ARANAN ADAM: VAHŞİ DOĞU’NUN “WANTED”I

 



Sabah gazetesi, 23 Ağustos 2016 tarihinde, “içinden Fethullah Gülen ve Naim Süleymanoğlu geçen” bir haber yayınlamıştı.

Diğer haber siteleri de, Sabah’ı kaynak göstererek bu haberi okurlarına aktarmışlardı.

Haberde belirtildiğine göre,  Süleymanoğlu şunları söylemiş bulunuyordu:

Gülen, 1990’da aranırken Burdur’da yakalanıp İstanbul’a getiriliyor. MİT’in Beşiktaş Yıldız’daki merkezinde sorguya çekiliyor. Onu sorgulayan da, şu an emekli olan MİT’çi bir akrabam. İfadesinde ‘Şeker ve tansiyon hastasıyım’ demiş. Bir süre sonra da Ankara’dan gelen bir telefonla serbest bırakılmış. Benim akrabam da birkaç tokat vurmuş. ….”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/08/23/fetoyu-reddettim-kafayi-bana-taktilar)

Adam MİT’çi olunca, başkalarına birkaç tokat vurması serbest.

Çünkü MİT’in vurduğu yerden gül biter.. İşkence sayılmaz.. Terbiye.. Dayaksız terbiye olmaz.

Vatandaşlar için MİT’e “Eti senin, kemiği kendilerinin” denilmiş de olabilir, bilmiyoruz.

Adam hakkında yakalama kararı varsa, bu zaten, adlî makamlarca verilmiş bir karardır.

Burada yapılması gereken, adamın adlî makamlara teslim edilmesidir.

Devlet faşist bir polis devleti, bir istihbarat devleti değil de hukuk devletiyse, yapılması gereken bu.

Hayır, MİT İstanbul Bölge Müdürlüğü öyle yapmıyor, adamı tekme tokat (daha doğrusu tekmesiz, sade suya tirit tokatla) sorguluyor.. Aşağılıyor.

Süleymanoğlu’nun akrabası bir istihbaratçıdan ziyade, yol yordam bilmez acemi bir polis gibi refleks göstermiş.

*

Sonuçta adam, beğenin beğenmeyin, anlı şanlı bir “kanaat önderi”. 

Gezi Parkı eylemleri türünden bir sokak anarşistliği yapıp otobüs duraklarına vs. zarar verirken yakalanmış yeni yetme toy bir çocuk değil.

Geniş kitlelerce “hoca efendi” denilerek peşinden gidilen, yazıları konuşmaları dikkatle takip edilen biri.. 

Adama sen, üstelik hasta olduğunu da söylemişken böyle muamelede bulunursan, yarın onun, kendisini pohpohlayan, uçurup kaçıran CIA’cilere “walk-in” yapmayacağından (kendi isteğiyle irtibat kurmayacağından) nasıl emin olabilirsin?!.

Türk tipi istihbaratçılık..

Ve bu da matah birşeymiş gibi gazetede yayınlanıyor.

Merd-i Kıptîlerin nesli tükenmez.

*

Her neyse.. Bunları geçelim.

Sözü edilen olaydan, MİT’in işlerindeki gizlilik saklılığın, Ankara’daki merkezin tellerine dokunduğu çalgıdan çıkan sesler ile İstanbul’daki ayağın “çığırdığı” türkü arasında makam uyuşmazlığına yol açabildiği anlaşılıyor.

Ankara’dan gelen telefon, MİT merkezinden gelen telefon demektir.

İstanbul’daki MİT’çiler işgüzarlık yapmışlar, Ankara’dakiler de şu talimatı vermişler:

“Elleşmeyin, bırakın gitsin!”

Şöyle şeyler söylemiş de olabilirler: “ ‘Aranıyor, yakalanması isteniyor’ demek, gerçekten aranması, yakalanmak istenmesi demek değildir.. Bazı göstermelik yasaklar ve aramalar, olaya cazibe ve gizem katmak, müşteri kızıştırmak için yapılır.”

Nitekim, Fethullah Gülen hakkında yapılan bu “Aranıyor ha, yakalandı ha, yakalanıyor ha, yakalancak ha!” yaygarası meyvelerini verdi, adam neredeyse “İkinci Bediüzzaman, İkinci Said-i Nursî” haline getirildi.

Bir efsaneye dönüştürüldü.

Başının etrafında bir gizem halesi ve havası oluşturuldu.

Böylece pekçok Nurcu onun peşine takıldı..

Ve etrafında yeterli kalabalık oluşunca bu “Aranıyor, taranıyor” tiyatrosuna son verildi.

“Büyük devlet büyükleri” (Demirel, Alparslan Türkeş, Ecevit, Tansu Çiller, Erdoğan vs.) onunla kameralara poz vermeye başladılar.

*

Ankara’dan, MİT’in merkezinden Fethullah için “Elleşmeyin, bırakın gitsin” diye talimat gelmiş olması normal.

Çünkü, Fethullah’ın MİT’le eskiden gelen bir tanışıklığı var.

Anadolu Ajansı’nın 7 Ağustos 2016 tarihinde yayınladığı bir haberde Latif Erdoğan’ın bu konudaki iddialarına yer veriliyordu:

Latif Erdoğan: Gülen'e 16 yaşından sonra özel eğitim verildi, maaşlar CIA tarafından ödendi

Yazar Latif Erdoğan, Fetullah Gülen'in 16 yaşında iken dönemin MİT elemanları tarafından özel bir eğitime tabi tutulduğunu, bunun arkasında ise CIA desteği olduğunu belirterek, "Bunların İslam'la alakası kalmadı. Tamamen iktidar hırsıyla, başa geçme ihtirasıyla hareket etmişlerdir. Gülen, halife olma kavgasını veriyor." dedi.

Latif Erdoğan, terör örgütü elebaşısı Fetullah Gülen'in yanında 45 sene kaldı. "Küçük Dünyam" isimli ve Gülen'i pozitif olarak anlattığı kitabını 1990'da yazan Erdoğan, aradan geçen 26 yılın ardından "Şeytanın Gülen Yüzü" isimli kitaba imza attı.

AA muhabirine açıklamalarda bulunan Erdoğan, bu kitabında Gülen'in nasıl bir yapı oluşturduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. FETÖ lideri Gülen'in, "Şeytanın Gülen Yüzü" olduğunu 15 sene önce fark ettiğini söyleyen Erdoğan, cemaatin her geçen gün bozulma ve yozlaşmasına şahitlik ettiğini vurguladı.

17-25 Aralık olaylarından sonra Gülen'e yönelik tenkitlerini açıktan yapmaya başladığını kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gülen, 1990 yılında 3 ay boyunca bütün hayatını bana anlattı. 1996-1997 yılına kadar böyle bir söyleşi yine yaptık. Onunla ilgili her şey arşivimde duruyor. Başkasında yok. Ayrıca onu tanıyanlarla da görüşüldü. Geçmişte onun hakkında hüsnüzan ile hareket ederek müspet tarafını yazdım. 17 Aralık'tan sonra elimde olan belgeleri yeniden gözden geçirdim. O dönem bana anlattığı hususların, bugün için çok anlamlı olduğunu gördüm. O zaman fark etmediğim olumsuz hususları şimdi bu kitapta yazmış oldum."

"ÖZEL EĞİTİME TABİ TUTULDU"

Gülen'in 16 yaşından sonra özel eğitime tabi tutulduğunu, bunu da dönemin MİT elemanlarının gerçekleştirdiğini söyleyen Erdoğan, şunları ifade etti:

"1950 yıllarındaki MİT, CIA demektir. O zamanlar maaşlar CIA tarafından ödenmiştir. Daha sonra Gülen, İzmir'de cemaatini kurdu. CIA'yla yakın temasa geçtiği anlaşılıyor. Ordu, sıkı yönetim zamanında bile CIA'nın isteği nedeniyle Gülen'in üzerine gitmiyor. Hatta önü açılıyor. 1976'dan sonra bilindiği halde askeri okullara talebe gönderip yetiştirmesine göz yumuluyor. …" …

"ÜÇ MÜSLÜMAN ÜLKEYİ BİRBİRİNE KIRDIRACAKLARDI"

FETÖ'nün darbe girişimine yüzde 100 başarıya ulaşacağına inandığı için kalkıştığını dile getiren Erdoğan, devletin kılcal damarlarına nüfuz ettikleri için sürecin tamamlandığı düşüncesiyle çılgınlığa imza attıklarını vurguladı.

"Ertesi gün darbe olsaydı devleti tamamen ele geçirir, yönlendirirlerdi ve devlet içinden de karşı çıkan olmazdı" diyen Erdoğan, şu düşünceleri dile getirdi:

"Başarılı olsaydılar Gülen Türkiye'ye gelecekti. Halife olarak kabul edilecekti. İran ile savaşa gireceklerdi. Suriye'ye doğrudan müdahale edilecekti. Çünkü DAEŞ'in başındaki Ebubekir el- Bağdadi ile savaşırdı. Yani iki halife birbirine girmiş olacaklardı. ... Amerika emrederse her şeyi yapabilirler. Kendileri için bir şey ifade etmez. Amerika nereyi ele geçirmek isterse bunlar üzerinden yapabilir."

(https://www.haberturk.com/gundem/haber/1277656-latif-erdogan-gulene-16-yasindan-sonra-ozel-egitim-verildi-maaslar-cia-tarafindan-odendi)

 *

Küçük Dünyam, röportaj şeklinde kaleme alınmış bir kitap.. Latif Erdoğan sormuş, Fethullah cevap vermiş durumda..

1950’li yıllardaki MİT, CIA demekse, ve o dönemde MİT’le ilişki içine girenler aynı zamanda CIA’in adamı olabiliyorduysa, aynı şekilde, o 1950’li yıllardaki MİT görevlilerinin teşkilata alıp yetiştirdikleri bir sonraki kuşağın içinden bazılarının da CIA’in adamı haline gelmiş olabileceklerini düşünmek gerekebilir.

Fakat aslında Latif Erdoğan bundan daha fazlasını söylüyor, 1980’li yılların TSK komuta kademesinin CIA’den emir aldığını iddia ediyor.

Ona göre, Fethullah’ı, CIA'in yerli şubesi demek olan MİT yetiştiriyor, CIA’den emir alan TSK da palazlanmasını sağlıyor.

Eğer CIA ile işbirliği yapmak ve ondan emir almak vatana ihanetse, Latif Erdoğan’a göre, bunu MİT ve TSK zaten doya doya, tıkına tıkına yapmış.

*

8 Ağustos 2016 tarihli bir haber ise, Latif Erdoğan’ın  Fethullah’ın MİT bağlantısı konusunda ayrıntıya girmiş olduğunu gösteriyor:

Latif Erdoğan'dan MİT-Gülen-Koç iddiası

Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi...

Bir dönem Fethullah Gülen'in en yakınlarından biri olan ve askerlerin 'imam'lığını da yapan Yeni Akit yazarı Latif Erdoğan, Cemaat'in ABD tarafından kurdurulduğunu ileri sürdü. Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi.

FETÖ'YÜ MİT ARACILIĞIYLA ABD KURDURDU

CNN Türk'te Didem Arslan Yılmaz'ın programına katılan Erdoğan, Gülen Cemaati'nin bir dönem MİT tarafından destek gördüğünü belirterek, "Bu konuda kesin bir ifade kullanmak istiyorum. MİT, bir dönem Gülen Cemaati'ni destekledi. Cemaat'i, MİT aracılığıyla ABD kurdurmuştur" diye konuştu.

(https://www.takvim.com.tr/guncel/2016/08/08/latif-erdogandan-mit-gulen-koc-iddiasi)

*

Fethullah’ın MİT’le ilişkisine dair bir başka şahitliği Kadır Mısıroğlu aktarıyor.

Süleymancılar (ya da Süleymanlılar) cemaatinin önemli isimlerinden eski ahbabı Hilmi Türkmen’in Gülen’le ilgili bir anısını Gurbet İçinde Gurbet (s. 190) ve Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri adlı kitaplarına almış durumda.

Mısıroğlu, Türkmen’in şu sözlerini aktarıyor:

“… Ben Manisa’da kurs müdürü idim. Zannediyorum 1965 veya ‘66 yıllarında idi. Bu [Fethullah], gayet perişan bir vaziyette bana geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attıklarını ve bundan dolayı da gayet sıkıntılı durumda bulunduğunu söyleyerek benden iş istedi….

“O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kuran-ı Kerim Kursu’nun idarecilerini tanıyordum. Onu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini-hatırını sormak için yanına uğradığımda, başbaşa bir kimseyle fiskos ettiğine rastgeldim. Konuştuğu adam, beni görünce yaydan çıkmış ok gibi fırlayıp kaçtı. Kendisine:

“ -‘Bu kimdir?’ diye sorduğumda:

“ ‘Bir talebe velisi!..’ diye cevap verdi.

Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir Bu adam, böyle bir karşılaşmadan beş-altı ay evvel bana gelmiş ve MİT’ci hüviyetini gösterdikten sonra, benimle açıkça bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu:

“ – ‘Bizim teşkilat (MİT’i kastediyor) Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi (olumsuz) bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki, bu münafereti (nefretleşmeyi) giderelim. Sen, en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı cemaati içinde söz sahibi bir kimsesin. Sizin cemaat de M. Kemal Paşa hakkında ‘Deccal’ ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde, bizden ne istersen iste. Seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!.., ilh..”

Kendisine yanlış kapı çaldığını, benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar Bey’in yapacağını söyledimse de ikna olmadı ve:

“ -‘Sen bilirsin biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız!..” diyerek ayrılmıştı.

Şimdi anlıyordum ki, buldukları adam Fetullah Gülen’di. Fakat o sıralarda Fetullah Gülen sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerebilecekti?!… İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz (nüfuzlu, etkili) bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum…”

(Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri, C. III, İstanbul: Sebil Yayınevi, 2012, s. 326-7.)

*

MİT’çilerin “amentü”sünün ilk maddesi Selanikli Mustafa Atatürk.

12 Eylül darbesinin ardından Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular’a yaptıkları işbirliği teklifinde şart koştukları üç şeyden birincisi, Atatürk konusunda söylem değişikliğine gitmeleriydi. (Diğer iki şart muhtemelen dikkat dağıtmak için yapılmış “süsleme” ya da gölgelemeydi.)

Atatürk hakkında hiç konuşmayan, övmeseler de “deccal” vs. de demeyen cemaatlere gelince.. Onlardan daha başka şeyler istiyorlar.. Şöyle şeyler:

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (Allah’ın indirdiği ile değil, halkın/milletin sindirdiği ile yönetilmeyi) vs. benimseme..

Şeriat vurgusu yapmak yerine riyakâr ahlâk edebiyatıyla milleti oyalama, sanki “Şeriat’siz ahlâk” olabilirmiş gibi “Şeriat’e karşı ahlâk, Şeriatçı katılığa karşı Anadolu irfanı” safsatası ile maval okuma.

Devletin resmî milliyetçiliğini (Türkçülüğü, yoz boz kurtçuluğu) özümseyip içselleştirme.

Evet, MİT’in her cemaatten Atatürkçülük istemesi gibi, bazı cemaat lideri ya da “kanaat önderleri”nin, saftirik dindar kitleler gölüne çaldıkları maya tuttuktan sonra Atatürkçülük yapmaya başlamaları tesadüf değildir.. (İlk akla gelenler Haydar Baş belası, Mustafa İsyanoğlu, Cübbeli Zahmet, Cevat Akşit..)

*

Merhum Hilmi Türkmen’in sözlerine dönelim..

MİT'çiler ona gitmeden önce Kemal Kaçar’a da mutlaka gitmişler, onu da yoklamışlardır.

Öyle anlaşılıyor ki, onu ikna edememişler.. “Kaçar olmazsa Türkmen olur, o da olmazsa başka biri” diye düşünmüş olabilirler.. (Kaçar'ın durumunu bilmiyorum.. Şayet onunla anlaşmayı başardılarsa, Kaçar MİT'çilere, "Bu konuda bana yardımcı olması için Türkmen'i ikna edin" demiş olabilir.)

Hilmi Türkmen, “Buldukları kişi Fethullah’tı” diye düşünmekle hata etmiş.. Fethullah’ı Nurcu taife için bulmuşlardır.. Süleymancılar için başka isim aramışlardır.. (Bulmuşlar mıdır, bilemem, o cemaat hakkında bilgim yok.)

Ancak Fethullah, Nurculara açıkça “Arkadaşlar, Selanikli Mustafa Atatürk için artık deccal (çok yalancı) demeyelim” diyemezdi.. Bediüzzaman rh. a.’le açık biçimde ters düşmüş olacağı için ona şüpheyle bakılırdı.. Nurcular arasında kredisi sıfıra inerdi.

Strateji ve taktik gereği böyle birşeye kalkışamazdı.

Onun yerine “otoriteye itaat, devlete sadakat, devlet-i ebed müddet, hoşgörü, insanların kusurunu söylemeyip affetme, muhabbet fedailiği” vs. edebiyatıyla Selanikli meselesinin üstünü örttü.

*

Evet, Hilmi Türkmen, Fethullah’ın Kestanepazarı’na yerleşmesini sağlıyor, ve beş on gün sonra ziyarete gittiğinde onu MİT’çi ile birlikte görüyor.

Buradan anlaşılıyor ki onun Hilmi Türkmen’den iş talep ederek orada kendisine bir yer kapması MİT’in yönlendirmesi ve planı çerçevesinde olmuş.

Nasıl Hilmi Türkmen “Durumlar ne alemde?” diye merak etmişse, MİT’çiler de vaziyetlere bir göz atma gereği duymuşlar ve onu ziyaret etmişler.

Fethullah'ı ziyaret için tam da Türkmen'in geleceği zamanı seçme, başka zaman ziyaret etmeme gibi bir mecburiyetleri de yok.

Bu görüşmelerin öncesi ve sonrası hakkında birşey bilmiyoruz.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Hasta görünmeyin, hasta olursunuz” buyuruyor. (Böyledir, çünkü bu, “Beni hasta etti” diye Allahu Teala’ya iftirada bulunmadır, cezasız kalmaz.)

Hz. Ali’nin de “Fakir görünmeyin, fakir olursunuz” şeklinde bir sözü var.

Aranıyor" görünme konusunda da herhalde aynı şeyi söylemek gerekiyor.

Fethullah MİT’in ve askerî istihbaratın bir oyunu olarak aranıyor göründü, fakat kaderin adaleti sonunda tecelli etti, 2010’lu yıllarda gerçekten “aranıyor” olma bahtiyarlığına erişti.

 

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM

 




Kemalist/Atatürkist taifenin Fethullahçılara yönelttiği suçlamalar, aynı zamanda kendi ayıplarını ortaya dökmeleri anlamına geliyor.

“Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” hesabı..

Mesela Nisan 2018’de odatv.com’da şöyle bir haber yayınlanmıştı:

Yine örgütün üst düzey yöneticileri tarafından bu evlerde kalanlara verilen talimatta da, “Hakim-savcı olduğunuzda, çalıştığınız adliyelerde namaz kılmayacaksınız. Tuvalette klozete oturup namaz kılacaksınız. Asker abileriniz de böyle yapıyor. Sahte kokteyller düzenliyor. Alkol alıyorlar” denildiği belirtildi.

(https://www.odatv.com/guncel/tuvalette-klozete-oturup-namaz-kilacaksiniz-136355)

Tamam, FETÖ’cülerin bu tavrı, onların takiyyecilik, ilkesizlik, çıkarcılık ve dünyaperestliğini sergiler; bu açık.

Fakat, onların neden böyle davranma ihtiyacı duydukları sorusunu da akla getirmez mi?

Niçin böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

*

Rejimperestler din, iman, müslümanlık ve namaz düşmanlığı yapmıyorduysalar, böyle yapanların önünü kesmiyorduysalar, fişlemiyorduysalar, sakıncalı ilan etmiyorduysalar, “İrticacıdır, rejimimiz için tehlikelidir” diye mimlemiyorduysalar, onlar neden böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

Namaz kılanların önü kesilmiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduysalar, FETÖ’cüler niçin böyle yapıyorlardı?

FETÖ’cülerin soru çalarak, adam kayırarak hak etmedikleri yerlere gelmeleri suç, ayıp.. Bu, tamam.

Peki sizin namaz kılan insanların önünü sırf namaz kılıyor, ya da Şeriatçı diye kapatmanız haksızlık değil miydi?!

Tamam, soru çalmak kötü.

Peki ya, soru çalmaya bile gerek görmeden göstere göstere namaz kılmayanı namaz kılana tercih etmek, namaz kılanı tasfiye etmek, mesela ordudan atmak, haksızlık değil miydi?!

*

Bununla birlikte, FETÖ’cüler ve Fethullah’ın “tabandaki ibadet ehli” kabul edilen izleyicileri işte bu takiyyeci tavırları yüzünden, bugün başlarına gelenleri kısmen hakettiler.

Birçokları, kendilerini sözde kamufle etmek için gâvur gibi konuşmayı bile caiz görmeye başladı.

Ve onlardaki bu bozulma ve yozlaşmayı, içlerindeki “derin” elemanlar körüklediler, desteklediler.

Mesela Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları.

Bu adam, The Cemaat’in sözcüsü gibiydi.

Hatta, gibisi fazla, sözcüsüydü.

Ve adam, The Cemaat adına (Zaman gazetesinin 8 Kasım 2007 ve 10 Kasım 2010 tarihli sayılarında) Atatürkçülük yaparken, bu takiyyeci güruhtan ona en küçük bir itiraz gelmedi.

*

Evet adam, 2007 yılında “ortak değerler” olarak şunları sıralamış:

Atatürk, cumhuriyet, laiklik, demokrasi”.

Devletperestliğe özgü “imanın şartları”.. Ortak iman esasları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “çılgın Türkler”in ilah ilan ettiği Atatürk var..

Devlet (cumhuriyet) var..

Laiklik, yani siyasal dinsizlik, yani Şeriat karşıtlığı var.

Demokrasi, yani siyasal halkçılık, Allahu Teala’yı bırakıp halkı/milleti “hüküm koyucu (şâri’)” kabul etme var..

Dört dörtlük rejimperestlik.

Hüseyin efendi bu dört esasın yanına, lütuf kabilinden “dinimiz” ile “hukukun üstünlüğü”nü de eklemiş.

Ama hangi hukuk?.. Onu söylemiyor.

Bu “ortak değerler”in hepsi Anayasa’ya girmiş, bir tek “dinimiz” yok.

O sadece duygu sömürüsü ve istismar aracı.

*

Evet adam, FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) adına konuşarak aynen şunu yazmış:

“Atatürk, bu toplumun ortak değeridir.”

Adam daha ne desin!

Tabiî adamın yazdıkları kendi içinde çelişkili, tutarsız, fakat sorun değil, çünkü yapmak istediği şey zaten çelişkili düşünülmesini sağlamaktan ibaret.

Hem laikliği, hem de “dinimiz”i ortak değer kabul ediyor.

Halbuki, bunlardan birini ortak değer kabul ettiğinde diğerini edemezsin.

Anayasa’da “dinimiz”e yer verilmemesinin nedeni de işte bu!

Fakat laikliğe yer veriliyor.. Çünkü gerçek “ortak değer” o..

Millete ortak değer olarak laiklik dayatılıyor.

*

Anayasa’da Atatürk var, laiklik var, demokrasi var, milliyetçilik var, var oğlu var, bir tek İslam yok.

Atatürkistlere göre Atatürk, toplumun ortak değeri olmaktan fazla bir şey, Allahu Teala’ya ihtiyaç bırakmayan, O’nu anmayı gereksiz hale getiren “ulu önder”.. Onun için açıkça “ilah/tanrı” diyenler de var.

Ve (“devleti için” FETÖ’nün içinde “hizmet” gören) Hüseyin Gülerce gibiler, “ortak değer” yaftası altında, bu “Atatürk putçuluğu”nun değirmenine su taşırken onların içinden bir kişi bile çıkıp “Dur bakalım, n’oluyoruz, o kadar da değil!” demedi.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nden bir kişi bile çıkıp ona itiraz etmedi.

Hüseyin Gülerce’nin Haydar Baş belası gibi utanmaz bir yalancı olduğuna, 2007 yılında yayınlanan yazısında Selanikli Mustafa Atatürk için kullandığı şu ifadeler delil olarak yeter:

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.”

Adam daha ne desin!

*

Selanikli’nin “mukaddes bildiğimiz bütün değerlere” nasıl sahip çıktığını körler, sağırlar ve bile bile yalan söyleyen ar damarı çatlamışlar dışında herkes biliyor.

Anlatmayalım.

Hüseyin efendinin üç yıl sonra, 2010’da yayınlattığı yazısı biraz daha akıllıca, fakat onda da “Atatürk müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez, nihai karar Allah’a aittir” diyor.

Olağanüstü kibar, nazik, anlayışlı, ince, hoşgörülü, medenî..

Fakat aynı adam, yıllar sonra, bir zamanlar önünde huşu içinde el pençe divan durduğu Fethullah’ın müslümanlığı hakkında karar vermeyi Allah’a bırakmadı.

Allah’ın haşa vekiliymiş gibi onu cehennemin dibine soktu soktu çıkardı, soktu soktu çıkardı.

Ah hayatınızda bir kerecik olsun samimi ve dürüst olabilseniz..

Bir kerecik..

*

Hüseyin Gülerce, 2017 yılında Karar gazetesi yazarı Akif Beki ile yaptığı bir tartışmada, söz konusu Atatürk’lü yazılarını gurur ve iftiharla gündeme getirmişti (Bkz. https://www.odatv.com/guncel/hodri-meydan-akif-beki-de-yazisini-gostersin-127158)

Fethullah da, Fethullah’ın izleyicileri de, birbirlerinin (Hüseyin Gülerce’de görülen türden) zırvalarına “Bizdendir, ne söylese yeridir” diyerek “hoşgörü”yle baktıkları, birbirlerinin yanlışlarına itiraz etmedikleri için, başlarına gelenlerin bir bölümünü hak ettiler.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün Atatürkçülük, laiklik, demokrasi ve cumhuriyet güzellemeleri yapması, yaptırması, onlara bir fayda vermedi.

Aynı güzellemeleri yapan, Selanikli’ye arz-ı ihtiramda bulunan, demokrasiye ve laikliğe iman ettiğini ilan eden, hatta yoz boz kurtçuluğa kadar savrulan diğer dindarımsı cemaat ve gruplar bundan ibret almalıdırlar.

*

Bu noktada, Fethullah Gülen’e “Atatürk’e bağlılık” hususunda yöneltilmiş bir suçlamayı hatırlamak yararlı olabilir.

Star gazetesi yazarı Elif Çakır, “Fethullah Gülen’in ‘küçük’ ihaneti!” başlığını taşıyan 16 Mart 2014 tarihli yazısında, Gülen’in bir çocukluk arkadaşının, Alvarlı Efe rh. a.’in torunu Nakip Efendi’nin ifadelerine yer vermişti.

Şöyle:

Aşağıda ayrıntılarını aktaracağım, oldukça enteresan bu hikâye üzerine dün Nakip Efendi’ye telefonla ulaştım.

Nakip Efendi 76 yaşında. Erzurum’da yaşıyor. Alvarlı Efe Hazretlerinin hali hazırda hayattaki torunlarından ve Gülen’in de Kurşunlu Medresesinden arkadaşı.

Gülen’in o yıllardaki medrese arkadaşlarından bir diğerini de [Diyanet İşleri eski Başkanı] Mehmet Nuri Yılmaz olduğunu aktardı Nakip Efendi. …

*

Mutlaka okumuşsunuzdur Fethullah Gülen’in [hayat hikâyesini anlattığı] ‘Küçük Dünyam’ kitabının ilk baskısında Alvarlı İmam başlığı altında genişçe bir bahis var.

Alvarlı Efe Hazretlerinden büyük bir övgüyle bahsediyor Gülen.

Gülen, ‘Küçük Dünyam’da Alvarlı Efe Hazretleri’nin hayattayken babası için ‘evladım’ dediğini kendisi içinde ‘talebem’ dediğini (K. Dünyam, s. 36) anlatıyor ancak Alvarlı ailesi bunun mümkün olmadığını zaten kitapta bunun gibi pek çok çelişkinin olduğunu söylüyor.

Nakip Efendi kitapta asıl itirazlarının ise Gülen’in medrese hocası Sadi Mazlumoğlu Efendi için yazdıkları.

Diyor ki Nakip Efendi: Gülen’in hocasına karşı yaptığı davranış sonucunda medreseden atılmak zorunda kaldığı halde meseleyi -ki Erzurum’da neredeyse infial yaratmasına rağmen, biz gençliğine, cahilliğine verip affetmeye çalışmıştık- yıllar sonra kendisini anlattığı kitabında bu kez de medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamazlığa bağlamış.”

*

Kitap, gazetede [1991 yılında Zaman gazetesinde] yayınlanmaya başlayınca haberdar olduklarını söylüyor Nakip Efendi.

Ve Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu [Gülen’le röportaj yapmak suretiyle kitabı hazırlayan] Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler.

Düzeltilmiş.

*

Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresinde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de onun öğrencisi.

Birgün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakoluna götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani.

Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da.

O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikayetçi olan, öğrencisi Fethullah Gülen!

Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikayette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi:

‘Bugün yaşananlara bakınca medresede o gün yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Hocasının ellerine kelepçe taktıran, Atatürk düşmanlığı yapıyor diyerek şikayette bulunan Fethullah Gülen geliyor aklıma. Ve o gün yaşadıklarımız.”

(https://www.star.com.tr/yazar/fethullah-gulenin-kucuk-ihaneti-yazi-856402/)


GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ

 








Fehmi Çalmuk, 4 Temmuz 2017’de yayınlanan Recep Tayyip Erdoğan’ı anlamak” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

… Vatikan destekli CIA stratejisi ile kurulan “Komünizmle Mücadele” dernekleri örtülü operasyonlar için bulunmaz bir nimettir. Fethullah Gülen 25 yaşında askerken hava değişimi için geldiği Erzurum’a ele boş gelmez. İzmir’den tüzük getirmiştir. İkinci dernek kuruluşu yaptığını Latif Erdoğan’a anlattığı “Küçük Dünyam” kitabında önemli isimler gündeme gelir. Esad Keşşafoğlu adlı bir “üsteğmenden” de söz eder… Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapmış olan Esad Keşşafoğlu “kontrgerilla eğitimi almış” ilk subaylar arasındadır. Yanındaki yedek subay Mehmet Şevki Eygi’dir. İki kişi daha vardır o dönemde Keşşafoğlu ile yakın temasta olan. Biri çocukluk ve Kurşunlu Medresesi’nden arkadaşı Mehmet Nuri Yılmaz diğeri Cemalettin Kaplan’dır.”

(https://www.hurses.com.tr/arsiv/Haber-Recep_Tayyip_Erdogani_anlamak/haber-12606)

Mehmet Nuri Yılmaz, 28 Şubat sürecinin Diyanet İşleri Başkanı.. Genelkurmay Başkanlığı’nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kuran Albay Oğuz Kalelioğlu’nu Diyanet’e danışman olarak alan adam.

"Kara Ses" Cemalettin Kaplan ise, Erbakan tarafından Almanya’ya gönderilen fakat orada Erbakan’a karşı bayrak açarak teşkilatını darmadağın eden emekli bir müftü.

Çalmuk, yazısının devamında, yukarıda sözü edilen NATO icadı Gladio tipi örgütlenme hakkında Ülkenin işgaline karşı koymak üzere gayri nizami harp yapma teknikleri, hücreleri ve kişileri teşkil edilmiştir” diyor. 

*

Anlaşılan o ki, işgalin yaşanmadığı zamanlarda da (Çok şükür ki yaşanmıyor) bunlar boş durmuyor, başka işler de çeviriyorlar.

Bunlar kimler derseniz, Çalmuk’un yazısından anlaşıldığı kadarıyla “Türkiye’nin dört bir tarafından, devlet memuru, esnaf, sanatkar, iş adamı ve emekli”.

Yani siz adamı “sadece” memur zannediyorsunuz, fakat değil.

Siz sadece sanat/zanaat erbabı zannediyorsunuz, değil.

Sadece işadamı zannediyorsunuz, değil.

Sadece emekli zannediyorsunuz, o da değil.

*

Çalmuk yazısının devamında Prof. Dr. Esad Coşan hocadan da bahsediyor.

Şunu diyor:

“Almanya’nın München (Münih) kentinde öğretim üyeliğinde bulunduğunda kendisini olağandışı ziyaret eden Korkut Özal ve Cemalettin Kaplan’dır. Bu cemaate ilk kancadır. Daha sonra Fethullah Gülen’in teması vardır.”

Neden olağandışıysa? 

Korkut Özal, merhum Mehmed Zahid Efendi’nin talebesi, Fethullah’ın değil.

Cemalettin Kaplan da, Erbakan tarafından Almanya’da görevlendirilmiş isim. Sonradan, MİT’çi işadamı Murat Bayrak’ın “dolmuş”una binerek Erbakan’a karşı bayrak açtı,

Almanya’da sözde İslam devleti kurup halifeliğini ilan etti.

Lafa bakın, cemaate ilk kancaymış.

Fethullah’ın teması ise, bu görüşmeden önce..

12 Eylül darbesinden sonra Fethullah Gülen, Esad Coşan hocaya telefon edip, bazı hocaların başının belaya gireceğini, tedbir almak gerektiğini müjdeliyor.

Esad Coşan hoca da, bir süre yurtdışına çıkmasının iyi olacağını düşünüyor, Almanya’ya gidiyor. Ama, Fethullah Gülen’in yurtdışına gitmesi gerekmiyor.

Sözde aranan adam, fakat asla bulunamıyor. Bulunduğu zaman da, Naim Süleymanoğlu’nun, akrabası bir MİT’çiyi kaynak göstererek açıkladığı gibi, Ankara’dan gelen talimatla serbest bırakılıyor.

Hatta, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığına göre, Fethullah’ın “kazara” yakalanması durumunda TSK’nın bütün üst kademesi, hatta Kenan Evren bile devreye girebiliyor.

Adam, devletin adamıydı.. Fakat sonradan ABD’ye kaptırdılar.

Esad Coşan hocaya gelince, bu laik (siyasal dinsiz) devlet onu hiçbir zaman satın alamadı.

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“AK ismiyle başlayan organizasyonların yapıldığı yıllarda Esad Hoca açıktan ‘O’na Hocaefendi filan demeyin…Hoca filan değildir’ diyerek Gülen’i hedef almıştır.” 

Vatandaş abrakadabra ile 28 Şubat’ı es geçiyor.

Esad Coşan hoca bunu, Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde sergilediği tavır yüzünden söylemişti.. Çünkü Erbakan'ın kafasından aşağıya "tenafür" boca etmiş, darbecilerin ise "içtihat yaptıklarını, hata etseler bile sevap alacaklarını" söylemişti.. Başörtüsü konusunda da "füruat" mugalatası yapmıştı. 

Evet, Esad Coşan hoca Fethullah'a o süreçteki kaypaklığı yüzünden kızmıştı..

Ancak, Fethullah'ın 28 Şubat'taki rolü kahve dövücünün sesi kısılmış hınk deyiciliğinden ibaretti. Fincanı taştan oyan gözünü kan bürümüş gaddar kahve dövücüler şunlardı: İsrail, Amerikan Dışişleri, uluslararası masonluk, TSK, MİT.

Bu tip, yanlışlarla doğruların harmanlandığı yazılar ile algı operasyonu yapılıyor, bilinçli ve sistematik bir dezenformasyon faaliyeti yürütülüyor.

28 Şubat’ın asıl mimarı MİT’çilerden neden söz edilmiyor?

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ancak iş işten geçmiş, RP’nin en dinamik tasavvuf geleneği bıçakla kesilmiştir. Yine vaazlarında ‘Kimseye sonuna kadar bağlanmayın. Bir üzüm salkımı gibi sizi alıp atarlar. Belki esir alırlar. Sizi kurtartacak Kur’an ve Sünettir’ mealindeki sözleri boşuna değildir.”

Bu, 1990 yılında, Erbakan ve RP için söylenmiş bir söz. Erbakan’ın da bir ölçüde “derin”lerin kontrolünde olduğunu ifade için söylenmişti.

Üzüm salkımı örneği ise, teşkilatlanma, birlik beraberlik, cemaat halinde hareket edebiyatının içyüzüne ışık tutmak için verilmişti.

İki parmakla en fazla iki üzüm tanesini tutabilirsiniz, fakat salkım halinde olduğunda, yüzlercesini bile tutmak mümkündür.

Esad Coşan hoca, günümüzdeki cemaat, parti, dernek vs. gibi organizasyonların “derinler” tarafından içeriden ele geçirilmekte olduğunu ve bunlar sayesinde tabandaki bireylerin kolayca kontrol altında tutulup yönlendirildiğini dile getirmişti.

Zannedilenin aksine, günümüz derin devleti, insanların teşkilatlı olmasını istemektedir.

Kontrol kolay olsun diye.

Bağımsız, kendi başına hareket eden bireylerden rahatsızlar.

Eğer Fethullah Türkiye’ye dönseydi, dönebilseydi The Cemaat (eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği gibi) kontrol altına alınmış olacak, sorun kalmayacaktı.

Fethullah’ın sorunu, yakayı ABD’ye ve CIA’e kaptırmış olması, Türkiye’ye dönmemesi ya da dönememesiydi.

Dönseydi, sorun yoktu.

Derin devlet, haşhaşiliğin ve sapıklığın zeki, çevik ve aynı zamanda yerli ve milli olanını sever.

*

Çalmuk, yazısının devamında, Esad Efendi’nin vefat ettiği kaza içinAvusturalya’daki kaza öylesine geçiştirilecek cinsten de değildir” diyor. 

Evet, Avustralya’daki kaza geçiştirilecek cinsten değil.

Hakkında epeyce senaryo yazıldı, Barnabas İncili vs. gündeme getirildi.

Denilir ki, her katil, cinayet mahalline geri döner.

*

Cemalettin Kaplan ve Fethullah Gülen’den söz etmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun onlardan da bahsettiği bir hatıra parçasını aktarmakta fayda var.

Şunları diyor:

Bu sırada polisin gizlisi aşikârı büromda eksik olmuyordu. Hatta bir İngiltere dönüşü büromun tarumar edildiğine şahit olmuştum. Gece içeriye girmişler ve birşeyler aramışlardı. …

Uzun mücadele hayatımda mayıs böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolan çok insan tanımışımdır. Bunlar ekseriya, kitaplarımı okumuş veya konferanslarımı dinlemiş olmak ve bu suretle [güya] bana hayranlık duymuş olmak saikiyle yaklaşarak kısa zamanda etrafımdaki muhabbet halkasına dahil olurlar ve ne gaye ile gelmişlerse o gayenin husulü hitamında kaybolurlardı. Bunların kimi siyasî polis [istihbarat], kimi bir heveskâr, kimi de dostluklarını bir mevsimlik olarak icra etmek temayülünde bulunan iştah ve istidatları kısır insanlardı.

… siyasî iltica hakkı elde ettiğim ilk günlerde Mehmed Çelik (tabiî gerçek adıysa) adında bir delikanlı, bir münasebetini bulup benim yakınlarım arasına katıldı. Derdimle hemdert görünen bu genç, siyasî mültecîliğin tevlîd ettiği bazı pürüzlü meseleleri hall ü fasl etmek için beni Ouvry Goodman adında bir avukatla tanıştırdı. Bu avukat, kitaplarımı İngilizce’ye tercüme etmekten … kadar bir sürü meseleyi deruhte etmeyi tekeffül etti. Bunun için bir ücret talep etmediği gibi ….

… Cemaleddin Kaplan … kendisini halife ilan etti ve Alman polisinin müsaadesiyle oturmakta olduğu bir apartman dairesinin kapısına “Hilafet Devleti” levhasını astırmak maskaralığına kadar bu vadide ileri gitti. … Köln ve o zaman Almanya’nın başşehri olan Bonn caddelerinde tekbir getirerek davamızın düşmanlarına pekçok istifade edecekleri malzemeyi akılsızca verdi.

Cemaleddin Kaplan’ı böyle şiddetli radikal İslamcı göstermeye imale eden aslında bir kısım ajan hüviyetli kimselerdi. Bunlar Türk basınının bazı gazeteleri vasıtasıyla Cemaleddin’i tahrik ederek yaptırdıkları hareketleri mübalağalandırılmış haberler haline getiriyorlardı. [Cemaleddin Türk gazetelerinde “Kara Ses” diye manşet oluyor, böylece iyice “gaz”a geliyordu. Oyuna getirildiğini anlamıyor, ya da anlamamak işine geliyor, muhtemelen, rejimi salladığını, Türkiye’nin Humeyni’si olabileceğini zannediyordu. Merhum Mehmet Kutlular‘ı, yurtdışında Millî Görüş ve Süleymancılar’la uğraşmaya ikna edememişlerdi, fakat bunu, bizzat Erbakan’ın Almanya’ya göndermiş olduğu adam eliyle kolayca gerçekleştirdiler, Millî Görüş Teşkilatı’na esaslı bir darbe vurdular.]

Bununla [Türk derin devleti, istihbaratı vs.] yamanmak istedikleri Avrupa Birliği’ne bir mesaj verme gayesi güdüyorlardı. …

Bu düşüncenin fiilî bir müşahedesine de burada ismini zikretmek istemediğimiz bir askerî ataşe vasıtasıyla vakıf olmuşumdur. O sırada Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) bulunan ve daha evvel Almanya’da büyükelçilik yapmış olan Antakya’lı milletvekili Vahit Halefoğlu … İngiliz başvekili (başbakanı) Margaret Thatcher‘i ziyaret etmiş ve onun önüne irticaî faaliyete ait gazeteleri koyduktan sonra şu mahiyette şeyler söylemiştir:

“Bizim Batı’yla nikâhımızı kıymış olan milletsiniz [Kökeni İstiklal Harbi’ne ve Lozan’a dayanıyor]. Lakin bu nikah bozulmakta ve Türkiye bir ortaçağ üslubuyla dinî devlet olmaya doğru gitmektedir. İşte bunu gösteren vesaik (belgeler)!..”

Margaret Thatcher, Türk ordusunun Türkiye’deki Batıcı zihniyetin koruyucusu olduğu yolunda bir itirazla mevzubahs edilen tehlikeyi varid görmediğini söylemesi üzerine, V. Halefoğlu şu karşılığı vermiştir:

“O kadar güvenmeyiniz. Bu zihniyetteki insanlar, orduya da sızmışlardır….” …

Burada bir parantez açarak şu vak’ayı da dikkatlerinize arz edeyim:

Ben Türkiye’ye döndükten sonra, Cağaloğlu’nda yazıhanemin bitişiğinde Re’sen Emekliler Derneği [isteği dışında emekli edilen subay ve astsubaylar] vardı. Bir gün orayı ziyaretimde derneğin başkanı Mehmed Zeki Obuz Bey’le sohbet ediyorduk. Fethullah Gülen‘in adı geçti. Adam ani bir surette öfkelendi ve:

“Onun Allah belasını versin” dedi.

Hayret ettim ve :

“Siz onun şakirdi (talebesi) veya muhibbi (sempatizanı) değil misiniz?” diye sordum.

Cevap verdi:

“Ne münasebet! Yalnız benim değil, 350 üyemizin hiçbirisinin onunla en küçük bir alâkası mevcut değildir. Biz hepimiz kendi halinde dindar subay ve astsubay emeklileriyiz. O adam da (Fethullah) belki orduya üç beş adamını yerleştirdi. Fakat bu işi öyle mübalağalandırdı ve öyle şayia haline getirdi ki, hepimizin, ‘Allah’ diyen herkesin ordudan atılmasına sebep oldu. … O bir haindir!”

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 107, 117-8, 120, 159-160.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."