Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
ABARTMADAN VE HASET ETMEDEN ("BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?")
ESKİ MÜFTÜ VE MİLLETVEKİLİ (28 ŞUBAT ZULMÜNÜN SEMBOLÜ) HASAN MEZARCI VE TRT'NİN TEŞKİLAT DİZİSİNİN SELEN'İ İLE YARBAY LEVENT'İ
Yaşadığımız dünyada rejim muhaliflerini zehirleme konusunda en büyük
şöhrete sahip isim, Rusya Devlet Başkanı Putin.
Zehirlettiği muhaliflerden biri,
Alexander Litvinenko’ydu.
‘Ölüm emrini Putin
verdi’ başlıklı bir haberde şunlar
söyleniyordu:
“İngiliz istihbaratı için çalışan eski Rus ajanı Alexander Litvinenko’nun
ölümüyle ilgili yürütülen soruşturmada, ‘Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in
Litvinenko’nun ölüm emrini verdiği’ iddiasında bulunuldu.
“Litvinenko ailesini temsil eden avukat
Ben Emmerson Londra’daki Yüksek Mahkemede yürütülen
soruşturmanın kapanış oturumunda yaptığı açıklamada, “Rusya
devletinin Litvinenko’nun ölümünden sorumlu olduğunu ve buna şüphe vermeyecek
kanıtların ortada olduğunu” iddia etti.
“Emmerson, “Litvinenko’nun ölüm
emrini Putin vermiştir. Bu organize suçun kanıtları ortadadır” dedi.
“Alexander Litvinenko’nun eşi Marina
da, “Soruşturmayla eşinin katillerinin ve onlara ödeme yapanların foyasının
ortaya çıktığını” kaydetti.
“Ancak İngiliz basınında yer alan haberlerde,
Kremlin’in Londra’da 6 aydır yürütülen soruşturmaya güvenmediği
belirtiliyor. Soruşturmanın başkanı Sir Robert Owen’ın dinledikleriyle
ilgili bir rapor hazırlaması ve bu yıl sonuna kadar raporu İçişleri
Bakanlığı’na sunması bekleniyor.
“Litvinenko 2006 yılında,
Londra’da bir otelde iki eski Rus
arkadaşı Andrei Lugovoy ve Dimitri Kovtun ile çay içtikten sonra, Polonyum-210
maddesinden zehirlenerek 43 yaşında hayatını kaybetmişti.
“Rusya, Lugovoy ve
Kovtun’u İngiltere’ye iade etmeyi reddetmiş, olay iki ülke ilişkilerinde
gerginliğe neden olmuştu. Litvinenko’nun eşi Marina eski Rus ajanının
ölümünden Rusya’yı sorumlu tutarken, Moskova yönetimi Litvinenko’nun
ölümüyle ilişkili olduğu yönündeki iddiaları reddediyor.”
(http://www.timeturk.com/olum-emrini-putin-verdi/haber-37776)
*
Putin’in bereketli
zehirinden nasiplenen bir başka muhalif, Aleksey
Navalny idi.
Konuyla ilgili olarak 3 Eylül 2020’de medyaya yansıyan “AB, NATO ve BM'den Rusya'ya
kınama: Navalny'nin zehirlenmesi alçakça ve ödlekçe” başlıklı
haber şöyleydi:
Almanya’nın
Rus muhalif Aleksey Navalny’nin Sovyet dönemi Noviçok sinir gazı ile
zehirlendiğini açıklamasının ardından AB’nden ve NATO’dan Rusya’ya sert kınama
geldi.
Çarşamba
günü yapılan açıklamalarda Rusya’ya suikast girişimi ile ilgili detaylı bir
soruşturma yapma çağrısında bulunan AB, sorumluların zaman kaybedilmeden
mahkemeye çıkarılmasını istedi.
Euronews’in
haberine göre, “Kimyasal silahların kullanımı hiçbir koşul ve şart altında
kabul edilemez ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir” diyen AB Dışişleri
Temsilcisi Josep Borrell, konunun takipçisi olacaklarını kaydetti.
Almanya
Başbakanı Angela Merkel de tüm batı ülkelerinin Kremlin’den konuya ilişkin
cevap talep etmesini ve kınamaya katılmalarını istedi. Merkel “Aleksey
Navalny’nin bir suç kurbanı olduğu kesin. Susturulmak istendi ve ben bunu Alman
devleti adına en sert şekilde kınıyorum” şeklinde açıklama yaptı.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson da gelişmeyi ‘akıl almaz’ olarak
değerlendirirken Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “şok edici ve
sorumsuzca” şeklinde değerlendirdi. İtalyan Dışişleri Bakanı da ayrıca
Navalny’nin zehirlenmesini ülkesi adına sert biçimde kınadı.
KOMİSYON BAŞKANI: ALÇAKÇA VE ÖDLEKÇE
AB Komisyonu
Başkanı Ursula von der Leyen ise “Bir kez daha alçakça ve ödlekçe bir hareket”
ifadelerini kullandı.
NATO Genel
Sekreteri Jens Stoltenberg de “askeri bir sinir gazının bu şekilde şok edici
kullanımını kınadığını” duyurdu ve Rusya’ya şeffaf ve detaylı bir soruşturma
yapma çağrısında bulundu.
BMGK SÖZCÜSÜ: RUS HALKI KENDİNİ
KORKMADAN İFADE EDEBİLMELİ
Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Sözcüsü John Ulyot da sosyal medya hesabından
paylaştığı mesajda “Rus halkı görüşlerini özgürce, korkmadan ve hiçbir
yaptırıma uğramadan ifade etme hakkına sahiptir. Hele sinir gazı gibi
yaptırımlar hiç olamaz.”
Çarşamba
günü Almanya’nın askeri laboratuarlarında yapılan testlerin sonuçları
açıklanmış ve bulunan kanıtların Türkçe’deki tabiri ile “su götürmez”
(unequivocal) olduğu belirtilmişti.
(https://tr.euronews.com/2020/09/03/ab-nato-ve-bm-den-rusya-ya-k-nama-navalny-nin-zehirlenmesi-alcakca-ve-odlekce)
*
Bu zehirleme taraklarında ABD ve
İsrail gibi ülkelerin bezlerinin olmadığı zannedilmesin, hiç kuşkusuz onlar da
bu işlerde en az Rusya kadar tecrübe ve maharet sahibidir.
Fark şurada ki, Rusya dışındaki
ülkelerde bu zehirleme işlerine bizzat devlet başkanı değil de daha alt düzey yetkililer
karar veriyor gibi görünüyor.
Mesela şu habere bakalım:
“IRAK’ın
Musul kentindeki 45 IŞİD militanının yemeklerine zehir katılarak öldürüldüğü
bildirildi
“Erbil’deki İRNA muhabirine
açıklamada bulunan yerel kaynaklar, yemekten zehirlenen 100 kadar militanın da hastaneye kaldırıldığını söyledi. Musul’un
Vadi Hicr mahallesinde verilen bir toplu iftarda IŞİD militanlarının
yemeklerine zehir katıldığını belirten kaynaklar, halkın, yaptığı katliamlar
nedeniyle IŞİD’den bu şekilde intikam almak istediğini söyledi.
“Zehirlendikten sonra hastaneye
kaldırılan bazı IŞİD militanlarının durumunun ağır
olduğunu belirten kaynaklar, Musul’da IŞİD’e karşı direniş
komiteleri oluşturulduğunu ve bunların çeşitli yöntemlerle militanlarla
mücadele ettiklerini ifade etti.”
(http://www.internethaber.com/isid-militanlarini-iftarda-zehirlediler-799671h.htm)
Görüldüğü gibi, 45 kişi ölmüş, 100
kişi hastaneye kaldırılmış, ve bunlardan bazılarının durumu ağırmış.
Aralarından ölen mutlaka olmuştur.
45 kelimesi kolay söyleniyor da, o
kadar basit değil.. 5 değil, 15 değil, 25 değil..
Bu kadar kişi ölünce tabiî mesele
anlaşılmış.. Sadece bir kişi zehirlenmiş olsa, “Eceli gelmiş ki öldü” denilir,
geçilirdi.
*
Yukarıda, Putin’in muhalifleri
zehirletmiş olduğunu görmüştük.
Bizim 28 Şubatçılar bu noktada
Putin’e fark atmış bulunuyorlardı. Çünkü portföyleri daha zengindi, çünkü, zehirleyip öldürmek yerine daha işe
yarar çözümleri devreye koyma becerisi gösterebiliyorlardı: Delirtmek gibi.
Öldürmekten daha beter bir ceza..
Adam zihnen ve manen ölüyor, fakat ceset olarak yaşıyor. Buna yaşamak denirse..
Evet, Hasan Mezarcı’dan söz
ediyoruz.
Mezarcı, aklı başında bir müftü idi. Sonra Refah Partisi’nden milletvekili oldu. Sıkı bir anti-Kemalistti. Sesini bütün Türkiye’ye duyurmayı başarmıştı.
Şimdilerde MİT'le ve başka derinliklerle iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide
bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya
çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları
Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını
nakış nakış örmekle meşguldü. Gayet aklı başında, zeki, cesur, atak,
bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı.
Dikkat çekici çıkışlar yapıyordu. Mesela
Ali Şükrü Bey cinayetini TBMM gündemine getirmişti. Anıtkabir adlı anıt yatırın yıkılmasını teklif edecek kadar "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" bir adamdı.
Sonra tutuklandı, hapis cezası aldı,
ve hapishaneden Hz. İsa olarak çıktı.
Bir başka Refah Partisi
milletvekili, Şevki Yılmaz, onun hakkında “Hasan
Mezarcı kitleleri etkiledi, o nedenle ondan intikam aldılar” diye
konuşmuştu.
Şevki Yılmaz, Yeni Şafak gazetesine
şunları söylemişti:
“HASAN MEZARCI’YI İĞNELERLE BU HALE GETİRDİLER
“Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem
sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan
Mezarcı için şu sözleri sarfetti.
“Hasan Mezarcı çok eski
arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen
biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha
tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlementoya girdi. Bir
milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur.
Kardeşimizi cezaevine attılar. O zaman da beni zehirliyorlar diye
bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama
sonra ben İsa’yım diyor. Bunlar bugün tıpta
yapılabiliyor. Biz de hicret etmeseydik belki size Musa’yım
diyecektim. (Onlar) Silivri’de beş yıldızlı otelde
yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların (Silivri’de yatanların) eline bir
düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu
ne haldedir? Bugün Sivas’ta hiçbir
eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan
eza ve cefayı bir düşünün. Hasan Mezarcı kitleleri
etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar.”
(http://www.yenisafak.com.tr/gundem/saadet-partisine-yakisan-ak-parti-ile-birlik-yapmaktir-2090275)
Evet, Hasan Mezarcı,
yargılamalar sırasında “Beni zehirliyorlar” diye bağırmış.. Fakat dinleyen kim!..
1954 doğumlu Mezarcı Düzce'nin Aydınpınar köyünden.. İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur'an Kursu'nda hafız olmuş.. Mezun olduğu okullar Düzce İmam Hatip Lisesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.. Sakarya'nın Akyazı ilçesinde beş, Ümraniye'de ise üçbuçuk yıl müftülük yaptı. 1991-95 yılları arasında Refah Partisi milletvekili olarak TBMM'de bulundu. Atatürk hakkındaki açıklamalarından dolayı medyada aleyhinde kampanya başlatıldı, bunun sonucu olarak hem Refah Partisi'nden ihraç edildi hem de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu yüzden Almanya'ya gitti, sonra döndü, ve hapse atıldı.
Hapisten çıktığında artık eski Hasan Mezarcı yoktu.
*
Yılmaz, "Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar” diyor. Sadece ondan intikam almadılar, onun şahsında bütün bir (Kemalizm şirk ve küfürüne bulaşmak istemeyen) müslüman kitleden intikam aldılar.
Onun şahsında Müslümanlar'ı aşağıladılar.
Hasan Mezarcı, 28 Şubat ihaneti ve zulmünün "yaşamıyor gibi yaşayan" sembolüdür.
Öldürülen sembolleri ise "kaza sonucu" ölen Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ile Muhsin Yazıcıoğlu idi.
Süründürülen sembolleri de, siyasî hayatı bitirilen ve "trilyon davası" ile itibarsızlaştırılıp kolu kanadı kesilen Prof. Necmettin Erbakan ile, hapse attırılan ve sonra yalnızlaştırılıp unutturulan Hasan Celal Güzel idiler.
Bir de 28 Şubat'tan nemalanan, önü açılanlar var.
Onlara hiç girmeyelim.. Onlar kendilerini biliyorlar.
*
Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i
konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa,
istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin
kabul etmesi gerekiyor.
Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey
Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından yakalanıp esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğunu zannedecek şekilde hafızasıyla oynanmıştır.
"İlaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in yapmış olduğuna inandırılmıştır.
Öyle ki, Altay'ın kendisinin gerçek "abi"si olmadığına, (MİT'çiler tarafından beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden) onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna kani olmuştur.
Böylece, öz babası ve abisini, "kendisini aldatıp
zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelmiştir.
*
Teşkilat dizisi, bu mevzuyu Selen örneği ile bırakmadı, buna bir de, düşman karanlık odağın Türkiye sorumlusu Davut’u ekledi.
Dizinin yeni sezonunun süper kötü adamı "kusursuz kötülük" Davut, MİT’çilerle samimiyet kurmayı başarmış, aralarına sızmıştır. Çünkü, “epilepsi” (sara) hastası olan yaşlı bir kahraman subayın, Yarbay Levent Karayurt’un yüzünü kendisine naklettirmiş, onun kimliğini çalmış, sanki Davut değil de Yarbay Levent’miş gibi yaşamaya başlamıştır.
(Bu arada Davut, ABD’de yaşayan Doruk adlı üstün
yetenekli bir bilgi işlem uzmanı Türk’ten de entrikaları için yararlanır, fakat
sonra onu öldürür. Kara Doruk, Sarı Davut’un kurbanı olmuştur.)
Ancak Davut, bütün ustalığına rağmen, “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” hesabı, yakayı Türk istihbaratına kaptırmaktan kurtulamaz.
Dişleri kadar koku
alma duyusu da olağanüstü gelişmiş olan Kurtbey Altay, onun maskesini düşürmeyi
başarır. Dizinin 180’inci bölümünün sonu ve 181’inci bölümünün başında buna şahit
oluruz. Altay, sahte Yarbay Levent’i, her zaman devam ettiği
kahvehanede çay içerken enseler. Davut’a, Yarbay Levent kimliğine bürünmüş olduğunu nasıl anladıkları sorusuna cevap olacak şekilde şunu der:
“- (Yüz ameliyatını yapan doktor) İsmet Hoca
ölmeden önce senin ve rahmetli Levent Yarbay’ın yüzlerini çizmeyi de başarmıştı.”
Davut şaşırmıştır:
“- Bu kadarını kimse hesaplayamaz.”
Devreye Hilal girer:
“- Senin problemin bu. Yani tek akıllı sen
kendini sanıyorsun di mi?!”
Konuşma bu minval üzere devam eder. Altay,
Davut’a şunu der:
“- Yarbay’ın hastalığından faydalandın. Ameliyattan (yüzlerinizi değiş tokuş ettikten) sonra yıllarca adama ilaç verip beynini yıkadın.”
Davut, Altay’ın sözünü tamamlamasına
fırsat vermez, araya girer:
“- Öldüğünde kendisini Davut sanıyordu. O
benim ustalık eserim. Yazık oldu.”
*
Eski müftü ve eski milletvekili Hasan Mezarcı’ya da yazık oldu. O, ölmedi, "yaşamıyor gibi yaşıyor", ve kendisini Hz. İsa zannediyor.
Ve günü geldiğinde kendisini Hz. İsa zannediyor olarak ölecek.
Peki, "O benim ustalık eserim" diyerek onun felaketiyle övünme makamında olan kim?
"İbrahim, kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?"
“TEŞKİLATLAR YIPRANMASIN MANTIĞI DEVLETİ YIPRATTI”
Baziları, “Katil devlet!” diye
slogan atıyorlar.
Yanlıştır..
Devlet, katil olmaz..
Olamaz.
Çünkü devlet, üç ayrı öğeden
oluşur. “Toprak (vatan), halk (millet)
ve siyasî teşkilatın (rejim demeyelim)” toplamıdır.
Devletin toprak unsuru
kalkıp cinayet işlemeye azmedemeyeceğine, ve bir cinayete halkın/toplumun tamamı (ve bu arada, öldürülenlerin
akrabaları, çocuklar, yaşlılar, farklı dünya görüşünü savunanlar vs.)
katılamayacağına göre, devlet cinayet işleyemez.
Ama, devlet kurumlarında çalışan bazı kişiler,
yetkilerini ve devletin (yani bir toprak parçası üzerinde bağımsız siyasî
teşkilat kurmuş milletin) kendilerine sunduğu
imkânları sûistimal edebilir, kötüye kullanabilir, cinayet de dahil her
“haltı yiyebilir”ler (hırsızlık, yolsuzluk, yetki gasbı, kayırmacılık/torpil,
nepotizm, yasaları ihlal vs.).
Mesela Türkiye’de böyle “her haltı yiyebilen” sürü
sepet cani, devlet kurumlarında sözde hizmet edip çalışabilmiştir.
*
Eski Emniyetçi Hanefi Avcı şunları yazmıştı:
“… Susurluk olayları
yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı,
mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma
İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım
zaman “JİTEM diye bir teşkilat yok” denilmiş, sadece
“var” dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum
olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasına, her ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına,
yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen “JİTEM var” dediğim
için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten
yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve
bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama “sen
olmayan JİTEM’e var dedin” diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”
(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s.
75)
MİT ve
askerlerin Susurluk kazası yüzünden (ki
bu kazada, “resmen aranan suçlu” Abdullah Çatlı,
milletvekili Sedat Bucak ve İstanbul eski Emniyet
Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ aynı otomobilde yolculuk
yaparken vefat etmişlerdi) Hanefi Avcı ile uğraşmış olmaları, ister istemez,
MİT ve TSK içindeki bazı “yerli milli, vatansever”
tiplerin, söz konusu kaza ile gündeme gelen “hukuksuz” (yani suç olan) işlerin bir parçası olma
durumuna düşmüş bulundukları şüphesine yol açmaktadır.
Hanefi Avcı gibi il emniyet müdürlüğü de dahil olmak
üzere her düzeyde hizmet vermiş, emniyet istihbaratının teknik altyapısının ve
donanımının geliştirilmesine önemli katkılar sağlamış tecrübeli bir
emniyetçiyle bile uğraşan MİT‘in (daha doğrusu
MİT’teki “suç işlemeye yatkın” tiplerin), sıradan vatandaşlara neler
yapabilecekleri tahmin edilebilir.
Tabiî ki Susurluk kazası,
bir tetikçi olduğu bilinen Abdullah Çatlı gibi sözde
aranan, fakat bürokratlarla ve siyasetçilerle “Al takke ver külah!” gününü gün eden,
edebilen “suçlular”ın işleyebileceği türden silahlı eylemleri akla
getirmektedir.
Aynı şekilde, Hanefi Avcı’nın kitaplarında sözünü
ettiği “JİTEM hukuksuzlukları” da fırından ekmek, manavdan elma
çalma türünden suçlar değildir.
“Hayır, hukuksuzluk yoktur” denilemediği, JİTEM’den bir
defa bahsedildiğinde çorap söküğü gibi herşey açığa çıkacağı için, birileri “JİTEM yoktur, sizi gidi paranoyaklar!” demekten
başka çare bulamamışlardır.
*
JİTEM denilince akla ilk gelen isimlerden biri, Yeşil Mahmut Yıldırım..
MİT eski
Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, söz
konusu hukuksuzluklar hakkında şunları söylemişti:
“Teşkilatlar yıpranmasın” mantığının
“devleti yıprattığı” kanaatini taşıyorum. Ancak halen benim gibi
düşünmeyenler devlete hakim. Yılların biriken kirliliğinin arkasındaki mantık
bu. Birisi her türlü suçu işleyip, “Ne yaptımsa devlet
için yaptım” diyor. Öteki de, “gizlilik” “sır” kavramlarını işaret
ederek suçu örtüyor….
“… Teşkilatın [MİT’in] elemanları
arasında yüzlerce “Yeşil” var. Önce de vardı, yetkililer ne derse desinler,
bundan sonra da olacaktır. “Yeşil”, konumu ve üstlendiği
görevler itibariyle “Susurluk”un küçük bir parçası olabilirdi. Ancak onun adı
çok abartılarak “Susurluk” olayı saptırıldı, örtüldü.”
(https://www.milliyet.com.tr/the-others/devlet-susurluk-la-yuzgoz-oldu-5303764)
*
Evet, devlet cinayet işlemez.. Katil olmaz.
Fakat, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyebilme
imtiyazına sahip “resmî görev sahibi” caniler,
milletin kendilerine sunduğu imkânları kullanarak cinayet işlemiştir,
işleyebilmektedir.
Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden “JİTEM yoktur,
var diyen suçludur” mantığıyla hareket eden, “üç maymun”u oynayan
insanlıktan nasipsiz siyasetçi ve bürokratlar ise,
fiilen bu cinayetlere katılmasalar bile, zımnen onayladıkları ve destek
oldukları için suçludurlar.
Bu dünyada hesap vermeyebilirler, fakat ahirette
karşılığını alacakları kesindir.
*
Evet, devlet cani değildir..
Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, caniler için dikensiz gül bahçesi olabilmiştir.
Ve bu “hukuksuzluk”ları onaylamayanlarla, bazı cani
ruhlu MİT’çiler ve askerler, Hanefi Avcı ile nasıl uğraşmışlarsa, aynı şekilde uğraşmışlardır.
Yine de Hanefi Avcı, Emniyet ve yargıda geniş bir
arkadaş ve dost çevresine sahip olduğu ve “hukuksuzluk yöntemleri”ne vakıf bulunduğu için
şanslıydı.
Ya şanslı olmayanlar?..
SELANİKLİ ATATÜRK'ÜN "MADE IN ENGLAND" DAMGALI TALİHİ
UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 86 Selanikli Atatürk’ün, Samsun’a doğru yola çıkışından bir gün önce, 15 May...
-
Sahte kahraman, anasına yazdığı mektupta böyle diyor. Netice görmese Samsun'a çıkmazmış. O neticeyi gösterenler İngilizler. Mevzubah...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...