Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
CUMHURİYET'TEKİ HİLAFET
Prof. Dr. İbrahim Canan, “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme
ve Şerhi”
adlı eserinin “Fitneler, Hevalar ve İhtilaflar Bölümü”nde “Fitnenin
Vasıfları”nı sıralarken, “Din-Sultan Ayrılığı” (din – “siyasal otorite”
ayrılığı) başlığı altında laikliğe de bir fitne olarak
yer veriyor.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu durumu, “Haberiniz olsun, sultan (sulta, devlet, devlet
otoritesi) ve Kitap (Kur’an) birbirinden ayrılacaktır” diyerek haber vermiş bulunuyor.
Ve şu uyarıyı yapıyor: “Sakın sakın siz
Kitap'tan ayrılmayın!”
Ayrılan, devletiyle (adına devlet diyerek
peşine düştüğü “Kitap düşmanı” siyasetçi ve bürokratlarla) Cehennem’e kütük
olur.
Hidayet ve hak, Kitap’la beraberdir.
Kitapsız devlet ise, Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinin devamının ortaya koyduğu gibi, dalalet ve sapıklık dâîsidir, davetçisidir:
“Haberiniz
olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, onlara
itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz,
sizi öldürürler."
Bir tarafta, ebedî helake yol açacak dalalet ve
sapıklık, diğer tarafta ölüm.
Rasulullah s.a.s.’in, "Ey Allah'ın
Resûlü, ne yapalım peki?" şeklindeki soruya verdiği cevap ise
şöyle:
"İsa'nın
ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat
dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde
yaşamaktan daha hayırlıdır."
Böyle ölümü göze alıp hakkı söyleyenlerden
birkaçı Ashab-ı Kehf olarak biliniyor:
Böylece biz, birbirlerine
sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar
kaldınız"? dedi. (Bir kısmı) "Bir gün, ya da bir günden az"
dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha
iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın;
(şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve leziz ise ondan size bir
rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir
kimseye sakın sezdirmesin."
"Çünkü onlar sizi
ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler.
O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz."
(Kehf, 18/19-20)
*
İster yakılarak
öldürülsün, isterse testereyle biçilerek, insanın çekeceği acı üç beş dakikayı
geçmez..
Bayılır.. Ölür..
Ahiretteki azap ise
sonsuzdur..
Adam onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca sene azap görür de, önündeki sonsuzluğun yanında geçmişteki azabı hiç mesabesinde kalır.
İmdi, senin vücudundaki
bütün atomları Allahu Teala yaratacak, altındaki yerküreyi, üstündeki
yıldızlarla dolu uçsuz bucaksız muhteşem göğü Allahu Teala var edecek, sendeki göz, kulak, el, kol,
ayak, mide, ciğer, kalp, kan, sinirler vesaireyi sana Allahu Teala
bağışlayacak, bunca meyve ve sebzeleri, yiyecekleri, içecekleri Allahu Teala
rızık olarak önüne serecek, ve sen buna karşı “La ilahe illallah” (Allah’tan
başka tanrı yoktur) demeye tenezzül etmeyeceksin…
Senin taptığın, tanrı
yaptığın İngiliz muhibbi Selanikli Mustafa Atatürk gibi zorbalar aciz birer kul olduğu için, bir insana
yapabileceği azabın bir sınırı vardır, Allahu Teala’nın ise gücü
kudreti sonsuz olduğu için cezası da sonsuz gelir.
Mükâfatı da sonsuzdur,
azabı da..
Üç beş dakikalık yanma
veya testereyle biçilmeye sabredip sonsuz, hiç bitmeyen saadete kavuşan mı
akıllıdır, yoksa elli yüz senelik (bir damla kan, hezar endişeden ibaret) dünya
saltanatı için sonsuz, hiç bitmeyen azabı satın alan mı?
*
Peygamber Efendimiz
s.a.s.’in yukarıya aldığımız sözlerini nakleden Prof. Canan, şu ilaveyi
yapıyor:
Bu ihbarlar, İslam
tarihinde, değişik beldelerde, farklı zamanlarda kerratla [tekrar tekrar] vaki
olmuştur. Ahir zamanda çıkıp dinden kopacak umerayı (idarecileri) tanıtma
maksadıyla irad buyrulan bir diğer hadiste şöyle buyurulur:
"(Benden sonra)
birkısım umera gelecek. Onların batıl sözlerine itiraz edilemez.
Bunlar kendilerini şapır şapır ateşe atarlar. Dalalet ve ateşe gitmede
birbirlerini takip ederler."
[Abdullah ibni
Mübarek’in Kitabü’z-Zühd’ünde de yer alan bu hadîs, Muaviye
r. a.’in rivayet ettiği hadîslerdendir.] Hadisi rivayet eden Hz. Muaviye
(radıyallahu anh), halkın itiraz etmesi gereken gayr-i adil bir hükmü,
aynı camide aynı cemaate üç cuma üst üste hutbede tekrar eder. Üçüncü seferinde
bir itiraz yükselince, kendisinin o zümreden [itirazda
bulunulamayan devlet adamlarından] olmadığına hükmederek sevinir ve itiraz eden
kimseye iltifatta bulunur.
İşte, birilerinin beğenmediği Muaviye r. a. bu.. Samimi mümin
olmasa ne böyle yapar, ne de bu hadîsi naklederdi.
Cumhuriyet Türkiyesi’ne gelelim..
İngiliz aparatı Selanikli Mustafa’ya itiraz edilebiliyor muydu?
İtiraz eden biri vardı, Ali Şükrü Bey, muhafız
kıtası komutanı Yarbay Topal Osman Ağa’ya öldürttü..
Sonra da TBMM’de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”
vecizesini irad etti.
Sonra da gelsin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür”
palavrası..
Hacı Bektaş-ı Velî “Eline, beline (uçkuruna), diline sahip ol!”
diyor, bunun kastettiği ise şu: “Uçkuru hür, boğazı hür, midesi hür.”
*
Böyle olduğu için, bu ülkede genç bir haşere, üzerinde “La ilahe illallah, Muhammedün rasulullah” (Allah’tan başka tanrı yoktur, Muhammed onun elçisidir) yazan bayrağı taşıyan bir vatandaşı yumruklama, burnunu kanatma hakkını kendisinde görebiliyor.
Tam da kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını
almış olan Selanikli’ye göre bir çocuk..
Arap bayrağıymış da, dayanamamış da,
çok Türk'müş de..
Prof. Canan’ın söz konusu eserinde bayrakla alâkalı olarak şu
satırlar yer alıyor:
Ebû Hüreyre'nin bir
rivâyetinde şöyle gelmiştir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kim [Müslümanlar’ın
halifesine] itaatten çıkar, cematten [İslam toplumundan] ayrılır (ve bu halde
ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körükörüne çekilmiş (ummiyye)
bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya
asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm
de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da
ayırım yapmadan vurur, mü'min olanlarına hürmet tanımaz, ahid sahibine verdiği
sözü de yerine getirmezse [toplumsal sözleşme anlamına gelen yasal
yükümlülüklerini yerine getirmezse] o benden değildir, ben de ondan
değilim."
[Müslim, İmâret 53,
(1848); Nesâî, Tahrim 28, (7, 123); İbnu Mâce, Fiten 7, (3948).]
Kelime-i Tevhid bayrağı taşıyan şahsa saldırı olayında sorun
sadece ırkçılık vahşeti değil.. Burada söz konusu olan
basbayağı İslam düşmanlığı..
Çünkü Kelime-i Tevhid Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Arnavut’u,
Çerkez’i, Çeçen’i, Boşnak’ı, İranlısı, Afgan’ı, Pakistanlısı, Malezyalısı,
Endonezyalısı, Berberisi, Sudanlısı, Nijeryalısı, Abaza’sı, Gürcü’sü, Zaza’sı
ile tüm Müslümanlar’ın şiarıdır (sembolü, simgesi, alâmeti)..
Özel olarak Arab’a ait değildir.
Türkiye Cumhuriyeti tipi şahısperestliğin şiarı Atatürk
heykelleri ve resimleri, İslam’ın şiarı ise Kelime-i Tevhid..
Topkapı Sarayı’nın giriş kapısında da Kelime-i Tevhid
yazılı..
*
Kelime-i Tevhid bayrağının hilafet bayrağı olmasına
gelince..
Hilafet bayrağı olmasında bir mahzur yok.
Bir defa, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre hilafet kurumunun
ve hilafetçiliğin suç olduğunu söylemek mümkün değildir.
Çünkü hilafet kaldırılırken “Hilafet kötüdür, ortadan
kaldırılmalıdır” filan denilmedi.
Yasada denilen şuydu:
“Hilafet, Hükumet ve
Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir.”
Dikkat edilirse, hilafet kurumunun Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin cumhuriyet olma niteliğine ve onun hükümet müessesesine
aykırılığından söz edilmiyor, cumhuriyet rejiminde ve cumhuriyet hükümetinde “içkin”
olduğu (var olduğu, saklı bulunduğu) söyleniyor.
Dolayısıyla, hilafet kurumuna hakaret edenler, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne (Cumhuriyet’e) ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne
hakaret etmiş olurlar.
Kısacası, hilafet kötü birşeyse, onu mündemiç olan (içkin olan, onda içerilmiş bulunan) cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet hükümeti de reddedilmesi gereken birşey haline gelir.
Rüzgâra karşı tüküren, kendi yüzüne tükürmüş olur.. Hilafet aleyhinde zırvalar kusan haşerat, kusmuklarının dönüp şaap diye kendi sözde cumhuriyetçi suratlarına yapıştığının farkında değiller, fakat biz yüzlerindeki sarhoş kusmuğunu görüyoruz ve midemiz bulanıyor.
(Aslında bu mündemiçlik/içkinlik bahanesi bir demagoji ve
mugalatadan ibaret.. “Cumhurbaşkanlığı, cumhuriyette ve hükümette içkindir,
dolayısıyla ayrıca bir cumhurbaşkanına ihtiyaç yok” demek gibi bir şey.)
*
Hadîste sözü edilen ummiyye bayrak tabirine gelince..
Prof. Canan şunları söylüyor:
Âlimlerin bir kısmı,
bununla, gayesi, hedefi belli olmayan mübhem (belirsiz, kapalı) bir umurun
(işin, işlerin) kastedildiğini söylemiş, misal olarak bir kavmin asabiyet
(ırkçılık) için yaptığı savaşı göstermiştir. Şahsî ihtiras ve gadab
yolunda yapılan mukâtelenin (savaşın) de buraya girdiğini ayrıca
belirtmişlerdir.
Bayrak tâbirine yer verilmesini nazar-ı dikkate alan bazıları, bu
tâbirle hak mı bâtıl mı olduğu meçhul olan bir iş üzerine toplanmış kimselerin
kinaye edildiğini söylemişlerdir. Şu halde, hadis, bu çeşit savaşlara katılmayı
yasaklamaktadır.
3- Asabiyet:
Sıkca geçen ve kavmiyetçilik,
ırkçılık gibi tâbirlerle tercüme ettiğimiz bu kelime, -İbnu'l-Esîr'in
açıklamasına göre- "kavmine zulümde yardım eden kimse"
mânasına gelen asabî'den gelir. Lügat yönünden asabî, asabesi için öfkelenen ve
onları himaye eden kimse demektir. Asabe ise, bâba cihetinden gelen akrabalara
denir.
Asabiyet, tarafgirlik
demektir.
Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'in yasakladığı asabiyetin "zulümde kavmine yardım
etmek" olduğu anlaşıldıktan sonra şunu söyleyebiliriz: Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) zamanında insanları, zulümde başkasına yardım etmeye
sevkeden en mühim âmil kavmî beraberlik, kan bağı idi.
Zamanımızda bunun yerini başka şeyler de almıştır. Bu yeni şey, bâzan
ideolojidir, bâzan siyasettir, bazan bölgeciliktir, bazan şu veya bu
maksadla teşkil edilen grubculuktur, bâzan grubculuklara karşı
olmak düşüncesiyle teşkil edilen grubculuktur, bâzan da eskiden olduğu gibi
kabilevi, ırkî birliktir.
SELANİKLİ İNGİLİZ APARATI DİKTATÖRÜN FAİLİ MALUMLARINDAN DEMOKRATİK FAİLİ MEÇHULLERE...
Prof. Dr. İbrahim Canan, “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinin “Fitneler, Hevalar ve İhtilaflar Bölümü”nde “Fitnenin
Vasıfları” başlığı altında şunları söylüyor:
Buraya kadar
kaydettiğimiz hadislerde, muhtelif fitnelerin vasıfları dağınık olarak
zikredilmiştir. Ancak, bunların birkısım açıklamalarla birlikte sistemli olarak
topluca zikrinde fayda umuyoruz. (…)
1-Fitne
Yavaş Gelişir: Yer yer temas ettiğimiz üzere, fitne içtimâî bir
hadisedir. Hiçbir içtimâî hâdise fevrî ve ani bir şekilde zuhur etmez. Belli bir
gelişme devresinden geçtikten, belli bir vetireyi takip ettikten sonra ortaya çıkar.
(…)
4767 numarada
kaydettiğimiz hadis bu söylediğimizi te'yid eder. Mevzubahs olan rivayete göre,
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin gelişmesini şöyle açıklar:
"Fitne insanların kalbine (birden atılmaz), hasır misali çöp çöp konur,
örülür. Hangi kalbe bundan içirilse (yani ferdin istek ve iradesi ile tam bir şekilde
girerse, bulaşırsa,) onda siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse
onda beyaz bir leke hasıl olur.”
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin amillerinden olan "emanetin [eminliğin, güvenilirliğin, verilen söze sadakatin, “yalan, hile ve aldatmadan kaçınma”nın] kalkışı" ile alâkalı bir açıklamasında, kalpteki bu tedricî değişmeyi daha vazıh bir üslubla tekrar ele alır ve bazı temsillerle zihinlere yerleştirmeye çalışır. Huzeyfe'nin naklettiği bu rivayet Buharî ve Müslim'in ittifak ettiği hadislerdendir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurur ki:
"Emanet (din duygusu, adalet, emniyet) insanların kalplerinin
derinliklerine iner (fıtrî olarak onlarda vardır). Sonra Kur'an
ve sünnetten aldıkları bilgilerle bunu beslerler, kuvvetlendirirler.
Emanetin kaldırılmasına gelince, (bu da yavaş yavaş olur, şöyle ki:) Kişi
uyur (fesada bulaşma nispetinde emanet(ten bir miktarı) kalbinden alınır.
Öyle ki, emanetin yeri, rengi uçmuş bir yanık izi gibi küçük bir lekeye
döner. Kişi bir kere daha uyur, (cemaatten geri kalan da) alınır. Bu sefer geride,
senin ayağının üzerinden yuvarlanan kor taneciğinin hasıl ettiği kabarcık gibi
bir iz kalır. Bu kabarcık nasıl ki boştur, sana te'sir etmeden söner gider, (aynen
öyle de emanetten kalan iz de yaşayışa hiç bir tesir icra etmez). Böylece insanlar
alışveriş (ve günlük yaşayışlarına) gitmek üzere müşkil bir günün) sabahına
erişirler. Hemen hemen hiç kimse emaneti eda etmez (dinin istediği şekilde
yaşamaz). (Zamanla iyiler o kadar azalır ki) parmakla gösterilmeye başlanır
ve ‘Falanca yerde emin bir adam varmış’ denir. Bir kimse lehinde ‘Ne akıllı,
ne nezaketli, ne civanmert kişi’ diye medh ü sena edilir de o adamın kalbinde
hardal tanesi kadar iman bulunmaz."
*
Günümüzde bu
hadîste belirtilen durumlar yaşanıyor.. Birbirlerini hırsızlıkla ya da ihanetle
suçlayan gruplara bakınız, birbirlerinden çok fazla bir farklarının
bulunmadığını, “emanet”ten sıyrılıp çıkma alanında yarışmakta olduklarını
görürsünüz.
Mesela şu Cevheri
Güven, bir rüşvet olayını açığa çıkardığını ve kendisine de rüşvet teklif
edildiğini söylüyor, şımarık bir üslupla övünerek “Bizim fiyatımız yok, bizi
satın alamazsınız” diyor. Mesele sadece senin satın alınman değil, böyle
bir pazarlığa girişip rüşvet aldığında, ardındaki Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü
ve de ona destek vermekte olan Batılı istihbarat teşkilatlarını, gizli
servisleri “satmış” olursun..
Bunu senin yanına
bırakırlar mı?!
Senin böyle bir
pazarlığa girişebilmen için, size, sadece seni değil, FETÖ’yü ve Batılı
istihbarat teşkilatlarını da satın almaya yetecek bir meblağ ödenmesi
gerekir.
Sorun işte bu.. Borçlu
ve ekonomisi zayıf Türkiye’nin, Batılı istihbarat teşkilatlarını satın almaya,
onları buna razı etmeye yetecek parası yok.
*
Her neyse.. Biz
Prof. Canan’ı dinlemeye devam edelim:
2- Fitne
Bir Kere Çıktı mı Sonu Gelmez: … Hadislerin
beyanından anlaşıldığına göre, herhangi bir yerde, herhangi bir sebeple ne
çeşitten olursa olsun bir fitne çıktı mı artık onun açtığı yara bir daha
kapanmayacaktır. (…)
3- Giren Çıkamaz:
Birkısım
hadisler, mü'mini fitneye karşı uyarma vazifesini yapmak için, onun ölümü aratacak
kadar kötülüğünü ortaya koyarken, bir de, bir girenin bir daha çıkamayacağı yönünün
bulunduğunu belirtmektedir. (…)
4- Fitne,
Fikrî Gruplaşmadır: Bazı hadislerden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in
ümmetin dikkatini çekmeye çalıştığı büyük fitnelerin dine zıt olan fikrî
cereyanlar sebebiyle ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Burada "dine zıt"
kaydını bilhassa tebarüz ettirmek isteriz. Zîra, gayesi Allah'ın rızasını
tahsil, hedefi dine hizmet, sünneti ihya olan ve davranışlarında, düşüncelerinde
Kur'an ve sünnetin düsturlarından ayrılmayan bir kısım dinî
gruplaşmalar her devirde olagelmiştir ve olacaktır da. Hak mezhepler, hak
tarikatlar bu söylediğimize misaldir.
Burada Prof. Canan’ın sözlerinin arasına girelim.
Günümüzde icat edilen modernist tarihselcilik "mezheb"i gibi (İslam’ı Batılıların ve Batıcı yerli-milli rejimlerin heva ve
hevesleri doğrultusunda güncellemeye çalışan) "ilahiyatçı soytarılıkları", dini laiklik
(siyasal dinsizlik) yararına istismar edilebilecek hale getirme, ecnebilerin ve
onların yerli acentalarının hizmetine sunma gayesi taşımaktadır.
Tarikatların da büyük bölümü “derin”lerin güdümüne
girmiş durumdadır.
*
Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:
5- Yalan
Artar: … Yüzde doksanı yalana dayanan günümüz siyasî hayatının
hakiki değerlendirmesini mü'minlerin isabetle yapabilmesi için Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu ikazına da muhtacız. Zîra hemen hemen yalan ve
iftira üzerine oturtulmuş olan günümüz siyasetinin girmediği Müslüman aile
kalmamıştır. (…)
Hz. Peygamberin
kıyamet fitnesi zuhur ettiği zaman artacağını haber verdiği "herc"in
ne olduğu sorulunca, İbnu Mes'ud'dan gelen bir rivayette Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı vermiştir: "el-Katlu ve'l-kizbu",
yani "artacak olan herc'ten maksad haksız yere adam öldürmek ve yalan
söylemektir."
Burada da bir ara verelim..
Günümüzde istihbarat teşkilatları, hizmet ettikleri rejimin
bekası için muhaliflerin kalemini kolayca kırabilmekte, trafik kazası ve
zehirleme gibi yöntemlerle katledebilmektedirler.
Yalan, hile ve aldatma ise, bu gizli servislerin algı
operasyonu, psikolojk savaş vs. gibi yaldızlı adlar altında meslekî
yeterlilik, üstün zekâ ve görev bilinci olarak görüp ödüllendirdikleri
faziletler haline gelmiş durumda.
Merd-i Kıptî’nin şecaati hesabı..
*
Devam ediyor Prof. Canan:
6- Gerçeklerin İstismarı: … Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu noktayı, ümmeti için en ziyade korktuğu üç şeyden birini "Kur'an-ı Kerim'i bilen münafık" olarak ifade ederek tebarüz ettirir. Bu hususu işleyen muhtelif hadislerden biri şöyledir:
"Ben ümmetim için ne mü'minden ne de müşrikten korkarım. Zîra mü'mini, onun imanı kötülük yapmaktan alıkoyar, müşriği de küfrü durdurur [İslam aleyhtarı sözlerinin etkisi olmaz]. Fakat bütün korkum, âlim olan münafıktandır. Hoşunuza gidecek, te'yid edeceğiniz şeyleri söylerler, size [ümmete] zarar verecek işler yaparlar."
… günümüze kadar devam eden bütün fitne hareketleri din sloganlarla ortaya
çıkmışlardır. Kur'an'ı inkâr değil istedikleri şekilde te'vil ederek
cahilleri aldatmışlardır. …
7- Herkes
Kendi Görüşünü Beğenir: … 4758 numaralı hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) … bilhassa rey sahiplerinin sadece kendi reylerinden (görüşlerinden)
hoşlanmasını (yani -ulemanın açıklamasıyla- Kitap, sünnet ve icma tarikiyle
gelen hükümlere bakmaksızın, Sahabe ve Tabiin gibi selef-i salihine uymayı
terkederek, kendi hevasına göre hüküm yürütmesini) de zikreder.
Prof. Canan’ın sözlerine ilave olarak şunu söyleyelim: Kişilik
ve karakter bakımından zayıf, kendi geri zekâsını beğenme bakımından kavî (laik
rejim beslemesi) modernist ve tarihselci ilahiyat haşeratının durumu bu..
*
Prof. Canan açıklamalarını şöyle sürdürüyor:
8- Cehalet
Artar: … "Kıyametten önce gelecek fitne devrinde ilim gider, cehalet
gelir..."
9-
Şaşkınlık: … fitnenin vasıflarından biri olarak hakla batılı tefrik [ayırt] ettirmeyecek
umumî bir şaşkınlığa dikkat çekilmesi, o sırada yaşanacak şartların
ağırlığını vurgulamayı gaye edinmiş olmalıdır. Söylediğimiz gibi bu şaşkınlık, bu
mefluciyata [zihinsel felce] fitnenin, insanın
iradesini elinden alan bir baskı ve korku gücüne sahip disiplinli bir teşkilat eliyle
yürütülmesinden midir, yoksa büyük güce sahip propaganda merkezlerinin
efkâr-ı umumiyeyi iğfal etmesinden [kamuoyunu aldatmasından] midir kesin bir şey söylenemez. …
10- Din-Sultan
Ayrılığı: İslam dini, dünya işleriyle ahiret işlerini birbirinden ayrı mütalaa
etmez. Mü'minin beşerî hayatını ilgilendiren her şey, aynı zamanda dini
de ilgilendirir. Bu sebeple şu ameller dinî, şu ameller gayr-ı dinî
denemez. Fıkıh kitaplar mü'minin amellerini dinî ameller - dünyevî ameller diye
ayırmaz; ibadat, muamelat vs. şeklinde ayırır ve muamelât zımnında
zikrettiği ticaret, ziraat, nikah gibi meseleleri de, ibadat zımnında
zikrettiği namaz, oruç gibi meselelerle aynı değerde dinî kabul eder. Zîra
hepsi hususunda İlahî emirler, İlahî ölçüler gelmiştir. …
Bu dünya-ahiret
ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı
zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına
müteallik vazife ve mesuliyetlerden [dinin uygulanmasıyla ilgili görev ve
sorumluluklardan] kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne
olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir
hadiste şöyle buyurur:
"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı
rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti
terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı
(ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun
olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [sulta, devlet, devlet otoritesi] ve Kitap
[Kur’an] birbirinden ayrılacaktır. Sakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın.
Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet
başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler),
onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan
etseniz, sizi öldürürler."
Cemaatten bazıları
sordu. "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"
Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm): " İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar,
testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek,
Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."
*
Bu hadîs, tam da Cumhuriyet Türkiyesi’ni
anlatıyor.
Laiklik, yani devletin Kitap’tan ayrılması, en büyük
fitnedir.
Nasıl İsrailoğulları Firavun’la imtihan olundularsa,
Türkiye Müslümanları da Selanikli Mustafa ile ve laiklik fitnesiyle
imtihan olundular.
Bakara Suresi’nin 217’nci ayetinde geçen “Fitne,
adam öldürmeden daha büyüktür” (Ve’l-fitnetü ekberü mine’l-katli) hükmü
çerçevesinde düşünülürse laikliğin cinayetten de büyük bir zulüm olduğunu kabul
etmek gerekir.
Çünkü bu fitne, işlenen diğer cinayetlerin de başlıca
nedenidir.
Mesela, (aldığı Atatürk soyadıyla, sanki geçmişte
yaşamış olanlar da dahil olmak üzere bütün Türkler’in anasını, ebesini, ninesini görmüş
gibi herkese babalık taslayan, bütün milleti kendisinin karşısında “nesebi
gayri sahih” çocuk derekesine düşüren) İngiliz anahtarı Selanikli Mustafa, bu
laiklik fitnesinin sadece şapka faslı için bir sürü insanı astırdı.
Sadece şapka için.. Yahudi fötrü için..
Fitne, katilden, öldürmeden daha büyüktür, çünkü ölüm
herkesin er geç yaşayacağı birşeydir. İnsanların dinsizleşmesine neden olan
laiklik fitnesi ise, ahirette sonsuz azaba neden olabilmektedir.
*
Müfessirler, ayette geçen fitne kavramını
açıklarken, fitneyi, insanların İslam’ı eksiksiz ve doğru bir şekilde öğrenip
yaşamalarına, imanlarının gereğini açıkça dile getirmelerine izin
verilmemesi olarak açıklamışlardır.
İşte bu, günümüz Türkiye’sinin manzarasıdır.
Camide bile cuma hutbesinde Şeriat’ten söz
edilemiyor.
Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, basit bir memur,
milletvekili vs. olma durumunda Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen
İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda.
Bunun İslam’a aykırı olduğunu söyleme ve itirazda
bulunma hakkı ise yok..
Orada, din ve vicdan hürriyeti balonu büyük bir
gürültüyle patlıyor.
Vatandaşlık hakları elinden kayıp gidiyor. Bir serf, bir parya, bir köle haline geliyor.
*
Modernist-tarihselci ilahiyat hanzolarından
bazılarının “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında mucizesi yoktur” dediklerine
şahit oluyoruz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıda aktardığımız hadîsi gibi hadîslerin hepsi mucizedir.
Rasulullah s.a.s. olacakları birebir haber vermiş bulunuyor.
Mesela “ihsan” meselesi..
"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin.
Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın” buyuruyor.
İşte, bugünkü laik rejim tam da bunu yapıyor.
Muhalif gördüğü isimleri, özellikle de kanaat
önderi konumundaki cemaat liderlerini birtakım “ihsan”larla satın alıyor.
Şunun vakfına bilmem nereyi ucuza kiralıyor,
filana bilmem ne ihalesini veriyor, karşılığında “din”ini alıp bozuk
para gibi harcıyor.
Bazen de, size bir memuriyet, bir makam mevki,
milletvekilliği, müşavirlik vs. sunuyor, sonra da onun karşılığı olarak “rejim
güzellemesi” yapmanızı istiyorlar.
Bunu yapmadığınız zaman da gelsin maaşınızı kırpıp kesmeler, tenzil-i rütbeler, mobingler, tuzaklar, soruşturmalar, görev
yeri değişiklikleri..
*
Rasulullah s.a.s., sözlerini, “(Maalesef) bunu
terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve
fakirliktir” diyerek sürdürüyor.
Korku..
Ve fakirlik..
Sopa ve havuç..
Batılıların tabiriyle “carrot and stick”.
Korku faslına, size telefon edip, işkence yaptıkları
insanların feryatlarını dinletmeleri de, takip-taciz de dahildir.
Fakirlik ise, şayet viran olmayasıca hanede evlad ü iyal varsa,
çok daha zordur.
Küçük çocukları bulunduğu halde, cebinde yavan ekmek
alacak parası bile kalmayan, faturayı ödeyemediği için suyu kesilen bir babanın ıstırabını, bunu yaşamayan hiç kimse
anlayamaz.
*
Rasulullah s.a.s. sözlerini “Haberiniz olsun başınıza
öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini
sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa
atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."
Bu durum, bütün İslam tarihinde herhalde “kemal”
seviyesine Selanikli Mustafa zamanında ulaştı.
Selanikli’nin peşine düşenler dalalet ve sapıklığı satın
aldılar.
Şeyh Said gibi açıkça isyan edenler, ayrıca mesela
şapka giyme emri gibi emirlerine itaat etmeyenler öldürüldü.
Bu tip emirlerine itaat etmeyen bazı alimler çareyi
evlerine kapanıp hiç dışarıya çıkmamakta buldular.
Ancak, böyle davranan sadece Selanikli Mustafa
değildi, İslam dünyasının şurasında burasında (onun kadar tekemmül edemeyip “kemal”
mertebesine ulaşamasalar da) benzer cinayetler işleyenler oldu.
Türkiye’de sonraki dönemlerde Selanikli’nin yerüstü
cinayet faaliyetleri yavaş yavaş yeraltına kaydı.
Selanikli’nin faili malumları, faili meçhule dönüştü:
Kaybolmalar, hapiste ölmeler, trafik kazaları, zehirlenmeler vs. vs. …
*
Rasulullah s.a.s. sözlerini şöyle noktalıyor:
“Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan
daha hayırlıdır."
KÂFİR OLDUĞUNU BİLMEYEN KÂFİRLER CENNETİ: TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Cemaat konulu yazılarda, hadîs-i şerîflerde kast edilen cemaatin, (başında İslam
halifesinin bulunduğu) ümmet devleti olduğunu delilleriyle açıklamıştık.
Türkiye’de cemaat diye adlandırılan gruplar, önceki yazılarda atıfta
bulunduğumuz “Huzeyfe (r. a.) hadîsi”nde “fırka” olarak
adlandırılmaktadır. (Sadece o cemadaat değil, günümüzdeki partiler, hareketler ve ırk esaslı devletler de fırka durumundadır.)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Müslümanlar’ın cemaatinin (yani Şeriat’in hakim olduğu, başında halifenin bulunduğu İslam devletinin) mevcut olmaması halinde bütün fırkalardan uzaklaşılmasını tavsiye etmiştir..
Yalnızlık
ve mahrumiyet yüzünden ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..
İşte, fırkalardan değil fakat böyle bir cemaatten (yani İslam devletinden, ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabiriyle kast edilen
cemaattir) ayrılan kişi cahiliye ölümü üzere ölür.
*
Prof. Dr. İbrahim Canan’ın “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve
Şerhi” adlı eserinde şu satırlar yer alıyor:
7. (4667)- El-Hâris el-Eş'arî (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdular ki:
"Allah
Teâla hazretleri, Yahya İbnu Zekeriyya aleyhimâsselam'a, beş kelime söyleyip
bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmelerini Benî İsrail'e de söylemesini
emir buyurdu. (…)
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
(buraya hikayeyi tamamlayarak) dedi ki:
"Ben de size beş şeyi emrediyorum:
Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat.
Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp
atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem
molozlarından biridir!"
Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O
kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?"
diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:
"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa
da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden
Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3,
(2867).]
Bu hadîs gösteriyor ki, bir adamın namaz kılıp oruç tutması; itikadının bozuk olması, cahiliye (küfür, şirk) ideolojilerini benimsemesi durumunda fayda vermez..
Cehennem molozudur..
Cahiliye davası
(daveti, çağrısı) nedir?
Kısaca İslam dışı
(Şeriat’e aykırı) her hareket, düşünce ve ideolojidir.
Mesela laiklik (siyasal dinsizlik) ideolojisi..
Adına milliyetçilik denilen ırkçılık
(Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık vs.)..
*
Son zamanlarda
yaşanan Şeyh Said tartışmaları sırasında bazıları, Şeyh’i yargılayan
sözde hakimlerden birinin ona yönelttiği bir soruyu dillerine dolamışlardı: “Camiler
açık değil mi?” filan demiş..
Camilerin açık
olması yetmez.. Memlekette cahiliye davası hakim hale getirilmişse, buna razı
olan herkes cehennem molozudur.
Razı olmayanlara
gelince..
Buna, (bir hadîste
belirtildiği üzere) gücü yeten eliyle, yetmeyen diliyle, ona da gücü yeteyen
kalbiyle karşı koyar, muhalefet eder.
Kalbiyle razı olan cehennem molozudur..
Cehennem için
rezervasyon yaptırmış, gayya kuyusuna giden tren için bilet alıp yer
ayırtmıştır.
Hiç camiden
çıkmasa, beş vakit namazını aksatmasa, orucunu tutsa da..
Ne yazık ki bizim
memleketimiz, böyle namazlı abdestli, oruçlu umreli cehennem molozları bakımından
gayet zengin..
Bazıları bu moloz
bolluğuna “ülkemizin zenginliği” diyorlar.
*
Yukarıda geçen
hadîs, cihadı emrediyor.
Günümüzde bu cihad
emri, Fethullahçı Takiyye Örgütü başta olmak üzere, küresel ya da
yerli-milli laik (siyasal dinsiz) düzenlere entegre olmuş (kendilerini cemaat
diye adlandıran cemadat durumundaki) fırkaların hatırlamak istemedikleri, devri geçmiş kabul ettikleri bir
ibadet..
Bazıları da cihad
deyince hemen şunu söylüyorlar: Cihadı sen kendi kafandan yapamazsın, devlet
yapar.
Peki, devlet
laikse, siyasal dinsizse, din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırma
iddiasını ya da davasını (Ki, cahiliye davasıdır) benimsemişse ne olacaktır?
Şöyle bir komedi ortaya çıkacaktır: Yaşarken mücahid (cihatçı) olmasına izin verilmeyen insanlar, laik (siyasal dinsiz) devlet için ölünce (Nasıl oluyorsa?) şehit kabul edileceklerdir.
*
Prof. Canan,
yukarıya aldığımız hadisi aktardıktan sonra “Açıklama” başlığı altında şunları
söylüyor:
“2- Hicretten
murad, fetihten önce ise Mekke'den Medine'ye göçtür. Fetihten sonra ise dâr-ı
küfürden dâr-ı İslam'a, dâr-ı bid'a'dan darı'ssünneye [bid’atler ülkesinden
Sünnet/Şeriat ülkesine], masiyetten tevbeye intikaldir. Nitekim bir hadiste:
"Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyden hicret edendir" buyrulmuştur.
“3- … Hadis,
cemaate uymanın ve onlardan ayrılmanın mü'minlerde bulunması gereken temel
vasıflardan biri olduğunu, cemaati terketmenin de cahiliye huylarından biri
olduğunu ilan etmektedir. Nitekim bir başka hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm): "Kim elini itaatten çekerse, kıyamet günü hüccetsiz olarak
Allah'a kavuşur. Kim de boynunda bey'at olmadığı halde ölürse, cahiliye
ölümü ile olmüş olur."
Evet, cemaat, siyasal biatın (bey’atın) olduğu
yerde söz konusudur.
Bey’at, siyasal bir olaydır.
Fethullahçı Takiyye Örgütü, işte bu
siyasallığı reddettiği, Siyasal İslam’a (İslamcılığa) savaş açtığı için sapık bir
harekettir. (Siyasal İslam konusunda FETÖ ile aynı çizgide yer alan yerli-milli
cemadat da aynı durumda.)
(FETÖ’cüler başlarına gelenden ibret alıp tevbe
etmeleri gerekirken Siyasal İslam adı altında İslamî hakikatlere savaş
açıyorlar.. AK Partililer dinciymiş de dindar değillermiş de, dincilik
kötüymüş de dindarlık iyiymiş de.. Batılı yahudi-hristiyan hamilerine yaranmak
için kamuflajlı dinsizlik ve İslam düşmanlığı yapıyorlar.. Din, AK
Partililerin tekelinde mi, akılsızlar?.. Onların dinciliği yanlışsa sen doğru
dinci/İslamcı ol!.. Onları bahane ederek küfür ve nifak kusma!.. Bu
sapıklar bu halleriyle bir de Allahu Teala’dan yardım umuyorlar.)
Ancak, bunların sapıklıklarının miladı 17-25 Aralık ya da 15 Temmuz değil.
Fethullah’ın 28 Şubat öncesindeki dalavereleri için tevil
kılıfı uydurulabilseydi bile, maskesi 28 Şubat’ta düşmüştü.
28 Şubat’tan sonra da onlarla birlikte yol alan, ayrılıp tavır koymak için devlet tarafından hedefe konulmalarını bekleyen (İslam
alimi görünümlü) dünyaperest ilahiyatçıların hiçbir mazereti yoktur.
Dinî bilgisi yetersiz olanları bir dereceye kadar
mazur görmek mümkün, fakat ilahiyatçı dünyaperestler için hiçbir mazeret kapısı
yok.
*
Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:
“4- Sadedinde
olduğumuz hadiste geçen cahiliye çağrısı tabirini, bu son hadisin ışığında
cahiliye sünnetiyle [geleneği, göreneği, adeti, töresi, kanunu, yasası] diye
ıtlakı üzere açıklamak gerekir. Çünkü yapılan çağrı cahiliye devrinin
sünnetinedir.
“İkinci bir
yoruma göre, da'va, dua, yani çağırma, nida etme demektir. Mana şu olur:
"Kim Müslüman olduğu halde, cahiliye devrinin nidası (yani çağırma
üslubuyla) çağıracak olursa..." demektir. Yani, cahiliye devrinde, bir
kimseye hasmı galebe çalınca, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle "Yâ
âl-i fülân!" [falan oğulları, Türk oğlu, Kürt oğlu vs.] diye bağırırdı.
Artık bu sesi işiten kavmine mensup kimseler, asabiyetin sevki ve
cehaletleri sebebiyle, zalim veya mazlum olduğuna bakmaksızın onun yardımına koşarlardı.”
*
Prof. Canan’ın kitabında naklettiği bir başka hadîs
şöyle:
17. (4789)- Abdurrahman İbnu Abdi'l-Ka'be
anlatıyor:
"Mescide girmiştim. Abdullah
İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ)'yı gördüm, Ka'be'nin gölgesinde
oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu.
Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:
"Bir seferde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın münadisi [anonsçusu, ilan görevlisi] seslendi: "es-Salatu câmia: Haydin namaza!" Resulullah'a gittik, yanında toplandık. Şöyle buyurdular:
"Benden önce her peygamber, ümmeti
için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği
şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu
ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya
ve kötü addedeceğiniz bir kısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip
eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helakimdir" diyecek. Sonra
bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte
bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi
dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara,
onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim
bir imama biat edip samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona
itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münazaaya girişecek olursa sonradan
çıkanın boynunu uçurun.”
"Ravi (Abdurrahman) der ki:
"Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:
"Allah aşkına söyle. Bu
anlattıklarını bizzat kendin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittin
mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:
"Evet kulaklarım işitti, kalbim de
belledi" dedi. Ben:
"Ama, amcaoğlun Muaviye,
bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi
emrediyor. Halbuki Allah Teala hazretleri (mealen): "Ey iman edenler!
Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız
ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu
boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa
29) buyuruyor" dedim.
Biraz sustu, sonra:
"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi. "
[Müslim, İmaret 46,
(1844); Nesâî, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace,
Fiten 9, (3956).]
Hadîsin ravisi Abdullah (Amr ibnü’l-As’ın oğlu) r. a.,
ashabın en abidlerindendir.
Bütün hayatı boyunca (hiç ara vermeksizin) oruç tutmuştur.
Ashabın en çok hadîs bilen birkaç kişisinden biridir.
Alimdir. Zahiddir.
Prof. Canan, bu hadîsle ilgili “açıklama”da şunları söylüyor:
“Hadis, izah gerektirmeyecek kadar
açık. Ancak son kısımdan, konuşmanın Hz. Muaviye (radıyallahu anh)
zamanında geçtiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, icraatı ve hatta meşruiyeti bazı
dedikodulara sebep olan halife Hz. Muaviye'ye itaat hususunu gündeme
getirmektedir. Anlaşılan, hadisin ravisi [Abdullah r. a.’den rivayet eden] Abdurrahman,
Hz. Muaviye'nin emirlerine itaatın caiz olup olmayacağı hususunda mütereddittir.
Bu tereddütünü, yeri gelmişken Abdullah İbnu Amr İbni'l-As'a, Hz. Muaviye
aleyhinde ayet-i kerimeyi de delil kılarak sorar. Ancak yüce sahabi İbnu Amr,
fitne hususundaki İslam'ın fetvasını verir: "Allah'a itaat etmeyi
tazammun eden emirlerinde itaat edin. Allah'a isyan mânasını taşıyan
emirlerinde isyan edin!"
İşte, müslümanın, devletler karşısındaki konumu budur:
“Allah’a
isyan olan yerde kula itaat yoktur.”
İsyan eden kim olursa olsun, durum budur: Devlet, ağa, paşa, baba, dede, şeyh, şıh, hoca, hocaefendi, alim, aydın, yazar çizer..
Allah’a isyan olan yerde bile devlete itaati gerekli
gören (devletçilik yapan), Allahu Teala’yı bırakıp devleti (adına devlet
denilen mevcut siyasetçileri ve bürokratları) tanrı edinmiş olur.
Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde belirtildiği gibi Yahudi ve Hristiyanlar alimlerini ve rahiplerini rab edinmişlerdi. Şirke düşüp kâfir olmuşlardı. Fakat bir taraftan da kendilerini dindar zannediyorlardı.
Zannediyorlar.
İslam dünyasında da böyleleri yok değil.. Kur'an ve Sünnet'in (içtihat üstü) nasslarını bir tarafa bırakıp devletlerinin, liderlerinin, şeyhlerinin, hocaefendilerinin herzelerini benimseyen (ya da sükut ikrardan gelir fehvasınca susarak onaylayan) ve şirke düşenler var.
*
Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak
Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi, böylesi “Allah’a isyan”
durumunda bile devlete itaati gerekli gören kimse, itikaden şirke düşen bir
müşriktir..
Kendisini müslüman zannetse, namaz kılıp oruç tutsa, hacca umreye gitse bile..
Bunun günah olduğunu bilerek ve itiraf ederek nefsine uyup yapan ise amelen müşriktir..
[Böylesinin zamanla itikaden de müşrik hale gelmesi ihtimali yüksektir. İşte Türkiye'de "Şeriat'le yönetilmek ister misiniz?" sorusu etrafında yapılan anketlerde oranın yüzde 10 civarında kalmasının, Şeriat'in spesifik emirleri söz konusu olduğunda ise oranın yüzde 3'e düşmesinin nedeni budur.. Türkiye, kâfir olduğunun farkında olmayan kâfirler cenneti.. Yoksa, münafıklar cenneti mi demeliydim?.. Şimdi denilirse ki, "Bunlar Şeriat'in ne olduğunu bilmiyorlar?", o zaman şunu derim: "Neden Diyanet, Selanikli Mustafa Atatürk gibi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e 'Arap oğlu' diye hakaret etmiş, Kur'an'ı 'Arap oğlunun yaveleri' diyerek aşağılayabilmiş) bir koyu kâfiri bile bazen ismini vererek, bazen vermeyerek rahmetle anıyorken, bir cuma hutbesinde olsun Şeriat konusunda insanları uyarmıyor, Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor?.. Sonra da gelsin "son kale" edebiyatı.. Siz kimi aldatıyorsunuz, Allahu Teala'yı mı?! Diyanet'e, (Allahu Teala'nın kitapları için "gökten indiği sanılan" deyip aşağılayarak küfrünü kusan) Selanikli Mustafa gibi ehl-i zina ve'd-dans şedit ve azgın bir akılsız İslam düşmanını camide anmamanın hesabı soruluyor, Şeriat'ten bahsetmemesinin hesabını soran ise yok! Diyanetçiler Şeriat sansürünü kendi lüzumsuz korkaklıkları yüzünden yapıyorlarsa suçlu kendileridir, yok bunu MİT'çilerin ve siyasetçilerin basıkısı yüzünden yapıyorlarsa, o zaman da o MİT'çi ve siyasetçiler suçludur, ebedî cehennem azabına şimdiden hazırlansınlar.. Madem din devlete, devlet dine karışmıyor, camilerden elinizi çekin: "Allah kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kötüdür!" (Al-i İmran, 3/187) "Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır." (Bakara, 2/174)]
Merhum Elmalılı Hoca'nın Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini tefsir ederken vurguladığı şu husus da unutulmamalıdır: Günümüzde, o rab edinilen rahiplerin yerini parlamentolar, parlamenterler (milletvekilleri ve onların liderleri) almış bulunmaktadır.
Hilafet ve Şeriat düşmanlığı yapan, laik (siyasal dinsiz) bir demokraside parlamenterler tarafından yönetilmek isteyen, bunu savunan, Şeriat'i devri geçmiş birşey olarak gören herkes müşriktir.
Buz gibi kâfirdir.
Böylesi sapıklara en çok da Fethullahçı Takiyye Örgütü mensupları arasında rastlanması, ibretlik bir durumdur.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...