İHTİRAS RÜZGÂRLARI

 




ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) -2


Dr. Seyfi Say 


Halide Edib'in Atatürk için yazdıklarını okumaya devam edelim:

Benim ve herkesin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki fikrimiz bu devrede [İstiklal Harbi öncesi devrede] şöyle ifade edilebilir: Çanakkale'de Anafartalar kahramanı; padişahın yaveri; ve olağanüstü bir zekâ ve ihtirası olan bir insan diye tanınıyordu.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 21.)

Yani muhteris ya da harîs diye tanınıyormuş.

Bunu, Falih Rıfkı da doğruluyor:

İttihatçıların daha Selânik’te iken vurdukları damga üstündedir: ‘Haris’dir, hiçbir rütbe ve makamla doymaz. İnsanca yaşamayı, eğlenmeyi ve içmeyi sevdiği için o devir anlayışına göre ‘sefih’tir.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. s. 20.)

 Evet ona, “sarhoş, ahlâksız ve haris” damgasını vurmuş bulunuyorlardı (A.g.e., s. 158).

*

Halide Edib'e göre, Atatürk'ün bir başka özelliği, "siyasî meselelerde çok hassas" olması:

Bütün dünyada kuvvetli bir etki yapan ve yenilmiş milletlere biraz umut veren Wilson prensipleri bizi de büyük çapta etkiledi ve istanbul'da Wilson Prensipleri Cemiyeti tanınmış yazarlar ve avukatlar tarafından kuruldu. ... İki ay içinde de ortadan kalktı.

Çünkü, Doğu Anadolu ta başlangıçtan beri bunun aleyhindeydi. Erzurum'da 1919'da Rusların Ermeni generali Antranik halkı göçe zorlayan kıtaller (toplu öldürmeler) yaptırmıştı. Amerika'nın sadece bizim Ermenilere karşı daha önceden (ta Abdülhamit zamanından beri) yapmış olduğumuz kıtal ve tehcirlerden dolayı tamamıyle Ermeni taraftarı olduğu görülüyordu.

Halkın Amerika'ya karşı bu devirdeki duygularını Erzurum Kongresi'ndeki bir olay açıkça anlatır. Burada Mustafa Kemal Paşa Türk toprakları üzerinde gözü olma'yan büyük bir devletin bize iktisadi, teknik ve siyasi yardım etmesi lüzumundan söz etmişti. O zaman İngiltere, Fransa, hatta İtalya da Türk topraklarını işgal etmiş bulunduklarından, bu teklifin Amerika'yı kastettiği hissediliyordu. Erzurum Kongresi'nde Doğu Anadolu'yu temsil edenlerden biri ayağa kalkarak, Mustafa KemalPaşa'nın hangi devleti kastettiğini sormuştu. Siyasal meselelerde çok hassas olan Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu'nun Amerika'ya karşı hislerini sezdiği için hangi devleti kastettiğini söylememişti.

(Adıvar, s. 22-23.)

Başka bir devleti kastetseydi herhalde söylerdi.

*

Halide Edib'in bir İngiliz allbayı ile arasında geçen konuşma, İngilizler'in Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarında yaşanmasını istedikleri gelişmeler hakkında bir fikir vermektedir: "Milleti temsil eden" (yani bir millet meclisine dayanan) hükümeti, mutlakiyete (padişahlığa) tercih etmektedirler.

Ayrıca, İstanbul'daki önemli simalara yönelik tutuklama politikalarına bakılırsa, Mustafa Kemal'i (sonradan Atatürk soyadını alacaktır) "kahraman tabiatlı" görmedikleri sonucuna varılabilir.

Çünkü, tutuklamak bir yana, onun Samsun'a olağanüstü yetkilerle gitmesi için önüne vize halısını döşemişlerdir.

Okuyalım:

Rumelihisarı'nın yokuşunu tırmanırken saat dokuz buçuktu. ... Mahmure abla geldi ve  

«Dün gece Kolonel Heathcote Symythe geldi, seni görmek istedi. Şimdi sen gelmeden önce de geldi, tekrar geleceğini söyledi.»

Kolonel H. Symthe, Amerikalı Galthorp'un sağ koluydu ve Rumelihisarı'da bize komşuydu. ...

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden bir hükümeti mutlakiyete tercih edeceğini de ekledi.

«Sizin bu düşüncede olan adamları Malta'ya göndermiş olduğunuzu haber aldım,» derken içimdeki alayı zor tutuyordum.

«Onlar İttihatçıydılar.»

«... Meselâ bugün İttihatçılara muhalif olan Fethi [Okyar] bey [tutuklanıp Malta'ya gönderildi].»

«Şu Trablusgarp kahramanı, değil mi?»

Demek kahraman tabiatlılar aforozluydular. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.»

Bu sefer ben şaşırdım. Gerçi böyle bir fikir aramızda konuşuluyorduysa da, bunu kongrenin toplantısında söylememiştik. Böyle bir karar alırsak, bunu İngilizlere söyleyecektik ama, onlar bunu nereden haber almışlardı? Yüzümdeki şaşkınlığı anlamış olacak ki, zafer kazanmış bir gülümsemeyle:

«Buna devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder.»

Ben: «Bakalım» dedim.

Nihayet bize başarı diledi ve gülümseyerek ayrılırken:

«Bunu dostlarınızla konuşunuz» dedi.

Bunu kimseye açmadan önce Kolonel Symythe'in söyledikleri üzerinde hayli düşündüm. Acaba, bu resmî makamların ilhamı mıydı [Padişah'a olan muhalefetimizi onayladıkları için yol mu gösteriyorlardı]? Acaba İngiltere doğudaki siyasetinden bahsederek, [kafamızı karıştırıp] halkın hareketine engel mi olmak istiyordu? Yoksa, Kolonel H. Symythe sadece benim ağzımı mı arıyordu? İçimdeki bu sorulara ben cevap bulamadım (Kolonel Symythe bir gün hatıralarını yazarsa, her halde okuyacağım.)

(A.g.e., s. 43-5.)

*

Evet, İngilizler'in istihbaratı kuvvetli, kimin nerede ne konuştuğunu anında öğreniyorlar. 

Halide Edib'in "içindeki sorular" lüzumsuz, çünkü, olayların seyri ortada soru bırakmadı.

Daha sonraki süreçte İngilizler'in istediği türden bir "millete dayanan hükümet" ortaya çıktı.

Başlangıçta "Padişah'a dayanan" birileri sonradan "millete dayandıklarını" söylemeye başladılar, "Hayır, siz bize dayanmıyorsunuz, bize dayanan, Padişah" diyen millet fertlerini de kendi icatları "Hıyanet-i Vataniye" (vatan hainliği) Kanunu gereğince asıp kestiler, doğrayıp biçtiler.

Ve Lozan'da İngilizler'le anlaştılar.

Aynı İngilizler Padişah'ı da bir gemiye bindirip beş parasız İtalya topraklarına attılar. 

Onunla anlaşmadılar.

*

Halide Edib, asıl şu soruya cevap aramalıydı: 

Albay Symythe'in kendisine söylediklerini, Anadolu'ya gitmesinden önce Atatürk'le (onun Nutuk'taki itirafına göre bir iki, Fethi Bey ile Cevat Abbas'ın tanıklığına göre iki üç kere) başbaşa mahrem görüşmeler yapan İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew da, bu "ihtiraslı" paşaya söylemiş olabilir miydi? 

"Bir şekilde Anadolu'ya güçlü bir biçimde gider ve orada millete dayanan bir hükümet kurarsan İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder" demiş olabilir miydi?

Yoksa, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul'daki şefi, Mustafa Kemal Atatürk'ün, Shakespeare'in İngiliz edebiyatına katkıları konusundaki ince ve derin fikirlerini mi merak etmişti?


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE)

 





HALİDE EDİB'E GÖRE, ATATÜRK'Ü ANADOLU'YA GÖNDEREN, BAŞKASI DEĞİL, PADİŞAH VAHİDEDDİN..


ATATÜRK'ÜN YAPMAYA RAZI OLDUĞU GÖREV İSE, KARABEKİR'İN VATANSEVERLİĞİ İLE MÜCADELE..


Dr. Seyfi Say


Halide Edib Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı İstiklal Harbi konulu hatıratında Atatürk'ten, hadiselerin odağında olduğu için, sıkça bahsediyor.

"Kısım I - İstanbul'da" başlıklı ilk bölümde şöyle diyor:

... Bu devrede padişah [Vahideddin], Meclis'i [Meclis-i Mebusan'ı, parlamentoyu] kapatmayı düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa'yı elde ederek parlamentoyu kapatmak ve ardından bir mutlakiyet kurmak istiyordu. 

İzzet Paşa [Mareşal Ahmet İzzet Paşa] kabinesi düşüp de Tevfik Paşa kabinesi iktidara gelince, Meclis'i kapatmak meselesi kuvvetle canlandı....

Tevfik Paşa Meclis'i kapattı. O devirde, Mustafa Kemal Paşa'yı sevmeyenler, padişahın bu hareketini Mustafa Kemal Paşa'dan cesaret alarak yaptığını [Tevfik Paşa'ya Meclis'i kapattırdığını] ileri sürdüler. 1926 Nisan'ında Mustafa Kemal Paşa'nın Milliyet'te yayınladığı hatıralarından bazı parçaların mealini almak doğru olur.

Kendisi orada, Fındıklı'ya (Millet Meclisi binasına) [bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi] ilk defa gittiğini ve mebuslarla [milletvekilleriyle] konuştuğunu anlatır ve Tevfik Paşa'nın kabinesine güvenoyu vermemelerini tavsiye ettiğini söyler. Buna rağmen Tevfik Paşa, padişahla konuşmuştur. Bu uzun mülakattan bahsederken, Mustafa Kemal Paşa, padişahın ordudaki zabit [subay] ve kumandanların kenidisine karşı olup olmadıklarını sorduğunu söyler. 

İstanbul'a birkaç gün önce [13 Kasım 1918'de] dönmüş olan Mustafa Kemal Paşa böyle bir aleyhtarlığa sebep olmadığını söylemişse de, Padişah, böyle bir şeyin gelecekte de olup olmayacağını sormuş. Mustafa Kemal Paşa buna ne cevap verdiğini söylemiyor. Fakat anlaşılan, Padişahın ifade etmemekle beraber, gelecekte, Mustafa Kemal Paşa'nın orduyu kendi aleyhine çevirmemesini sağladığı hissi uyanıyor. Bu mülakat (konuşma) bir saat sürmüş." 

[Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 19-20.]

Önce şunu belirtelim: Eserin Cumhuriyet Gazetesi armağanı olan yayınında ciddi hatalar var.

Mesela, yukarıda geçen "Buna rağmen Tevfik Paşa, padişahla konuşmuştur" şeklindeki cümlede, Tevfik yerine Mustafa Kemal yazmak gerekiyordu.

Nitekim Can Yayınları baskısında (Halide Edib Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı - İstiklâl Savaşı Hatıraları, 8. b., İstanbul 2013) yer alan ifade şöyle:

"Buna rağmen Tevfik Paşa’ya güvenoyu verilmiş ve o cuma günü Mustafa Kemal Paşa, Padişah’la konuşmuştur."

*

Mustafa Kemal (sonraki yılların Atatürk'ü), İstanbul'a geldikten birkaç gün sonra, yani 1918 yılı Kasım'ının ortalarında derhal Vahideddin'in huzuruna çıkmış.. 

Ne de olsa yaveri..

Padişah, yaverine güvendiği için, ordudaki subay ve kumandanların kendisiyle ilgili düşüncelerini ondan öğrenmek istiyor. Acaba kendisine karşılar mı?

Mustafa Kemal'e göre, subay ve kumandanların Vahideddin'e karşı olması için bir sebep yok.

Peki, gelecekte böyle birşey olabilir mi?

Halide Edip'e göre, Atatürk, kendisinin buna meydan vermeyeceği, böyle birşeyi engelleyeceği hissini Vahideddin'de uyandırmış.

Öyle olmalı, aksi takdirde Vahideddin, o kadar kumandan içinden Mustafa Kemal'i seçip Anadolu'ya göndermezdi.

*

Halide Edib'in ifadelerinin devamı, Atatürk ile Rauf Orbay'ın karakterleri arasındaki farkı anlamamızı sağlıyor:

[Vahideddin'le Atatürk'ün görüşüp hasret giderdiği] Bu tarihî cuma günü, Mustafa Kemal Paşa ile konuşurken Padişah, hekimi Reşat Paşa’yı Rauf Bey’e [Orbay] göndererek onunla da konuşmak istediğini söylemiş. Rauf Bey, o zaman Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] değildi.

— Benim vaziyetim mes’ûl [sorumlu ve yetkili] bir adam vaziyeti değil. Ben alelâde bir vatandaşım, Zat-ı Haşmetleri’ne söyleyecek hiçbir şeyim yoktur. Fakat beni bir subay sıfatı ile görmek isterlerse, emrederler, demiş ve gitmemiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu mülâkatından iki gün sonra Meclis kapatılmış ve Mustafa Kemal Paşa da Padişah’a ordunun bu hareketi tasvip edeceğini söylediği hakkında rivayetlerin döndüğünü işitmiştir.

(A.g.e., Cumhuriyet Gazetesi yayını, 1998, s. 20-21.) (İmla, Can Yayınları bakısına göre düzeltilmiştir.]

O günlerde İstanbul'da dolaşan rivayetlere göre, Atatürk, kendisine çok güvenen Vahideddin'i Meclis'i kapatması için kışkırtmış durumda.

*

Bunun ardından Halide Edib, "Padişah Vahideddin - Kemal Atatürk - Kâzım Karabekir" üçlüsü arasındaki ilişkiye dair açıklamalarda bulunuyor:

"Aynı zamanda millî bir hareket, memleketlerinde bir Ermenistan kurulması ihtimaline karşı Şark’ta [Anadolu'nun doğusunda] şiddetli surette uyanmıştı. Kâzım Karabekir Paşa, o zaman, memleketimizde tek hatırı sayılabilir Türk ordusunun başında bulunuyordu. Kendisi, aynı zamanda, İtilâf Kuvvetleri’nin [İngiliz, Fransız ve İtalyanlar'ın] Şarkî Anadolu’da bir Ermenistan kurmaları ihtimaline karşı halkı silâhlandırıyordu. O tarihte, İzmir’de henüz Yunan ordusu yoktu. Fakat Şark’taki kuvvetli hareket Padişah’ı korkutmuş, Mustafa Kemal Paşa’yı, Kâzım Karabekir Paşa’nın bu tehlikeli isteğini önlemek için oraya göndermişti. Mustafa Kemal Paşa, Şark kuvvetlerimizin umumî müfettişi olarak 1919 Nisanı’nda [Mayıs'ında] doğuya gönderildi."

(A.g.e., Cumhuriyet Gazetesi yayını, 1998, s. 21.) (İmla, Can Yayınları bakısına göre düzeltilmiştir.]

Her ne kadar Kemalistler/Atatürkçüler, "N'ayır, n'olamaz, Atatürk'ü Padişah göndermiş olamaz" deseler de, o günlerin tanığı Halide Edib böyle düşünmüyor. 

"Vahideddin gönderdi" diyor.

*

Gerçekte, Atatürk, Karabekir'i zapt ü rapt altına alsın diye gönderilmedi. 

Ondan, İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlerinin kontrolüne girmiş olan İstanbul'la sağlıklı bir iletişim kuramayan Anadolu'daki dağınık direniş hareketlerini örgütlemesi bekleniyordu.

Karabekir'e bu yönde bir mesaj gönderilebilir, yetki ve sorumlulukları artırılabilirdi. Fakat Vahideddin, kendisine saygıda kusur etmeyen Atatürk'ü, yaverini, çok iyi tanımadığı, teşrik-i mesaisi olmayan Karabekir'e tercih etti.

Ve bu tercihte, Atatürk'ün Karabekir'i Vahideddin'e "ispiyonlamış" olmasının rolünün bulunup bulunmadığını bilmiyoruz.

*

Karabekir, işgalci güçlere karşı direnmek için Anadolu'ya kendi talebi ve arzusuyla ilk giden komutandı.

Atatürk ise, ancak onun ardından, binbir naz ve niyazla, (Vahideddin'in "torpil"i sayesinde) İstanbul Hükümeti'nden olağanüstü ve özel yetkiler alarak bunu yapmıştı. 

Maiyetinde 30'a yakın adam mevcuttu, bildiğimiz gariban müfettişlere benzemiyordu. 

Van'dan Ankara'ya kadar bütün mülkî (idarî) ve askerî makamlara emir verme, görevden alma ve atama yapma yetkisine sahipti.

Kısacası, adı konulmamış Anadolu Genel Valisi olmuştu.

Karabekir ise, ondan tam bir ay önce İstanbul'dan Anadolu'ya geçmiş, 19 Nisan 1919 tarihinde Trabzon'a ulaşmıştı.

Yalnız olarak.

*

Neler olup bittiğini Kâzım Karabekir'den de dinlemekte fayda var.

Başından geçenleri oturup yazmış.

1927 yılında "Türk övün, çalış, güven!" mottosu çerçevesinde övünme hususunda millete örnek olmak için nutuk atan (ki en iyi bildiği iş bu) ve bunu Nutuk adı altında kitaplaştıran Atatürk gibi nutuk atmaya ve övünmeye meraklı olduğu için değil.

Mecbur kaldığı için..

Karabekir'in damadı Prof. Faruk Özergin, Teklif dergisinin Ağustos 1988'de yayınlanan 6. sayısında bu konuya şöyle açıklık getirmişti:

[Kâzım Karabekir Paşa'yı, Atatürk'e kayıtsız şartsız biate] ... İzmir suikasti hikayesi [Atatürk'e suikast tasarlayanlar arasında yer alma iftirası] ile ikna edemediler. Fakat ondan sonra ayrıldı. Mebusluktan da [milletvekilliğinden de] ayrıldı tabii. ... en düşük maaşla tekaüt ettiler [emekliye ayırdılar]. Sürünsün diye.. En düşük maaşla tekaüt ettiler. 

... [Karabekir ve ailesi] İstanbul'a geliyorlar. ... Erenköy muhitini araştırıyorlar ve köşk de harap olmuş, yıkıcıya verilmiş, yıkılıp atılacak, çerçeve falan kalmamış, hurda halinde ucuz bir fiyata bunu alıyorlar. Ve hatta o sene ancak alt katın camlarını tamamlıyorlar. Üst katta ne cam ne çerçeve var, öylece yaşıyorlar. Kars'ı, Ardahan'ı Türkiye'ye hediye eden, hediye etmiş olan insan burada bir soba başında iki çocukla birlikte ... yaşıyor. Ve çepeçevre etrafı da polisle çevrili. ... 

Ondan sonra 1933'te o meşhur hadise oluyor. Onda da Milliyet gazetesi aleyhinde neşriyata [yayına] başlıyor. Bir an geliyor ki Karabekir ve arkadaşlarını vatan haini yapmaya kadar gidiyor. İstiklal mücadelesine karşıydı bu adamlar diye. ... Atatürk zorla bunları yerine geçirdi [mücadeleye dahil etti] deyince, artık tepesi atıyor, gayet kibar, gazeteye bir mektup yazıyor. Neşriyatınızda hatalar vardır diyor, bunların düzelmesi gerekir, bakın belge yolluyorum diyor. 

Bir belge bir cevap, bir belge bir cevap, bir belge, iş alevleniyor. Kıyametler kopuyor. Onun üzerine neşriyatı durdurmaya mecbur oluyorlar. Ve son belgeyi de [işlerine gelmediği için] neşredemiyorlar.

Şimdi oradan bazı olaylar açığa çıkmaya başlıyor, fakat ödleri kopuyor bu sefer. Demek ki Paşa'nın elinde belgeler var demişler. 

Yıldırım hızıyla evi basıyorlar. Ve bu belgeleri toplamaya çalışıyorlar. İşte o sırada ... başlamış, İstiklâl Harbimizin Esasları diye bir kitap yazmaya.. Sinan Matbaası'nda.. Onu da takip etmeye başlıyorlar. Formalar basıldıktan sonra onu da [basımevini, matbaayı da polisler] basıyorlar. Kitapları alıyorlar, götürüyorlar. Yeşilköy'ün civarında kireç ocaklarında yakıyorlar, ve evde de 95 dosya, hâlâ ne oldukları belli değil, topluyorlar götürüyorlar. 

Fakat Paşa bazı şeyleri başka yerlere gizlemiş. Daha önceden tedbirlerini almış....

Bakıyorlar ki Paşa'yı susturmak zor. Gene günün birinde birşey çıkar diye ödleri kopuyor. Onun için bu sefer Ankara'dan bir heyet, bir suikast hazırlıyorlar.

Bir vesileyle Paşa'yı burdan temizletecekler. Ondan sonra da, işte sokakta kavgada öldü falan diye söyleyip manen de bitirecekler. Ya Kâzım Karabekir de ne adammış, sokakta dövüşmüş, bıçak bıçağa falan diye.. Rezil edecekler..

Fakat gene içlerinden biri bu kadar alçaklığa gönlü vicdanı razı olmuyor ve ihbar ediyor [Paşa'ya haber veriyor]. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yalınları, 1989, s. 175-6.)

Evet, Karabekir, anılarını, mecbur kaldığı için yazmış.

Maddeten bitirilmesinin ardından manen de bitirilmek istenmesine dayanamamış..

Yoksa, Atatürk gibi, övünme ve nutuk meraklısı değil.

Ayrıca, karakterinde yalancılık ve takiyye yok.. Dürüst adam.

Yazdıklarını okumakta fayda var:

... [Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda] Başkumandan Enver Paşa da, Sadrazam Talat Paşa da, ... 30 Teşrinievvel [Ekim 1918] tarihli mütareke [Mondros Ateşkesi] şartlarını okuyarak ... [ülkeden] kaçıyorlardı. ...

[ABD Başkanı'na ait] Vilson prensiplerinin cazip vaidlerine kapılarak harbden bıkan veya mağlubiyetlere giriftar olanlar da (Mondros) mütarekesini tehalükle [can atarak] kabul ettiler [Atatürk de bunlardan biriydi, Vahideddin'e "Behemahal barış yapılsın" diye telgraf göndermişti]; ... Mütareke esnasında, (Tebriz)de bulunan kolordu karargahımın lağvolunarak Sadrazam İzzet Paşa tarafından erkan-ı harbiye-i umumiye reisliğine [Genelkurmay Başkanlığına] getirilmekliğim arzusiyle İstanbul'a celbolundum. ...

[İstanbul'a geldikten bir gün sonra] 29 Teşrinisani 1334 (29 Kasım 1918'de) Zeyrek'te Kilise Camii karşısındaki ağabeyimin evinin bahçesinde, ziyaretime gelen Harbiye Nezareti [Milli Savunma Bakanlığı] Müsteşarı en yakın aziz arkadaşım Miralay İsmet Bey'e [İnönü] milletin istiklalini kurtarmak için düşüncelerimi şöylece izah ettim: 

- (Genç kumandanların İstanbul'a toplatılması ve hususiyle beni Şarktan [doğudan] ayırmak büyük bir gaflet olmuştur. Beni derhal Şark'a iadeye çalış. Ben orada milleti tenvir ve onlara yardım ederek memleketin inhilaline [çöküşüne] karşı Şark'ta yeni bir milli Türk hükumeti vücuda getirerek Şark'ı tehlikeden kurtardıktan sonra Garp [batı] tehlikesi ber taraf edilebilir ve bu suretle mütareke hududu dahilinde [ateşkes sınırları içerisinde] kalan anavatanımız kurtulabilir. İtilaf devletlerinin [İngilizler ile müttefiklerinin] harekatı idame [devam] etmeyip bizimle mütarekeyi kabul etmelerinden itilafın [İngiliz, Fransız ve İtalyanlar'ın] bu hudut dahilinde yeni bir cidale [savaşa] kalkışacağını tahmin etmiyorum. 

İsmet Bey (şimdiki İsmet Paşa) tehlikeyi büyük ve bu fikrimin imkansızlığını söyliyerek askerlikten istifa ile bir köyde çiftlik yapmaklığımız fikrinde bulundu. 

- Tek dağ başı mezar oluncaya kadar bu gayeden ayrılmayacağım, dedim. Bunun üzerine beni Şark'a tayin için çalışacağını vaad etti. ...

Sadaretten ]başbakanlıktan] istifa etmiş bulunan Müşir [Mareşal Ahmet] İzzet Paşa hazretlerini de aynı günde ziyaretle ....

6 Kanunuevvel 1334'de [6 Aralık 1918 Cuma] selamlık merasiminde usulen kabul olundum. Padişaha dahi (sulhun tamamî-i temini görülmeden [barış antlaşması imzalanmadan] evvel ordusunu zayıflatmaması ve bilhassa genç kumandanlarını iş başından ayırmaması, aksi halde ikinci Endülüs vaziyetinin pek uzak olmadığını) anlatarak (benim Şark'a ve İstanbul'da toplanan genç kumandanların da Anadoluya orduları başına iadeleri halinde Türklüğün öldürülemiyeceğini) söyledim.

Cevaben: 

- (Sizin gibi genç, mert ve şayan-ı itimat kumandana malik olmakla ben ve milletim iftihar eder) dedi. 

İşte bu mülakattır ki benim ve diğer genç kumandanların [Padişah'ın emriyle] iş başına geçmesini temin eden amillerden [sağlayan etkenlerden] birisi oldu. 

23 Kanunuevvel 1334 (23 Aralık 1918) de Cevat Paşa Harbiye Nezaretine [Milli Savunma Bakanlığı'na] ve Fevzi Paşa da Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine [Genelkurmay Başkanlığı'na] tavin olundular. Kendilerini tebrike gittim. Benim ... ilk fırsatta Şarka iade edileceğimi Cevat Paşa söyledi. Müsteşar İsmet Bey de teyit etti. ...

23 Mart 335 [1919] de Mustafa Kemal Paşa Ahmet Rıza Beyle görüşerek, ... [onun] riyasetinde [başkanlığında] İstanbulda bir kabine teşkili ve kendilerinin Harbiye Nazırlığına [Milli Savunma Bakanlığı'na] geçmesini ve benim de kabinede bir mevki almaklığımı arzu ettiklerini öğrendim ve İsmet Bey vasıtasiyle de bu yolda bir teklif aldım. Bunun felaket-i milliyeyi tacilden [ulusal felaketi öne almaktan] başka bir şeye yaramıyacağını, bir an evvel genç kumandanların Anadoluya atılmasından başka çare olmadığı hakkındaki nokta-i nazarımı tekiden [bakış açımı, vurguyla] İsmet Beye söyledim. 

(Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 35-40.)

Görüldüğü gibi, o sıralarda Atatürk'ün hedefi, yeni bir hükümette bakan olmaktan ibaret.

Değirmen sele gitmiş, bu, değirmenci başı olmaya çalışıyor. Kişisel ikbal ve istikbal derdinde.

İsmet İnönü'nün hayalleri daha mütevazi.. Kanaatkâr adam.. Bir çiftliğe razı.

Okumaya devam edelim:

10 Nisan 1335 de [1919] Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşayı ziyaretle daha ziyade intizar eylemiyerek [beklemeyerek] hemen Şark'a gideceğimi kendilerine söyledim. Tasfiye [Ordunun dağıtılmasının, subayların başka görevlere atanmasının] muhakkak [kesin] olduğundan beyhude [boş yere] gitmemekliğimi ve mahcup olarak [utançla] dönmenin fena olacağını söyledi. ... Fevzi Paşa hazretlerine şarkta millî bir nüve [çekirdek] kuracağım hakkındaki mütalaamı [düşüncemi], tasfiyenin mevzuubahis olamayacağını söyledim. 

- Seni divan-ı harbe verirler, dediler.

Ben de pek samimi ve hürmetkar rabıtam [bağlantım, irtibatım] dolayısiyle mahrem [aramızda] kalacağına emin olarak: Trabzon'a ayak basmaklığıma mümanaat etmeyiniz [engel olmayınız] ötesi milli dava olacaktır dedim ve müsaadelerini aldım. 

 (A.g.e., s. 40-41.)

Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak..

O günlerde hiçbirinin aklında istiklâl harbi ve millî mücadele diye birşey yok.

Birinin vizyonu kişisel makam ve mevki arayışı ile süslenmiş, diğeri çiftlik hayalleri kuruyor.

Fevzi Paşa ise, âmirleri ne derse itaate hazır tipik bir devlet memuru modunda.. (Cumhuriyet döneminde de bunu aynen sürdürecektir.)

 Yine Karabekir'e kulak verelim:

Harbiye Nazırı Şakir Paşayı da hareketim için ikna ettim. 

- Kıtaatımızda iaşe buhranı [birliklerimizde yiyecek sıkıntısı] vardır. Gider gitmez hayvanları elden çıkar ve bu suretle iaşe buhranını giderebilirsiniz. Allah kolaylık versin, dediler. 

Ben iaşe buhranına karşı Sinop'dan itibaren iskelelerdeki aşar [vergisi] anbarlarından istediğim kadar erzak alabilmek için kendilerine bir emir imzalattım. Tavsiyelerini de yapacağımı söyleyerek veda ettim. 

11 Nisan cuma günü Padişaha arz-ı veda için selamlığa gittim ve huzura kabul olundum. Beni Şarktaki dokuzuncu ordu kıtaatından müteşekkil olan [oluşan] onbeşinci kolordu kumandanlığına tayin buyurduklarından dolayı teşekkür ettim, ve İstanbulda kolordu kumandanlıklarından gelmiş genç kumandanların Anadoluya kıtaatın başına geçirilmesi için istical buyurmalarını [acele etmelerini], aksi halde telafisi gayri mümkün [giderilmesi imkansız] felaketlerle karşılaşacağımızı hatırlattım ve itilaf devletlerinin ordularımızın silahlarını toplamağa başladıklarını ve bunun neticesinin korkunç olacağını izah ettim. 

Sultan Vahdettin iltifat ve dua etti. Büyük bir korku içinde kıvranıyordu. Sözlerim iyi tesir etti fakat uzun görüşmeden endişe ile: 

- (Fazla görüşmek münasip değil cuma selamlığıdır. Fakat fikrinizi takdir ediyorum) dediler, arz-ı veda ile metanet tavsiye ettim. 

  (A.g.e., s. 41.)

Kâzım Karabekir, Padişah'ın karşısında eğilip bükülmüyor.

Resmen ona akıl veriyor, tavsiyelerde bulunuyor, 

Üslubu muhtemelen Vahideddin'in hoşuna gitmemiştir, fakat kibarlık ve nezaketten sarf-ı nazar etmemiş.

Her devrin adamı değil de her devirde adam olan böylelerinin padişah yaveri olması sık rastlanacak birşey değil.

Atatürk ise, Vahideddin'e yanaşmayı, padişah yaverliği unvanını alıp cebine koymayı başarmış. Gözü bakanlıkta..

Halide Edib'in de aktardığı gibi, Vahideddin üzerinde hatırı sayılır nüfuzu var.

Bu yüzden, Padişah'ı etkilemek isteyenler onu da yanlarına almaya çalışıyorlar.

Karabekir de Atatürk'ü görmezden gelmemiş.

Okuyalım:

... Bugün Mustafa Kemal Paşa hazretlerini de ziyaret ettim. ... 

Vaziyeti şöyle izah ile kararımı söyledim: 

- Paşa hazretleri, ben Şarktaki, ismi kolorduya tahvil olunan [dönüştürülen] ordunun başına geçiyorum. Bu ordunun bir kolordusu benim mütarekeden evvel kumanda ettiğimdir. Diğer kolordu fırkaları da vakit vakit emrimde bulunmuştur. Şarkın Ermenilerden istirdadında [geri alınmasında] bulunmaklığım dolayısiyle ordu kadar halkın da pek büyük emniyetine ve muhabbetine mazharım. Vaziyetimizin vehametini İstanbuldan durdurmak imkansızdır. Burada ancak itilafın [işgalci devletlerin] arzularını tatbikten başka bir şey yapılamaz. 

Halbuki Şarkta milli bir hükumet esasını hazırlamak ve ordunun kuvvetini de muhafaza ederek vahim sulh şartları [barış koşulları] karşısında milli istiklalimizi [bağımsızlığımızı] kurtarmak için mücadeleye girişmek mümkündür.

İtilaf devletlerinin Anadolu istilasına [işgaline] kalkışacaklarını ümit etmiyorum (M. Kemal Paşa Hz. bu fikri kabul etmiyorlardı, Ankarada Millet Meclisi riyasetinde iken [başkanıyken] dahi [Kars'ın alınması için] Şark harekatının yapılması hakkında zaman gelmiştir, harekete müsaade edilsin diye yazdığım tekliflerde itilafın [İngilizler ile müttefiklerinin] ve hatta Amerikalıların her taraftan ve Trabzondan dahi debarkmanlara başlayacağı mütalaasında ısrar buyurmuşlar), çünkü istila maksatları olsa ellerindeki büyük kuvvetlerin gerek Dicle ve gerekse Fırat boylarından ve her tarafı kuvvetsiz sahillerimizden muzafferane yürüyüşlerine ne mani vardı? 

Bence [düşmanımız] devletler muharebenin [savaşın] fazla devamına muktedir değillerdir [güç yetiremiyorlar]. Gerek milletler ve gerek ordular artık yorgun bir halde istirahate [dinlenmeye] geçmişlerdir. Şarka kuvvet sevkine [aktarımına] halk manidir. Terhisler dolayısiyle Şarktaki [düşmanlarımıza ait] ordular zayıflamıştır. Avrupa gazetelerindeki münakaşalar [tartışmalar] da bunu gösteriyor. İngiltere'den şarka gönderilmek istenilen bir kıt'a [birlik] itaat etmiyerek dağıldığını, Paris gazetelerinde okudum. Bence mesele (Ermeni ve Rumlar) la boğuşmaktan ibaret kalacaktır. Şarkta Ermeni ordusunu teslim-i silaha [silahlarını bırakmaya] mecbur ettikten sonra Garptaki Yunan ordusu teşebbüslerine göğüs gerebiliriz. 

Ümidim hilafına itilaf devletlerinin de işe karışmaları cihetine gelince: Bu fikir bizi İstiklal Harbine girmekten menetmemelidir. Bu vazife milletten daha ziyade biz kumandanlara düşüyor. Çünkü: Henüz Anadoluda müdafaa kudretini havi [savunma gücüne sahip] ordularımız vardır. Silahımız cephanemiz bitmiş değildir. Son fişeğini atmadan teslim olan bir kale kumandanı nasıl vatan haini addolunursa, biz de ona benziyoruz. Çünkü Anadolu bir kale, biz de onun kumandanlarıyız. ...

Kararım şudur: Şarkta muhtelif namlar [değişik isimler] altında bir takım teşekküller [oluşumlar] başlamıştır. Medeni alemin nazar-ı dikkatini celbe çalışan erbab-ı hamiyetten [vatanseverlerden] de fiilen istifade edebiliriz. İstanbuldaki milli blok vesair yerlerdeki bu kabil teşekküllerden de sonraları aynı istifade kabil olur. Evvela Şark teşekküllerini Erzurumda birleştirerek herhangi bir tehlikeye karşı bir milli taarruz hazırlamağı düşünüyorum. 

Yani bir milli Türk hükümeti esası. 

Eğer istiklalimize dokunulmaz, yalnız Şark vilayetleri tehlikeye düşerse derhal Erzurum'da bu milli hükumet faaliyete başlar ve ben de milli hükumetin emrinde bir ordu kumandanı olarak Şarkın müdafaasını deruhte ederim. Eğer tahminim veçhile tehlike bütün vatan için görülürse çıkacak hükumet yeni bir Türk milli devleti olur ve bizler de bütün vatanın müdafaa vazifesini deruhte ederiz. 

Böyle bir şekilde meselenin halli, tabii daha güçtür ve bütün arkadaşlarımızın Anadoluda kıtaları başında bulunmaları lazımdır. Derhal ilk fırsatta Şarktaki tehlikeyi bertaraf ederiz. [Sonra] Bütün kuvvetler Garba tevcih olunabilir. Ben bu vaziyette Şarktaki rolümü muvaffakıyetle yapabilirim. ... Zat-ı samilerinden [sizden] ricam da bir an evvel sizin de Anadoluya geç mekliğinizdir. Her makamın namuslu siması [İstanbul'daki namuslu yetkililer], genç kumandanların Anadoluya atılmasına taraftardır. Bunun için derhal sizin de bir vazife ile gelmeniz mümkündür. Eğer mümkün olmazsa hususi bir tarzda da gelebilirsiniz. 

Evvela Erzurum'da toplanalım ve milli hükumet esasını kuralım. Ben Trabzon ve Erzurum'da, siz gelinceye kadar bu esası hazırlarım

M. Kemal Paşa: 

- Evet bu da bir fikirdir. 

Ben: 

- Paşam fikir değil karardır. Ben işe başlayacağım ve ikmal-i namus [namusun gereğini yapmak] için uğraşacağım. Eğer iş tasavvur ettiğim gibi basit çıkmaz da [Anadolu'da] itilaf kuvvetleri işgalleri başlasa bile şarktaki [kuracağımız] milli Türk hükumeti kolay kolay mahvolmaz. ... 

Paşam İstanbulda çok kalmayınız ve buradaki diğer kumandanlar üzerinde de müessir olarak [onları etkileyerek] bir an evvel Anadoluyu kuvvetlendirelim. Bir çok batmış milletler istiklallerine kavuşurken asırlar doldurucu muazzam tarihi olan Türk milletini kurtaralım. 

M. Kemal Paşa: 

- Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeğe çalışırım (Teklifimin kabulünden Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin bilahare sarfınazar ettiğini [sonradan vazgeçtiğini] ve [bu konuşmamızdan] bir ay sonra arzusuna rağmen kendisinin İstanbuldan uzaklaştırıldığını atideki [aşağıda gelen] yazılardan öğrendim :1 - Gazinin Nutuk'u (sahife : 7) "Beni İstanbul'dan nefy ve teb'id [sürme ve uzaklaştırma] maksadiyle Anadoluya gönderenler...." ...) 

(Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 35-44.)

*

Evet, "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabının yazarı Halide Edib'e göre, Atatürk'ü Anadolu'ya Padişah Vahideddin göndermiş.

Görevi, doğuda halkı düşmana karşı silahlandıran Kâzım Karabekir'i durdurmak. 

Halide Edib'in, Atatürk'ün böylesi aşağılık bir görevi kabul ettiğini yazmış olması ilginç.

Bir an için iddiasının doğru olduğunu düşünelim. Atatürk, Padişah tarafından böyle bir vazife ile Anadolu'ya gönderildi ise, bu görevi yapma taahhüdünde bulunmuş, söz vermiş olmalıdır.

Bu durumda, Padişah'a, "Hayır efendim, Karabekir'in düşünce ve planlarını biliyorum, uzun uzun konuştuk. Vatanı savunma dışında bir düşüncesi yok. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır. Onu durdurmayı değil, bilakis ona yardımcı olmayı düşünmeliyiz" dememiş olması gerekiyor.

Çünkü, Halide Edib'in iddiası çerçevesinde düşünüldüğünde, bu, verilen vazifeyi kabul etmemesi anlamına gelir.

*

Evet, bir an için Halide Edib'in iddiasının doğru olduğunu düşünelim. 

Vahideddin'in, Anadolu'daki bir subayın, başında bulunduğu ülkenin topraklarını savunmasından rahatsız olmayacağı açıktır.

Fakat o subayın, başta Atatürk olmak üzere diğer subay arkadaşlarına "Gerekirse doğuda yeni bir hükümet, yeni bir devlet kurarız" demiş olmasından rahatsız olabilir. Olur.

"Biz burda neyiz?!.. Zaten devletimiz var, onu kurtaralım" diye düşünür.

Evet Padişah, Karabekir'in böyle laflar konuştuğunu duymuşsa, rahatsız olmuş olabilir.. Halide Edib'in "Padişah'ın Mustafa Kemal'i Kâzım Karabekir'e karşı Anadolu'ya göndermesi" iddiası ancak bu durumda anlaşılabilir hale gelir.

Fakat Vahideddin, Karabekir'in bu tür sözler sarfettiğini kimden duymuş olabilir?

O kişi, daha önce, ordudaki subayların kendisine karşı olup olmadıklarını sorduğu, bir muhbir olarak kullandığı Atatürk olabilir mi?

*

Karabekir'in Anadolu'ya ulaştığı tarih 19 Nisan 1919.

Vahideddin'in, (Halide Edib'e göre) Kâzım Karabekir'e takoz olsun diye Atatürk'ü Samsun'a gönderdiği tarih ise, sadece bir ay sonrası.

Ancak, Padişah'ın bu yöndeki yazılı resmî emri (iradesi) 30 Nisan tarihini taşıyor.

Yani, Kâzım Karabekir'in Vahideddin'i rahatsız eden (varsa) icraatının taş çatlasa 11 günlük olması gerekiyor..

Vahideddin, Karabekir'in icraatından değil, olduysa eğer, kendisine ispiyonlanan "yeni hükümet ve devlet" söylemlerinden rahatsız olmuş olabilir.

*

Kâzım Karabekir'in yazdıklarından ve sonraki süreçte yaptıklarından şunu anlıyoruz, kalbi dilinde bir adam.

Neyi düşünüyorsa onu söylüyor.

Atatürk ve İsmet İnönü gibi içten pazarlıklı değil. Sağ gösterip sol vurmuyor. 

Verdiği sözde duran mert bir asker. 

Padişah'ın huzuruna çıkınca da, yaranacağım diye dalkavukluk yapmıyor. 

Vahideddin'in, kendisine akıl verip tavsiyelerde bulunan bir subaya, Atatürk gibi, Anadolu'ya gittikten sonra da kendisine "Müfettiş Mustafa Kemal Paşa" değil de "Kulları Mustafa Kemal" imzasıyla telgraflar çeken bir "kul"unu tercih etmesi, insan tabiatındaki zaaflar dikkate alındığında şaşılacak birşey değil.

*

Evet, Atatürk, Erzurum Kongresi sırasında bir taraftan (Mazhar Müfit'in benzetmesiyle) saltanat ve hilafetin kurtulması için müftü efendi gibi dua eder, Padişah'a "Kulları" imzasıyla sadakat arzeden telgraflar gönderirken, gece de, yakın arkadaşlarına "Padişahlığa son vereceğiz, cumhuriyet ilan edeceğiz, tesettürü (örtünmeyi) kaldıracağız, millete şapka giydireceğiz" diye konuşuyordu.

Sanki tek eksiğimiz örtüsüzlük (çıplaklık, en azından İslam'a göre) ve şapkasızlıkmış gibi.

Adamın vizyonu, ve kendisini adadığı misyonu bu tür şeylerdi. 

*

Bunları, Mazhar Müfit yazdığı için biliyoruz.

Bilmediğimiz ise şu, acaba Atatürk, bunları, İstanbul'dayken İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) oradaki şefi Rahip Robert Frew'la (kendisinin Nutuk'taki ifadesine göre bir iki, arkadaşı Rauf Orbay'ın ve yaveri Cevat Abbas'ın ifadelerine göre ise iki üç kere) yaptığı mahrem görüşmelerde de söylemiş miydi?

Olduğundan farklı görünme, takiyye, duygu sömürüsü, inandıklarının tam aksini söyleme, gerçek düşüncelerini ise saklama, bütün bunlar, takip ettiği siyasetin temel taşlarını oluşturduğu için, Atatürk'ün, icraatı ile desteklenmeyen hiçbir kanaat beyanına inanmak mümkün değildir. 


"BEN SİZİN TAPTIKLARINIZDAN UZAĞIM!"

 

Dr. Seyfi Say




Seçim sath-ı mailine girmiş bulunuyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, adaylığını resmen açıkladı.

Zaten bilinen birşeydi, ayrıca söylemesine gerek yoktu, fakat Altılı Masa’yı “sinir etmek” için Kılıçdaroğlu’na adaylığını açıklama çağrısı yapması, bu herkesin bildiği sırrı yüksek sesle telaffuz etmesine yol açtı.

Altılı Masa’yı kurmuş olması, Kılıçdaroğlu’nun başarısı.. İstanbul ve Ankara belediyelerinin ardından cumhurbaşkanlığını da almak için “muhafazakâr” seçmene de göz kırpıyor, mütedeyyin kesimi rahatsız edecek açıklamalar yapmaktan kaçınıyor.

Diyelim ki Altılı Masa Kılıçdaroğlu’nu aday gösterdi, ve de seçildi. Bu “ılımlı” tavrı seçimden sonra da devam eder mi, bu soruya olumlu cevap vermek kolay değil.

*

Olumlu cevap vermek kolay değil, çünkü Türkiye’deki siyaset, “Atatürkçü siyaset”..

Atatürkçü siyasetin temel vasfı ise, “takiyye”den ibaret.. Yani, olduğundan farklı görünme, aldatma, hile, yalan dolan..

Atatürk, Samsun’a çıkışından önceki İstanbul "tatil"inden itibaren Padişah’a, Osmanlı Hükümeti’ne ve millete karşı takiyye yaptı, onların dinî duygularını kullandı (Böylesi samimiyetsiz kullanımlara Atatürkçüler “din istismarı” diyorlar), olduğundan farklı göründü, yapmayacağı şeyleri vaad etti, hatta bunlar için sular seller gibi yemin etti, asıl yapmayı tasarladıklarını ise (Mazhar Müfit, Süreyya Yiğit vs. gibi arkadaşları dışında) herkesten sakladı.

Sürekli yalan söyledi. (Atatürkçüler bunu kurmay zekâsı ürünü strateji ya da taktik olarak görüyorlar.)

Ve bu Atatürk “siyaset”i (Atatürkçü siyaset) Türkiye’nin, Türk siyaset hayatının alâmet-i farikası haline geldi.

Teamüle dönüştü, kurumsallaştı.

Artık siyasette yalana tenezzül etmeyen ya da bunu şeref ve haysiyeti için zül addedenlere “Siyasetten anlamıyor” deniliyor.

Yüz yıldır büyük ölçüde Atatürkçü siyasetle, yani yalan dolanla yönetiliyoruz.

O yüzden, siyasetçilerin bol keseden atıp tutmalarına inanmak içimizden gelmiyor.

Buna Kılıçdaroğlu da, Erdoğan da dahil.

*

Kılıçdaroğlu şu tür sözleri sürekli tekrarlıyor:

"Kavgayı değil, hoşgörüyü getireceğiz. Sevgiyi getireceğiz. Kimsenin kimliğini, kimsenin inancını, kimsenin yaşam tarzını sorgulayamayacağız. Bu ülkede beraber huzur içinde yaşayacağız. … Sağduyuyla hareket edeceğiz. Herkesi kucaklayacağız. Her düşünceye saygı göstereceğiz. … Ve biz, sizlere huzur içinde yaşayacağınız bir Türkiye yanında, iktidar sahiplerini özgürce eleştirebileceğiniz bir demokrasiyi de vaat ediyoruz. Rahatlıkla eleştirebileceksiniz. Korkmadan eleştirebileceksiniz. Acaba bir tweet atarsam, polis sabahın köründe gelip evimi basar mı? Hiçbir polis sabahın köründe attığınız tweet dolayısıyla, yaptığınız konuşma dolayısıyla kapınıza gelmeyecek. Eğer bir kişi sabahın altısında zili çalacaksa diyeceksiniz, zili duyarken sütçü geldi herhalde zili çaldı. Evet, Böyle bir Türkiye’yi inşa edeceğiz. Birlikte yapacağız. … Gençler, sizlere sözüm var. Onların feriştahı gelse, yolumuzdan asla dönmeyeceğiz. Kararlıyız.”

Bunlar hoş fakat boş laflar..

Birkaç yıl önce TBMM Başkanı İsmail Kahraman İstanbul'da bir konferans vermiş, orada, 1982 Anayasası’nın dindar anayasa sayılabileceğini ileri sürmüş, ayrıca anayasada laiklik ifadesinin yer almamasının birşey kaybettirmeyeceğini söylemişti.

Hayır, “Türkiye’ye Şeriat gelsin.. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi anayasada ‘Devletin dini, İslam dinidir’ kaydı yer alsın” demiyordu.

Dediği, “Batılılaşmışken, Avrupalılaşmışken tam batılılaşalım, tam Avrupalılaşalım, onlarınki gibi bir anayasamız olsun, laiklik diye bir ifade yer almasın”dı.

Hepsi bu kadar..

Peki, Kılıçdaroğlu ne yaptı?.. “Onun inancı da böyle.. Saygı duyarız” mı dedi?

Hayır!.. Bir bardak suda fırtına kopardı, öküzün altında buzağı aradı..

Ardından sazı eski “kanka”sı Devlet Bahçeli aldı, esti gürledi, köpürdü.

Kambersiz düğün olmaz babından Erdoğan da sazın tellerine dokundu, Mısır ve Tunus’a yaptığı akla ziyan “Şeriat’e karşı laiklik” tavsiyesini hatırlattı.

Ayrıca, “Anayasa’da İslam vurgusuna gerek yok” dedi.

Halbuki, İsmail Kahraman “Anayasa’da İslam vurgusu yapılsın” demiyordu. “Mevcut Anayasa’da laiklik vurgusuna gerek yok” diyordu.

*

Kılıçdaroğlu boş konuşuyor.

Sen eğer gerçek bir fikir hürriyetinden yanaysan, şunu diyebilmelisin: 

“Bu ülkenin parlamentosunda, milletin meclisinde, Şeriat de (İslam da) savunulabilmelidir. Ve ayrıca hiç kimse, vatandaşlık haklarından yararlanabilmek için herhangi bir faninin ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme dayatması ile karşılaşmamalıdır. Kimse kula kul olmaya zorlanmamalıdır. Allahu Teala’nın kitabındaki ilkelerine ve Peygamber-i Zîşan’ı (s.a.s.) eliyle gerçekleştirdiği inkılaplarına bile bağlılık yemini edilmezken ölmüş bir adamın ilke ve inkılaplarına kölece bağlılık yemini etme dayatması insanlık onur ve haysiyetine aykırıdır. Bu, Atatürk’ü putlaştırmaktır, put yapmaktır. Ve milleti aşağılayıp onu güdülen akılsız davar sürüsü yerine koymaktır. Atatürk’ün bile bir dediği bir dediğini tutmazken, bazen şöyle bazen böyle hareket etmişken, Papa’dan fazla katolik, kraldan fazla kralcı olurcasına Atatürk’ten fazla Atatürkçü olmak akla ziyandır.”

Bunu diyemediği sürece, Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinin bir kıymeti yoktur.

Sınırlı sorumlu özgürlükçülük edebiyatıyla ülkenin varabileceği bir yer yok.

Bu noktada Erdoğan ile arkadaşlarının da pek fazla sağlam pabuç olmadıkları, arızalarının bulunduğu kesin.

Ancak, onlardaki arızada, Kılıçdaroğlu ile yandaşlarının “şerrinden korkmaları”nın da rolü var.

Ayrıca, Erdoğan’ın “dindarların hak ve hürriyetleri” için atmış olduğu bazı olumlu adımlar söz konusu (Kuytul gibi isimler karşısında sergilenen aşırılıkları ve tahammülsüzlükleri unutmuş değiliz).. Kılıçdaroğlu’na gelince, ondan, daha fazlasını beklemek mümkün olmadığı gibi, “Acaba Erdoğan’ın yaptıklarını muhafaza eder mi, yoksa geriye dönüş mü yaşanır?” sorusu ortada duruyor.

*

Atatürk, 1937 yılında, bir kul olduğunu unutup haddini bilmezlik sergileyerek şöyle mantıksız ve tutarsız sözler sarfetmişti:

“Bizim devlet idaresindeki ana programımız, CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

Biz, Atatürkçü değiliz.

İlhamımızı, hayatı da yaratan Allahu Teala’nın yüce kitaplarındaki mutlak hakikatler (dogmalar) dışında bir yerde aramaktan yine Allahu Teala’ya sığınırız.

“Hayat”a gelince, domuzların yaşadığı şey de sonuçta bir hayattır.. Pislik böceklerinin de bir hayatı var. 

Pislik böceğinin "doğrudan doğruya hayattan" alacağı ilham ve bu ilham üzerine bina edeceği prensip/ilke ne olabilir?. Senin pisliğe batmış hayatın bir başkasına dayatacağın ilkenin hareket noktası ve esası olabilir mi?! Pislik böceği, kendi sübjektif/öznel ufkuyla sınırlı hayatından aldığı zevki diğer canlılar için de ilke haline getirmeye yeltendiğinde mazur görülebilir mi?! Hele bir de bu iğrenç hayvanî hayatıyla gururlanıp onu yaratan ve nasıl beslenip nasıl üreyeceğini takdir edenin sonsuz kudreti ve ilmine karşı küstahlık sergilerse onun bu dipsiz cehaleti için ne demek gerekir?

Hayatta ne yok ki, ne ararsan var.. Yeter ki iste, kafana göre birşeyler bulursun.. İyilik de kötülük de, pislik de temizlik de, yücelik de alçaklık da var hayatta.

Atatürk bilim ve felsefeden birazcık anlasaydı normların olgulardan çıkarılamayacağını, “olguların/hayatın” bizzat kendisinin norm olamayacağını idrak edebilirdi.

Ne yapalım, adamın aklı izanı idraki bu kadarcıkmış.

Onun için, aklını kullanmak yerine Atatürk’ü "sorgulanamaz" put yapanlara, Kur’an-ı Kerim‘den aldığımız ilhamla şöyle diyoruz:

“Hani İbrahim bir vakit, babasına ve milletine şöyle demişti: Gerçekten ben sizin taptıklarınızdan uzağım.

“Ben ancak beni yaratana taparım. Hiç şüphesiz O, beni doğru yola iletecektir.”

(Zuhruf, 43/26-7)

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."