KORKAKLIK MI, İHANET Mİ?

 

(İlk yayın tarihi: 2 Haziran 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/06/02/yeni-bir-islam-anlayisi-furyasi/)







KAZADAKİ SİS: ESAD COŞAN ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI?


Dr. Seyfi Say

 

Bu sayfalarda yer alan Mehmet Çevik imzalı yazıları ilgiyle okumuş bulunuyorum.

Bence de, konunun açıklığa kavuşturulması için (gerek kamuoyunu bilgilendirmek ve spekülasyonlara son vermek amacıyla bildiklerini anlatıp yazma, gerekse savcılıklar nezdinde suç duyurusunda bulunma şeklinde) herkesin üzerine düşeni yapmasında yarar vardır.

Hatta bunun bir sorumluluk, Esad Coşan hocanın manevî hatırasına ve ruhaniyetine karşı bir borç, artık kurtulunması gereken ağır bir vebal olduğu bile söylenebilir.

*

Ortada bir cinayet, bir zulüm, bir haksızlık yoksa şayet, konunun soruşturulması herkesin zihnen rahatlamasını, gönlünün yatışmasını, “Birşeylerin üstü kapatılmaya mı çalışıldı, çalışılıyor?”  şeklindeki kuşkuların son bulmasını sağlar.

Buna karşılık, iddialarda şu veya bu şekilde bir gerçeklik payı varsa, haksızlık karşısında susanların ya da haksızlığa göz yumanların dilsiz şeytan kabul edilmeleri gerektiği, onların bu durumdan kurtulmak için ellerinden geleni yapmak zorunda oldukları unutulmamalıdır.

Hz. Ali’nin söylediği gibi, Haksızlık karşısında eğilmeyiniz. Çünkü hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz”.

Cinayet işleyenlere ya da cinayet işlemiş olmaları ihtimali bulunan kişilere dolaylı ifadelerle “dalkavukluk” yapmak anlamına gelecek ifadeler kullanmak, hiç olmayacak yerde Allah’ın rahmetinden bahsetmek, şeref yoksunluğundan başka birşey olamaz. 

Hikmet, yerli yerince konuşmak ve iş yapmaktır.

*

Ortada bir cinayet varsa şayet, faillere ve onlara yardım ve yataklık yapanlara şu âyeti hatırlatmak gerekir: 

Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93)

Hiç kuşkusuz herkes eceliyle ölür. Ancak ecelcinayeti cinayet olmaktan çıkarmaz. 

Kader, günah için mazeret teşkil etmez. 

Kur’an‘da kısas âyetinin yer alması sebepsiz değildir (İslâm hukukuna göre, öldürülenin velîsi kısas talep etmek yerine diyeti kabul edebilir, fakat tuzak kurarak öldürme durumunda sadece kısas seçeneği geçerlidir).

Hz. Peygamber s.a.s., Hudeybiye’deyken Mekke’ye elçi gönderdiği Hz. Osman’ın (yanlış olarak) ölüm haberi gelince, onun kanı için Mekkeliler’le savaşmak üzere ağaç altında biat almıştı (biatü’r-rıdvan). 

“Ne yapalım, Osman’ın eceli gelmiş.. Allah’ın rahmeti Mekkeli müşrikleri de kapsayacak şekilde geniştir” dememişti.

Hele, “Mümin fedakârdır, sadaka verir, icabında canını verir. Osman da böyle bir fedakârlık yapmıştır, canını vermiştir. Mesele de kapanmıştır. İşi kurcalamayalım, biz keyfimize bakalım. Yiyip içip yan yatalımasla dememiştir..

Demez.. 

Hikmetle konuşmuş ve hikmetle hareket etmiştir.

O yüzden, ashab-ı kiramla birlikte, Hz. Osman’a yapıldığı sanılan alçaklık yüzünden canını ortaya koyma kararı almıştır.

*

Esad Coşan’ın ölümü meselesine gelince.. 

Bunun “canını vermek”le bir ilgisi bulunmuyor. 

Herkesin, şerefsizce ya da alçakça susmak, dilsiz şeytanlık yapmak olarak yorumlanabilecek tutumlardan uzak durması, bildiğini “hukuk çerçevesinde”, yasal yolları kullanarak adam gibi anlatması ve imkânları ölçüsünde bilgisinin gereğini yerine getirmesi gerekiyor.

Evet, bu meselede “can verme” söz konusu değil; yapılması gereken şey basit ve sıradan

“Mümin fedakârdır, sadaka verir, icabında canını ortaya koyar” diye birilerinden laf nakledip riyakâr cömertlik ve kahramanlık edebiyatı paralamayı, insanların gözünü boyayarak onları gaflete düşürüp saflardan korkakça firar etme planları yapmayı gerektiren bir durum yok.

Hayır, hiç kimse sizden canınızı vermenizi, servetinizi yoksullara dağıtmanızı istemiyor. Sadece, Esad Coşan hocanın ölümü konusunda elinizdeki imkânları kullanarak söylenmesi gerekenleri söyleyin, yalnız bir sözünüze bakan avukatlar ordusuyla atılması gereken adımları atın! 

Can verme ve malını feda etme riyakâr edebiyatı ve boş laflarıyla insanları aldatıp “uyutmayın”!


SORULDUĞU ZAMAN

 



BARNABAS İNCİLİ MASALI ANLATMAYIN, SEVDA GÖZLERDE FİLMİ ÇEVİRMEYİN, SORUŞTURUN, SORUŞTURUN, SORUŞTURUN! (DİYORUZ DA, BELLİ Kİ SORUŞTURMA AHİRETE KALACAK.. KALDI BİLE)

 

(İlk yayın tarihi: 29 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/29/esad-cosanin-olumuyle-ilgili-iddialar-sorusturulmalidir/)

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR

Görsel


Mehmet Çevik


 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın ölümüyle ilgili iddialar adlî merciler tarafından soruşturulmalı, özellikle S. G. adıyla tanınan şahsın kamu vicdanında “aklanması” sağlanmalıdır.

Böylesi bir soruşturmayı hem S. G.’nin, hem MİT’in, hem de Esad Coşan’ın yakınlarının istemek için birçok nedeninin bulunduğu açıktır.

Bunu, özellikle S. G.’nin istemesi gerekir.

Çünkü, çalışıp servetine servet eklemesi mümkünken yâd ellerdeki Esad Coşan hocanın kimsesizlik ve yalnızlığına ortak olmak amacıyla büyük maddî fedakârlıklarda bulunan S. G.’nin, kendi isminin “suikastte kilit isim” olarak hatırlanmasını ya da zihinlere kazınmasını önlemek istemesi beklenir.

*

Yapılacak bir soruşturma, birincisi, S. G. isminin sahte bir kimlik olmadığının, o esmer, hafif şişman, şimdilerde 45 [artık 57] yaşlarında olması gereken cömert vatandaşımızın adının gerçekten S. G. olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır.

İsminin gerçekten S. G. olduğunun anlaşılması bile, eminim ki, pekçok şüphenin bertaraf edilmesine tek başına yetecektir.

[Evet, isminin sahte olmadığının, sahici olduğunun anlaşılması bile..]

*

Esad Coşan’a olan sınırsız sevgi ve bağlılığından dolayı kıtalar dolaşan, Avrupa, Avustralya demeden her yere koşan, onun en zor zamanında Hızır gibi yanında bitmiş bulunan bu olağanüstü cömert ve fedakâr şahsın, bir soruşturmayı aslanlar gibi göğüslemesi, “Kimmiş benim kimliğimden şüphelenen?.. İşte ben burdayım. İsteyen istediğini sorsun, verilemeyecek hiçbir hesabım yoktur” demesi beklenir.

Ortaya çıkmalı, “Kardeşim, benim hiç ‘rahatsızlanma’ hakkım yok mu? Evet, kaza günü ‘biraz rahatsız’ bir adam olarak konvoyda dördüncü sıradaydım, özel şoförlüğü [Haymanalı Yaşar Kara'nın oğlu] Hüseyin Kara’ya devretmiştim, ama yine de evimde yatmak yerine Esad Coşan hocaefendimiz için kendimi yollara vurmuştum. Onun ölümü benim de yüreğimi yaktı, tarifsiz acılara gark oldum. Bir de şimdi böyle suçlamalarla mı karşılaşacağım! Kim ne biliyorsa çıksın söylesin. Ben de bildiklerimi tek tek anlatacağım” demelidir.  

Evet, böyle cömert ve fedakâr bir “kardeşimiz”in bu şekilde ortaya çıkması, kimliğinin adlî merciler tarafından onaylanması hem onun “aklanması”nı sağlayacak, hem de onu suçlayanların gerçek birer paranoyak olduklarını anlamamıza katkıda bulunacaktır.

*

Olaya MİT açısından baktığımızda da, böylesi bir soruşturmanın onlar için de memnuniyet verici olacağını tahmin etmek zor değildir.

Şayet olayda bir İngiliz parmağı varsa, bu soruşturma, söz konusu şerefsiz parmağa ilişkin kuşkuların netleşmesini sağlayabilir.

Ayrıca, kendi vatandaşlarını gerektiğinde sıkı bir biçimde takip etmek gibi bir meziyete sahip bulunan bu güzide kurumumuzun Esad Coşan hocanın son yıllarına dair önemli bilgilere sahip bulunduğunu düşünmek için yeterince nedene sahibiz.

Ellerindeki bilgileri adlî mercîlerle paylaşmaları, kafalardaki pekçok soru işaretinin ortadan kalkmasına, yanı başımızdaki İngiliz mi, Yahudi mi olduğu belli olmayan tehlikeyi daha iyi fark etmemize yol açabilir.

Bu arada, S. G.’nin kendi adamları olmadığını da açıkça ortaya koyma fırsatı bulmuş olurlar. 

*

(MİT’in yargıya açıkça [resmen, resmî yollardan] katkı sağlama gibi bir uygulamasının pek bulunmadığını, en önemli davalarda bile mahkemelerin taleplerini kısa cevaplarla geçiştirdiğini biliyoruz elbette. 

Ancak bu, çalışma yöntemleri çerçevesinde dolaylı yollarla, başka kurumlardaki ve oluşumlardaki gizli elemanları vasıtasıyla ellerinden geleni yapmadıklarını düşünmemiz için bir gerekçe oluşturmaz. 

Aynı şekilde, nasıl kayıt dışı ekonomideki servetlerin ya da “kara para”ların aklanması ve “kayıt” altına alınması için birtakım elverişli yollar mevcutsa, istihbarat örgütlerinin ellerindeki “kayıt dışı” yahut “kara” bilgilerin [bir kısmı uydurma ve yalan yanlış, çarpıtılmış bilgilerin] araştırmacı-gazetecilik vs. gibi maskeler altında “kayıt” altına alındığını ve “aklandığını”, kimi zaman da manipülasyon/yönlendirme ve dezenformasyon / yanlış bilgilendirme amaçlı yayınların yapıldığını da gözardı edemeyiz. 

Buna karşılık [kamuya açık, şeffaf] bir adlî soruşturmanın her zaman daha doğru, daha güvenilir ve daha belgeli/kanıtlı bilgiler sağlaması beklenir.)

*

Böylesi bir soruşturmayı Esad Coşan hocanın talebelerinin (cemaatinin), özellikle de yakınlarının ve akrabalarının istemesi de beklenir; istiyor olmalıdırlar.

Böylece, olay üzerindeki ibham (müphemlik, kapalılık) ortadan kalkacak, kafalardaki soru işaretleri son bulacak, cemaat üyelerinin birbirlerine yönelik itham ve suçlama furyası nihayete erecektir.

Esad Coşan hocanın maddî ve manevî mirası üzerinde oturan, onun sırtından “hizmet” imkânı yakalayanların sadece nimet söz konusu olunca ortaya çıkıp külfetlerden kaçmaları, ganimet mevzubahis olunca başlarını uzatıp zahmet görününce gizlenmeleri düşünülemez.

Onların bar (yük) olmayıp yâr olmayı seçmeleri, fedakârlık, vefa ve sadakat destanı yazmaları, BBP’lilerin Muhsin Yazıcıoğlu için attıkları adımların yüzde birini olsun gerçekleştirmeleri, dervişlik ahlâkı ve fütüvvet ruhu gözönüne alındığında, hatırlatılmaya bile değmez bir mevzu olarak görülebilir.

Böylece, Esad Coşan’ın yaşamının, “ölünce adına kurulan bir vakıf” aracılığıyla isminin “kurban organizasyonuna kurban edilmesi”nin ötesine uzanan büyük bir misyon etrafında geçmiş bulunduğu da anlaşılacaktır.


ESAD COŞAN HOCA "KAZA"SI NE YANA DÜŞER USTA, İSKİLİPLİ ATIF HOCA'NIN İDAMI NE YANA?


(Ölümü, İskilipli Atıf Hoca'nın idam edildiği güne denk mi geldi, denk mi getirildi?)




(Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan Nakşbendî şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi ile [Türkiye'de sözde aranan, özde sahte kimliği cebinde olduğu halde bir emniyet müdürüyle paşalar gibi seyahat ederken Susurluk'ta trafik kazasında ölen] Abdullah Çatlı'yı aynı çuvala tıkan "devlet destekli" film)




BİZİM AKLIMIZ DA S. G.'DE KALDI 


("SEVDAM"IN "S"Sİ İLE "GÖZLERİNDE"NİN "G"Sİ GİBİ İLK HARFLERİ "S. G." OLAN İSİMDE...)


ESAD COŞAN HOCA ÖLDÜ, S. G. KALDI


TOLA, ESAD HOCA'NIN KATİLİ OLARAK NİÇİN MİT'ÇİLERİ GÖRÜYORDU? (BUGÜN 4 ŞUBAT, NEŞE DOLUYOR OLMALI MALUM ZEVAT)

 


(İlk yayın tarihi: 25 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/25/esad-cosanin-olumu-artik-arastirilmalidir/)

ESAD COŞAN’IN “DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR?

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel


Mehmet Çevik


Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayı, Türkiye’deki halk kitleleri, bundan 12 yıl [şimdi 24 yıl] önce, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da bir trafik kazasında yaşamını yitirince tanımıştı.

Bakanlar Kurulu kararı ile Süleymaniye Camii haziresine defninin planlanmış olması onu medyanın ilgi odağı haline getirmiş, o zamanki cumhurbaşkanının (Ahmet Necdet Sezer) vetosu üzerine bu iş gerçekleşmemişti. 

Esad Coşan hoca, Muhsin Yazıcıoğlu’nu dışardan destek vermeye ikna ederek (Erbakan başbakanlığındaki) Refah-Yol hükümetinin kurulmasını sağlamış bulunuyordu. Ayrıca, 28 Şubat darbecilerinin arzularının hilafına, bu hükümetin yıkılmaması için büyük gayret ve direnç göstermişti.

[Evet, İsrail'in, ABD'nin ve onların yerli-milli işbirlikçi ve acentalarının beynine kan sıçratan Refah-Yol hükümetinin banisi aslında Esad Efendi'ydi.. Nitekim Erbakan, desteğinden dolayı Yazıcıoğlu'na teşekkür ettiğinde "Bana değil, Esad Coşan Hoca'ya teşekkür edin" cevabını almıştı.]

Ancak, Demirel marifetiyle 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D hükümeti (Ecevit - Mesut Yılmaz - Bahçeli hükümeti) kurulmuş ve Erbakan’ın siyasî hayatı sona ermişti.

Esad Coşan hoca o sırada Türkiye’de değildi; iki ayı aşkın bir süre önce, Nisan ayı içinde yurtdışına çıkmış bulunuyordu.

Bir daha da dön(e)meyecekti.

*

Bununla birlikte, yaklaşık dört yıl sonra Avustralya’da “sıradan” bir trafik kazasında vefat ettiğinde, yani henüz 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyenlerin “borusunun öttüğü” esnada, birden bire devletin makbul ve muteber adamı haline gelmiş, mezar yeri için Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştı.

Acaba bu aklı, Bakanlar Kurulu’na kimler vermişti?.. [MİT'çiler olabilir miydi?]

(Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na cevap verdiği bir yazısında, kendisine yönelik övücü ifadeleri için, “Acaba bu, hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir. 

Acaba yaşıyor olsaydı, Esad Coşan hoca için çıkarılan Bakanlar Kurulu kararı hakkında da, “Acaba bu, hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir miydi?)

[Bazılarının "devlet aklı" dediği "derin kurnazlık" açısından bakıldığında buna kefaret değil, "riski fırsata çevirme" operasyonu ya da fırsatçılığı demek gerekir.]

*

Esad Coşan hocanın vefatından iki yıl sonra, oğlu M. Nureddin Coşan, onun için düzenlenen anma (yâd) toplantısı sırasında şu ifadeleri kullanmıştı:

Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu.” 

(http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx)

Nureddin Coşan’ın “müphem”, yani şüpheli ve soru işaretleriyle dolu olarak nitelendirdiği “çarpışma”, bir silahlı çatışma değildi. 

Trafik kazası idi. 

Onun için “şehid” ifadesinin kullanılması, kaza eseri ölmediği, kaza süsü verilerek öldürüldüğü düşüncesinin Esad Coşan hocanın yakınları tarafından kabul edildiğini gösteriyordu.

O sıralarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın zamanında Avustralya’ya gidip farklı bir isim altında Esad Coşan hoca ile görüşmüş olduğu yönünde rivayetler duymuş bulunuyorduk.

*

Ayrıca, S. G. adlı bir şahıs, Esad Coşan hocanın ölümünde parmağı olmakla suçlanmıştı.

Bu S. G. ile ilgili olarak haber7.com’da ayrıntılı bir yazı yayınlanmış, fakat nedense ilgili haber yayından kaldırılmış, alıntılayan ya da iktibas yapan da çıkmamıştı. (Buna merhumun oğlu Nurettin'in medya kanalları da dahildi.)

Sadece söz konusu haber değil, haberin kahramanı olan S. G. de, ölümünden önce Esad Coşan hocanın en yakın çevresi içine girmeyi başarmış olan bu esrarengiz şahıs da, birden bire ortadan kaybolup gitmiş, izi tozu silinmişti.

Nereye gittiğini bilen olmadığı gibi, nerden geldiğini bilen de yoktu.

Daha önce nerelerde yaşamış, ne iş yapmış, nasıl bir eğitim almıştı; kimse bilmiyordu.

İsmi üzerinden iz sürmek de mümkün olmuyordu.

*

Doğal olarak bu durum, birçoklarının, söz konusu şahsın gerçek isminin başka olduğunu, S. G. adı altında Esad Coşan hocaya yönelik operasyonda görev almış bir ajan olduğunu, işi bitince başka bir kimliğe (asıl kimliğine veya başka bir sahte kimliğe) bürünmüş bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştı.

Böyle düşünenlere göre, şayet gerçek ismi S. G. olmuş olsaydı, hem geçmişinin izlerine (akrabalarına, çocukluk-gençlik arkadaşlarına, okul arkadaşlarına, iş arkadaşlarına, hemşerilerine) ulaşmak mümkün olacaktı, hem de şu anda sürdürmekte olduğu yaşamı hakkında bilgi edinmekte kimse zorlanmayacaktı. 

Bu şekilde Dabbetül Arz gibi aniden yerden çıkamayacak, sonra da Hz. İsa gibi, sanki göğe kaldırılmışcasına birden bire gözlerden kaybolamayacaktı.

S. G., birilerinin iddia ettiği gibi bir gizli servis ajanı mıydı?.. 

Eğer öyleydiyse, hangi gizli servisin, hangi istihbarat teşkilatının ajanıydı?..

*

Tabiatiyle, bu sorulara benim cevap verebilmem mümkün değil.

Ancak, Esad Coşan hocanın ölümünde bir gizli servis parmağının bulunduğuna çok farklı kesimlerin inandığı, yakınlarda yayınlanmış bir kitapta geçen ifadelere de yansımış durumda.

Bir dönem İslâm ve Kadın ve Aile dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yapmış bulunan Recep Koçak, iki ayrı haber sitesinde yayınlanan “Merhum Ali İhsan Tola Ergenekon’u Haber Vermişti” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

“Yazar İhsan Atasoy, Nur Kahramanları serisinin 12. kitabı olarak Ali İhsan Tola merhumu sevenlerinin ve tanımayanlarının huzurlarına getiriyor….

“Kitabını okunmasını hararetle tavsiye ederken, ilk etapta altını çizdiğimiz birkaç satır ve bazı paragrafları dikkatinize sunacağım..

“Merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin görünüştü bir trafik kazası ve kuvvetle muhtemel bir suikastla aramızdan ayrıldığına inananların sayısı az değil.

Ali İhsan Tola’nın en yakınlarından Mehmet Başat merhum Tola’yı anlatırken Es’ad Coşan Hocaefendi’nin adının geçtiği kısımda şunları söylüyor;

“ “Hatta o zamanlar istihbarat başkanı ‘MİT bundan böyle hariçte de çalışacak’ diye beyanat vermişti. Onun arkasından [Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden] Bayram Ağabey’in [yurtdışından dönerken trafik kazasında vefatını], Es’ad Coşan’ın vefatını duyunca, ‘Bak dışarıda çalışacağız demişlerdi. Operasyonları dışarıda da yapmaya başladılar’ demişti.”

(s.240)

(http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=62816&name=Merhum-Ali-Ihsan-Tola-Ergenekon%27u-Haber-Vermisti ;http://www.habername.com/yazi-recep-kocak-merhum-ali-ihsan-tola-ergenekonu-haber-vermisti-9748.htm)

*

Bunun yanı sıra, vefatından bir süre önce, Avrupa’da bulunduğu sırada Esad Coşan hocaya, Fethullah Gülen’in haber göndermiş, onu ABD’ye davet etmiş olduğu da söyleniyor. (Bunu Av. Hüseyin Yürük, analitikbakis.com‘da yazmıştı.) 

Bunu teyid ettirmek bana düşmez. Ancak, Fethullah Gülen hayatta; isteyen söylentinin doğru olup olmadığını sorup öğrenebilir. 

[Tahmin edilebileceği gibi, 12 yıl önce yaptığımız bu çağrı derin bir "sessuzluk" vadisinde hiçbir yankı uyandırmadan yitip gitti, ve Fethullah öldü.. Ancak Yürük hayatta, haber kaynaklarını açıklayabilir ve olayın ayrıntılarına açıklık getirilmesini sağlayabilir.]

Onun (Fethullah'ın) devletin çeşitli kademelerinde adamlarının bulunduğu, istihbarat kanallarının güçlü olduğu hep savunuluyor.

Esad Coşan hoca, ABD’ye gitmemiş, tercihini Avustralya’dan yana yapmıştı.

[Esad Efendi, 28 Şubat sürecinde MİT'e ve darbeci askerlere şirin görünmek için omurgasızlık yapan Gülen hakkında "Ona 'hoca' demeyin" demiş bulunuyordu.. 

Gülen'in kalite ve kalibresi o zaman net bir şekilde ortaya çıkmıştı, fakat hesabını kitabını gayet iyi bilen siyaset kurtları "menfaat icabı" anlamazlıktan geldi, onun için hoca bile değil hocaefendi demeye devam ettiler.. 

Buna 28 Şubat'ın sümbüllerinden Devlet Bahçeli de dahil.

2010'lu yıllarda bile Gülen için "hocaefendi" diyebildi.]

*

Yine, Esad Coşan hocanın son haccı sırasında MİT’ten bir heyetin onunla görüşmüş olduğunu, Coşan hocanın çevresindekilere, “Bana yapmış oldukları teklifleri reddetmeyip de kabul etmiş olsaydım, siz de rahat ederdiniz” demiş bulunduğu duyulmuştu.

Acaba MİT’çiler ne tür “rahatlık” tekliflerinde bulunmuşlar, karşılığında ne istemişlerdi?

İstedikleri karşılık, birtakım yeni (laikçilik açısından zararsız) söylemlerin benimsenmesi (Şeriatçılık yerine riyakâr ahlâkçılık yapılması, boz ya da yoz kurtçuluğa doğru yelken açılması vs.) ve farklı politik tercihlere yönelinmesi olabilir miydi?

Ve MİT'çiler, red cevabı alınca hangi B planı için düğmeye basmışlardı?

Yoksa, bir B planları mevcut değil miydi?..

*

Bununla birlikte, MİT’in, İhsan Atasoy’un kitabında geçtiği şekilde şaibe altında bırakılması, Esad Coşan hoca gibi bir isimle ilgili olarak bu şekilde zan altında kalması hiç de hoş değil.

Ancak, herkesin bildiği üzere, bunun tek sorumlusunun MİT’ten şüphelenen kesimler olduğu söylenemez. 

Maalesef bu kurum çalışanlarının bazılarının “sabıkası” hayli kabarık. 

Şayet bir araştırmacı-gazeteci ilgili haber ve yazıları derleyecek olsa, ne yazık ki, ortaya ansiklopedi hacminde bir eser bile çıkabilir. [Sadece meşhur MİT'çi Mehmet Eymür'ün atin.org sitesinde aktarılanlar bile yeterli.]

Bilindiği gibi, Ergenekon davası yüzünden MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu tutuklanmış bulunuyordu. Diğer tutuklular arasında deşifre olmamış MİT ajanları var mıdır, bu konuda birşey söyleyemeyiz.

Şahsen, MİT’in Esad Coşan hoca ile ilgili olarak zan altında kalması, beni herhangi bir şekilde memnun edecek birşey değil. 

Tam aksine, rahatsız eden bir durum.

Onlara akıl vermek bana düşmez, ama hiç değilse şu S. G.’nin geçmişini aydınlığa kavuştursalar, onların bu şekilde zan altında bırakılmasına gönülleri razı olmayanların yanan acılı yüreklerine su serpmiş olurlar.

Prof. Esad Coşan Hocaefendi'nin talebeleri olarak bu kadarcık birşeyi istemeye hakkımız yok mudur?

Çok şey mi istiyoruz?

*

Bu söylediklerimiz, masumiyetini kanıtlamak istediğini, böylesi bir derdi bulunduğunu dile getirmiş olan S. G. için de geçerli tabiî ki.

Böylece, salt S. G. ismi etrafında koparılan gürültünün, bu isimle ilgili yayınlar çerçevesinde yürütülen tartışmaların ve gündeme getirilen farklı spekülasyonların, bir “örtbas öyküsü“ne (cover storyinandırıcılık kazandırma ameliyesi olmadığı da anlaşılmış olur.

Yani S. G. isminin sahte olabileceğinin düşünülmesinin önüne geçmek için birilerinin bize “Cambaza bak cambaza!” dememiş olduğunu anlarız. 

Şayet S. G., geçmişi üzerindeki esrarengiz örtüyü kaldırır, nerede doğduğunu, çocukluğunun nerelerde geçtiğini, hangi okullara devam etmiş olduğunu açıklarsa (yani başkalarının onun komşularına ve okul arkadaşlarına ulaşmalarına imkân verirse), üzerindeki şüphe bulutlarını dağıtma yolunda önemli bir mesafe katetmiş olur.

Yoksa, bu pilav daha çook su götürür.

*

("Cover story" demişken.. Çok daha ilginç bir “hikâye”yi Takvim gazetesi yazarı Emin Pazarcı, 8 Mart 2012 tarihinde gündeme getirmişti. 

“Şüpheli Barnabas Ölümleri” başlığı altında önce Muhsin Yazıcıoğlu “kaza”sını Barnabas İncili’ne bağlamış, daha sonra da “tavşanın suyunun suyu” kabilinden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun şahitliğini bahane ederek, Esad Coşan hocanın sözkonusu İncil’e olan bilmediğimiz “yakın” ilgisi ile Avustralya’da geçirdiği trafik kazası arasında bağlantı kurmuş ve bizleri "aydınlatmıştı". 

Ona inanacak olursak, “derin” hristiyan çevreler, Barnabas İncili‘ne sadece “ilgi” duymakla yetinenleri bile öldürüyorlardı [http://www.takvim.com.tr/Siyaset/2012/03/08/supheli-barnabas-olumleri]. 

Pazarcı’nın, bir televizyon programında Namık Kemal Zeybek’in kendisi için kullandığı “Sen buraya ajan olarak gelmişsin!” şeklindeki ifadeden nedense çok etkilenmiş ve programı terk etmiş olduğu görülüyor. Bkz.http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/emin_pazarci/2011/02/27/zeybekten_buyuk_ayip;http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/el-cezire-turk-yayininda-kavga-27.02.2011-305433.

[Tesadüfe bakın ki Pazarcı gibi isimlerin köpürttüğü "katil Barnabas İncili" hikayesi "devlet desteği"ne de mazhar oldu, tiyatrocu Ahmet Yenilmez Kültür Bakanlığı'nın teşvikiyle hikayenin filmini de çekti:

Sevdam Gözlerinde Kaldı.])


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...