E-KİTAP: ANITKABİR TAPINMACILIĞININ İKİ DÜŞMANI: İSLAM (İRTİCA) VE KÜRT (ÖTEKİ)

 

https://www.academia.edu/101330842/An%C4%B1tkabir_Tap%C4%B1nmac%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n_%C4%B0ki_D%C3%BC%C5%9Fman%C4%B1_%C4%B0slam_%C4%B0rtica_ve_K%C3%BCrt_%C3%96teki_

 

ANITKABİR TAPINMACILIĞININ İKİ DÜŞMANI:

İSLAM (İRTİCA) VE KÜRT (ÖTEKİ )

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: REJİMİN HAKKA VE HAKİKATE AÇTIĞI SAVAŞ: İSLAM DÜŞMANLIĞI

MİT’İN 28 ŞUBAT’TA ABD İLE ÇEKTİRDİĞİ MUTLU FOTOĞRAFI VE FETÖ KARNESİ 4

REJİM, İSLAMCILAR, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR” 12

BATILI, BATICILIK HESABINA (KENDİ HESABINA) İSLAMCILIĞA DÜŞMAN, YA SÖZDE YERLİ-MİLLİ, ANTİ-EMPERYALİST DOĞULU? 23

28 ŞUBAT 34

28 ŞUBAT’TAKİ BİZANSİST İRTİCA 40

28 ŞUBAT’IN ASIL PLANLAYICISI: MİT 44

HAK VE HÜRRİYETLER PAZARLIK KONUSU YAPILAMAZ 48

ERBAKAN ZEHİRLENDİYSE… 55

KORKU İMPARATORLUĞU 59

İSLAMCILIK VE "ŞAHSİYETSİZ" TÜRK SİYASETİ 64

BAŞÖRTÜSÜ VE İNSAN HAKLARI 71

SEZAR’IN YAPAMADIĞI 84

İRTİCA TEHDİDİ 87

 

İKİNCİ BÖLÜM: REJİMİN İNSANLIK SUÇU: KÜRT NEFRETİ

KÜRT SORUNUNUN FAY HARİTASI 94

FEDERASYON FORMÜLÜ TÜRKİYE’Yİ BÖLER VE PARÇALAR! 123

ÇAĞDAŞ ÇÖZÜMLERİN DAYANIKSIZ HAFİFLİĞİ 125

PKK, KÜRTÇÜLÜK VE İSLAMCILIK 132

ÇÖKEN ‘ÇÖZÜM SÜRECİ’NDEKİ ÇARPIKLIKLAR 142

*

BATILI, BATICILIK HESABINA (KENDİ HESABINA) İSLAMCILIĞA DÜŞMAN, YA SÖZDE YERLİ-MİLLİ, ANTİ-EMPERYALİST DOĞULU?


"İslam bir dindir, İslamcılık ise İslam’ın ideoloji haline getirilmesidir; İslamcılık İslam’dan farklıdır” diyenler, din kavramına tahrif olunmuş Hristiyanlığa ve Budizm’e göre anlam yüklüyorlar.

İslam tabiî ki bir dindir, fakat bunların anladığı gibi bir din değil..

Ve İslam’ın “din” tanımı da, bunların din denilince anladıkları şeyden farklı..

“İslam bir dindir, bir ideoloji değildir” diyenler, “İslam, başka ideolojilere ihtiyaç bırakmayan bir nizam değildir, tıpkı Budizm gibi, Şintoizm gibi sade suya tirit bir dinimsidir” demek istiyorlar.

*

Böylelerinin ideoloji diye savaş açıkları tek anlayışın da İslamcılık olduğunu görüyoruz.

Mesela “Türkçülük bir ideolojidir, o yüzden ona karşıyız” demiyorlar.

Sosyalizm bir ideolojidir, ideoloji olduğu için de kötüdür” demiyorlar.

Laisizm bir ideolojidir, o yüzden lanetlenmelidir” demiyorlar.

Milliyetçilik/nasyonalizm bir ideolojidir, asla savunulmamalıdır” demiyorlar.

İdeoloji konusundaki hassasiyetleri ve alerjileri bir tek İslam söz konusu olduğunda depreşiyor.

*

Bunlar, “İslamcı değilim, müslümanım” derler, fakat “Milliyet-çi değilim, müslümanım” lafını hiçbir zaman söyleyemezler.

Merhum Abdürreşid İbrahim gibi konuşamazlar: 

“… İnsan ne kadar hürriyet, ne kadar insaniyet ve medeniyet dâvâ ederse etsin, peygamberlerden başkası âlemlere rahmet olamaz…. Bir Alman ne kadar medenî olursa olsun, [mesela komşusu, aynı dili konuşan] Avusturya menfaati için Almanya menfaatini feda edemez. Etse bile samimî olamaz, ….

“… Benim dinim İslâm, milletim de İslâm’dır. ‘Atanız İbrahim’in milleti (dini) olan İslam’da size bir güçlük yüklemedi. Daha önce de bu, Kur’an’da sizi Müslümanlar diye isimlendirdi.’ (Hac Suresi, 78)”

(Abdürreşid İbrahim, Âlem-i İslâm, haz. Mehmed Paksu, 2. b., İstanbul: Nesil, 2013, s. 58.)

*

Batı, Soğuk Savaş sonrasında, ideolojik rakip olarak gördüğü İslam’a karşı psikolojik savaş yürütmeye başladı.

Afganistan'da buna silahlı savaş da eklendi. 

Psikolojik savaşın temelini “Böl ve yönet” taktiği çerçevesinde Müslümanları aldatmak için ortaya sürülen İslam-İslamcılık, müslüman-İslamcı ayrımı oluşturuyor.

Sözde Batı, “din olarak İslam”a karşı değil, “ideoloji olan İslamcılığa” karşı..

Yani şunu demek istiyorlar: İslam, bizim laiklik ve sekülerlikle uyumlu hale getirilmiş Hristiyanlığımız gibi tahrif edilmiş bir dinimsi olsun, din karikatürü haline gelsin, bizim ideolojimize biat edip Batıcılığın kuyruğuna takılsın.

İslam dünyasındaki Batıcı (laik-seküler, siyasal dinsiz) rejimler de İslam’ın kendi “devletçi” ideolojilerine (ya da devletçilik ideolojilerine) uydurulmasını istedikleri için bu konuda Batılılar’ı izliyor, onlar gibi İslamcılık düşmanlığı yapıyorlar.

İşte bu yüzden “Devlet ayrı, rejim” ayrı masalına iman edilmesini istiyorlar.

Böylece “Devlet ayrı, din ayrı olabilir, dinsizlik devleti etkilemez” demek istiyorlar.

Yani “Devletimiz dinsiz de olsa, İslam düşmanı da olsa, ona bağlı olmalıyız” mesajını veriyorlar.

Bunlar faraza Firavun zamanında yaşasalar o günkü Mısır devletine, Asr-ı Saadet’te yaşasalar müşrik (putperest) Mekke şehir devletine sadakat arzederlerdi. 

Müslümanlar “Devlet ayrı, rejim ayrı” dediklerinde, İslâm birliği ve ümmet bütünlüğü ideali idam edilmiş, bir daha dirilmemek üzere öldürülmüş olacaktır.

*

Türkiye’deki derin akılsızlık (veya belki ihanet), ürettiği “devlet-rejim” ayrımı ile hain (ya da hainlik) ürettiğinin farkında mı?

Mesela bir Türk işçisinin Almanya’da doğup büyümüş, Alman vatandaşlığına sahip olmuş çocuğunu düşünelim: “Biz buranın devletine bağlı olmalıyız, rejimi yanlış, ona karşıyız, devlet başka rejim başka” derse ne olacak?

Devlete bağlılık diye birşey olmaz, hakka ve hakikate bağlılık olur.

Devlete sadakat olmaz, ahde (verilen sözlere, yapılan meşru anlaşmalara) sadakat olur.

Devlete bağlılığı bu ilkelerin önüne aldığınız zaman devleti (pratikte siyasetçileri ve bürokratları, ensesi kalınları) tapınılan birer put yapmış olursunuz.

Anayasa hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu'nun ifadesiyle "Kendi başına 'devlet' kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder". ( https://artigercek.com/politika/prof-dr-kaboglu-yargi-devletin-degil-hukukun-emrinde-olabilir-76285h) 

İşte bu yüzden, İslamî ilkelerle kayıt ve şart altına alınmayan, sınırlandırılmayan bir devletçilik, şahıs putçuluğudur.

Devleti yöneten güç sahiplerine tapınmadır.

Onların kulu kölesi olmadır.

*

Firavun’un sarayında büyüyen Hz. Musa a.s. ne diyecekti, “Devlet ayrı, rejim ayrı, biz buradaki rejime karşıyız, Mısır devletine bağlıyız” mı diyecekti?!

Pratikte bu, “Firavunluğa karşı olduğunuzu söyleyin ama Firavun’a bağlılıktan da vazgeçmeyin” demekten başka birşey olmazdı.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz Mekke’de “Biz buradaki rejime karşıyız, fakat Mekke site devletine bağlıyız” mı demişti?!

Ey dindar bilinen kalem sahipleri, Allah’tan korkun, ya doğruyu söyleyin, ya da susun!

Rüşvet-i kelam kabilinden rejim eleştirisinin ardına saklanarak insanları rejim devletine her halükârda ve kayıtsız şartsız bağlı kalmaya çağırma sahtekârlığından ve hilesinden vazgeçin.

*

Batılılar, önce, İslam’ı neyse o olarak benimseyip yaşatmak isteyenleri “Islamist” (İslamcı) olarak adlandırıyor, kendi Hristiyanlık kaynaklı din tanımlarını devreye sokarak “Biz din olarak İslam’a karşı değiliz, Müslümanlara saygı duyuyoruz, fakat İslamcılık bir din değil, ideoloji” diyorlar.

Ardından da, “din olarak İslam”ı benimseyenlerin kendileriyle birlikte İslamcılarlarla mücadele etmeleri gerektiğini buyuruyorlar.

Yani hedefleri, yerli ve milli akılsız maşalar varken ellerini yakmamak, derenin taşı ile derenin kuşunu vurmak.

Batılı akademisyenler bu noktada devletlerinin resmî politikaları ve gizli servisleri için entelektüel teçhizat hazırlayan, ideolojik lojistik hizmeti gören kişiler olarak üzerlerine düşeni yapıyorlar.

Bizde İslam-İslamcılık ayrımı ekseninde tartışma yürütenlerin bütün ezber söylemleri, ne yazık ki, söz konusu Batılı akademisyenlerden ithal edilmiş durumda.

Böylece "entel" olduklarını zannediyorlar.

Aşağılık kompleksi ruhlarını öyle istila etmiş ki, bir içi boş "entellik" tafrası için Batı'nın paralı bile değil parasız askeri olacak kadar alçalabiliyor, aşağılık tabirinin bile kendilerinden tiksineceği, yaka silkeceği kadar düşebiliyorlar. 

*

Evet, İslam-İslamcılık ayrımının patenti, müslüman toplumlarda İslam nizamının hakim kılınmasını isteyen müslümanları marjinalleştirmeye ve “öteki” haline getirmeye çalışan hristiyan Batı’ya ait.

Hristiyan Batı zihniyetinin yerli ve milli distribütörü olan derin devletçi ve rejimciler, milletin İslam’dan tümden uzaklaştırılmasının mümkün olmadığını anlamış bulunuyorlar.

Bu yüzden laikliğe (siyasal dinsizliğe) endeksli, yani siyaset alanına hiç karışmayan, o alanı “Burası senindir, al tepe tepe kullan” diyerek küfre ve şirke hediye eden sahte bir İslam’ı, sözde din diye, gerçek İslam’ı savunma anlamına gelen İslamcılığın karşısına dikiyorlar.

İslamcılık, laikliğe (siyasal dinsizliğe) razı olunmadığını daha baştan söylemek anlamına geliyor, sapık “İslamcılığa karşı İslam” şeytanî icadı ise, “laikliğe (siyasal dinsizliğe) endeksli İslam” ucubesine razı olmak demek oluyor.

*

Bu anlayış ile Mekke müşrikliği arasında mahiyet değil derece farkı var.

Mekke müşrikleri “Allah’a inanmayın, ibadet etmeyin!” demiyorlardı, “Allah’a hepimiz inanıyoruz, fakat Mekke site devletinin meşruiyetini tartışmalı hale getirmeyelim, resmî ideolojimize söz söylemeyelim” anlamına gelen laflar ediyorlardı.

Yoksa onlar da Hz. İbrahim a.s.’ın dini gereği Kâbe’ye saygı göstermekteydiler.

Kurban kesiyor, tesettürü yasaklamaktan kaçınıyor, sadaka-zekât verilmesine, oruç tutulmasına karşı çıkmıyorlardı.

Onlar da Hz. İbrahim’dan kalan bir ibadet olarak hac ve umre yapıyorlardı.

Onlar İslam’a değil, İslam’ın İslamcılık olarak tezahürüne karşıydılar.

İslamcı olmayan, “Mekkeci, yerli ve milli, Kureyşçi” bir İslam istiyorlardı.

Müslümanlardan “Mekkeliler olarak tek devlet, tek milletiz, tek vatan ve tek bayrak sahibiyiz” demelerini bekliyorlardı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı verdikleri mücadelenin temelinde bu yerlilik ve millilik, Mekke vatanseverliği vardı.

*

Evet Batı, Soğuk Savaş sonrasında ideolojik rakip olarak gördüğü İslam’a karşı psikolojik savaş yürütüyor.

O yüzden, bir zamanlar “İslam Almanya’ya ait, İslamcılık ise değil” diye konuşmuş olan Almanya Başbakanı Merkel gibi “Böl ve yönet” taktiğini uyguluyor, Müslümanları aldatmak için İslam-İslamcılık ayrımını gündeme getiriyorlar.

Türkiye’deki derin nifak şebekeleri de Merkel’le, Almanya ile, Batı ile, dış güçlerle aynı saftalar.. 

İhanetin hakkını veriyor, hainliklerinin dört dörtlük olması için ellerinden geleni esirgemiyorlar.

Merkel’in sözleri Türk medyasına şu şekilde konu olmuştu:

Merkel’den flaş ‘İslam’ açıklaması

“İslam Almanya’ya ait” açıklaması tepki alan Almanya Başbakanı Merkel sözlerinin arkasında durdu

“İslam Almanya’ya ait” sözleri üzerine partisi içerisinden eleştirilere maruz kalan Almanya Başbakanı Angela Merkel, konuya ilişkin olarak Die Welt gazetesinin sorularını yanıtladı.

Gazetenin,”İslam’ın Almanya’ya ait olduğunu söylediniz. Bir çok Alman böyle düşünmüyor. Partiniz içerisinden de karşı görüşler açıklandı. İslam neden Almanya’ya ait?” sorusuna Merkel şu yanıtı verdi:

İSLAM ALMANYA’YA AİT, İSLAMCILIK DEĞİL

“Almanya’da yaklaşık 4 milyon Müslüman yaşıyor. Birçoğu kendi inançlarının gereğini yerine getiriyor. Okullarda İslam din dersleri var, Üniversitelerde İslam kürsüleri ve İslam konferansı var. Bu nedenle artık İslam’ın Almanya’ya ait olduğu bir gerçek. Ayrıca, demokratik hukuk devletine saygılı olan tüm inançlar anayasamız güvencesi altında. Ancak İslamcılık ve aşırılık bu kapsamın dışında. Bunlarla kararlı bir şekilde mücadele edilmeli.”

(http://www.internethaber.com/merkelden-flas-islam-aciklamasi-761216h.htm)

*

Almanya bir “Alman İslamı” icat etmek için kolları sıvar da Fransa durur mu?!

Onlar da harekete geçmiş durumdaydılar.

Amerika’nın Sesi‘nden Arzu Çakır’ın konuyla ilgili haberi şöyle:

‘Fransız İslamı Projesi Başarılmalı’

PARİS — Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yılsonunda "Fransız İslamı" adlı reform programını açıklamaya hazırlanıyor. … Ülkenin gündemine oturan ve merakla beklenen reformla, dış ülkelerin Fransız müslümanları üzerindeki etkisinin kırılması, daha şeffaf bir mali yapı oluşturulması ve bu alanda yeni örgütler kurulması hedefleniyor.

Fransız düşünce kuruluşu Montaigne Enstitüsü, uzman Hakim El Karoui başkanlığında hazırlanan ve Macron'un istediği reforma paralel "İslamcılık Fabrikası" adlı bir rapor yayınladı. Reformdan önce yayınlanan rapor, laik Fransız toplumunda tartışma yarattı. El Karoui raporunda, Vahabiler, Müslüman Kardeşler ve Türklerin hakim olduğu üç ana İslami akımın fotoğrafını çekiyor. Raporda, "dış yardımların kesilmesi, hac ve helal ürün organizasyonundan vergi alınması, okullarda Arapça dersi okutulması ve internet denetimi" gibi pek çok öneri bulunuyor. Rapor, Macron'un nasıl bir reform hazırlığı içinde olduğunun ipuçlarını da veriyor. Hakim El Karoui ile Elysee Sarayı'na birkaç yüz metre uzaklıktaki Montaigne Enstitüsü'nde, çok konuşulan ve bir o kadar da eleştirilen raporu ele aldık:

Arzu Çakır: Neden “’İslamcılık Fabrikası’? Gerçekten Avrupa’da böyle bir seri üretim mi görüyorsunuz?”

Hakim El Karoui: Çünkü, merkezinde dünyayı farklı temsil eden bir fikrin olduğu bir süreç var. Tıpkı bir fabrika gibi, fikri üreten, yayan bir süreç. Üretim zincirinin son halkasında insanlar, bu üretilen ürün için “Ah evet İslam bu” diyorlar. Ama bir tarafta dünyayı yorumlayan, toplumu ve iktidarı organize etmek isteyen bu siyasi proje [İslamcılık] var, diğer tarafta da İslam dini. Bunu göstermek istiyoruz. İslam ve İslamcılık arasındaki fark da bu. Bu farkı ortaya koymak çok önemli.

Çakır: İslamcı ve cihatçı farkı nedir size göre?

El Karoui: Cihatçılar bizim konumuz değil. Cihatçılar, İslamcı galaksinin çok, çok, çok küçük bir parçasını oluşturuyor. Avrupa’ya baktığımızda, ki bizi ilgilendiren kesim, Selefiler, Müslüman Kardeşler ve Türkler var. Türklerin durumu diğer ikisinden oldukça farklı.

Çakır: Türkiye neden farklı?

El Karoui: Türkler için bu, milli bir proje. Türk islamcılığı, Türk etkisi, Türk iktidarı var. Türk hükümetinin hedefi Türk Müslümanlar. Ben hükümetin Avrupa Müslümanları üzerinde güç oluşturmaya çalıştığına inanmıyorum. Genel anlamda Avrupa’daki islamafobi söylemini kullanıyorlar. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerinde çok sık duyuyoruz. …

Çakır: Macron’un “Fransa İslamı” projesi gerçekçi mi?

El Karoui: “Fransa İslamı” kavramı ne demek önce bunu belirlemek lazım. İslam bir din, ülkeye göre değişmez. İtalya Hristiyanlığı, Fransız Hristiyanlığı yok. Ama Fransa ve İtalya’da hristiyanlığın farklı organizasyonu söz konusu. Türkiye’deki İslam’ın organizasyonu ile Tunus’taki ve Cezayir’deki de aynı değil. Fransa İslamı dediğimizde Fransa’daki örgütlenmeden söz ediyoruz. Bugün Fransa’daki örgütlenme biçimi işlemiyor, değiştirmek, modernize etmek gerek. Fransa bu projeyi başarmalı. Bir başka boyutu da teolojik [dinsel, tanrısal] boyut. Sorun, Fransa ya da Batı sorunu değil, İslam kelimesi kelimesine uygulanmalı mı? Bu tartışılmalı. …

(https://www.voaturkce.com/a/fransiz-islami-projesi-basarilmali/4583066.html)

*

Batılı’nın Batıcılık hesabına İslamcılık düşmanlığı yapmasında şaşılacak birşey yok.

Böylece Batılı olmanın gereğini yerine getirmiş oluyorlar.

Şaşılacak olan, Doğulu’nun Batıcılık yapması, onun ideolojik taşeronu olarak İslamcılığa düşman olmasıdır.

İslam’a karşı emperyalist Batı hesabına bir “vekâlet savaşı” yürütmesidir.

Hem de gönüllü biçimde, karşılık olarak sadece kuru bir aferin bekleyerek, aklı ermez bir çocuk gibi sırtının sıvazlanması, başının okşanması ile havalara uçarak..

İhanetin ve ahmaklığın birlikteliğinden doğan bu gayrimeşru politik rezalete nasıl bir ad vermek gerekir, bilemiyorum.


İSLAMCILIK VE "ŞAHSİYETSİZ" TÜRK SİYASETİ

 




Merhum Kadir Mısıroğlu “Bugün ülkemizde … bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır” diye yazmıştı (Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24).

Ona göre, bu bozuk düzenin herhangi bir “din dışı” prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine daha ağır ve şiddetli yorumlarına hücum etmekte, bunu yapmakla bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannına kapılmaktadırlar.

 “İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden” diyor Mısıroğlu, “ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır”.

İşte bu yüzden Türkiye’de “gizli gündem” ya da “takiyye” kabilinden bile bir İslamcı muhalefet kalmamış durumdadır. (Böylesi bir takiyyenin caiz olmaması ve hedeflenenin tam tersine yol açıyor olması ayrı konu.)

Nitekim “Milli Görüş”çü Karamollaoğlu ikide bir “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek insanların kendisi hakkındaki hüsnüzannını dinamitlemekle meşgul.

Saadet Partililerin İslamcı olmadıkları, Millî Gazete’de baş köşede yazdırdıkları Mehmet Şevket Eygi’nin ikide bir “İslamcılık sapıklıktır” diyerek sergilediği som ve saf sapıklığı büyük bir huşu ve vecd içinde sessizce dinlemelerinden de anlaşılıyordu.

Akparti’nin ise “İslamcılık”la (Şeriat’in bireysel yaşamı aşıp devlete hâkim olması hedefiyle) hiç alâkası yok.. O, “muhafazakâr demokrat”.

Ha, ara sıra “İslamcı” olduklarını düşündürecek laflar etmiyor da değiller elbette.. Fakat “Asıl Atatürkçü biziz, Aziz Atatürk, Mısır ve Tunus da Şeriat’i bırakıp laik olsun, laikliğin teminatıyız” filan diyen de onlar.

*

Buna karşılık, Akparti muhaliflerinden sahtekârlıkta ve ahlâksızlıkta rekor kırmak için yarışanların bu parti üzerinden İslam’a (İslamcılığa) sövmek için onu İslamcı ilan ettikleri sıkça görülüyor.

Ancak, biraz dürüst olanlar, Akparti’ye İslamcı denilemeyeceğini söylemekten geri kalmıyorlar.

Mesela Cengiz Çandar, "İçimde Kalmasın / Tanıklıklarım" adlı kitapta yer alan söyleşisinde şöyle diyordu:

“Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için ‘İslamcı’ sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.

(https://t24.com.tr/haber/cengiz-candar-buyuk-bir-yanilgiya-kapildim-zalim-olma-kapasitelerini-akil-almaz-derecede-yalanci-olabileceklerini-fark-etmedim,631425)

Benzer şekilde Mümtaz’er Türköne de, Temmuz 2015’te bazı tutarsızlık, çelişki ve hatalar da içeren  “ ‘Türkiye terörist, AK Parti İslâmcı’ mı?” başlıklı yazısında şu tespitleri yapmış bulunuyordu:

İkisi de kimsenin aklından geçmiyor. “Türkiye terörist” demek, bu ülkeye düşmanlık etmek dışında bir anlama gelmez. “AK Parti İslâmcı” lafı ise, -ortada askerî vesayet endişesi olmadığına göre-, üstüne alınacak olanlar için büyük bir iltifat. Ali Bulaç da ben de AK Parti’nin İslâmcı olmadığı konusunda hemfikiriz. Tam da bir takiyye konusu. İşinize yaradığı zaman İslâmcılara göz kırpacaksınız, güç arayışında yüke dönüştüğü zaman da anayasal-yasal düzene sığınıp bu ideolojik yükü sırtınızdan atacaksınız. Yıllardır tecrübe ettiğimiz ikiyüzlülüğün üzerini örten “İslâmcılık” yaftası iktidar sahiplerinin bütün meşruiyet problemlerini çözebilir, ancak İslâmcılığı çok ağır bir töhmet altına sokar. …

Kimse İslâmcılığın arkasına saklanmasın, İslâmcılık fikirler ve hakikatler dünyasında yenildiği için değil diktatörlük arayışının çerezi haline geldiği için tükendi.

…  İslâmcılığın vazgeçilmez vaitlerinden hiçbiri kuvveden fiile yükselemedi. Laik anayasal düzenin, AK Parti iktidarında bir İslâmcılık problemi hiç olmadı. Parti rekabetinin yeni bir iktidar oluşturması, “kazanım” denilen her şeyin birkaç günde yok olması demek. Türkiye değişmedi ve dönüşmedi; sadece İslâmcılığın aşırı tüketilmesi devletin eksik kalan meşruiyetini tamamladı.

…  Devletin din üzerindeki tekeli üzerine İslâmcılık inşa edenler, sonunda sadece her tarafı oynayan bir otokrasiye vücut verdiler. İslâmcılığı biriktirdiği bütün tezleri ile çürütüp, devlete teslim edenler, kendileri adına değil yakından bildiğimiz o derinlikli devlet adına sivil topluma savaş açtılar. …, sivil İslâm’a karşı yürüttükleri savaşı İslâmcılık adına değil “kahhar ve kerim devlet”in hizmetinde yürüttüklerini …

Kısaca Türkiye terörist değil, bizim sevgili ülkemiz; AK Parti de İslâmcı değil, …

(http://www.zaman.com.tr/yazarlar/mumtazer-turkone/turkiye-terorist-ak-parti-islamci-mi_2304055.html

*

Evet Akpartililer, bir yandan “Kaz gelecek yerden”, pardon “Oy gelecek yerden İslamcılık esirgenmez” fehvasınca kendileri için İslamcı denilmesini memnuniyetle izliyorlar, diğer yandan da İslamcı olmadıklarını üstüne basa basa söylüyorlardı.

Böylece, eski İslamcıların İslamcılıktan tövbe etmesi furyası 10 yıl önce yükselen trend haline gelmiş, 15 Temmuz darbesinden sonra ise zirve noktasına ulaşmıştı.

Ne ilginçtir ki, “Nuh’un kelekleri” denilince ilk akla gelen isimlerin yuvalandığı Odatv’de yazmakta olan Nihat Genç, bu darbeden bir gün önce yayınlanan “Öldüler bittiler geberdiler” başlıklı yazısında İslamcılığın ölümünü anlatıyordu:

… Bakın, eskiden kendine İslamcı diyen bir arkadaşla on yıl sonra oturduk, neler konuştuk!

‘Ben artık İslamcı değilim’ dedi.

‘İslamcılık girilip-çıkılan bir yer mi, mesela sinema salonu gibi mi?’ dedim..

Mesela ben de yazarlığımdan çıkabilir miyim, geçmişte yazıp söyleyip yapıp ettiklerimi kapıyı kapatıp gidebilir miyim?

Gidemem, çünkü, kişi yapıp ettikleri yazıp çizdikleri söyledikleri davranışlarıyla toplum önünde insanlık ve vicdan önünde sorumludur.

Ama sanki sen bir kafeye girmiş çıkmış gibi, İslamcılık’tan çıktım, diyorsun.

İslamcı değilim diyerek yapıp ettiklerinin sorumluluklarını üstlenmiyor. …

Ve ne hazin bu İslamcı gencin iftiharla ezberinden şiirlerini okuduğu şairleri de artık İslamcıyım demiyor, siyasetçisi, köşe yazarı da demiyor..

Evet, arkadaş, sinema salonundan çıkar gibi, İslamcılık’tan çıkması konumuz için çok güzel bir örnek.

Sinema salonuna kalabalıklar girer-çıkar.

Ve o sinemada oynatılan filmden o filmin konusundan da yapımından da hiç sorumlu değildir.

Yani, ‘sorumlu’ olmadıkları bir yere girip çıkarlar, yani, cemaatler ve aşiretler ve topluluklar ‘sorumluluk’ taşımadığınız yerlerdir.

Sorumluluk taşımanız için önce bir kişiliğiniz olmalı sonra o kişinin vicdanı ahlakı söz konusudur.

İslamcı arkadaş muhtemeldir ki statü makam para maaş iş bulabilirim endişesiyle sinemaya girmiş ve bulamayınca çıkmış olmalı. …

Kardeşlerim, kimsenin iplemediği kimsenin görmediği kimsenin iş vermediği kimsenin yüzüne bakmadığı bir ‘insan’ olabilmek pek zahmetlidir.

Modern uygarlığımızda insanlık değerleri ve vicdanda, kişisel bir görüş beyan etmenin maliyeti çok büyüktür.

Modern uygarlığımızda kişisel bir söz söyleyip önyargıları yıkmanın maliyeti çok amansızdır.. Topluluklara cemaatlere sığınanlar yalnız ve tek başına kalmış insan hikayelerinin asıl ve gerçek ve hakiki ve sahici ‘aşağılanma ve mağduriyetleri’ bilmezler, yaşamamış tecrübe etmemişlerdir, çünkü onlar kişiliklerini bir tayinle bir emirle bir ricayla bir yağcılıkla edinmişlerdir. …

Evet, İslamcı kardeşim üzgünüm böyledir, bir gün film bitecek the end yazdığında, kalabalıklar salonu boşaltacak.

(https://www.odatv4.com/yazarlar/nihat-genc/olduler-bittiler-geberdiler-1407161200-97266)

*

Nihat Genç, “İslamcı arkadaş muhtemeldir ki statü makam para maaş iş bulabilirim endişesiyle sinemaya girmiş ve bulamayınca çıkmış olmalı” diyerek İslamcılık “sinema”sını terk edenlerin tutumlarına bir anlam vermeye çalışıyordu.

Sözlerinde haklılık payı olabilir.

Ancak, böylesi saiklerle İslamcı olanların, “Ben bunun için İslamcı oldum” demeyecekleri gibi, “İslamcılığı bu yüzden bıraktım” demeleri de beklenmemelidir.

Onların, dönekliklerine makul görünen bir gerekçe icat etmeleri gerekiyordu.

O gerekçeyi “derin” çevreler onlara sundular. Ki o “derin” çevrelere de gerekçeyi acentalığını yaptıkları dış “üst akıl” vermiş bulunuyordu.

Buna göre, İslamcılık (Islamism) aslında bir ideolojiydi, İslam’ın kendisi değildi, İslam’ın yorumlarından bir yorum olmanın ötesine gitmediği gibi, ideoloji olması nedeniyle lanetlenmeyi hak ediyordu.

Batılı istihbarat servislerinin akademideki uzantıları olan oryantalist ve İslamologlar bu minvalde makaleler karaladı, kitaplar üfürdüler. "Islam versus Islamism" (İslam, İslamcılığa Karşı) adlı masallar ürettiler.

Böylesi ajan akademisyenlerin en meşhuru, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı’nın da misafir edip akıl öğrendiği Prof. Bassam Tibi..


REJİM, İSLAMCILAR, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR”

 




Risale-i Nur talebelerine Nurcu adını takanlar kendileri değildi, muhalifleriydi. Yafta yerleşti, o adla bilinir oldular.

İslıamcı olarak bilinenler de “İslamcıyız” diye ortaya çıkanlar değildiler. İslam’ı savundukları için “sosyolojik müslüman”lar (yani nüfus cüzdanı müslümanları) onlara bu adı taktı.

Sonra da “İslamcılık karşıtlığı” adı altında İslam düşmanlığı yaptılar.

Sahtekâr oldukları için milletin içinde “Bizim İslam’la bir sorunumuz yok ki, biz İslamcılık karşıtıyız” diyorlar, kendi aralarında ise “Ahmakları iyi kafaya alıyoruz” diye alay ediyorlardı.

*

Merhum Kadir Mısıroğlu şöyle diyor:

... O zaman Nurcu değil “Nur talebesi” deniliyordu. Nurcular Nurcu, Süleymancılar Süleymancı denilmesine kızarlardı. Bu isimleri yerleştiren, basındır.

Bugün böyle tabirlere itiraz eden kalmadı. Biz bile “Müslüman Gençliğin El Kitabı” yerine “İslamcı Gençliğin El Kitabı” adıyla bir eser telif etmiş bulunmaktayız. Çünkü, müslüman sözü, “İslamcı“daki hareket ve iddiayı artık ifade etmez olmuştur.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -I-, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1993, s. 149, dn. 81)

*

Odatv.com’da yer alan bir haber şöyleydi:

Çin yönetimi, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etti….

Plan, Çin Komünist Partisi yetkililerinin sekiz bölgenin yerel İslami kuruluşlarının temsilcileriyle yapılan görüşme sonrası, geçen hafta uygulamaya geçirildi.

Haberi duyuran Çin haber sitesi The Global Times, planın ana hatlarının yakın zamanda açıklanacağını belirtti.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Çin geçen yıl da benzer şekilde Hristiyan dini için benzer bir plan açıklamıştı. İslam için kabul edilen planın da benzer uygulamalar içermesi bekleniyor.

Hristiyanlık için kabul edilen planda Hristiyanlığın “dış unsurlar ve Batı’nın boyunduruğundan” arındırılacağı belirtilmişti.

Hristiyanlığın Çinlileştirilmesi için hazırlanan planda vaazlarda sosyalizmin övülmesi ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in teorilerinin anlatılması, kiliselerin de geleneksel Çin mimarisine uygun inşa edilmesi gibi maddeler yer alıyor. …

Geçtiğimiz aylarda Pekin hükümetinin Batı Şincan bölgesinde Çin’in “radikal İslamcılıkla” suçladığı Uygur Türklerini keyfi şekilde gözaltına aldığı ve “gözetim kamplarına” kapattığı iddia edilmişti.

Yaklaşık 1 milyar 385 milyon nüfuslu Çin’de Budistler nüfusun yaklaşık yüzde 18, Hristiyanlar yüzde 5 ve Müslümanlar yüzde 1,8’ini oluşturuyor.

(https://www.odatv4.com/siyaset/islami-sosyalizme-uyumlu-hale-getirecekler-09011943-153717)

Çin yönetiminin yapmak istediği şey, Türkiye’dekinin bir benzeri.

Çin devleti, “İslam’ın sosyalizm ile uyumlu hale gelmesi, Çinlileştirilmesi ve vatanperverliğin teşvik edilmesi” için 5 yıllık bir plan kabul etmiş, bizde ise, İslam’ın Kemalizm/Atatürkçülük ile uyumlu hale getirilip güya Türkleştirilmesi (Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı haline getirilmesi), diğer bir tabirle Anadolululaştırılması (Anadolu İslamı’na dönüştürülmesi) için beş yıllık değil, yüz yıllık bir plan uygulanıyor.

Yani Türkiyelisi de, Çinlisi de “yerli-milli” (devletçi) bir dindarlık/müslümanlık peşinde..

Galiba Çin’in Türkiye Büyükelçiliği Türkiye’nin İslam politikalarını iyi etüt etmiş, iyi araştırmış ve gereken dersleri çıkarmış.

Türkiye’nin iyi bir öğrencisi olmaya çalıştıkları anlaşılıyor.

*

İslamcılık ile bunların anladığı müslümanlık arasındaki temel fark şu:

İslamcılık, İslam’ın devlete de hâkim olmasını istiyor, bunların müslümanlığı ise, İslam’ı devletinin izin verdiği kadar yaşama ve benimseme inancı üzerine kurulu.

Mesela, devletleri için devrimci olabiliyor, CHP’nin milletin mabadına saplanmış “altı ok”unda görüldüğü gibi devrimciliği savunabiliyor, okullara Atatürk ilke ve inkılapları (devrimleri) dersi koyabiliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda devrim kelimesi hemen lanetli hale geliyor, İslam devriminden söz etmek terörizmle özdeş kabul ediliyor.

Devrimcilik/inkılapçılık Atatürkçülükte iyi, İslam’da kötü olabilir mi?

Bunlara göre, böyle olması gerekiyor, “hakça bölüşüm, paylaşım” bu..

Devrimcilik Atatürk’ün partisi CHP’de iyi, müslümanın “müslümanca parti”sinde ise kötü..

Devrimcilik Atatürkçülere helal, müslümana haram..

Dolayısıyla, İslamcı olup da İslam devrimine inanırsanız, Atatürkçülüğün tapulu malı olan devrimciliği gasp etmiş, kul hakkı yemiş, müslümanlıktan çıkmış oluyorsunuz.

Bu, samimi dindarlık değil dincilik demek oluyor.

Devrimcilik Atatürkçülükte fazilet, dincilikte ise rezaletmiş.

*

Çinlilerin bu işte Türkiye’deki ustalarından öğrenecekleri daha pekçok şey var.

Daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekiyor. Henüz yolun başındalar.

Fakat, ilgili haberde geçtiği gibi “yerel İslamî kuruluşların temsilcileriyle görüşme” yaptıklarına göre, işin “ruh”unu kavramaya başlamışlar.

Buna gizli servis / istihbarat hileleri de eşlik eder.

Türkiye’de olduğu gibi..

Türkiye’de bu işler şöyle oluyordu, oluyor: "Dindar" ajanlar ucundan kıyısından sözde Atatürkçülük ve laiklik karşıtlığı da yapıyor, böylece önce sizin “gard”ınızı düşürüyor, rüşvet-i kelam kabilinden laflarla size yumuşatıp “hoşaf”a çeviriyor, ardından da lafı “İslamcılık da ideolojidir, iyi değildir”e getirip bağlıyorlar.. 

Bağlıyorlardı.

Bağladılar.

Aldanmaya yatkın saflar ile aldanmak için fırsat gözleyen “ne şiş yansın ne kebap”çı uyanıkları böylece yanlarına çektiler.

Atatürk eleştirisi ile işe başlayan böylesi “proje” adamlar, sözde Kemalizm karşıtı durumdalar, özde ise en has Atatürkçü onlar.

Atatürk’ün projesinin başarısı için cambazlık yapıyor, kırk takla atıyorlar.

*

Bunların numaralarından birisi de “Devlet ayrı, rejim ayrı” hurafesi..

Çinliler bu numarayı da Türkiye’den satın alıp ülkelerine ithal ettiklerinde, temelini atmış oldukları “proje”lerinin en önemli kolonlarından birini dikmiş olacaklardır.

Çin’deki müslüman “Devletimize bağlıyız, rejimin kötülüğü yüzünden devletimize laf söylemek olmaz” demeye başladığı zaman proje tamamlanmış olacak.

Ancak, Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) derin devletçileri kadar başarılı olmaları mümkün değil.

Çünkü bunlar, “müslüman” kelimesi yerine “Türk”ü ikame etmeyi bile denediler. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” türünden yalanları kelime-i şehadetleri haline getirebildiler.

Çinlilerin “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Çinli denir” deme şansı yok.

Evet, bu Türkiye tipi hokkabazlık cihad kavramını ve mücahitliği darağacında sallandırdı,

Kâfirle çatışan müslümana mücahid denir” diyenlerin terörist muamelesi görmesinin zeminini hazırladı, mücahitliğin mezarının başında “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasını Fatiha yerine okutmaya başlayarak cihat kavramıyla alay etti.

Kimse de çıkıp bu rezalete tepki vermedi.

Onayladılar.

Mesela bu sahetkârlara göre Afganistan’ın Şeriat’e bağlı Taliban’ı mücahit değil, terörist, çünkü Türk değiller. 

Sonra, mücahit olmak önemli değil ki, önemli olan Türk olabilmek.

Hele de bir de laik (siyasal dinsiz) Türk’sen, senden iyisi yok.

Hilekârlığıyla tanınan Çinliler bile bu kadarını başaramazlar.

Türkiye’deki rejim “çağdaş uygarlık düzeyi”ni aşıp geçememişse de “Çinli hilekârlık düzeyi”ne nal toplatmayı başarmış durumda.

*

Projenin bir diğer kolonu, ahlâksız “ahlâk istismarı”..

Müslümanı aldatıp uyutmak için okunan güzel ahlâk masalları..

Buna göre, Atatürkçü “kanlı ırfan”lı, ihtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutuklar atacak, müslüman ise muhatabıyla “efendim, zatıaliniz, aciz bendeniz (köleniz)”li bir dille konuşacak.

Fakat aynı "bendeniz" adamların İslamcılar söz konusu olduğunda “İslamcılık sapıklıktır” diye yazabildiklerini, nezaket gemisine gözleri kanlanmış halde şirret çığlıklar atarak baltalarla saldırdıklarını gördük. 

Misal, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “özel harp”çi bir ajan olduğunu söyleyerek gerçek kimliğini deşifre ettiği “dindar” ve kindar yazar Mehmet Şevket Eygi tam da böyle hareket ediyordu.

*

İslamcılık düşmanları buz gibi İslam düşmanıdırlar.

Tarihçiliği kötü gören bir adam, öncelikle tarihi kötü görmüş olmaz mı?!

Ey geri zekâlılar, sanatçılığı götü gören birinin asıl kötü gördüğü şey, sanatın kendisi değil midir?!

Ey alçaklar, edebiyatçılığı lanetleyen biri, edebiyatı kendisiyle meşgul olunmaya değmeyecek zararlı birşey saymış olmaz mı?!

Ey sahtekârlar, denizcilik düşmanı olan birinin asıl düşmanı denizin kendisi değil midir?!

Ey düzenbazlar, gazetecilik düşmanlığı gazete düşmanlığından başka birşey midir?!

*

Yazımıza merhum Kadir Mısıroğlu’ndan bir alıntı yaparak başlamıştık.

Bir başka kitabında şunu söylüyor:

… bu eserde, birtakım kanunî engeller sebebiyle [yani Türkiye’de gerçek anlamda bir fikir hürriyeti bulunmaması sebebiyle], yaşadığım bazı vak’aları [olayları] ve onlara müteallik [onlarla ilişkili] gerçekleri, mutlak mahiyetleri itibariyle aynen nakletmiş bulunduğumu söylemem mümkün değildir.

Bu tarz-ı hareket [davranış biçimi], hayat ve mücadelem için bir taviz mahiyetinde telakki olunmamalıdır.

Tavizse de “icabî” [olumlayan, gerekli gören] olmayıp, “selbî” mahiyettedir [nefyetme / olumsuzlama / yok sayma mahiyetindedir].

Selbî taviz, söylenecek bir sözü eksik söylemek veya hiç nakletmemek olduğu halde, icabî taviz, aksini beyan etmektir [taviz talebine tümüyle olumlu tepki vermek, gereğini/icabını yapmaktır].

Ben hayatımın hiçbir safhasında icabî bir tavize -mecbur kalsam da- meyletmedim. Tabiatiyle bunun bedelinin ağır olduğunu söylemeye hacet yoktur. …

Bugün ülkemizde kendini ayakta tutma endişesiyle kıvranan ve eli bir nevî “muhafazakârlık”a mahkum olan bozuk düzenher muhalifini ürkütmüşyok etmiş veya icabî bir tavize zorlamış ve bunda da akıllara durgunluk verecek derecede bir başarı elde etmiş bulunmaktadır.

Gerçekten bu lâdinî [din dışı] herhangi bir prensibine tariz yollu temas etmek mecburiyetinde kalanlar, onun öz muhtevası yerine birtam istismarcıların ortaya koyduğu daha sakîm (ağır hatalı) tevil ve tefsirlere [yorumlara] hücum etmekle bir dava adamlığının icabını ifa etmiş oldukları zannında bulunmaktadırlar.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 24)

Merhumun sözlerine bir misalle açıklık getirelim.

Laikliğe açıkça cephe alan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Zahidü’l-Kevserî ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi doğru sözlü ulemanın aksine, “Laiklik istismar ediliyor, biz laikliğin doğru uygulanmasını istiyoruz. Sorun laiklikte değil, onun yanlış uygulanıyor oluşunda” vs. denilerek taviz veriliyor.

Fakat bu taviz, sorunu dile getirmeme, es geçme kabilinden selbî bir taviz değil.

İcabî, muvafakat anlamına gelen bir taviz.

Burada laikliğin öz muhtevasına değil, (sözde) özüne aykırı istismarına ya da yanlış tatbikine yönelik bir itiraz ile öz muhteva denilen ne olduğu belirsiz ucubenin masum ilan edilmesi ve onaylanması söz konusu.

İşte, hakkı batıla karıştırma şeklindeki bu taviz, gerçekte en büyük sapmadır.

*

Merhum Mısıroğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İhtimal bir taktik icabı olan bu tavır yüzünden ülkemizde bütün sivrilikler yuvarlaklaşmış, ve muhalefet, rejim taraftarlarından -adeta- bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale gelmiş bulunmaktadır.”

Başlangıçta belki taktikti, fakat zamanla taktik olmaktan çıktı..

Hz. Ömer, “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” diyor.

İnandıkları gibi konuşmayanlar da bir zaman sonra konuştukları gibi inanmaya başlayabiliyorlar.

Bozuk bir saatin zamanı günde iki defa doğru göstermesi gibi yılda en az iki defa doğru konuşmayı başaran İhsan Fazlıoğlu’nun bir yazısında rastladığım şu cümle bu olguyu güzel özetliyor:

Taktik bir yalan, cahiller elinde stratejik bir hakikate dönüşür.

*

İşte bu yüzden, Mısıroğlu’nun yukarıda aktardığımız cümlesini yazdığı sırada Türkiye’de rejim taraftarlığı ile rejim muhalifliği arasındaki fark ayırt edilemez hale gelmişti.

Bir ton farkıyla bile ayırt edilemez hale..

Bugünse ton farkı bile kalmamış gibi görünüyor.

Neredeyse herkes rejim taraftarı hale gelmiş durumda.. Rejim muhalifi kalmadı..

Tartışma “Bu rejim şöyle olursa aslına daha uygun olur, böyle olursa daha uygun olur” türünden bir mecrada devam ediyor.

"Yok sen daha devletçisin, yerli millisin, yok ben daha yerli milliyim" türünden bir dalaşma..

O kadar ki bu ülkede artık “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” türünden cübbeli rezalet söylemler en halis, en hakiki Ehl-i Sünnet Müslümanlık olarak yutturulabiliyor.

Mısıroğlu ölmekle, böyle cümlelerin kurulabildiği bir açık hava tımarhanesinden kurtulmuş oldu.

Mevcut iktidarın Chalie’nin melekleri veznindeki Nuh’un kelekleri denilebilecek uzantılarının at oynattıkları iddia edilen mecralarda ona “Deli Kadir” denilerek hakaret edildi.

Ehl-i Sünnet adına “Atatürk’ün Diyanet’ini istiyorum” şeklindeki akla ziyan zırvaları “yumurtlayan”lara ise bulunmaz Hint kumaşı muamelesi yapıldı.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...