Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
KENDİNİ "ZAMANIN RABLERİ"NİN İRFANINDAN, NAZARINDAN, İRŞADINDAN SAKIN!
“Zamanın
imamı” konulu önceki yazılarda bir Şiî yazarın mugalata ve çarpıtmaları
üzerinde durmuştuk.
Evet,
Şiîler’in birçoğunun bu meselede doğrularla yanlışları harmanladıkları
görülüyor.
Mesela
Ayetullah Kemal Haydarî’nin söyledikleri..
Medyasafak.net
adlı internet sitesinde, onunla yapılmış uzun bir röportajın (Cevher Caduk
imzasıyla yapılmış) tercümesi beş bölüm halinde yayınlanmış bulunuyor.
Haydarî,
ilk bölümde önce Mehdîlik meselesi üzerinde duruyor.
Burada tartıştığı konulardan biri, ‘‘Mehdî-i Muntazar'ın (Beklenen Mehdî’nin) masumiyeti..
Şîa açısından çok önemli olan bu meseleyi
Haydarî şu şekilde sorunsallaştırıyor: Mehdî, (bir peygamber gibi) masum
mudur, yoksa (ümmetin büyük uleması gibi) müçtehit mi?
Sözleri şöyle:
İkinci
konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında
görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle
ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik
seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu
masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten
ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir
ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir
şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri
arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir.
Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama
yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı
kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin
kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt
Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların /
mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı
ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya
ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip
olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer
müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid
olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.
… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine
inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere
sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer müctehidler gibi bir
müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir? Bu
biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin bu müctehide itaat etmesi
neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Arap Yarımadası'nda özetle
İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de büyük müctehidler
bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve müesseseler tesis
etmişlerdir.
… Bütün herkesin bu İmama
itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam
Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri
sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti
ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i
Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere
devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya adalet ve
hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu
nasıl tanıyacaklardır?
Özetle … O, masum mudur
yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?
(https://www.medyasafak.net/haber/2920/ayetullah-kemal-haydari--c%C3%A2hiliye-olumu-1)
*
Haydarî’nin burada dile getirdiği meseleler ve
yönelttiği sorular önem taşıyor.
Bizim açımızdan Mehdî’nin müçtehit
olması yeterlidir, masum olup olmaması ehemmiyet arzetmiyor..
Çünkü, içtihat ehliyetine ve yeterliliğine
sahip bir alim içtihadında yanılsa bile “bir sevap” alıyor.. İsabet
ederse iki sevap..
Bu noktada fetva ile kaza arasındaki farkı
hatırlamak yararlı olur. Bir meselede (ehil alimler tarafından) farklı içtihatlar
ve fetvalar serdedilebilir, fakat kaza (mahkemede verilen hüküm)
tek olmak zorundadır. İşte orada, hâkimin/kadı’nın tercih ettiği içtihat
(fetva) geçerli olur.. O hükme (kazaya) farklı bir içtihatla (fetva ile) itiraz
edilemez.
Mehdî devlet başkanı olduğunda, onun içtihadı
(emirleri) başkaları için bağlayıcılık taşır.. İçtihat seviyesine gerçekten ulaşmış
bir başkasının farklı bir içtihat ile aykırı kanaat izhar etmesi önem arzetmez..
*
Türkiye’deki tarikatları, cemaatimsileri,
grupları vs. bu
açıdan sorgulamak gerekli gibi görünüyor.
Liderlerini, “zamanın imamı” kabul
ettikleri hocalarını, şeyhlerini, mürşitlerini vs. ne olarak görüyorlar?
Şîa’nın Mehdî’si gibi masum mu görüyorlar, onlara yanılmazlık
mı izafe ediyorlar, yoksa (yanılsalar bile “bir sevap” alan içtihat
seviyesindeki) birer müçtehit olduklarını mı düşünüyorlar?
Aralarında, “Hocamız, liderimiz, şeyhimiz, mürşidimiz, ağamız, paşamız, abimiz, önderimiz ne masum, ne de müçtehit, iç güveysinden hallice bir
okumuş yazmış çenesi kuvvetli âdem, bazen gaf yapabiliyor” diyenler de var mı?
*
Ne yazık ki birçok topluluk bu noktada Tevbe
Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen “alimlerini rab edinme” hatasına
düşme durumundalar.
Hatta, bırakın alimleri, cahilleri bile rab edinebiliyorlar.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken
şu uyarıları yapıyor:
31- “Onlar,
Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler,
Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle
emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak
koştuğu şeylerden de münezzehtir.”
“Allah'dan
başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine
rab edindiler". Allah'ın emrine, Hakk’ın hükmüne değil, onların
hükümlerine, onların iradelerine [bazen de ”milli irade”ye] tabi
oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara
taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen
keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların
emriyle helâl gördüler. Allah'ın "yapmayın" dediği şeyleri yaptılar,
"yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını
değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah'ın
emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler
gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar
koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat
vaz'etmeye (koymaya), dinî hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer
müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim
bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî'nin oğlu Adiy demiştir ki: "Resulullah'a
geldim, boynumda altından bir haç vardı”, ki Adiy o zaman henüz müslüman
olmamıştı ve hıristiyandı, “Resulullah Berâetün (Tevbe) Sûresi'ni okuyordu,
bana ‘Ya Adiy şu boynundaki veseni (putu) at’ buyurdu. Ben de çıkardım attım. (Sureyi
okurken) ‘Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler’ anlamına
olan âyetine geldi, ben, ‘Ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi’ dedim.
Resulullah buyurdu ki: ‘Allah'ın helal kıldığına haram [çağa uymayan, tarihsel, makasıd-ı Şerîa açısından devri geçmiş yanlış iş] derler, siz de haram tanımaz
mıydınız? Allah'ın haram kıldığına [Ezmanın tegayyürüyle ahkâm değişir vs.
şeklinde kulplar takarak, dinin güncellenmesi gerektiği düşüncesiyle] helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?’ Ben
de ‘Evet’ dedim. ‘İşte bu onlara ibadettir’ buyurdu.”
Rebi'
demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âliye'ye
sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında (Tevrat’ta) hahamların
sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü
bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı" dedi.
Bu
rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için
behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın
emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle
de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne
söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine
ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine
getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Şu halde burada din
âlimlerine, ulul'emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın
emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi
âlimleri ve yöneticileri demek olan "ahbar" ve "ruhban"a
itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü
burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, "min
dunillah" olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir. Gerçekten de
ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın
emridir. Ve Allah'ın emrine itaat de Allah'a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya
değil "Allah'a, Resul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat
ediniz." (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah'a ve
Resulü'ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir
itaattır, Allah'a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat
demek, Allah'ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte Yaratıcı'ya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat Halık’a (Yaratan’a)
isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak (ilim adına
söylenenin doğru olması), emrin de maruf (Kitap ve Sünnet’le çelişmiyor) olması
şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan
ilişkisinde, Hakk’ın emrine uygun düşmesinde ve daima Allah’ın rızasını
araştırmasında [Doktor olacağız, doçent olacağız, prof. olacağız,
sempozyumlarda tebliğ sunarak artistlik yapacağız, akademi tarihine adımızı
yazdıracağız diyerek şunun bunun keyfine göre saçmalamasında değil], Hakk’ın
ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle
uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen, Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın
koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar
süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve
haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu'l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî
haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin
hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları
sebebiyledir: "Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu
anlarlardı" (Nisâ, 4/83), "Allah'ın kulları içinde O'ndan en
çok korkanlar âlimlerdir" (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve
"Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız. (Nahl 16/43)
buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır. Âlim, bilgi
sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delillerin
ve Hakk’ın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden
değil, medlulü olan (delalet etmekte olduğu) hakka delalet etmesi ve hakkın
açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya
çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin
ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olmaları
bakımından itaat, Allah'ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine
getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve
ulema düşmanlığıdır. Ancak âlimlerde Allah'ın emirlerini gözardı ederek
velev cüz'î bir hüküm vaz’ etme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile
hükmünün [Ezmanın tegayyürü ile ahkâm değişir, zamanlardaki farklılık hükümleri
değiştirir diyerek] yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim
eylemek Allah'dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları
"min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara,
Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve
küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela;
doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan
fikirlerini, sözlerini, Hakk’ın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi
görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün
tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram
kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi,
kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan [istemsiz,
gaflet ürünü, kötü niyet taşımayan] hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı
Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak
gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür.
Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir. Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar
işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara
gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm
koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde
ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha
fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde
yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani
meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin
emirlerinin değiştirilecek derecede te'vil ve tebdil, hatta tahrif
olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile
ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini,
her türlü günahın [kullar tarafından] affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının
papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç
kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı
ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile
ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir.
Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min
dunillah" (Allah'ın gerisinde) Rab edinilmelerine "klerikalizm"
adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide
Sûresi (âyet 64, 65)'ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban
sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere (milletvekillerine) geçmiştir....
(http://www.enfal.de/telmalili/tevbe.htm)
*
Haydarî’nin yönelttiği
sorular üzerinde bir sonraki yazıda duralım inşaallah.
“LORD CURZON – SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KUMPANYASI”NIN “SARAYDAN VAHDETTİN KAÇIRMA” OPERASI
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 28
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord
Curzon’un açıklamaları ışığında “Lozan’a giden süreci” konuşuyorduk.
Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:
“İngiliz ile Fransız murahhas
heyetleri, ABD'nin bölgede herhangi bir manda yönetimi
üstlenmemesi sonrası yapılan 22 Aralık 1919'daki ikili görüşmelerde, başkentin
İstanbul'dan Anadolu'ya taşınması üzerinde anlaşmaya vardılar. İtalyanların
ve Yunanların çekilmeleri ile Anadolu, herhangi bir manda yönetimi
olmadan Türklerin eline bırakılacaktı. Toplantıda, Boğazlar'da
kurulacak uluslararası komisyonun detayları belirlendi. Ayasofya
için ise, dinî ibadet amacıyla kullanılmaması gereken eski bir anıt olması
kararlaştırıldı.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)
Söz konusu maddede bunlar söylenip
geçiliyor değil, birkaç dipnotla, ilgili birincil kaynaklara atıfta da
bulunuluyor.
Görüldüğü gibi, İngiltere ile
Fransa’nın anlaştığı tarih, 22 Aralık 1919..
Evet İngiltere, Fransa ile elele
vererek Türkiye’nin İstiklal Harbi’ni (Kurtuluş Savaşı’nı, Millî
Mücadele’yi) o tarihte başlatmış durumda..
İngiliz “millî iradesi / millet iradesi”; “Hakimiyet kayıtsız şartsız İngiliz
milletinindir” diyerek Anadolu’daki bir şehrin başkent olmasına karar
vermiş.
İstanbul zinhar olamaz.. İngiliz millî iradesi böyle
istiyor.
*
O “millî irade”, “kayıtsız şartsız
millet iradesi” Türkiye'de gelecekteki anayasalara da yansıyacak, başkentin tekrar
İstanbul olmaması için, Anadolu’daki yeni başkent, “devletin değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri”nden biri ilan
edilecektir.
22 Aralık 1919 gerçekten büyük gün..
O gün İngiliz millî iradesi,
diplomatik millî mücadelesi ile Anadolu’yu Türkler hesabına İtalyanlar’dan
ve Yunanlar’dan kurtarmaya karar vermiş bulunuyor.
Türkiye’de herhangi bir manda yönetiminin
bulunmasına da razı değil.
Peki niye (önceki bölümlerde anlattığımız
gibi) 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bir Amerikan mandası teklifi
ortaya attılar diyecek olursanız, cevap belli:
Vize vererek Samsun’a gitmesine
müsaade ettikleri Selanikli’nin, bir direniş hareketi lideri olarak
sivrilmesini sağlayacak şekilde kongreler düzenlemek için zamana ihtiyacı
bulunuyordu.
*
Evet, İngiliz, “Kervan yolda düzülür”
de demiyor, herşeyi inceden inceye planlıyor. O kadar ki, Boğazlar’da
kurulacak uluslararası komisyonun “detaylarını” bile belirliyor..
Detaylarını bile..
Belirliyor ki, İstanbul’da (İngiliz
Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları
Selanikli Mustafa Atatürk’e gelecekte fazla iş düşmesin, garibim fazla
yorulmasın..
Yol haritası elinde bulunsun, daima ne
yapacağını bilerek hareket etsin..
Ayasofya meselesi de kafasını
kurcalamasın, orayı ibadete kapatsın, müze yapsın..
Evet, egemenlik kayıtsız şartsız
milletin.. İngiliz milletinin..
Millî irade böyle istiyor: Ayasofya’da ezan okunmasın, namaz
kılınmasın, Kelime-i Tevhid söylenmesin.
Gelecekte İstanbul’da Kelime-i Tevhid
bayrağıyla kimse yürümesin..
Yürüyen olursa “bedenen Türk, ruhen
İngiliz” magandalar onların burnunu kırsın, kan revan içinde bıraksın.
*
Boğazlar için kurulacak uluslararası
komisyonun (Ki Montrö Antlaşması’na kadar varlığını sürdürmüş, sonra
İngilizler’in onayıyla kaldırılmıştı) ayrıntılarını bile belirleyen İngiliz,
Türkler’e bırakmaya karar verdiği Anadolu’da ihdas edilecek yeni rejiminin “detaylarını”
herhalde şansa bırakacak değildi.
Burada kilit isim, İstanbul’da
anlaşmış oldukları Selanikli idi..
Peki, İngiltere’nin Fransa ile
anlaştığı 22 Aralık 1919’da Selanikli ne yapıyordu?
Yoldaydı..
Sivas’tan Ankara’ya doğru yaptığı
dokuz günlük yolculuğun ortasındaydı.
Beş gün sonra, 27 Aralık’ta Ankara’ya
varacaktı.
Ve aynı gün, Lord Curzon’un
yeğeni Yarbay Rawlinson, Erzurum’da Kâzım Karabekir ile
görüşecek, Curzon’un mesajlarını ona iletecekti.
*
Rawlinson'un Karabekir'e söylediğine göre, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler ile
yapılacak bir barış antlaşmasında Türkler’i temsil eden ismin Mustafa
Kemal (ya da onun adına konuşan biri) olmasını istiyordu.
Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum
ve Sivas Kongrelerindeki performansıyla rüşdünü ispat etmiş, TBMM’yi
kuracak bir Heyet-i Temsiliye oluşturarak başkanlığını uhdesine almayı
başarmıştı.
Evet, daha ortada hiçbir şey yokken Boğazlar’da
kurulacak uluslararası komisyonun ayrıntılarını bile belirleyen İngiltere,
Anadolu’da kurulacak yeni “düzen”in başında bulunacak adamı da
belirlemişti: Selanikli Mustafa Atatürk.
İngiliz millî iradesi, kayıtsız şartsız millet hakimiyeti,
Selanikli’yi Türkiye’nin başında görmek istiyordu.
*
Selanikli’ye düşen de, Ankara’da
TBMM’yi kurup, Türk millî iradesinin İngiliz millî iradesinin türevi olarak
tecellisini sağlamaktı.
Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olmalıydı..
Burada millet kelimesi yerine İngiliz
yazsan da oluyordu, Türk yazsan da..
Sonuçta ikisi de millet olduğu için bu
söz her halükârda gerçeği yansıtıyordu.
*
İngiltere, Selanikli liderliğindeki Ankara güçleriyle asla çatışmaya
girmedi, hatta (Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımızda
örneklerini verdiğimiz gibi) yardımcı oldu.
İtalyanlar, işgal ettikleri yerlerden (geride pekçok silah ve
mühimmat bırakarak) kendiliklerinden çekildiler.
Fransızlar da 20 Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı
yaparak onu “resmen” tanımakta olduklarını gösterdiler. Onunla herhangi bir
çatışma içine girmediler.
Ancak, Yunan cephesinde sorun yaşandı.
Falih
Rıfkı’dan dinleyelim:
“Haziran’da [1921] İngiliz
nazırları (bakanları), Türk – Yunan
harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul
bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de
teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere [İngiltere, Fransa ve İtalya’ya]
emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu
teklifi reddettiler.”
(Falih
Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet
Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)
Sorun yaşanmasının nedeni,
Yunanistan’da yönetimin değişmiş olmasıydı.
1920 yılında, seçimleri kaybetmiş olan
Venizelos hükümeti düşmüş bulunuyordu.
Ayrıca kral değişikliği yaşanmış, Alman
kökenli olduğu için İngiltere’nin her lafına evet demeyen eski kral Konstantin
tekrar tahta geçmişti.
Asıl sorun Konstantin’in bir kuyruk
acısının bulunuyor olmasıydı. İngiltere’nin safında yer almak isteyen Başbakan
Venizelos’un aksine Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmak istemiş, 1917
yılında İngiltere ile müttefiklerinin Atina’yı bombalama tehditleri üzerine
ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.
*
Venizelos iktidarda kalmaya devam
etseydi, işi Müttefikler’e emanet eder ve böylece Selanikli (İstiklal
Mahkemeleri vasıtasıyla bastırdığı iç isyanlar dışında) herhangi bir
zorluk yaşamadan arzusuna nail olurdu.
TBMM’nin 23 Nisan 1920’de
toplanmasının hemen akabinde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na
göre, TBMM’nin ve başındaki Selanikli’nin “hakimiyet”ini tanımayan, Osmanlı
Devleti tebası olduğunu ileri süren “millet” fertleri vatan hainiydi ve
asılmayı hak ediyorlardı.
Selanikli ve ardındaki İngilizler, millete
karşı İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla verilen
milli mücadele ile herşeyin biteceğini hesaplamışlardı fakat işler
umdukları gibi gitmemişti.
Konstantin İngilizler’in ve Selanikli’nin
arabasının tekerine çomak sokmuştu.. Venizelos’suz Yunanistan çok kötüydü.
*
İşler ters gitmekteydi, Konstantin savaşı bizzat idare etmek için Anadolu’ya geçti ve Eskişehir yenilgisi yaşandı.
Yine
Falih Rıfkı’dan dinleyelim:
“Nihayet
Temmuz [1921] sıcaklarında Kral Konstantin zarını
attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddî İngiliz yardımı da
görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir
şeydi. Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e
dikte edecekti.
“Yine
kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir
düştü.”
(Atay, Çankaya III, s. 83.)
Tabiî “pek ciddi İngiliz” yardımı kısmı kuyruklu yalan..
Utanmaz ve uslanmaz Kemalist/Atatürkçü Cumhuriyet
yalancılığı ve palavracılığı bu tür yalanları “psikolojik savaş” ve “algı
operasyonu” gibi adlar altında “kutsal ibadeti” bellemiş durumda, fakat
doğru olan, İkinci Adam İsmet İnönü’nün söylediği:
"İstiklal
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
İngilizler
Yunan’a değil fakat Selanikli’ye yardım ediyorlardı.
Nitekim, Talat Paşa’nın
koruma polisliğini de yapmış olan eskinin İttihatçısı, sonrasının Atatürkçüsü
bir Alevî-Bektaşî emniyet görevlisi, Ali Rıza Öge (1877-1957),
hatıratında şunları yazacaktı:
“…
0 gün de İnebolu’ya dört direkli bir ingiliz gemisi ile
top mermileri geliyordu. Ne gariptir ki, bir yandan İstanbul [ve Osmanlı
Hükümeti] işgale uğramış ve İngilizler’in ağır baskıları
altında inlerken, diğer taraftan İngiliz sancaklı bir motorlu tekne
ile İnebolu’ya [Ankara’ya götürülmek üzere] mermi çıkartılıyordu.
“Bunu
anlamak benim için de kolay olmuyordu. Cesur ve gözüpek İnebolulular kısa bir
sürede tekneyi fırtınaya rağmen boşaltıverdiler. …”
(Ali
Rıza Öge, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Polis Şefinin
Anıları, Bursa: Günlük Ticaret Gazetesi Tesisleri, 1982, s.
343.)
*
Evet, Eskişehir düşmüştü..
Falih Rıfkı’nın ifadesiyle,
70 bin kişilik Türk ordusu yenilgiye uğrayıp
darmadağın olmuş ve sadece 30 bin kişilik
bir kuvvet Sakarya’nın doğusunda mevzilenebilmişti (Atay, Çankaya III, s. 492-3).
Düşman Polatlı’ya kadar
gelmişti.
Selanikli, psikolojik
olarak pekçok şeye hazırdı, hazırlanmıştı, fakat buna değil..
Evdeki (İngiliz
Büyükelçiliği’nin rahibi kisvesi altında İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul
şefliğini yapan Frew’nun evindeki) hesap, çarşıya uymamıştı.
Selanikli, kaçma ve ricat
konusunda talimliydi, Filistin’deki gibi kirişi kırıp Kayseri’ye çekilmeyi
kararlaştırdı.. Fakat, TBMM kabul etmedi.
Selanikli’ye, “Kayseri’ye
kaçmakla vatan kurtarılmaz, ya istiklâl, ya ölüm! Sen istersen git, biz
bir yere gitmiyoruz” dediler.
*
Selanikli baktı ki kendisi
Kayseri’ye gitse TBMM gitmiyor, Kayseri’de dımdızlak ve cascavlak Sarı Çizmeli Mustafa
Ağa olarak kalacak, Ankara’da durmaya çarnaçar razı oldu..
Fakat TBMM’nin talepleri
bitmiyordu, ona, “Cepheye git, ordunun başına geç, hünerini göster, Ankara’da
oturup nutuk atmakla bu iş olmaz” diyorlardı.
Selanikli ise Kayseri’ye
güle oynaya gitmeye razıydı, fakat Sakarya tarafına gitmeyi canı hiç istemiyordu.
TBMM’de tam dört gün “Gidersin,
gitmezsin” tartışması yaşandı. Tam dört gün..
Sonunda cepheye gitmeyi
kabul etti, fakat, iki şartla:
Birincisi, TBMM bütün
yetkilerini onun şahsına devredecekti, yani resmen diktatör olacaktı.
İkincisi de, bir yenilgi
durumunda kendisi asla bu yenilginin sorumlusu kabul edilmeyecek, hesaba
çekilmeyecekti.
Yani zafer kazanılırsa
sahibi Selanikli olacaktı, yenilgi olursa sorumlusu başkaları..
*
Diktatörlüğü ve “sorumsuz
yetki”yi yan cebine koyan Selanikli, Sakarya Savaşı’na katıldı, fakat orada da
yine (Kâzım Karabekir ile Rıza Nur’un yazdığına göre) ricat/kaçış
emri verdi.
Neyse ki Fevzi Çakmak’ın
bu emrin duyurulmasını ertelemesi ve bu arada (gıdasızlık ve ishal salgını
yüzünden sıkıntı çeken) Yunan ordusunun çekilmeye başlaması sayesinde kılpayı
zafer kazanılmış oldu.
Ankara’ya zafer kazanmış
komutan olarak dönen Selanikli (tarihte görülmemiş şekilde) üç rütbe birden
atlayarak mareşal unvanını aldı.
Diktatörlüğü de bir daha hiç
bırakmadı.. Tadına doyamamıştı.
Dalkavuk tufeylî taifesi
ise hemen “bir vuruşta yedi can alan (yedi sinek öldüren)” cesur terzi
masalından ilham alarak Selanikli’yi “yedi düvelle (devletle) savaşıp zafer
kazanan kahraman” ilan ettiler.
Güya yenilmiş olan “yedi
düvel”in (yedi devletlerin) İngiliz’i ise gözlerindeki hin bakışı saklamaya
çalışarak bıyık altından gülüyordu.
Çünkü “Saraydan
Vahdettin Kaçırma” operasının devamını, Ayasofya’nın müze
yapılmasına varıncaya kadar satır satır biliyordu.
Çünkü metinleri yazan da,
besteleyen de, sahneleten de kendisiydi.
*
Ne yazarsak yazalım, ne söylersek
söyleyelim, dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta, İkinci Adam İsmet İnönü’nün
abidevî cümlesinden başka birşey olmuyor..
Ne kadar yalan söylenirse söylensin,
ne kadar masal anlatılırsa anlatılsın, herşey aşikâr, herşey belli..
Kahramanlık hikâyeleri, palavra
şiirler ve marşlar, perde arkasındaki asıl gerçeği gözlerden saklamaya
yetmiyor.
Şairin dediği gibi, herşey ortada:
“Bütün şiirlerde söylediğim sensin
“Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
“Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin
Belkis'in
“Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen
bellisin."
Şair, o “sen” belli olduğu için adını vermemiş..
İkinci Adam İsmet İnönü ise, aramızdaki aptallara değilse bile, aptal numarası
yaparak milleti aptal yerine koyan düzenbazlara “lafın tamamını” söylemiş, isim
vermiş:
"İstiklal
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER
“Zamanın
imamı” konulu bir önceki yazıda, İbn Teymiyye’nin “ilgili hadîsin bu
ibareyi içeren versiyonunun” uydurma olduğuna dair yemin etmiş bulunduğunu
görmüştük.
İbn Teymiyye, sadece İmam Müslim’in Sahîh’inde
geçen “… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü
ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten
câhiliyyeten)” şeklindeki rivayeti kabul ediyor (Bkz.
Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul:
İrfan Yayımcılık, 1988, s. 52-3).
Fakat
nasılsa, "Zamanın
imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür" (Men
mâte ve lem
yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten) şeklindeki (yukarıda geçen hadîse benzeyen
fakat sahîh/muteber hadîs kitaplarında yer almayan) bir rivayet (Aliyyü’l-Kârî’nin
dikkat çektiği üzere) çok daha meşhur hale gelmiş.. Hatta Taftazanî bile Şerhu’l-Akaid’ine
bu rivayeti almış.
İşte bu noktada devreye Şiî kurnazlığı giriyor, mesela olayı Aliyyü’l-Kârî’nin iki rivayet arasında mana birliği görüp
görmediği meselesi haline getiriyor, ve böylece tartışmanın zeminini (kesin
kaybedecekleri bir noktadan alıp) muhataplarıyla berabere kalacakları bir alana
taşıyorlar.
İbn Teymiyye’nin itirazlarını da önce Ehl-i Beyt düşmanlığı
yaftasıyla şaibeli hale getiriyor, sonra da onun böyle bir hadîsin bulunmadığı yönünde
kesin konuşup yemin etmesini dillerine doluyorlar.. İbn Teymiyye’nin mal bulmuş
Mağribî gibi üstüne atlayarak istismar ettikleri tavrı aşırılık içeriyor
olabilir, fakat bu, söz konusu rivayetin savunulabilir sağlamlıkta olması
anlamına gelmiyor.
Rivayetin kendisini bırakıp meseleyi İbn
Teymiyye ve Aliyyü’l-Kârî tartışması haline getirmek, cehalet ve
idrak yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, ilmî zihniyet ile bağdaşmayan bir taassub ve kurnazlığın varlığını gösterir.
*
İbn
Teymiyye’nin, içinde “zamanının imamı” tabiri geçen rivayetin doğru olamayacağı
yönündeki kanaati (Ki sahih kaynaklarda bu rivayet yok, sadece Müslim’de
“boynunda biat” ifadesini içeren versiyon mevcut), Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği ve “imamsız
ve cemaatsiz” zamanlar olacağını gösteren hadîs çerçevesinde
düşünüldüğünde tutarlı ve mantıklı görünmektedir.
Diyelim ki o
söz gerçekten Rasulullah s.a.s.’e ait, o takdirde onun, ancak Huzeyfe r. a.’in
rivayet ettiği hadîs çerçevesinde yorumlanması, “zamanının imamı”
tabirinden hareketle elçabukluğu ve gözbağcılığı ile “Her zamanın mutlaka bir
imamı vardır” şeklindeki mesnetsiz bir çıkarıma vasıta yapılmaması gerekir.
Şîa çürük bir zemin üzerine böyle mesnetsiz bir çıkarım binasını kurduğu gibi üstüne bir de tüy dikiyor, “zamanın imamlığı” için Ehl-i
Beyt’ten olma kayıt ve şartını getiriyor, zamanın imamlığını onlara
tahsis ediyor.
*
Türkiye’deki
şiîleşen (ve ilginç bir şekilde aynı zamanda devletçileşen, Türkiyecileşen, Türkçüleşen, laikleşen, hatta Kemalistleşen
ya da boz kurtçulaşan) tarikatçılara ve tarikatımsı gruplara gelince..
Onlar da “zamanın
imamı” ilan ettikleri kişiyi Ehl-i Beyt’ten göstermek için onu seyyid veya
şerif (Hz. Fatıma’nın soyundan) yapıyor veya böylesi bir özelliği varsa onu dillerine pelesenk ediyorlar..
Tıpkı
Nurcular’dan bazılarının merhum Bediüzzaman’ı Mehdî yapmak için onu seyyid ilan
etmeleri gibi.
Turpun
büyüğü ise (derin devletin “manen don-kilot” Don Kişot’u) Haydar Baş
belasının heybesinde.. İngiliz şeyhtanı Lord Curzon'un medeniyet tarikatının Ankara'daki postnişini Selanikli Mustafa Atatürk’ü seyyid ve kutub ilan edip
kendisini rezil kepaze etmiş durumda.
*
Meselenin
daha iyi anlaşılması için Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsi de (Prof. İbrahim Canan'ın çevirisiyle) aktaralım:
İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı.
Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir
defasında dedim ki:
-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık.
Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar
herhangi bir şer var mı?"
-- "Evet var" dedi.
Tekrar sordum:
-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"
-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile]
olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık
gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"
Tekrar sordum:
-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:
-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek.
Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka
bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye]
tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını
güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur)
reddedersin."
Ben tekrar sordum:
-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:
-- "Evet,” dedi ve devam etti:
-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre)
çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar,
hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme)
atarlar."
Tekrar dedim ki:
-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana
bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."
Dedi ki:
-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır,
dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."
Tekrar dedim ki:
-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:
-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.
Ben tekrar sordum:
-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"
Dedi ki:
-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne
dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o
vaziyette kal" buyurdular.
[Buharî, Fiten 11, Menakıb
25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1,
(4244, 4245, 4246, 4247); İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i
Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.]
Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği bu sahîh hadîs şu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyuyor: Zamanın imamı olarak nitelendirilebilecek kişi, bütün bir ümmetin başındaki halifeden başkası olamaz.
Fakat halifesiz ve dolayısıyla cemaatsiz (devletsiz) zamanlar da olacaktır. Yani “zamanın imamı” diye peşinden gidilecek hiç kimsenin bulunmadığı zamanlar gelecektir.
Günümüzde durum budur..
“Zamanın imamı” mevcut olsaydı, Gazze meselesi böyle
ortada sahipsiz kalmazdı.
Ha, naylon “zamanın imamı” bol.. Onlardan istediğiniz kadar bulabilirsiniz.
(Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım, Mevlana’ya bir beldeden birileri
geliyor, kendilerini irşad edecek bir şeyh görevlendirmesini istiyorlar.
Mevlana da dönüp Hüsamettin Çelebi’ye şöyle diyor: “Kolay olanı
istediler, şayet mürid/derviş isteselerdi ya sen gitmek zorunda kalırdın ya da ben.")
*
Bazıları
da bir “zamanın vazifeli kişisi” lafı tutturmuş tekerleme
kabilinden tekrarlayıp duruyorlar.
Dünyaya
gelen herkes vazifelidir.. Vazifeler de bellidir, farzlar, vacipler..
Mesela
emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker (iyilikle emredip kötülükten
nehyetme), özellikle eli ve dili güçlü (siyasî veya ilmî otorite
durumundaki) kişilerin vazifesidir.
Ancak
kimi (derdi makam mevki, şöhret, para pul, alkış, artistlik olmayan) samimi kişilere “Bölük dur, Kandıralı sen de dur!” babından bazen “özel
talimat” gelebilir.
Mesela
adam ilim sahibidir, büyük hocalar tarafından eğitilmiş, yıllarca medresede dirsek çürütmüştür, zekâsı da parlaktır, fakat gayreti ya da cesareti
noksandır, motivasyonu bulunmuyordur; ona mesela rüyada emir verilir, gayrete
gelmesi sağlanır.. Bu, onun başkalarına karşı “Ben vazifeli kişiyim” diye afra
tafra sergilemesini sağlayacak bir meziyet veya üstünlük alâmeti değildir.. Belki, kusurdur.
Böylesi
durumlarda rüya (ya da keramet) dopingi söz konusu olmaksızın harekete
geçenler (ihlaslı ve istikamet üzere olmak şartıyla) zahiren daha düşük makamda
gibi görünürler, fakat gerçekte onlar daha üstün olabilirler.. Mesela ashab bu
durumdadır.. Onlardan çok fazla keramet zuhur etmemiştir. Onların yakîninin kuvveti onları bundan müstağnî hale getirmiştir.
Ayrıca,
böylesi “vazife”lilikler, vazifeyi veren makama karşı söz konusu olur..
Yani
bir başkasının böyle bir kişiyi “özel vazifeli” olarak tavsif etmesi
gerekmez, hatta bu, haddini bilmemesi anlamına gelir.. Onu “özel vazifeli” olarak görmek zorunda da değildir.. Zaten esas olan Şeriat'in yüklediği genel ve ortak sorumluluktur, özel vazife vs. değil.
Ancak,
diyelim ki böylesi “özel vazifeli kişi”ye vazife veren makam (Mesela Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem rüyada) sana da “O vazifelidir, ona yardım
et, ondan istifade et” diyerek talimat verdi, işte o zaman senin için de böylesi bir özel sorumluluktan söz
etmek mümkün olur.
Ancak
bu sadece senin kendi şahsî sorumluluğundur, rüyandan hareketle başkalarını da aynı şekilde
davranmakla sorumlu görürsen, yani kendi rüyanı başkaları için şer'î delil katına çıkararak onu edille-i şer'iyyenin beşincisi haline getirme hadsizliği sergilersen, büyük cahillik etmiş olursun.
*
Bu
tür zamansız “zamanın imamı” palavraları Müslümanlar’ın fırkalaşıp parçalanmasına
yol açar, ve gerçekten de Şiîliğin tarihte böylesi bir rolü olmuştur; Fatımîler
ve Safevîler’de olduğu gibi.
Müslümanlar'ın seçip biat ederek üzerinde ittifak ettikleri bir halifenin (zamanın imamının) bulunduğu
bir zamanda ona biat etmekten kaçınan ve boynunda biat bulunmayan kişi, cahiliye ölümünden haber veren hadîsin muhatabıdır.
Fakat
mesela iki ayrı halifenin bulunduğu bir dönemde durum değişir.
Onun
için, geçmişte ashabtan Abdullah ibni Ömer r.a. gibi isimler, birkaç
halifenin birden bulunduğu zamanlarda, herkesin bir imam üzerinde ittifak
ettikleri güne kadar hiç kimseye biat etmeyip beklemeyi tercih
etmişlerdir.
Yine,
Hz. Ali’nin oğlu Muhammed rh. a., Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah
bin Zübeyr r. a.’in iki ayrı halife olarak hüküm sürdükleri sırada ikisine
de biat etmemiş, ikincisinin öldürülmesinden sonra Abdülmelik bin Mervan’a biat
etmiştir.
O, Hz. Ali’nin oğlu olduğu ve Emevîler’in Hz. Ali’ye karşı tutumu bilindiği halde, o gün için “zamanın imamı” sayılan Abdülmelik bin Mervan’a biat etmeyi gerekli görmüştür. Ehl-i Beyt'ten bir zamanın imamından söz etmemiştir. (Mehdî meselesi ayrıdır, ilgili rivayetler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.)
SUFÎ GEÇİNEN BİR SAPIĞIN ALLAHU TEALA'NIN ZATINI MÜŞAHEDE PALAVRASI
(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/orkhan-musakhanovun-es-sindinin-vahdet_01027398111.html) ORKHAN MUSAKHANO...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Sahte kahraman, anasına yazdığı mektupta böyle diyor. Netice görmese Samsun'a çıkmazmış. O neticeyi gösterenler İngilizler. Mevzubah...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...