlayacak bir rekabete ve çatışmaya sürüklemek istemiş olduklarını düşündürdü.

Yanılıyor olabilirim.. 

Neyin ne olduğu, kimin gerçekte kime ve neye hizmet ettiği ahirette ortaya çıkacak.

*

Konuya dönelim..

Esad Efendi, 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da yaptığı bir konuşmada Refah Partisi hakkında şu ifadeleri kullanmıştı:

Burda bana sorulan sorular, parti ile ilgili çeşitli sorular. Diyorlar ki:
“–Bir müddet desteklediniz, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor. Niye?..”

Destekleme, hocamızın zamanından beri oldu. …

Hocamız destekledi. … Çok bariz bir misalini Samsun’da hatırlarım. Amasya’dan Samsun’a geçmiştik. Suluova’da, Ali Efendi diye çok yaşlı bir şeyh efendi vardır. Bizim dergahla ilgilidir. Hocamızı ziyarete gelmişti. O, Süleyman Demirel‘i tutuyordu. Hala da belki öyledir. Evine misafir filan etmiş bir kimse. Ona, çok nasihat etti hocamız:

“–Bu bizim kardeşimiz iken, öbür tarafı tutmak uygun olmaz!” dedi.

Yine Samsun’da, bir başka kitapçı hacı amcamız var; tanınmış, büyük bir zat, Mustafa Bağışlayıcı. O zat da MHP’yi tutardı. Hocamız ona da nasihat etmiştir. Orayı tutmamasını, bu tarafı desteklemesini söylemiştir

Böylece, tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla tepeden tırnağa destekleyerek devam etmiştik. Sonra öyle zamanlar oldu ki, siyasi olaylarda Hocamızın ikazları oldu, nasihatları oldu, tavsiyeleri oldu: “Söyleyin şöyle yapsın!.. Söyleyin onlara böyle yapmasın!.. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar!.. Aman, sakın şu olmasın, bu olmasın!” tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim ve çok şahidler de vardır. 1980 Askeri Harekatından önce, hatırlıyorum: “Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar; bu çocukları mahvedecekler!..” dediklerini hatırlıyorum. …

Sonra bir ara başındaki şahsa, “Söyleyin Necmi’ye [Necmettin Erbakan’a] partinin başkanlığından ayrılsın!” dediğini biliyorum. Bunu tebliğ etmek için, [Erbakan’ın eniştesi Prof.] Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini; bir seferinde bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat, ordan ayrılmadılar.

O da yine benim yorumlamama göre, şefkatten kaynaklanıyordu. Hocasıydı, görüyordu; benim tahminlerime ve inancıma göre, olacakları görüyordu, seziyordu …

Yahya Oğuz Bey, Sanayi Bakanlığı müsteşarıydı.

“–Yahya ayrılsın, bu vazifeden!” demiş.

Ertesi gün Yahya Oğuz, atlamış gelmiş İstanbul’a:

“–Efendim, emriniz başım üstüne ama, siz hakikaten söylediniz mi, söylemediniz mi diye tahkik için huzurunuza kadar geldim. Böyle bir emriniz var mı?..” demiş.

“–Evet var!”

İstifasını hemen vermiş. Sanayi bakanlığı müsteşarlığından hemen ayrılmış. Hiç de sıkıntı çekmedi Yahya Oğuz; ne Uzunadaya gitti, ne İnceadaya gitti, ne başka bir yere gitti. …

Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle, partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek; başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına eleman vererek; gençlik teşekküllerine eleman vererek, böyle devam ediyor idik. …

Bu tavır, bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, muhterem kardeşlerim! Çok bariz bir değişikliğe uğradı.. Ve, parti çalışmalarında bize karşı bir tavır başladı. Kaç sene önceden?.. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş sene önceden, altı sene önceden itibaren bir tavır başladı. 

Nasıl bir tavır başladı?.. Bizim dergilerimiz var; nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neler yazdığını biliyorsunuz. Beğeniyorsunuz veya okuyorsunuz, tanıyorsunuz. ... ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyordum bu dergileri….

Hocamız böyle nasihatler etmişti.. Hocamız rüyada da nasihat ederdi. Pek çok kimsenin hatıralarından duyuyorum. Rüyasına girdiği, tebriklerde bulunduğu, vedalaştığı, konuştuğu vs. anlatılıyor. Büyük evliyaullahın hali nasıl olur, öyle anlıyoruz.

Bendeniz de, dergilerimizle size ulaşmayı düşünürdüm. Dergilerimiz, benim size mektuplarım diye düşünürdüm. Şimdi, bizim Almanya’daki kardeşlerimiz ve partici kardeşlerimiz başladılar, “Bu dergiler, bizim dergilerimiz değildir!” demeğe.. …

Bizim vakfımızdan bazı kimseler, kazara, tesadüfen, istemeyerek, keşke ayaklarım varmasaydı diyerek, bir tüccarın yanına gitmişler üç-dört sene önce.. Demişler ki:

“–Hakyol Vakfı için, talebeler için burs filan topluyoruz. Siz de katılır mısınız, yardım eder misiniz?..”

Cevap olarak:

“–Biz partiye soracağız; ne cevap verilirse ona göre hareket edeceğiz. Biz doğrudan doğruya, her hangi bir yere yardım yapmıyoruz” filan demişler.

Sormuşlar partiye; sorduktan sonra da:

“–Yapamayız, bu vakıf bizim değil!” demişler.

Halbuki, Hakyol Vakfını Hocamız (Rh.A.) kurmuştu. …

Bizzat Necmeddin Bey, Konya’ya geldiği zaman, bundan birbuçuk sene kadar önce: “Efendim, böyle iki şey olmaz: Hem Hakyol’a yardım edeceksiniz, hem Milli Gençliğe; olmaz!.. Sadece Milli Gençliğe yardım edeceksiniz!..” demiştir. Konyalılar burdadırlar, kendilerinden dinledim.

Yani, vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır; benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır, “Bu kitapları okutmayız!” filan tarzında.. … Kitaplarımızı okutmama, dergilerimizi okutmama, vakfımıza yardım etmeme; ama, olanca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma hali.. Böyle bir değişme.. Böyle bir acaib, garâib durum.. Sübhànallàh! ....

Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Başladılar partinin eğitim seminerlerinde tavır koymaya… Meselâ, bunlardan birisi Yalova’da yapılan eğitim semineridir. ... tasavvufa karşı bir tavır; yani, benim yoluma, benim büyüklerime, benim bağlandığım şeye karşı bir tavır:

“–Tasavvuf da neymiş?.. Şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlarmış?..”

Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyor; Kafkasya’dan haberi yok, Şeyh Şamil’den haberi yok; İmam-ı Rabbanî’nin mücadelesinden haberi yok!.. Sudan’daki büyük şeyhlerin İngilizlere karşı yaptıkları cihaddan haberi yok!.. Cahil!.. Kültürsüz!.. Libya’daki Sunusi Tarikatı… Libya’yı Libya yapan, istiklalini kazandıran Sunusi Tarikatı’dır. ...

Değişen ben değilim. 1990 Yılının Ocak ayına kadar, bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimi destekledim. ....

“–Bana biat etmeyen, kendine din arasın!” diyor. Yani, İslâm’dan mı çıkıyor? Böyle saçma şey mi olur?.. Sen nesin?.. Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki sana ittibâ edeyim?.. …

Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihad emiriyim!” diyor. Ne cihadı?.. Fi gayri sebilillâh cihad!.. Böyle, Allah yolunda cihad değil ki bu!.. 

40 yıldır tanıdığımız insan, tam 40 yıldır tanıştığımız desteklediğimiz insan, beslediğimiz insan, varlığımızın her çeşidiyle katıldığımız insan; kardeşlerimizin parasıyla bütçesi şişmiş, kabarmış insan, Almanya’dan valizlerle gelen marklarla zenginlemiş insan… Suud’dan, Kuveyt’ten gelen paralarla şey yapmış insan…

*

İşte, Esad Efendi'nin çantalarla para hakkında söylediği söz bu.. 

Ve Mustafa Kaplan nasıl aktarıyor!.

Söz konusu konuşma 17-23 Haziran 1990 tarihli Tempo Dergisi’nde (Esad Efendi'ye parti kurması için "gaz" verecek şekilde) yayınlandı ve büyük gürültü kopardı. 

Kaseti onlara kimlerin ulaştırmış olduğu tahmin edilebilir.. Böylece Coşan-Erbakan ya da İskenderpaşa-Refah ilişkisi tamir edilemeyecek şekilde hasar görmüş oldu.

Aynı konuşma metnini Ruşen Çakır da Ayet ve Slogan’ında yayınladı.

*

Kaplan’ın laflarını okuyan kişinin düşüneceği şey şu: 

Demek ki bu Esad Coşan da ABD’nin ya da Almanya’nın adamı.. Onlar para veriyordu, bu da getirip Refah Partisi’ne teslim ediyordu.. Hımmm, demek ki Refah Partisi’nin de arkasında ABD ya da Almanya vardı.

1988-90 yıllarında Almanya’daydım, Erbakan’ın oradaki teşkilatının (Millî Görüş Teşkilatı’nın) nasıl çalıştığını gözlemleme imkanım oldu.

Almanya genelinde camileri var, her seçim döneminde bu camilere “Siz şu kadar, siz şu kadar para toplayıp göndereceksiniz” diye talimat gidiyor. Caminin, cemaatin büyüklüğüne göre.. Böylece ortaya, damlaya damlaya göl olur hesabı bir yekün çıkıyor.. Mesela 5 milyon, 10 milyon Mark vs… 

Millet para veriyordu.. Benim babam bile, Kanal 7’nin kurulması için Recai Kutan Almanya’da para topladığı sırada 2 bin Mark vermiş durumda.

Bu paralar banka vasıtasıyla değil, gurbetçi valizleriyle elden gönderiliyordu. Hikaye bundan ibaret.

*

Bu Mustafa Kaplan’a ne demek lazım bilmiyorum.


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı]  polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız   var  diye korkuttular. Polisle...