ABARTMADAN VE HASET ETMEDEN ("BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?")

 

(BİZE SOSYAL MEDYADAN, İNTERNETTEKİ BİRTAKIM MECRALARDAN HAKARET EDİP SÖVENLER, GENELDE ÖZ VE HAKİKİ KEMALİSTLER DEĞİL, ARAMIZDAKİ DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ MASKELİ MÜNAFIKLAR İLE TEK DERDİ DÜNYALIK OLAN "DÜZEN"BAZ SATILMIŞLAR) 


Dr. Seyfi Say kimdir? 1963 yılı ilkbaharında Sivas’ın Gürün ilçesinin Karadoruk köyünün Aşağı Çatkara mezrasında dünyaya gelen Say, ilkokul çağına kadar köyünde yaşadı. İlkokulu Gürün’de Kurultay İlkokulu’nda bitirdikten sonra Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nde ortaöğrenimine devam etti. 1978 yılında CHP iktidarı döneminde birçok arkadaşı gibi okulunu terk edip öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Liseyi ilçesinde Gürün Lisesi’nde bitirdikten sonra öğrenimine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde devam etti. 1987 yılında, İslâm, Kadın ve Aile, Gülçocuk ve İlim ve Sanat dergilerini yayınlayan Vefa Yayıncılık’ta çalışmaya başladı. 1988-90 yıllarında Almanya’da ikamet etti ve Münster Üniversitesi’nin dil enstitüsünde “Yabancı Dil Olarak Almanca” kursu görerek sertifika aldı. 1991 yılında yurda dönerek tekrar Vefa Yayıncılık’ta çalışmaya başladı. 1993 yılından itibaren İslâm, Kadın ve Aile, Panzehir ve İlim ve Sanat dergilerinin son genel yayın yönetmeni olarak hizmet verdi. 1997 yılında 28 Şubat sürecinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hakkında dava açıldı, çıkan basın affı sayesinde mahkumiyetten kurtuldu. 1998 yılında aynı grubun çıkardığı Sağduyu gazetesinde yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak çalıştı. 1999 yılında gazete de kapandıktan sonra işsiz kaldı. 2000 yılında, İhlas Holding’in haber ajansı İHA’da çalışmaya başladı. Aynı yıl Almanya’da talebe ve muhibbanından bir gruba “Ben Seyfi’nin canından endişe ediyorum, MİT her yerde bu çocuğun karşısına çıkıyor, onu buraya getirip yerleştirebilir misiniz?” diyen Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan’ın talimatı üzerine ABD’ye yerleşmek üzere hazırlanmaya başladı ve İHA’dan ayrıldı. Ancak bu girişimi, ABD’nin vize vermemesi yüzünden gerçekleşmedi. 2004’e kadar, Phonomed İşitme Cihazları firmasının genel müdürlüğü de dahil olmak üzere farklı işlerde çalıştıktan sonra o yıl GSM şirketi AVEA’da basın danışmanı olarak çalışmaya başladı. 2006 yılında Denizcilik Müsteşarlığı’nın sözleşmeli personeli olarak memuriyet hayatına dahil oldu. 2011 yılında, 1996 yılında başlamış olduğu, 28 Şubat süreci yüzünden yarım kalan doktorasını Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nde tamamladı. 2013 yılında Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin akademik kadrosunda yardımcı doçent unvanıyla yer aldı. 2015 yılında uzman unvanıyla Ulaştırma Bakanlığı’na geçiş yaptı. Aynı yılın sonlarında TBMM’de kurum müşaviri olarak çalışmaya başladı. 2018 yılı başında tenzil-i rütbe ile ve maaşı yarıya yakın biçimde azaltılarak müze araştırmacılığı kadrosuna kaydırıldı. Dört yıl Dolmabahçe ve Topkapı saraylarında bu unvanla çalıştıktan sonra 2022 yılında emekliye ayrıldı. Millî Gazete, Hür Gelecek, Akşam, Yeni Şafak ve Sağduyu gazeteleri ile İslâm, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile, Kitap Dergisi, Alternatif Yurtdışı Eğitim Dergisi, Rıhle, Yeni Türkiye, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, İnsan&İnsan ve Beyan gibi dergilerde bazısı müstear isimle olmak üzere yazıları yayınlanmış bulunan Say evli ve sekiz çocuk babasıdır. Basılmış telif eserleri şunlardır: İbn Haldûn’un Düşünce Sistemi ve Uluslararası İlişkiler Kuramı (İstanbul 2011), Uluslararası Siyaset Sosyolojisi (Ankara 2014), Uluslararası Siyaset Sosyolojisi Açısından İbn Haldun (Ankara 2014). İngilizce, Almanca ve Arapça’dan yaptığı çeviriler ise şunlardır: W. Lance Bennett, Politik İllüzyon ve Medya (İstanbul 2000); Charles Kingsley, Antik Rejim (İstanbul 2004); Aubrey Herbert - Henry Morgenthau, Devler Ülkesinde Devler Savaşı (İstanbul 2005); Joseph Hammer-Purgstall, Kırım Hanlığı Tarihi (İstanbul 2013); Farabî, Üstün Ülke: el-Medînetü’l-Fazıla (Ankara 2012); M. Tahir Karahî, Şeyh Şamil’in Cihat Hatıraları (Osmanlıca’dan latinizasyon, İstanbul 1998).


Arkadaşın çok abartılı bir özgeçmişi verimiş. Vasatlık ve vasat altılık ancak bu kadar kutsanır.Bürokrasi hikayesinde hemşehrisi bir kudretli siyasinin dokunuşları aşikar. Yani abartmayalım.



Hayrola kıskandın mı? Gerçek adınla çık da konuşalım. Herkesin, herkesin hayatına dokunduğu yerler vardır. Biz onların reklamını yapmıyoruz. Dediğim gibi, gerçek isminle çık konuşalım. Delikanlı ol, saklanma

@SaySeyfi
Her dokunuşu anlatmamış olsam da, hayat hikayemi daha geniş biçimde şu yazı dizisinden okuyabilirsiniz:

Bu tipin X'teki paylaşımlarını inceledim. Kim olabileceği konusunda bir tahminim var. Onun hayatına da dokunmuştum

Bu tip, olağanüstü yağcı, sinekten yağ çıkaran türden bir istismar (semere üretme) virtüözüdür. Takma adla bile "hemşehrisi bir kudretli siyasi" diyerek İsmet Yılmaz'a yağ çekiyor

İsmet Yılmaz'ın bana çok yardımı dokundu, müteşekkirim. Fakat dört teklifini kabul etmedim. Burada saymayacağım

ESKİ MÜFTÜ VE MİLLETVEKİLİ (28 ŞUBAT ZULMÜNÜN SEMBOLÜ) HASAN MEZARCI VE TRT'NİN TEŞKİLAT DİZİSİNİN SELEN'İ İLE YARBAY LEVENT'İ

 












Yaşadığımız dünyada rejim muhaliflerini zehirleme konusunda en büyük şöhrete sahip isim, Rusya Devlet Başkanı Putin.

Zehirlettiği muhaliflerden biri, Alexander Litvinenko’ydu.

‘Ölüm emrini Putin verdi’ başlıklı bir haberde şunlar söyleniyordu:

“İngiliz istihbaratı için çalışan eski Rus ajanı Alexander Litvinenko’nun ölümüyle ilgili yürütülen soruşturmada, ‘Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Litvinenko’nun ölüm emrini verdiği’ iddiasında bulunuldu.

“Litvinenko ailesini temsil eden avukat Ben Emmerson Londra’daki Yüksek Mahkemede yürütülen soruşturmanın kapanış oturumunda yaptığı açıklamada, “Rusya devletinin Litvinenko’nun ölümünden sorumlu olduğunu ve buna şüphe vermeyecek kanıtların ortada olduğunu” iddia etti.

“Emmerson, “Litvinenko’nun ölüm emrini Putin vermiştir. Bu organize suçun kanıtları ortadadır” dedi.

“Alexander Litvinenko’nun eşi Marina da, “Soruşturmayla eşinin katillerinin ve onlara ödeme yapanların foyasının ortaya çıktığını” kaydetti.

“Ancak İngiliz basınında yer alan haberlerde, Kremlin’in Londra’da 6 aydır yürütülen soruşturmaya güvenmediği belirtiliyor. Soruşturmanın başkanı Sir Robert Owen’ın dinledikleriyle ilgili bir rapor hazırlaması ve bu yıl sonuna kadar raporu İçişleri Bakanlığı’na sunması bekleniyor.

“Litvinenko 2006 yılında, Londra’da bir otelde iki eski Rus arkadaşı Andrei Lugovoy ve Dimitri Kovtun ile çay içtikten sonra, Polonyum-210 maddesinden zehirlenerek 43 yaşında hayatını kaybetmişti.

“Rusya, Lugovoy ve Kovtun’u İngiltere’ye iade etmeyi reddetmiş, olay iki ülke ilişkilerinde gerginliğe neden olmuştu. Litvinenko’nun eşi Marina eski Rus ajanının ölümünden Rusya’yı sorumlu tutarken, Moskova yönetimi Litvinenko’nun ölümüyle ilişkili olduğu yönündeki iddiaları reddediyor.”

(http://www.timeturk.com/olum-emrini-putin-verdi/haber-37776)

*

Putin’in bereketli zehirinden nasiplenen bir başka muhalif, Aleksey Navalny idi.

Konuyla ilgili olarak 3 Eylül 2020’de medyaya yansıyan AB, NATO ve BM'den Rusya'ya kınama: Navalny'nin zehirlenmesi alçakça ve ödlekçe” başlıklı haber şöyleydi:

Almanya’nın Rus muhalif Aleksey Navalny’nin Sovyet dönemi Noviçok sinir gazı ile zehirlendiğini açıklamasının ardından AB’nden ve NATO’dan Rusya’ya sert kınama geldi.

Çarşamba günü yapılan açıklamalarda Rusya’ya suikast girişimi ile ilgili detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulunan AB, sorumluların zaman kaybedilmeden mahkemeye çıkarılmasını istedi.

Euronews’in haberine göre, “Kimyasal silahların kullanımı hiçbir koşul ve şart altında kabul edilemez ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir” diyen AB Dışişleri Temsilcisi Josep Borrell, konunun takipçisi olacaklarını kaydetti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel de tüm batı ülkelerinin Kremlin’den konuya ilişkin cevap talep etmesini ve kınamaya katılmalarını istedi. Merkel “Aleksey Navalny’nin bir suç kurbanı olduğu kesin. Susturulmak istendi ve ben bunu Alman devleti adına en sert şekilde kınıyorum” şeklinde açıklama yaptı.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson da gelişmeyi ‘akıl almaz’ olarak değerlendirirken Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “şok edici ve sorumsuzca” şeklinde değerlendirdi. İtalyan Dışişleri Bakanı da ayrıca Navalny’nin zehirlenmesini ülkesi adına sert biçimde kınadı.

KOMİSYON BAŞKANI: ALÇAKÇA VE ÖDLEKÇE

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise “Bir kez daha alçakça ve ödlekçe bir hareket” ifadelerini kullandı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de “askeri bir sinir gazının bu şekilde şok edici kullanımını kınadığını” duyurdu ve Rusya’ya şeffaf ve detaylı bir soruşturma yapma çağrısında bulundu.

BMGK SÖZCÜSÜ: RUS HALKI KENDİNİ KORKMADAN İFADE EDEBİLMELİ

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) Sözcüsü John Ulyot da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajda “Rus halkı görüşlerini özgürce, korkmadan ve hiçbir yaptırıma uğramadan ifade etme hakkına sahiptir. Hele sinir gazı gibi yaptırımlar hiç olamaz.”

Çarşamba günü Almanya’nın askeri laboratuarlarında yapılan testlerin sonuçları açıklanmış ve bulunan kanıtların Türkçe’deki tabiri ile “su götürmez” (unequivocal) olduğu belirtilmişti.

(https://tr.euronews.com/2020/09/03/ab-nato-ve-bm-den-rusya-ya-k-nama-navalny-nin-zehirlenmesi-alcakca-ve-odlekce)

*

Bu zehirleme taraklarında ABD ve İsrail gibi ülkelerin bezlerinin olmadığı zannedilmesin, hiç kuşkusuz onlar da bu işlerde en az Rusya kadar tecrübe ve maharet sahibidir.

Fark şurada ki, Rusya dışındaki ülkelerde bu zehirleme işlerine bizzat devlet başkanı değil de daha alt düzey yetkililer karar veriyor gibi görünüyor.

Mesela şu habere bakalım:

“IRAK’ın Musul kentindeki 45 IŞİD militanının yemeklerine zehir katılarak öldürüldüğü bildirildi

“Erbil’deki İRNA muhabirine açıklamada bulunan yerel kaynaklar, yemekten zehirlenen 100 kadar militanın da hastaneye kaldırıldığını söyledi. Musul’un Vadi Hicr mahallesinde verilen bir toplu iftarda IŞİD militanlarının yemeklerine zehir katıldığını belirten kaynaklar, halkın, yaptığı katliamlar nedeniyle IŞİD’den bu şekilde intikam almak istediğini söyledi.

“Zehirlendikten sonra hastaneye kaldırılan bazı IŞİD militanlarının durumunun ağır olduğunu belirten kaynaklar, Musul’da IŞİD’e karşı direniş komiteleri oluşturulduğunu ve bunların çeşitli yöntemlerle militanlarla mücadele ettiklerini ifade etti.”

(http://www.internethaber.com/isid-militanlarini-iftarda-zehirlediler-799671h.htm)

Görüldüğü gibi, 45 kişi ölmüş, 100 kişi hastaneye kaldırılmış, ve bunlardan bazılarının durumu ağırmış. Aralarından ölen mutlaka olmuştur.

45 kelimesi kolay söyleniyor da, o kadar basit değil.. 5 değil, 15 değil, 25 değil..

Bu kadar kişi ölünce tabiî mesele anlaşılmış.. Sadece bir kişi zehirlenmiş olsa, “Eceli gelmiş ki öldü” denilir, geçilirdi.  

*

Yukarıda, Putin’in muhalifleri zehirletmiş olduğunu görmüştük.

Bizim 28 Şubatçılar bu noktada Putin’e fark atmış bulunuyorlardı. Çünkü portföyleri daha zengindi, çünkü, zehirleyip öldürmek yerine daha işe yarar çözümleri devreye koyma becerisi gösterebiliyorlardı: Delirtmek gibi.

Öldürmekten daha beter bir ceza.. Adam zihnen ve manen ölüyor, fakat ceset olarak yaşıyor. Buna yaşamak denirse..

Evet, Hasan Mezarcı’dan söz ediyoruz.

Mezarcı, aklı başında bir müftü idi. Sonra Refah Partisi’nden milletvekili oldu. Sıkı bir anti-Kemalistti. Sesini bütün Türkiye’ye duyurmayı başarmıştı. 

Şimdilerde MİT'le ve başka derinliklerle iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü. Gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

Dikkat çekici çıkışlar yapıyordu. Mesela Ali Şükrü Bey cinayetini TBMM gündemine getirmişti. Anıtkabir adlı anıt yatırın yıkılmasını teklif edecek kadar "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" bir adamdı. 

Sonra tutuklandı, hapis cezası aldı, ve hapishaneden Hz. İsa olarak çıktı.

Bir başka Refah Partisi milletvekili, Şevki Yılmaz, onun hakkında “Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi, o nedenle ondan intikam aldılar” diye konuşmuştu.

Şevki Yılmaz, Yeni Şafak gazetesine şunları söylemişti:

“HASAN MEZARCI’YI İĞNELERLE BU HALE GETİRDİLER

“Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarfetti.

Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlementoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. Kardeşimizi cezaevine attılarO zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa’yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. Biz de hicret etmeseydik belki size Musa’yım diyecektim. (Onlar) Silivri’de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların (Silivri’de yatanların) eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? Bugün Sivas’ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar.”

(http://www.yenisafak.com.tr/gundem/saadet-partisine-yakisan-ak-parti-ile-birlik-yapmaktir-2090275)

Evet, Hasan Mezarcı, yargılamalar sırasında “Beni zehirliyorlar” diye bağırmış.. Fakat dinleyen kim!..

1954 doğumlu Mezarcı Düzce'nin Aydınpınar köyünden.. İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur'an Kursu'nda hafız olmuş.. Mezun olduğu okullar Düzce İmam Hatip Lisesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.. Sakarya'nın Akyazı ilçesinde beş, Ümraniye'de ise üçbuçuk yıl müftülük yaptı. 1991-95 yılları arasında Refah Partisi milletvekili olarak TBMM'de bulundu. Atatürk hakkındaki açıklamalarından dolayı medyada aleyhinde kampanya başlatıldı, bunun sonucu olarak hem Refah Partisi'nden ihraç edildi hem de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu yüzden Almanya'ya gitti, sonra döndü, ve hapse atıldı. 

Hapisten çıktığında artık eski Hasan Mezarcı yoktu.

*

Yılmaz, "Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılardiyor. Sadece ondan intikam almadılar, onun şahsında bütün bir (Kemalizm şirk ve küfürüne bulaşmak istemeyen) müslüman kitleden intikam aldılar.

Onun şahsında Müslümanlar'ı aşağıladılar.

Hasan Mezarcı, 28 Şubat ihaneti ve zulmünün "yaşamıyor gibi yaşayan" sembolüdür.

Öldürülen sembolleri ise "kaza sonucu" ölen Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca ile Muhsin Yazıcıoğlu idi. 

Süründürülen sembolleri de, siyasî hayatı bitirilen ve "trilyon davası" ile itibarsızlaştırılıp kolu kanadı kesilen Prof. Necmettin Erbakan ile, hapse attırılan ve sonra yalnızlaştırılıp unutturulan Hasan Celal Güzel idiler.

Bir de 28 Şubat'tan nemalanan, önü açılanlar var. 

Onlara hiç girmeyelim.. Onlar kendilerini biliyorlar.

*

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor.

Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından yakalanıp esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğunu zannedecek şekilde hafızasıyla oynanmıştır.

"İlaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in yapmış olduğuna inandırılmıştır. 

Öyle ki, Altay'ın kendisinin gerçek "abi"si olmadığına, (MİT'çiler tarafından beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden) onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna kani olmuştur. 

Böylece, öz babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelmiştir.

*

Teşkilat dizisi, bu mevzuyu Selen örneği ile bırakmadı, buna bir de, düşman karanlık odağın Türkiye sorumlusu Davut’u ekledi. 

Dizinin yeni sezonunun süper kötü adamı "kusursuz kötülük" Davut, MİT’çilerle samimiyet kurmayı başarmış, aralarına sızmıştır. Çünkü, “epilepsi” (sara) hastası olan yaşlı bir kahraman subayın, Yarbay Levent Karayurt’un yüzünü kendisine naklettirmiş, onun kimliğini çalmış, sanki Davut değil de Yarbay Levent’miş gibi yaşamaya başlamıştır. 

(Bu arada Davut, ABD’de yaşayan Doruk adlı üstün yetenekli bir bilgi işlem uzmanı Türk’ten de entrikaları için yararlanır, fakat sonra onu öldürür. Kara Doruk, Sarı Davut’un kurbanı olmuştur.)

Ancak Davut, bütün ustalığına rağmen, “Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” hesabı, yakayı Türk istihbaratına kaptırmaktan kurtulamaz. 

Dişleri kadar koku alma duyusu da olağanüstü gelişmiş olan Kurtbey Altay, onun maskesini düşürmeyi başarır. Dizinin 180’inci bölümünün sonu ve 181’inci bölümünün başında buna şahit oluruz. Altay, sahte Yarbay Levent’i, her zaman devam ettiği kahvehanede çay içerken enseler. Davut’a, Yarbay Levent kimliğine bürünmüş olduğunu nasıl anladıkları sorusuna cevap olacak şekilde şunu der:

“- (Yüz ameliyatını yapan doktor) İsmet Hoca ölmeden önce senin ve rahmetli Levent Yarbay’ın yüzlerini çizmeyi de başarmıştı.”

Davut şaşırmıştır:

“- Bu kadarını kimse hesaplayamaz.”

Devreye Hilal girer:

“- Senin problemin bu. Yani tek akıllı sen kendini sanıyorsun di mi?!”

Konuşma bu minval üzere devam eder. Altay, Davut’a şunu der:

“- Yarbay’ın hastalığından faydalandın. Ameliyattan (yüzlerinizi değiş tokuş ettikten) sonra yıllarca adama ilaç verip beynini yıkadın.”

Davut, Altay’ın sözünü tamamlamasına fırsat vermez, araya girer:

“- Öldüğünde kendisini Davut sanıyordu. O benim ustalık eserim. Yazık oldu.”

*

Eski müftü ve eski milletvekili Hasan Mezarcı’ya da yazık oldu. O, ölmedi, "yaşamıyor gibi yaşıyor", ve kendisini Hz. İsa zannediyor.

Ve günü geldiğinde kendisini Hz. İsa zannediyor olarak ölecek.

Peki, "O benim ustalık eserim" diyerek onun felaketiyle övünme makamında olan kim?

"İbrahim, kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?"


“TEŞKİLATLAR YIPRANMASIN MANTIĞI DEVLETİ YIPRATTI”

 






Baziları, “Katil devlet!” diye slogan atıyorlar.

Yanlıştır..

Devlet, katil olmaz..

Olamaz.

Çünkü devlet, üç ayrı öğeden oluşur. “Toprak (vatan), halk (millet) ve siyasî teşkilatın (rejim demeyelim)” toplamıdır.

Devletin toprak unsuru kalkıp cinayet işlemeye azmedemeyeceğine, ve bir cinayete halkın/toplumun tamamı (ve bu arada, öldürülenlerin akrabaları, çocuklar, yaşlılar, farklı dünya görüşünü savunanlar vs.) katılamayacağına göre, devlet cinayet işleyemez.

Ama, devlet kurumlarında çalışan bazı kişiler, yetkilerini ve devletin (yani bir toprak parçası üzerinde bağımsız siyasî teşkilat kurmuş milletin) kendilerine sunduğu imkânları sûistimal edebilir, kötüye kullanabilir, cinayet de dahil her “haltı yiyebilir”ler (hırsızlık, yolsuzluk, yetki gasbı, kayırmacılık/torpil, nepotizm, yasaları ihlal vs.).

Mesela Türkiye’de böyle “her haltı yiyebilen” sürü sepet cani, devlet kurumlarında sözde hizmet edip çalışabilmiştir.

*

Eski Emniyetçi Hanefi Avcı şunları yazmıştı:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman “JİTEM diye bir teşkilat yok” denilmiş, sadece “var” dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen “JİTEM var” dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama “sen olmayan JİTEM’e var dedin” diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

MİT ve askerlerin Susurluk kazası yüzünden (ki bu kazada, “resmen aranan suçlu” Abdullah Çatlı, milletvekili Sedat Bucak ve İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ aynı otomobilde yolculuk yaparken vefat etmişlerdi) Hanefi Avcı ile uğraşmış olmaları, ister istemez, MİT ve TSK içindeki bazı “yerli milli, vatansever” tiplerin, söz konusu kaza ile gündeme gelen “hukuksuz” (yani suç olan) işlerin bir parçası olma durumuna düşmüş bulundukları şüphesine yol açmaktadır.

Hanefi Avcı gibi il emniyet müdürlüğü de dahil olmak üzere her düzeyde hizmet vermiş, emniyet istihbaratının teknik altyapısının ve donanımının geliştirilmesine önemli katkılar sağlamış tecrübeli bir emniyetçiyle bile uğraşan MİT‘in (daha doğrusu MİT’teki “suç işlemeye yatkın” tiplerin), sıradan vatandaşlara neler yapabilecekleri tahmin edilebilir.

Tabiî ki Susurluk kazası, bir tetikçi olduğu bilinen Abdullah Çatlı gibi sözde aranan, fakat bürokratlarla ve siyasetçilerle “Al takke ver külah!” gününü gün eden, edebilen “suçlular”ın işleyebileceği türden silahlı eylemleri akla getirmektedir.

Aynı şekilde, Hanefi Avcı’nın kitaplarında sözünü ettiği “JİTEM hukuksuzlukları” da fırından ekmek, manavdan elma çalma türünden suçlar değildir.

“Hayır, hukuksuzluk yoktur” denilemediği, JİTEM’den bir defa bahsedildiğinde çorap söküğü gibi herşey açığa çıkacağı için, birileri “JİTEM yoktur, sizi gidi paranoyaklar!” demekten başka çare bulamamışlardır.

*

JİTEM denilince akla ilk gelen isimlerden biri, Yeşil Mahmut Yıldırım..

MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, söz konusu hukuksuzluklar hakkında şunları söylemişti:

“Teşkilatlar yıpranmasın” mantığının “devleti yıprattığı” kanaatini taşıyorum. Ancak halen benim gibi düşünmeyenler devlete hakimYılların biriken kirliliğinin arkasındaki mantık bu. Birisi her türlü suçu işleyip, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyor. Öteki de, “gizlilik” “sır” kavramlarını işaret ederek suçu örtüyor….

“… Teşkilatın [MİT’in] elemanları arasında yüzlerce “Yeşil” var. Önce de vardı, yetkililer ne derse desinler, bundan sonra da olacaktır. “Yeşil”, konumu ve üstlendiği görevler itibariyle “Susurluk”un küçük bir parçası olabilirdi. Ancak onun adı çok abartılarak “Susurluk” olayı saptırıldı, örtüldü.”

(https://www.milliyet.com.tr/the-others/devlet-susurluk-la-yuzgoz-oldu-5303764)

*

Evet, devlet cinayet işlemez.. Katil olmaz.

Fakat, “Ne yaptımsa devlet için yaptım” diyebilme imtiyazına sahip “resmî görev sahibi” caniler, milletin kendilerine sunduğu imkânları kullanarak cinayet işlemiştir, işleyebilmektedir.

Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden “JİTEM yoktur, var diyen suçludur” mantığıyla hareket eden, “üç maymun”u oynayan insanlıktan nasipsiz siyasetçi ve bürokratlar ise, fiilen bu cinayetlere katılmasalar bile, zımnen onayladıkları ve destek oldukları için suçludurlar.

Bu dünyada hesap vermeyebilirler, fakat ahirette karşılığını alacakları kesindir.

*

Evet, devlet cani değildir..

Fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, caniler için dikensiz gül bahçesi olabilmiştir.

Ve bu “hukuksuzluk”ları onaylamayanlarla, bazı cani ruhlu MİT’çiler ve askerler, Hanefi Avcı ile nasıl uğraşmışlarsa, aynı şekilde uğraşmışlardır.

Yine de Hanefi Avcı, Emniyet ve yargıda geniş bir arkadaş ve dost çevresine sahip olduğu ve “hukuksuzluk yöntemleri”ne vakıf bulunduğu için şanslıydı.

Ya şanslı olmayanlar?..


SELANİKLİ ATATÜRK'ÜN "MADE IN ENGLAND" DAMGALI TALİHİ

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 86   Selanikli Atatürk’ün, Samsun’a doğru yola çıkışından bir gün önce, 15 May...