İSTİHBARAT, AJANLIK, CASUSLUK, OPERASYON VE MUHABERAT DEVLETİ

 

(İlk yayın tarihi. 7 Mayıs 2024)


ESAD VE MAHMUD EFENDİLERE, İSKENDERPAŞA VE İSMAİLAĞA’YA OPERASYON

 








"BİLİN Kİ HAYATINIZ TEHLİKEDEDİR"


Yeni Akit gazetesi yazarı Ahmet Varol, 4 Mayıs 2024 tarihli yazısında, 3 Mayıs 2024 günü vefat eden İsam el-Attar’ı konu edinmiş bulunuyor.

Şunları söylüyor:

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kurucu lideri Mustafa Es-Sıbai 1957’de, bazı sağlık sorunlarından dolayı görevi sürdüremediği için cemaatin liderliğini Şamlı ve 1927 doğumlu Isam El-Attar’a devretmişti. Onun cemaatin liderliğine geçtiği sırada Suriye rejiminin Müslüman Kardeşler’e yönelik baskı ve zulüm uygulamaları da ciddi şekilde artmıştı. Dolayısıyla henüz gençlik yıllarını yaşayan Isam El-Attar bu cemaati çor zor ve sıkıntılı bir dönemde yönetmiştir. … 1961’de baskıların nispeten yumuşaması üzerine seçimlere ve parlamentoya girebilen Müslüman Kardeşler, 1963’te Baas Partisi’nin darbesi sonucu yeniden baskılara maruz kaldı ve El-Attar da vatanından sürgün edildi. O tarihten bu yana sürekli vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşadı. 

“Vatanından çıkarılan El-Attar daha sonra Almanya’ya yerleşti. Ancak Suriye’deki zulüm rejimi ve Baas diktatörlüğü onun peşini bırakmadı. Ailesiyle birlikte Almanya’nın Aachen şehrinde ikamet ettiği apartmanda 1981 yılında düzenlenen bir suikastta eşi Bennan Et-Tantavi şehit edildi. …. Baas rejiminin cinayet şebekesi kendisine de birkaç kez suikast teşebbüsünde bulundu ama başarılı olamadı. 

“Isam El-Attar, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i 1970’li yıllara kadar sürgünden yönetmeye devam etti. …”

(https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-varol/isam-el-attarin-ardindan-45290.html)

Görüldüğü gibi, Suriye’de yaşananlar Türkiye’de yaşananlara bir nebze benziyor.

Müslüman Kardeşler Suriye’de seçimlere ve parlamentoya girebilmiş.

Türkiye’de de Erbakan’ın Refah Partisi seçimlere girip iktidar ortağı olabildi.

Suriye’de Baas Partisi darbe yapmış.. Benzer şekilde Türkiye’de de 28 Şubat darbesi ile Erbakan’ın partisi derdest edildi.. Kapatıldı.. Kendisi de siyasî yasaklı hale getirildi..

Erbakan, adamlarına yeni bir parti (Fazilet Partisi’ni) kurdurdu, fakat bu da “Refah’ın devamı” denilerek kapatıldı..

O arada AK Parti kuruldu ve Erbakan’ın partisinin hem tavanı hem tabanı bu partiye kaydı..

Dolayısıyla Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi bir tabela partisi olarak doğmuş oldu..

O, kapatılmadı, çünkü tabela partilerine yaşama imkânı verilmesi, “Memlekette demokrasi var” palavrasının revaçta tutulabilmesi bakımından işlevsel ve yararlıydı.

*

Ancak, Erbakan, İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmiş değil..

Suikaste de uğramadı..

[Uğradı da, “itibar suikasti”ne uğradı..

Bir “kayıp trilyon” davası icat edildi, Erbakan’a hırsız muamelesi yapıldı, ve sürekli olarak “hapis korkusu” ile yaşamak zorunda kaldı..

Ancak, Refah Partisi’nin eski milletvekillerinden Hasan Hüseyin Ceylan Erbakan’ın ölümünün, Özal’ınki gibi zehirlenmeden kaynaklandığını iddia etti, fakat buna itibar eden çıkmadı.

Bu arada şunu da söyleyelim: İsam el-Attar’ı fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan da 5 Mayıs 2024 tarihli yazısında konu edindi ve onun Almanya’daki hayatı hakkında şunu yazdı:

“Münir Gadban gibi yaşayarak demokrasinin faziletlerini idrak etmiştir. Demokrasinin özgürlüğe açılan medeni bir kapı olduğunu fark etmiştir.”

O demokrasi Alman demokrasisi olduğuna göre, bu faziletler Almanya’nın fazileti oluyor.

Doğal olarak özgürlüğe açılan medeni kapı da Almanya..

Aynı Mustafa Özcan’ın İran konusundaki tavrını da biliyoruz..

Öte yandan, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, 7 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu diyor:

Her ne kadar İsrail’in silahlarının yüzde 30’unu tek başına temin eden Almanya’nın kucağında oturan (ve tabii Almanya’ya tek kelime edemeyen) FETÖ-PKK kırması etki ajanları ile İran’ın içerideki gönüllü beslemeleri meseleyi çok bulandırmış olsalar da Türk firmaları ile İsrail arasındaki ticarete muttali olur olmaz tavır alan yine biz olduk.

Söylemediği şu: Bu ticarete, yurtdışından yayın yapan FETÖ’cüler ile İran’ın “içerideki gönüllü beslemeleri” sayesinde muttali oldu..

Meseleyi hepimiz onlardan öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi, gecikmeli de olsa bu tür adımlar atmaya iten etkenlerden birisi, İran’ın uzlaşmaz tavrı karşısında ofsayta düşüyor, samimiyeti sorgulanır hale geliyor, İslam dünyasında itibarsızlaşıyor olması..

İran’ın oyun bozanlığı olmasa “El kârda gönül yarda” diyerek yollarına rahatça devam edebilecekler..

Evet, FETÖ’cüler söz konusu olduğunda “hainlerin hamisi” olarak görülebilen Almanya, Mustafa Özcan’ın yazdığı gibi, mevzu değiştiğinde beyaz faziletler ülkesi ve de özgürlüğe açılan kapı haline gelebiliyor.

Yine, mevzu değiştiğinde, mesela Afganistan ve Taliban haline geldiğinde, İsmail Kılıçarslan gibi “akredite” ve de aynı zamanda “besleme” tüccar yazarlar Haçlı taifesiyle, NATO’cu güruhla, ABD ve Almanya ile, uyuzsal ulusal (yerli-milli) “çağdaş uygarlıkçı” zerzevatla aynı dili kullanarak Afganistan’ın fakir, mazlum ve gariban samimi mücahitlerine pis bir üslupla saldırabiliyorlar.]

*

Erbakan, 28 Şubat darbesi yüzünden İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmedi.. Fakat terk etmek zorunda kalan biri vardı: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca.

Esad Efendi’nin bir değil iki “rejimsel günah”ı vardı..

Birincisi, Muhsin Yazıcıoğlu’nu Erbakan’ı desteklemeye ikna ederek Refah Partisi’nin iktidar olmasını sağlamış olmasıydı.

İkinci günahı ise, 28 Şubat’ın hemen akabinde, İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında yayınlanan “Darbe Tahrikçilerine Dikkat!” başlıklı yazısıyla hükümete yönelik bu postmodern darbeye sıcağı sıcağına tepki göstermiş olmasıydı.

Ayrıca, Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz” açıklamasını yaptıran da oydu.

Esad Efendi İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında şunları yazmıştı:

“Bir kısım hain ve zalim basın-yayın ile onları kışkırtan ve destekliyenler çok tehlikeli işler yapıyor, ateşle oynuyorlar. Yaptıkları işlerden, uyandırdıkları fitne ve fesatlardan, çevirdikleri entrika ve dolaplardan çok büyük zararlara uğrayabilirler. …

“Bunlar Hükümet'e karşı ta başından beri bir garip düşmanlık içindeler. Kurulmasını engellemeğe kalktılar; ne yaptılarsa olmadı, kösteklemeği başaramadılar. Şimdi de yıkmağa çalışıyorlar, ama çok gizli, çok dolambaçlı, çok maskeli yollardan... Ramazan'da çok çirkin işler yaptılar [Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Aczimendebur katakullileri], o zaman halkımıza yazdık, ikazda bulunduk. O düzenbazlıklara da aylar önceden beri hazırlandıkları sonradan ortaya çıktı [Aczimendeburların yüzde kırkının asker olduğu ortaya çıktı. Kaç tanesinin MİT’çi olduğu ise doğal olarak bilinmiyor]. Maksatları iktidar ortağını lekelemek, dayandığı müslüman tabanından onu mahrum etmek idi. Silah geri tepti, oyunlar ortaya çıktı, kendileri mahcup oldular.

“Şimdi de orduyu ve askeri kışkırtma peşindeler, darbe tahrikçiliği yapıyor, demokrasiyi rafa kaldırtmaya çalışıyorlar, anayasal suç işliyor, kendi idam fermanlarını kendileri imzalıyorlar. Gazetelerde sıralanan çirkin istekleri, kötü niyetlerini çok iyi gösteriyor; demokrasi, insan hak ve hürriyetleri yönünden hepsi birer facia ve felaket! Ne korkunç ve menfur insanlar, bunlar ya Rabbi! İnşaallah, ve muhakkak ki ordu bu oyuna gelmez; çünkü millet buna hiç mi hiç razı olmaz, asla fırsat vermez, kazandığı hak ve hürriyetlerin elinden alınmasına kesinlikle göz yummaz. Emareler ve ibretli olaylar ortadadır. Önce ülke karmakarış karışır; sonra iş, bölgeye yayılır, İsrail'e kadar dayanır; o da yaptıklarına bin kere pişman olur. Çünkü bu işlerle onun gizli ilişkilerini birçok aydın ve uyanık kişi çok iyi biliyor.

“Bu tahrikkar ve baskıcı gidişin, müslümanları sindireceğini sanan Avrupa ve Amerika'daki gizli merkezler de yanlış hesap yapıyorlar, Türkiye'deki ajan ve uzantıları da.. …

“Müslümanlar sulhçudur, ama ne dereceye ve ne zamana kadar? …

Görüldüğü gibi Esad Efendi darbecilere aba altından da değil, üstünden sopa gösteriyordu.

O günlerde Türkiye’de darbeye hiç kimse bu üslupta ve açıklıkta tepki göstermedi.

Gerçekten, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, yiğit adamdı.. Mangal gibi yüreğe sahipti.

“Zor zamanda konuşma” edebiyatı yapan artistlik meraklısı bir boşboğaz geveze değildi, herkesin tırsıp sustuğu, sindiği zor zamanda konuşmuş olan adamdı.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!

*

Peki (Esad Efendi’nin sözünü ettiği) İsrail’in, ve Avrupa ile ABD’deki gizli merkezlerin Türkiye’deki ajan ve uzantıları (acentaları) kimlerdi?

Maalesef o kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesindeki bazı hainler ile onları kışkırtan, onlara akıl veren MİT’çi “ajanlar”dı.

Bunu Nazlı Ilıcak 28 Şubat darbesiyle ilgili “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında anlattı.

Olayın özeti Müyesser Yıldız’ın şu cümlelerinde gizli:

“28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

“ ‘Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası ‘irtica’ raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle ‘28 Şubat'ın düğmesine basan da MİT’ti.”

(https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/)

*

Peki MİT’teki ajanlar bunu Esad Efendi’nin yanına koydular mı?..

Ne gezer!..

Farklı kanallardan tehditler ve tepkiler yağmaya başladı.

Mesela 4 Nisan 1997 günü vefat eden Alparslan Türkeş’in cenazesine katıldığında, (İskenderpaşa Cemaati mensubu BBP milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre) Türkeş’in halefi Devlet Bahçeli ona hakaret etmiş ve kovmuş bulunuyordu.

(Evet, Esad Efendi’nin postuna kurulan oğlu Nureddin, yıllar sonra bu Bahçeli’ye borcunu ödeyecek, “ ‘Bozkurtlara’ fırsat ver, yol ver, OY ver...” diyerek bir putperest toteminin cazgırlığını yapacaktı.)

Devlet Bahçeli’nin tavrı, kendisi hakkındaki MİT’çilik rivayetleri gözönüne alındığında yadırganacak birşey değil..

Esad Efendi o Nisan ayında Türkiye’yi terk etti ve bir daha da dönmedi.

Dönemedi.

*

Ancak, Esad Efendi 2000 yılında, vefatından beş ay önce, hac sırasında Hicaz’da cemaate şunu söylemiş bulunuyor: MİT’ten birileri geldi bana bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil.” (Esad Efendi’nin bunları söylemiş olduğunu, o yıl hacca giden Av. Yalçın Ünal, bana ve Av. Kemal Yavuz Ataman’a hac dönüşünde söylemiş bulunuyor.)

Söz konusu hacdan bir iki ay önce (2000 yılı ortalarında) Esad Efendi İsveç’teydi ve Rafet Candemir’in telefonu vasıtasıyla kendisiyle görüşmüştüm.. Bana, İsveç’e gelmemi emretmişti.. (Sigortam olmadığı için vize başvurusu bile yapamadım… Yol param bile yoktu ya neyse, borç para bulabilirdim.)

Eylül ayı sonu ya da Ekim ayı başında (haccın akabinde) ise Kemal Kaptaner beni arayıp, Hocaefendi’nin ABD’deki cemaat mensuplarına beni ABD’ye yerleştirmeleri talimatını vermiş olduğunu söylemişti. (ABD’deki kardeşler, Allah razı olsun, yol harçlığı gönderdiler. Fakat bu da, vize alamadığım için gerçekleşmedi.)

Ne var ki, Esad Efendi’nin beni neden yurtdışına çıkarmaya çalıştığını ancak 16 yıl sonra anlayabildim..

2016 yılı sonbaharında beni ziyaret eden (Siyasal Bilgiler’den sınıf arkadaşım, Almanya’da mukim) Hacı Murat, Esad Efendi’nin benim yurtdışına çıkarılmam teklifini önce Almanya’dakilere yapmış bulunduğunu söylemişti.. Kendisinin ve Avustralya’dan Mehmet Ali Torlak’ın da içinde bulunduğu bir topluluğa benim için, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş durumdaydı.

Aklıma takılan soru şu: Esad Efendi’nin Hicaz’da hac sırasında sözünü ettiği MİT görüşmesinde benim bahsim de geçmiş olabilir miydi?..

Geçtiyse, MİT’çilerin hakkımda söyledikleri mi, Esad Efendi’nin ciddi şekilde kaygılanmasına neden olmuştu?

*

Tabiî ki Esad Efendi Almanya’da benim hakkımda bunları söyledikten sonra MİT canibinden bana gelecek (birilerine havale edilip ihale edilmiş) “taşeronlu” bir suikast, “faili meçhul” değil “faili malum” olurdu.

Ancak, demokrasiler fazilet rejimiydi ve demokrasinin faziletleri gibi çareleri de tükenmezdi.. Hayattan yorulmuş olanlar için zehirleme ve trafik kazaları gibi “doğal görünümlü” yaşam emekliliği hizmet seçenekleri de mevcuttu.

Nitekim, Esad Efendi söz konusu haccından beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde, Avustralya’da yaşadığı bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

O sırada kimse Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceğini söylemedi..

Söylenseydi, o konjonktürde baş şüpheli, ("dış güçler" kökenli 28 Şubat'ın yurtiçindeki mümessili/acentası, işbirlikçisi ve koordinatörü) MİT’ti.. “Faili meçhul (gizli)” işlerden en iyi onlar anlardı.

Ve o sırada iktidarda “Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Ecevit’in 28 Şubat hükümeti” vardı.

İki yıl sonra ise artık iktidar makamı AK Parti’nin (Erbakan’ın talebelerinin, eski ekibinin, 28 Şubat’ın “mağdur”larının) elindeydi.

Ve birdenbire Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceği dedikodusu çıkarıldı.. (Avustralya’da önceden de, kendisini S. G. sahte ismi ile tanıtmış olan şahıs etrafında birtakım şüpheler dile getirilmişti, fakat Türkiye’de pek kimsenin gündeminde yoktu.)

Evet, AK Parti dönemi başlayınca, "Esad Efendi suikasti"yle ilgili (MİT'i denklemden düşüren, unutturan, hatta aklayıp paklayıp tertemiz en beyaz yıkayan) senaryolar dillendirilmeye başlandı. 

Mesela gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratı tarafından öldürülmüş olduğunu yazdı.. (Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek ise 1997 yılında, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğunu yazmıştı.. Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme almıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL [bir daire parası] tazminat talep etmişti.)

Sonradan Türk istihbarat kaynaklarıyla “iltisak”lı başka yazarlar da koroya dahil oldular.. “İngiliz istihbaratı tutmadı, Vatikan verelim” hesabı “Esad Efendi’yi Barnabas İncili’nden dolayı Katolikler öldürdüler” diye bir Dan Brownvari hikâye ürettiler.

*

İsmailağa Cemaati’nin önde gelen hocaları, 1 Mayıs 2024 tarihinde bir basın buluşması yapmış ve bu arada 28 Şubat dönemiyle ilgili bazı bilgiler vermiş durumdalar.

Toplantıya katılanlardan (Independent Türkçe’nin genel yayın yönetmeni) Nevzat Çiçek şunları yazdı:

2001 yılında devletten olduğunu söyleyen bazı kişilerin Mahmut Efendi'yi can güvenliğini gerekçe göstererek yurt dışına götürmeye çalıştıklarını, yola çıkıldığını ancak Mahmut Efendi'nin Edirnekapı'dan ‘Ben öleceksem burada öleceğim’ diyerek gitmediğini ve götürülecek olan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu belirttiler.”

“Devletten olduğunu söyleyen” bazı kişiler..

Bunlar olsa olsa MİT’çi olabilirler..

Çünkü diğer kurumlar bu şekilde çalışmaz.. Mesela Emniyet Teşkilatı, “Seni koruyamıyoruz, Suudi Arabistan’a ihraç edeceğiz” demez.. Bir istihbarata sahipseler tedbir alır, gereğini yaparlar.

MİT’çiler ise, öyle anlaşılıyor ki, “Can güvenliğin tehlikede” diyerek Mahmud Efendi’ye ve İsmailağa Cemaati’ne operasyon çekmek istemişler.

Hayır, sene 1997 değil, aradan dört yıl geçmiş, 2001 yılına gelinmiş, ve birileri Mahmud Efendi’ye “can güvenliğinin bulunmadığını” söylüyorlar. (Haksız değiller.. MİT’in meşhur isimlerinden Mehmet Eymür’ün “atin.org” adlı sitesinde yazılanlara bakılırsa, bazı MİT’çiler hem 1990’lı yıllarda hem de 2000’lerde cinayetler işlemişler.. Eymür, şu anda Bahçeli’nin danışmanlığını yaptığı söylenen [dönemin MİT müsteşarı] Şenkal Atasagun’a ciddi suçlamalar yöneltiyordu.)

Esad Efendi 2001 yılının Şubat ayında hayatını kaybetmiş, İskenderpaşa Cemaati emin ellere teslim edilmiş, ve ardından sıra galiba İsmailağa’ya gelmiş.

“İskenderpaşa işi tereyağından kıl çeker gibi kolayca tertemiz halloldu.. Benzer birşey İsmailağa’da niçin yapılamasın ki?!” diye düşünmüş olabilirler miydi?

*

Mahmud Efendi için güvenli yer Vehhabî cenneti Suudi Arabistan’mış, Ehl-i Sünnet diyarı Türkiye değilmiş..

Türkiye niye güvenli değildi?

2001 yılında Mahmud Efendi’yi kim öldürmek, canına kastetmek istiyor olabilirdi?. Türkiye’deki Vehhabîler mi?

Mahmud Efendi’yi kim niçin öldürsündü?

Her neyse.. Diyelim ki can korkusuyla kalkıp Suudi Arabistan’a gitmişti, bunun etkileri neler olurdu?

Birincisi, cemaati panikler, tedirgin olur, korkuya kapılırdı. (İskenderpaşa’da bu oldu.)

İkincisi, birilerine İsmailağa Cemaati için “yurtdışı bağlantılı, kökü dışarda, yabancılarla işbirliği içinde, Vehhabîliğin etkisi altında, Selefî eğilimli” vs. türünden ithamlarda bulunma fırsatı verilmiş olurdu.

Üçüncüsü, Mahmud Efendi’nin yokluğunda cemaatteki bazı isimlerin öne çıkmasının zemini hazırlanmış, meydan boşaltılıp hazır hale getirilmiş olurdu.

Dördüncüsü, böyle bir durumda Mahmud Efendi’nin, can güvenliğini sağladıkları için “devletin adamları”na minnettar ve müteşekkir olması beklenirdi.

Suudi Arabistan’a gidecek ve belki şöyle düşünecekti: “Buraya gelmeseydim muhtemelen ölmüştüm.. Öldürülmüştüm.. Sağolsunlar, devletin bu adamları benim için ne zahmetlere katlandılar, benim can güvenliğim için ne fedakârlıklarda bulundular.. Benim canımın derdine düşen yalnız devletimizin bu adamları.. Gerçek dost kara günde belli olur.”

Evet, onlara inanması durumunda artık onların güdümüne (istihbaratçıların tabiriyle “kontrol”ü altına) girerdi..

Onu Suudi Arabistan’a götürenler istedikleriyle görüştürecek, istemediklerini ise kapıdan çevirebileceklerdi.. Tabiî ki Mahmud Efendi’ye de “Hocam, size suikast yapan çıkabilir, biz önlem alıyoruz, bildiğiniz gibi değil, ortalık maskeli hain kaynıyor” filan diyeceklerdi.

Hoca’yı abluka altına alıp dünyadan izole edeceklerdi.

*

Sonra da başlayacaklardı “bilgilendirme”ye ve “yönlendirme”ye..

Mesela öldüğünde yerine Cübbeli’nin geçmesini istiyorlarsa Cübbeli ile ilgili müjdeli haberler verecekler, mürit görünümlü elemanlarına rüyalar anlattıracaklardı..

İstemedikleri adamlar hakkında ise pireyi deve yaparak kabahat çetelesi sunacak, ihanet hikâyeleri uyduracaklardı.

Gerçekten de Mahmud Efendi Suudi Arabistan’a gitseydi mesela bir Cübbeli kolayca şeyh olabilirdi.. O dönemde karizması yerindeydi, (tıpkı Erdoğan gibi hapis yatmış olduğu için) hakka davetin mağdur fedaisi konumundaydı..

Henüz internetlik kasetleri de yoktu.. Takva elbisesi lime lime ve delik deşik olmamıştı.

O sırada Mahmud Efendi Suudi Arabistan’da (MİT açısından mutlu bir "tesadüf"le) ölseydi, birkaç kişi çıkıp “Hocaefendi bize kendisinden sonraki şeyhin Cübbeli olduğunu söylemişti” dediğinde, başka birkaç kişi de rüya anlattığında, İsmailağa’nın aklı başında ve Cübbeli’nin ciğerini bilen birkaç hocası dışında kimse “Bu işte bir bit yeniği var” diye düşünemez, Cübbeli’nin şeyhliğini sorgulamayı aklından geçiremezdi..

Üstelik itiraz eden çıkarsa birileri “Demek ki bunlar Cübbeli’yi kıskanıyorlar, belki de postta gözleri vardı” diye yaygarayı koparırlardı.

*

Mahmud Efendi’nin yurtdışına çıkmayı kabul etmemesi herşeyi bozmuş.. Pişmiş aş, katılan bir sürahi dolusu suyla heder olmuş.

Yurt içindeyken onun ağzından birtakım rivayetler uydurmak kolay değil.. En yakınındaki kişilere, çoluk çocuğuna, akrabasına, yakın adamlarına, ani bir ölüm durumunda mesela sözünü ettiğimiz türden bir Cübbeli hikâyesini kabul ettirmek mümkün olmazdı.. Cübbeli propagandası yapana, bunlar, “De get lan, biz gece gündüz Hocaefendi’nin yanındaydık, böyle birşey olsa önce bizim haberimiz olurdu” derlerdi.

Şeyh efendi yurtdışında olunca iş değişiyor, yakın çevresinin şahitliği hükmünü yitiriyor..

(Böylesi bir durum İskenderpaşa’da yaşandı. Hürriyet gazetesinin, Esad Efendi’nin vefatından iki gün sonraki, yani 6 Şubat 2001 tarihli sayısında, merhumun ağabeyi Ahmet Mithat Coşan‘ın bir açıklaması yer almıştı: 

“Mithat Coşan, kardeşinin yerine kimin geçeceği yolundaki bir soruya da, ‘Hiç bir isim yok. Esat Coşan’ın çalışmalarına devam edilip edilmeyeceği durumu ise, bu konuda kabiliyetli arkadaşlarımız varsa, vasiyeti varsa, ben bilmiyorum. Kendisinin işaret ettiği birisi varsa, bilgimiz yok, vasiyeti varsa, ‘şöyle olsun’ diye o yerine getirilir’ dedi.”

Merhum Mithat Coşan, sadece kendi adına değil, aynı zamanda babası Hafız Halil Necati Coşan Efendi adına konuşuyordu, çünkü aynı evde birlikte yaşamaktaydılar.)

*

Mahmud Efendi’nin Suudi Arabistan’a ihraç edilmesi projesi (ya da operasyonu), eski MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a yapılan benzer bir teklifi akla getiriyor.

Kaynak, Takvim gazetesine şunları söylemişti:

2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile‘ dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de‘ diye yazı gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi.” 

(http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/03/01/mahir_kaynaktan_28_subat_anilari)

Kaynak, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir röportajında kendisine yöneltilmiş olan “Ölüm korkunuz oldu mu?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap vermiş:

“Oldu. Hakkımda PKK'dan para aldığıma dair gazeteler yazı yazıyorlardı. Beni tanıyan bir adam sizin oturduğunuz koltuğa oturdu ve bana ‘hocam sizi öldürecekler’ dedi. ‘Valla öyle gözüküyor ama yapacak bir şey yok’ dedim. Bana ‘yurdışına kaçın’ dedi. Ben de ‘pasaportum bile yok’ dedim. Cebinden benim için hazırlanmış bir pasaport çıkardı. Ben de durumdan işkillendim ve sizi ararım dedim. Onlar gittikten sonra şöyle düşündüm, ‘bunlar beni yolda bertaraf edecekler, kaçınca da suçlamayı kabul etmiş olacağım. Ölmek bundan daha iyidir, aileme kötü bir isim bırakmam’ dedim. Ertesi gün televizyonda ‘Mahir Kaynak Berlin'de görüldü’ diye bir haber çıktı. Meğer, beni Berlin'e götüreceklermiş.”

(https://www.yenisafak.com/hayat/devlet-yari-yolda-birakti-allaha-sigindim-377995)

Kendileri gibi MİT’te çalışmış, Allah’a ve ahiret gününe inandığını söylemekle birlikte irticacı olarak suçlanmasını gerektirecek söylemleri bulunmayan ve “anayasal düzen” için tehdit oluşturmayan bir adam için böyle tezgâh kuranlar başkalarına ne yapmaz!

(Anayasal düzen için tehdit oluştursa kaç yazar! Ateş olsa cirmi kadar yer yakar!

Türkiye’de anayasal düzeni yıkabilecek tek güç ordudur.. 1960’ta olduğu gibi darbe yapar, anayasayı rafa kaldırır, sonra istediği düzeni kurar..

Bu ülkede, ne kadar zengin ve kalabalık olursa olsun, herhangi bir partinin, cemaatin, grubun, legal ya da illegal bir örgütün düzeni “yasa dışı” yollarla değiştirebilmesi mümkün değildir. Nerde kaldı ki Mahir Kaynak gibi dili ve kaleminden başka gücü, serveti, dayanağı olmayan insanlar değiştirebilsinler!)

Belli ki Kaynak’ın Kürt meselesi konusundaki yaklaşımından birileri rahatsız olmuş ve “PKK’dan para alıyor” diye haber üretip medyaya servis etmişler.

Fakat böyle bir yalan haber üretilmesinin tek nedeninin Kaynak’ın itibarının yerle bir edilmek istenmesi olmadığı anlaşılıyor.. Bu tür haberlerle Kaynak’a gözdağı ve korku vermek, bu korkuyu kaldıraç olarak kullanarak onu “suçlu gibi görüneceği” bir kaçışın içine sürüklemek istemişler..

Öyle ya, suçlu değilse niye kaçsın ki?!.. Çiğ yemeyenin karnı ağrır mı?!.. Karnı ağrıyorsa bir çiğ yemişliği vardır elbette.. Böyle düşünüleceğini biliyorlar. 

(Benzer bir Almanya eksenli operasyonu merhum Muhsin Yazıcıoğlu'na da yapmak istemişlerdi.. 2009 yılı başlarında, vefatından kısa süre önce, Almanya'da bulunduğu sırada, "hayatının tehlikede olduğu, Türkiye'ye dönmemesi gerektiği" mesajı ona ulaştırılıyor.. Dönmese, Almanya'da kalsa, "Sene olmuş 2009.. İktidarda AK Parti var, ve bu korkak adam tutup gâvur beldesine kaçıyor!.. Vatansever adam bunu yapar mı?!" diyerek yaygara koparacak, itibarını beş paralık edecekler.)

Evet, dört başı mamur bir operasyon.. Mahir Kaynak'a beleşten pasaport bile hazırlamışlar.. (Pasaport hazırlamak için Emniyet’e gitmeleri gerekmiyor, istedikleri sahte kimliği, belgeyi ve pasaportu hazırlama imkânları mevcut.)

Artı, medya da ellerinin altında olduğu için ertesi gün yayınlanacak haberi de daha baştan hazırlamışlar.. (Fakat biraz unutkanlık var gibi.. Mahir Kaynak’ı yolcu etmeden haberi medyadaki bağlantılarına veriyorlar, lakin sonradan bu yaptıklarını unutuyor, “Haberi iptal edin” demeyi akıllarına getiremiyorlar.)

Hayat böyledir.. Kusursuz katil de, kusursuz cinayet de yoktur.

*

Söz buraya gelmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun bir kitabında yer alan şu satırları da aktaralım:

Bir gün [Alman şehirlerinden] Aachen’da Türk havayolları acentalığı yapmakta olan Hanefi Ağırman kardeşimizin dükkânında bu mesele açıldı [Erbakan’ın Almanya’ya Millî Görüş Teşkilatı yönetiminde yer alıp çalışması için gönderdiği emekli müftü Cemaleddin Kaplan‘ın 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Erbakan‘ın hapiste olmasını fırsat bilerek teşkilattan ayrılıp yeni bir oluşum meydana getirmesi ve halifeliğini ilan ederek Türkiye düşmanlığı yapması meselesi]. Orada demiştim ki:

– “… [Devlet] Milletin teşkilatlanmış ve siyaset sahnesine aksetmiş şahsiyetinin adıdır. O biziz. Ona papaz kıyafeti giydirilmiş. Yani elbise makamındaki üslup yabancıdır. Bizim mücadelemiz bu üslupladır, devletin kendisiyle değil!.. Onun [elbisesinden dolayı] zahirî görünüşü yüzünden içindeki gövdeyi imha etmek akılsızlıktır. Cemaleddin bunu yapan bir aptal durumundadır.”

Ben bu sözleri söylediğim zaman orada Hanefi Ağırman’ın bir çok misafiri vardı. Meğer bunlardan birisi MİT teşkilatı ileri gelenlerindenmiş. İki-üç gün sonra çıkıp bana, Limburg’daki fabrikaya geldi. Hüviyetini göstererek benimle açık açık konuşmak istediğini söyledi. Gösterdiği hüviyetten Trabzon doğumlu olduğu görülüyordu [Gösterdiği kimlik büyük ihtimalle sahtedir]. Hemşehriliği de ileri sürerek:

– “Hanefi Ağırman’ın dükkânında seni dinledikten sonra gidip elçilikteki dosyana baktım. [Ağırman’ın ofisinde dinlediklerini Ankara’ya rapor etmiş, ve muhtemelen Ankara’dan ona, “Git Mısıroğlu’na bir işbirliği teklifinde bulun, taş attık da kolumuz mu yoruldu” diye talimat gelmiştir.] Doğrusu senin namına üzüldüm. Sen vatansever bir insansın! Böyle gurbette sürünmemelisin! Cemaleddin gibilerden çok farklısın! Ancak bir mesele var: M. Kemal Paşa!.. Artık bu bahsi kapatsan da biz de yardım etsek vatana dönsen olmaz mı?” dedi.

[Esad Efendi’ye yapılan “şirk” teklifinin bir benzeri.. Bunların “değişmez amentü”sünün ilk maddesi Selanikli’ye imandır.. Sadece Allah’ın ve Rasulü’nün yolunda olmayacak ve sadece Kâbe’ye yönelmeyeceksin, ilk kıblen Anıtkabir olacak.. Allah ve Rasulü’nün ilkelerine, Selanikli’nin ilke ve inkılaplarının izin verdiği ölçüde tabi olacaksın.. Selanikli’nin ilke ve inkılaplarıyla çelişen İslamî hakikatleri, Diyanet’in hiçbir hutbesinde Şeriat kavramına yer vermyişi gibi, es geçecek, görmezden geleceksin.]

Kendisine sordum:

– “Sen İslamiyet’i ve M. Kemal Paşa‘yı ne kadar bilirsin?!

– “İslamiyet’i Cuma namazı kılacak kadar, M. Kemal Paşa’yı da mektepte öğrettikleri kadar bilirim!” dedi.

– “Bak!” dedim. “Sen, dini de M. Kemal Paşa’yı da benim kadar bilsen, benim zapt-ı nefs ettiğim [kendimi tuttuğum] kadar bile sükût edemeyip feryad u figan ile bağırırsın! Gerçekler o kadar acıdır!..”

– “İyi ama kanun var. Bak hapsediliyorsun, vatancüdâ oluyorsun!.. dedi.

... Bu minval üzere konuşmada cevap veremeyince:

– “Bak!.. Sen ‘Yunan Mezalimi‘ [kitabını] yazmışsın!.. ‘Moskof Mezalimi‘ yazmışsın!.. Bizim şirket (MİT’i kastediyor) bunlardan dolayı sana müsamaha etmiştir. Sen [İlk TBMM üyelerinden, Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından, Atatürk karşıtı] Rıza Nur’un [Atatürk’ü yerden yere vuran] hatıralarını yayınladın!.. Onun [bu hatırat yayınının] çeyreği kadar bir iş yapmamış nice insan, faili meçhul [yapanı bilinmeyen] bir cinayetin kurbanı olmuştur. Bu demektir ki, sen bizim müsamahamız sayesinde hayattasın. Bunun değerini bil!” … [Görüldüğü gibi "Nicelerini öldürdük, faili meçhul olarak kaldı” demek istiyor.]

Buraya Türkiye’ye döndükten sonra eski MİT’çi Mahir Kaynak‘ın bir sohbette söylemiş olduğu şu sözleri de kaydedersem mücadelemizde karşılaştığımız bazı hadiselerin daha kolay anlaşılacağını zannediyorum. Mahir Kaynak demişti ki:

– “Arkadaşlar, düzene ters düşerseniz sizin -doğru veya yanlış- devlette [açıklarınızı içeren] bir dosyanız olsun. Bu, maddî [parasal] bir sûistimal [yolsuzluk vs.] olabileceği gibi, bir metres [zina] işi dahî olabilir. Elverir ki, cemiyette [toplumda] itibarınızı sarsmaya ve sizi tesirsiz [etkisiz, lafı dinlenmeyen] hale getirmeye yarasın!.. [Ancak bazen, elde işe yarar bir dosya bulunmasa bile, Mahir Kaynak’a “PKK’dan para alma” iftirasının atılması gibi, yok yerden suç icat edilebilir. Çamur attığınızda ister istemez bir izi kalır, temizlemek zordur. İnsanlar da “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler. Dolayısıyla, medyadaki “Nuh’un köpekleri” cinsinden “MİT’in kelekleri ya da melekleri”ni tanımak için başvurulacak teşhis yöntemlerinden birisi budur: Kim “derinlerin hedefi”ndeki isimlerin üzerine yürüyorsa, itibarsızlaştırma operasyonunda rol alıyorsa, o bir “köpek, kelek ya da melek”tir.] Aleyhte müessir [etkili, sözü dinlenir, toplum tarafından benimsenip desteklenir] olduğunuz an bunu [açıklarınızı, ayıplarınızı] ortaya atarlar, buna rağmen yolunuza devam ederseniz [geri adım atmazsanız ve müessir/etkili olursanız] bilin ki; hayatınız tehlikededir.

Bu iki MİT’çinin parmak bastığı gerçek belki bugün bile hâlâ aynı dehşetle devam etmektedir.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 161-2.)


KEMALİSTLERİN KADİR MISIROĞLU'NU İTİBARSIZLAŞTIRMA OYUNUNA GELMEK





Kemalistlerin “Fesli Deli Kadir” diyerek alay ettikleri Kadir Mısıroğlu’nun müslüman bir mücadele adamı olduğu inkâr edilemez.

İmam Hatip Okullarının banisi (Prof. Sadettin Ökten ile Hümeyra Ökten’in babası) Celal Hoca’nın akrabası bir Karadenizli..

Lise yıllarından itibaren, bir müslüman olarak, inandığı doğruları her yerde cesaretle söylemiştir.

Kemalizmi ilk sorgulayan, bu yolda ağır bedeller ödeyen biri.

Fethullah Gülen konusunda da, daha hiç kimsenin onun aleyhinde laf etmediği 1990’ların başında milleti uyarmış durumda. (O yıllarda basılan bir kitabında, onun aleyhinde sert sözler var.)

12 Eylül darbesi yüzünden yurtdışına çıkmış, ardından vatandaşlıktan da atılmış bulunuyor.

*

Elbette kusurları yok değil..

Denize düşen yılana sarılır hesabı İngiltere’ye gitmiş ve Nakşbendî şeyhi geçinen Kıbrıslı Nazım’ın etkisi altına girmiş.

Kızının hastalığı ile ilgili olarak yaşadığı bir olay sonucu onun keramet sahibi olduğuna inanmış.

Almanya’da imalat ve ticaret işleri yapmaya kalkışmış, iflas yaşamış, kendisiyle birlikte başka bazılarının da zarar etmesine yol açmış, bir milyon Mark borca batmış.

Ancak, anılarını anlattığı kitabında, çalışmalarının (devlet düzeyinde) sabote edildiğini, ketenpereye getirildiğini ayrıntılı biçimde anlatıyor.

Bunları gözardı edemeyiz.

Kitaplarında yaptığı itiraflarından biri de şu: “Beni bir, ajanlar, iki, paragöz dolandırıcılar hep aldattılar. Onları hiçbir zaman baştan teşhis edip de kendimi koruyamadım” diyor.

İtirafının doğru olduğu, Kıbrıslı Nazım’a inanıp güvenmiş ve bu yüzden bazı saçma laflar etmiş olmasından da belli.

*

Mısıroğlu’nun diğer bir hatası, saplantı düzeyindeki İran ve Şia düşmanlığıydı.

Bu, onu, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’i (radiyallahu anhüma) tenkide kadar götürdü.

Böylece, Ehl-i Sünnet’in “ashab hakkındaki tutumu”ndan farklı bir tavrı benimsemiş oldu.

Şiîler’i tenkid edip, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin hakkında dilini tutması gerekirdi. (Karşı cephedeki birileri de, Hz. Osman r. a. gibi ashaba hakaret edenleri rahmetle anarken, Hz. Muaviye r. a.’e karşı da buğz ve adavet sergileyebiliyor, ashab hakkında dillerini tutmaları gerektiğini unutuyorlar.)

Hz. Osman hesabına Hz. Ali’yi, Hz. Ali hesabına da Alicilik (Alevîlik) yaparak Hz. Osman’ı suçlayacak halimiz yok.. Hesapları Allahu Teala’ya aittir.. Ne Osmancı, ne de Aliciyiz.

Evet, Mısıroğlu Alevîlerin yaptığı hatanın bir benzerini sergiledi (Ancak Alevîlerinki kadar şiddetl ve sert olmadığını da belirtelim).

Bununla birlikte Mısıroğlu’nun hataları, tekfire vs. tabi tutulmasını gerektiren hatalar değil.

Ancak, “itikadî ve fıkhî konularda” sözü dikkate alınabilecek bir alim de değildi.

Fakat Kemalizm’e karşı verdiği mücadele dolayısıyla rahmetle anılmayı hak ediyor.

Kaypak ve fırıldak değildi, İslamcı/Şeriatçı olduğunu her zaman söyledi.

*

Mısıroğlu’nun kökenine gelince..

Kökeni Hz. Adem aleyhisselam ile Havva anamıza dayanıyor.

Türkiye’de insanların nüfus kayıtları Tanzimat’la birlikte tutulmaya başladığı için insanların kökenini tam bilmek mümkün değil. (Aşiretler hariç.. Cumhuriyet dönemi öncesinde Anadolu’da birçok kimsenin doğum yeri hanesine aşiretinin adı yazılıyordu.. Mesela benim dedemin, dedemin babasının ve dedemin dedesinin doğum yeri olarak doğdukları köyler değil, aşiret adı yazılı.)

Kadir Mısıroğlu’nun kökenini ben bilemem, nüfus kayıtları devletin elinde.

Ancak, kökeninin bir önemi yok; yaptıkları, söyledikleri ve yazdıkları önemli.

Diyelim ki ataları Selanik’ten Karadeniz’e gelmiş olsun, bu, onun İbranî kökenli olduğunu ispatlamaya yetmez.. Türk de olabilir, Türk olması ihtimali daha yüksektir.

Diyelim ki İbranî kökenli, bu, onun ataları gibi yahudi olması, “iki din” taşıyan bir sabatayist olması anlamına da gelmez.. Abdullah ibni Selam r. a. gibi mühtedî olabilir.

*

Kadir Mısıroğlu’nun her görüşünü kabul etmek zorunda değiliz.

Yanlışlarını yazar, delilleriyle ortaya koyarsınız. (Ki bazı görüşlerini biz de geçmişte yazılarımızda tenkide tabi tuttuk.)

Fakat tutup faraziyeler, tahminler, birilerinin kara propaganda ürünü iftiraları olabilecek iddialar üzerinden onun hakkında kesin hüküm vermek, sövüp saymak, Mısıroğlu’na zarar vermeyeceği gibi, bunu yapan kişinin “sözleri dikkate alınmaması gereken güvenilirlikten yoksun” bir kişi olduğunun düşünülmesine yol açar.

* * *

Yahudi değilim

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “hocam” dediği, ... Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu, dün "Cumartesi Sohbetleri"nde konuştu. Mısıroğlu, kendisi hakkındaki iddialara bir yanıt verdi...

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “hocam” dediği, ... Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu, dün "Cumartesi Sohbetleri"nde konuştu.

Mısıroğlu konuşmasında yine Atatürk düşmanlığını sergilerken, "Mustafa Kemal zannettiğiniz kadar, büyük biri değildir" dedi. Mısıroğlu, Mustafa Kemal düşmanlığının bedelini ödediğini belirtirken, "Orta mektep talebesiydim, ne söyledim bilmiyorum ama 1 hafta kovuldum. Lisede resmini yırttım, 3 gün kovuldum. Üniversite kantininde bir hudut aleyhine konuştum. Ben bu noktaya böyle anti-kemalist, herkes adımı anan, ‘O Atatürk düşmanı mı’… Bu Atatürk düşmanı olmak kolay olmadı, onu da söyleyeyim size. Çünkü o düşmanlığın bedeli ödeniyor. Bu bedeli ödemeyi göze almadan böyle Atatürk düşmanı denilmez kimseye" şeklinde konuştu.

Kendisinin Yahudi olduğuna dair iddialar hakkında da konuşan Mısıroğlu, "Ben, bana göre, dünyanın en güzel kasabasında doğdum. Oradan hiçbir Yahudi geçmedi. Akçaabat’ın toprağına bir Yahudinin gölgesinin düşmediğine Kur'an'a elimi basarım" diye belirtti. 

Mısıroğlu, kendisini şikayet edenler hakkında ise, "18 şikayetçi var, 1 numara Komünist Partisi, 2 numara Halk Partisi, öyle devam ediyor. Ben bunların şikayetiyle iftihar ediyorum" diye ifade etti.

Mısıroğlu'nun konuşmasından ilgili bölüm şu şekilde:

"Mustafa Kemal zannettiğiniz kadar, büyük biri değildir. Müminler cezayı hak ettiler. Allah onu yapacak durumdaki birine ruhsat verdi. Ama Sabri Bey, ben neler söyledim, şimdi burada tekrarlasam Odatv yine onları kapar, yeni söylenmiş gibi yapar. Orta mektep talebesiydim, ne söyledim bilmiyorum ama 1 hafta kovuldum. Lisede resmini yırttım, 3 gün kovuldum. Üniversite kantininde bir hudut aleyhine konuştum. Ben bu noktaya böyle anti-kemalist, herkes adımı anan, ‘O Atatürk düşmanı mı’… Bu Atatürk düşmanı olmak kolay olmadı, onu da söyleyeyim size. Çünkü o düşmanlığın bedeli ödeniyor. Bu bedeli ödemeyi göze almadan böyle Atatürk düşmanı denilmez kimseye. Ben bu bedeli ödedim. 4 suikastten kurtuldum, onları anlatmıyorum şimdi size…

Bu da kayınpederimin İstiklal Gazisi, madalyaları… Daha önce de ben bunların cevabını verdim. ‘Yahudiymiş, ben de Yahudiymişim’. Ben dünyanın en güzel kasabasında doğdum, bana göre. Oradan hiçbir Yahudi geçmedi. Akçaabat’ın toprağına bir Yahudinin gölgesinin düşmediğine Kuran’a elimi basarım.

Benim şehirde bile mezarı olmayan eniştemi Yahudi yapıyor. ‘Bütün sülalem Yahudi’. Ne yapıyor biliyor musun? Bunların doğum tarihlerini alıyor. Mesela bu kayınpederin babası memur. Babası emekli olduktan sonra, onun da mezar taşı var, ama bulamadım.

Bu adam Bilecik’te şube reisiyken 49’da vefat etti. Babası da Konya’nın Musalla Mezarlığı’nda yatıyor. Ama bunun doğduğu yer Selanik. ‘Sen Selanik’te mi doğarsın, o zaman Yahudisin.’ Osmanlı Rumeli’yi Andolu’dan daha fazla Türkleştirdi. Çünkü düşman oradan geliyor, bu taraftan geliyor.

Bunların söylediği hiçbir şey doğru değil. Doğru olan tek şu söz var: ‘9’u 5 geçe kenefe gidin.’ Ondan da savcılıktan bir takipsizlik aldım. Bunların haberleri yoktur. Şimdi, bu bir kampanya, öyle hissediyorum. ...

Doğruluk konusunda, biz babalarımızın çocuğu olamadık… Bunu çok yakın zaman için doğru kabul etme... Babalarımız daha kemalistti. Eğer devletle ilişkili ise, mesela muallim ise, Kemal’i methetti, ne yapsın şimdi? O kadar methettiğini, ‘ben yanılmışım’ nasıl desin, diyemiyor. Devlette vazife alanlar ama... O vazifeler dolayısıyla bu güruha katıldılar… Tanzimattan itibaren fire vere vere geliyoruz."

Odatv.com

KİMİN YÜZYILI?

 (İlk yayın tarihi: 11 Kasım 2023)

KİMİN YÜZYILI?.. ALLAH'IN RASULÜ'NÜN HALİFESİ MEHDÎ'NİN Mİ, ALİ RIZA OĞLU MUSTAFA'NIN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'SİNİN Mİ?

 









Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre, ikincisi: Önümüzde "Türkiye yüzyılı" varmış.

Mehdî mi?

Ali Rıza oğlu Mustafa'nın (Ki sonradan Türkler'in atası olduğunu ilan etme anlamına gelecek şekilde Atatürk soyadını almıştı) laik (yani “siyasal dinsiz”) Türkiye'sinde Mehdî'den bahsedilebilir mi?

Nitekim Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Adnan Tanrıverdi Paşa Mehdî'den bahsetme gafletinde bulunduğu için görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Ve dün (10 Kasım 2023), Anıtkabir'i ziyaret edip Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Erdoğan, "Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır" demiş bulunuyor. (https://www.haber7.com/siyaset/haber/3366574-anitkabir-ozel-defterini-imzalayan-erdogandan-turkiye-yuzyili-vurgusu)

*

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti'nin geleceği söz konusu olunca gaybtan haber vermek, kehanette bulunmak, mucize ya da kerametlere rakip olacak şekilde parlak istikbal müjdesi vermek serbest.

Makbul.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in geleceğe dair verdiği haberlere gelince..

Bunlar söz konusu olduğunda birden bire "şirk" hassasiyeti depreşen, gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceğini ve bildiremeyeceğini söyleme kahramanlığı sergileyen tarihselci, modernist, "part time deist", “kripto Kemalist” ilahiyatçı soytarılar, mevzu laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti’nin geleceği olunca, dut yemiş bülbül.

*

"Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır"mış.

Eskiler “Büyük lokma ye de büyük konuşma” demişler..

İnsan hiç olmazsa bir “inşallah” der.

“Hiçbir güç engel olamayacaktır”mış.

Sen Allahu Teala’dan bir söz mü aldın, sana bir vaatte mi bulundu?

Mezarlıklarda Kur’an okumasıyla ve Kur’an’ın mezarlıklarda okunmasını tavsiye etmesiyle meşhur olan Erdoğan acaba şu ayetleri hiç okumuş mudur:

Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Âyetlerimizi yok sayan ve “Elbette bana mal (zenginlik, refah, dünyevî ilerleme) ve evlâd (nüfus artışı ve çoğalma) verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?

Gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?

Hayır! Onun söylediklerini yazacağız. Ve ona azabı uzattıkça uzatacağız.

Ve o söylemekte olduğu şeylere (biz) vâris olacağız, (kendisi de) bize yalnız olarak gelecektir. (Meryem, 19/77-80)

Bir devlet başkanının mezarlıkta Kur’an okuması marifet değil, ondan beklenen, Kur’an doğrultusunda bir “devlet aklı” oluşturmasıdır.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarında niye Kur’an okumuyor,  oradaki deftere niye ayet yazmıyorsun?

Evet, Allahu Teala’dan söz  almış gibi gelecek müjdesi veriyorsun da, bari “Türkiye’nin yükselişine Allah’tan başka hiçbir güç engel olamaz” deseydin ya..

Allahu Teala’nın iradesini ve takdirini yok sayar şekilde konuşmasaydın..

Hiçbir güç engel olamazmış.

Bu söz karşısında “La havle ve lâ kuvvete illâ billah” (Değişim ve güç ancak Allah iledir, Allah’ın dilemesiyledir) demekten başka ne yapabiliriz?

*

Cumhurbaşkanı’nın deftere yazdığı cümleler, bir ölüye hesap verircesine kaleme alınmış.

Ne yazık ki bu devlet, laik (siyasal dinsiz) olduğu için, Hayy ve Kayyum olan Allahu Teala’ya hesap verme zihniyetiyle hareket etmiyor.

Bir ölünün mezarına gidip laik (siyasal dinsiz) tarzda hesap vermeyi tercih ediyor.

Peki, bu tablo karşısında o çok bilmiş modernist ve tarihselci ilahiyat soytarılarından neden hiç ses çıkmıyor?

(Bu bahiste Cübbeli Felaket gibi yerli-milli ehlî sünnetçiler "part time deist" tarihselci modernistleri geçtiler ya, neyse..)

*

Evet, Erdoğan, peygamberî bir üslup ile Türkiye yüzyılı müjdesini veriyor.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarına gidip hesap verebilen laik (siyasal dinsiz) bir devletin yükselişine hiçbir güç engel olamayacakmış.

Sanki Allahu Teala’nın bunlara bir borcu var..

Buna karşılık bazı Müslümanlar da bu yüzyılın Mehdî yüzyılı olacağına inanıyorlar.

Yahudiler ile kimi Hristiyanlar da Mesih yüzyılı olacağı inancını taşıyorlar.

Mesela internette Yisroel Moshe Sorotzkin diye bir hahamın bu konuyla ilgili videoları paylaşılıyor. “The End Illuminated” adı altında, Mesih’le gelecek aydınlık günleri anlatan iki ciltlik bir kitap da yazmış.

İnternet ortamı böylesi hahamların videolarıyla dolu.. Yüz binlerce, milyonlarca kişi tarafından takip ediliyorlar.

Hristiyanların bir bölümü de bu Yahudilere destek veriyor.

Türkiyeli Yahudiler’in yayın organı Şalom gazetesinde de konuyla ilgili olarak (tam da iki yıl öncenin 10 Kasım günü) şunlar söylenmiş bulunuyor:

Yahudi teolojisinde Maşiyah [Mesih], Kral Davut’un [Hz. Davud a.s.’ın] soyundan Tanrı tarafından gönderilecek karizmatik bir liderdir. Bu lider, Yahudileri yabancıların boyunduruğundan kurtaracak, sürgünü sonlandıracak ve tüm Yahudilerin döneceği Eretz İsrael’de İsrail Krallığını kuracaktır. Yahudi Mesihçiliği; İsrail kimliği, milliyetçilik ve Eretz İsrael ile iç içe bir kavramdır. Aynı zamanda Mesih sadece Yahudileri değil, yapacağı tüm radikal değişikliklerle ahir zamanda bütün insanlığı, dünyayı kurtaracaktır. Mesih kavramı, önce Saadia Gaon, sonrasında Rambam aracılığıyla dinin içine güçlü bir doktrin olarak yerleşmiş, Reformist hareketin doğmasına dek Yahudi toplumunda gücünü korumuş, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bilakis güçlenmiştir. …

Yahudi milliyetçiliğinin güçlenmesi Mesih beklentisini de arttırdı. Nitekim Yahudi sorununa bir devlet kurmak suretiyle çözüm bulmak isteyen Siyonizm, Mesih’i bir hareket [şahs-ı manevî] olarak yorumlar. İsrail’in kurulmasından sonra Mesih beklentileri azalmamış ve dünyadaki gelişmeler Mesih’in gelmesi ile ilişkilendirilmiştir. …

… Talmud bilgilerine göre David’in [Hz. Davud’un] oğlu [torunu] Maşiah, ancak kötülük tüm dünyada yayıldığı zaman gelecektir. Mesih gelmeden önce tüm dünyada gençler yaşlılara hakaret edecek, yaşlılar gençlere saygı duyacak, kızlar annelerinin, erkekler babalarının önüne geçecek, imanlı olanlar aşağılanacaktır (Babil Talmudu, Sanhedrin 97a). Devlet sapkınlık içinde olacak… Alimlerde bilgi kalmayacak (Yeşaya 32:14), ayrıca ırklar tüketim topluluklarına dönüşecek ve hiçbir maddi zenginlikle tatmin olamaz hale geleceklerdir. Hastalıklar ve pahalılık artacak, dünya verimsiz olacaktır. Zohar’ın kurucusu Rabi Şimon Bar Yohay ise, Mesih’in gelişinden hemen evvel dünyanın üzerinde on alamet gelişeceğini belirtmiştir. …

… Diaspora’da yaşama gücü Mesianik umuttan kaynaklanmış, her gün tefilalarda söylenen temel dua olan Amida’da bu umut dile getirilmiştir.  Modern Ortodoks Yahudi inancı, Mesianik dönemde sürgündekilerin bir araya geleceğini, Yahudilerin atalarının toprağı olan Eretz Yisrael’de toplanıp, burada Yeruşalayim’deki Mabet’teki Korban ritüeli dahil tüm mitsvotu (farzları) icra edebileceklerini ifade eder. Siyonizm ise, Mesianizm inancından ziyade Yahudi halkının kurtuluşu için kendisinin köklü değişiklikleri yaratma inisiyatifini oluşturmasını öngördüğünden, ultra-Ortodokslar ile çelişmektedir. Fakat, Filistin mandasındaki ilk Aşkenaz baş hahamı ve dinsel Siyonizm’i savunan R. Abraham Isaac Kook ise, Kutsal Topraklarda başlayan Yahudi yerleşiminin, aslında manevi kurtuluşun ilk aşamasını oluşturduğunu ve Mesianizmi sürüklediğini savunmuştur. …

Maşiyah’ın gecikmesi hususuna değinen ultra-Ortodoksların çok ünlü lideri Rebbe Menaehem MSchneerson ise kurtuluş hakkında bilgilenmenin, dini yasalara hâkim olmanın, Maşiyah’ın daha çabuk gelmesini sağlayacağını vurgulamıştır.

(https://www.salom.com.tr/haber/120289/yahudilikte-mesih-beklentisi)

*

Müslümanlardan Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş olanlar var.

Mesela biri şu meşhur İbn Arabî..

Bu keramet şampiyonu, İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediğine göre Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda (yaklaşık sekiz asır önce) çıkacağını müjdelemiş..

Bu fos kerametine bakarak diğer saçmasapan kerametlerinin doğruluk derecesini tahmin edebilirsiniz.

Günümüzde de, Mehdî’nin yakında çıkabileceğini söyleyenler mevcut.

Mesela Bediüzzaman, geçen asrın ortalarında, yüz yıl sonra ortaya çıkacağını ifade etmiş.

Bu tür ifadeler kullananların bir bölümü, konuyla ilgili rivayetlere dayanıyorlar.

Bazıları da rüyalardan hareketle bu sonuca varıyor.

*

Konuyla ilgili rivayetlerden hareketle Mehdî’nin çıkış tarihini hesaplayanlardan biri, Tarık Mahmud (Tariq Mehmood) adlı bir yazar.

İnternette (Amazon’da) satışta olan bir kitapçığı var: Imam Mahdi 2029.

Mehdî’nin ya 2029 ya da 2036 yılında çıkacağını öne sürüyor.

Bu iddiasının “hadîslere, bilime ve İncil’e” dayandığını iddia ediyor.

Ona göre, Suriye’deki kargaşa (Şam fitnesi), Mehdî’nin çıkışının habercisi..

Bu fitnenin ne kadar devam edeceğine gelince.. Ebu Hureyre r. a.’in rivayet ettiği bir hadîse göre 12, yine onun rivayet ettiği bir hadîse göre de 18 yıl sürecek..

Yazara göre, fitnenin biteceği yıl, (Kudüs’ü kurtarmak üzere) Horasan’dan gelecek olan siyah bayraklıların ortaya çıkacağı yıl.. (Ebu Hureyre hadisine göre, Fırat’ın suyunun kesilmesi olayı da bu sırada yaşanacak.)

Yazar, yine rivayetlere dayanarak, siyah bayraklıların çıkışından 72 ay sonra (2029’da) Mehdî’nin çıkacağını ileri sürüyor.

*

Suriye olayları 2011’de başlamıştı.

Yazara göre, fitne 12 yıl sürerse siyah bayraklılar 2023 yılında ortaya çıkacaklardı.

Çıkmadılar.

İkinci ihtimale göre fitne 18 yıl sürecek, siyah bayraklılar 2029 yılında çıkacak, Mehdî ise 2035’te.

Yazar, ayrıca İncil’e dayanarak bu dönemde küresel ekonomik çöküş yaşanacağını ileri sürüyor. (Usul ilkesi gereği Tevrat ve İncil’in bu tür haberlerini tasdik etmek de, yalanlamak da uygun değil.)

*

Konu hakkında rüyalarından hareketle konuşanlara gelince..

Arap dünyasında hem hadîslere hem de rüyalara dayanarak İsrail’in yakın zamanda yok olacağını (ve dolayısıyla Mehdî’nin geleceğini) öne sürenler var.

Türkiye’ye gelince.. Erbakan’ın eniştesi merhum Prof. Osman Çataklı Mehdî bekleyerek öldü denilebilir.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca da, 1994 (veya 1995) yılında Aksaray şehrinde yaptığı bir konuşmada, dört beş yıl önce kendisine rüyasında Mehdî’nin o gün (veya o gece) dünyaya gelmiş olduğunun bildirildiğini söylemişti.

Benzer şekilde, Nurcu camianın tanınmış yazarlarından Mustafa Kaplan da Akit gazetesindeki bir yazısında, 1990’lı yıllarda hapis yatarken rüyasında gördüğü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Mehdî’nin o gün hayatta olduğunu kendisine söylemiş bulunduğunu ifade etmişti.

Esad Efendi’nin rüyası ve Mehdî’nin 40 yaşında çıkacağına dair rivayetler doğruysa önümüze 2029 yılı gelir. (Kamerî 40 yaş, Güneş takvimiyle 39 yıla karşılık geliyor.)

Haseki Eğitim Merkezi hocalarından merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın da 2029 yılı ile ilgili bir rüyası var.

Yıldırım Alkış’tan dinleyelim:

Ağustos 2007 Yalova Esenköy’de İmam Hatip Liseleri müdürleri seminerindeyiz. O tarihlerde Mersin İmam Hatip Lisesi Müdürlüğü görevini yürütmekteydim. Kıymetli fikir insanı, yazar ve hatip Münir Arıkan da seminere hoca olarak gelmişti. Ahmet Muhtar Büyükçınar’ı ziyaret ettiğini söyledi. Mesele anlaşıldı ki Hoca Esenköy’de. Esenköy’e yerleşmiş, yazlı-kışlı burada ikamet edermiş. Hemen üç kafadar bir araya gelip, tarif edilen adrese koşar adımlarla yel olduk. Evin altında fırın vardı, fırını da oğulları çalıştırıyorlarmış. Selam verip Ahmet Muhtar Hocayı görmek istediğimizi söyledik. Fırından ekmek çıkartan arkadaş belli ki oğluydu. Bizden tarafa: “Çıkın görün, üçüncü katta” dedi. “Bir haber verseydiniz” deyince de “Gerek yok, babam alışık” dedi. Bu kadar kolay olacağını beklemiyorduk.

Kapıyı hanımefendi açtı, sanki uzun zamandır beklenen ve tanıdık bir misafirmişiz gibi hiç tereddüt etmeden “buyurun, buyurun” diyerek bizi içeriye buyur etti. Uzunca bir süre beklememize rağmen hocayı göremedik. Meğer yan odada hasta yatıyormuş. Kabul edildiğimiz odaya yürüme aparatından destek alarak zahmetlice geldi. Üzüldük tabi rahatsız etmiş olmaktan dolayı. O bizi rahatlattı, ziyaretimizden duyduğu memnuniyetini beyan etti. Malta humması rahatsızlığı varmış, başka da yürümesine engel ne rahatsızlığı var fazla irdelemedik. …

İmam Hatip Liselerinin ve Din eğitiminin öneminden bahsetti. “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir.” “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” hadis-i şeriflerini okudu ve kısaca açıkladı. Sonra da yıllar önce gördüğü bir rüyasından mülhem olarak: “2029 da dünyada büyük bir olay olacak, içinde ben de varım. İnşallah iyileşeceğim.” dedi ama Hoca 2013’de vefat etti. 2029’da ne olur, olan şeyin içinde Hoca olur mu, olursa nasıl olur, onu hakikat ehline havale edelim.

(https://www.maarifinsesi.com/ulu-cinar-ahmet-muhtar-buyukcinar/)


İMANINI GİZLEMENİN ESKİ MISIR VE YENİ TÜRKİYE VERSİYONLARI

 



Bir önceki yazımızı şu ifadelerle bitirmiştik:

Buradaki temel sorun, bazı ülkelerde bazı memuriyetler (mesela milletvekilliği) için ‘tağutun ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme’ şartı getirilmiş olmasıdır.

Meselenin can alıcı noktası burası: Tağut tarafından dayatılan küfür ilke ve inkılaplarına bağlı kalma sözü vermek, insanı küfre düşürür mü, düşürmez mi?

Aslında bu sorulara, Türkiyecilik (yani dolaylı olarak, evet sağ kulağını sol eliyle tutar gibi dolaylı biçimde mahcup Türk ırkçılığı ve devletçilik, yani “devletluculuk”) yapan, ve bu Türkiyeciliği Ehl-i Sünnet anlayışını savunma refleksi gibi göstermeye çalışan sahtekârlar cevap vermeliler.

Biz bu sorulara onlarca, hatta belki yüzlerce yazımızda cevap verdik.

İnternete yüklemiş olduğumuz kitaplarımızda da var.

*

Tağut tarafından dayatılan küfür ilke ve inkılaplarına bağlı kalma sözünü samimi bir biçimde veren kişinin küfründe şüphe yoktur.

Peki, mesele bu olunca birden bire en ateşli bir Şiî halini alıp “takiyye” bayrağını göndere çekmek caiz midir?

Şia’nın “takiyye”sini reddeden Türkiyeci bir ehlî (ehlileştirilmiş) sünnetçi iseniz, Şah İranı’nda şiî mollaların bile yapmaya tenezzül etmedikleri, kabul edemedikleri bir takiyyeye onay vermeniz elbette mümkündür.

Ama Türkiye'de takiyyecilerin sayısı az.. "Laik Türkiye Cumhuriyeti tipi güncellenmiş müslümanlık" samimi surette büyük ölçüde benimsenmiş durumda.

*

Bu tür konuları tartışanlar, Firavun ailesinden olup da imanını gizleyen zatı örnek göstermeyi de unutmuyorlar.

Onunla ilgili ayetlere baktığımızda, imanını, bu zamanın "imanını izhar ettiğini zannedenlerinin" birçoğundan neredeyse daha fazla açığa vurmuş olduğunu görüyoruz:


28 - Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."

29 - "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.

30 - O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."

31 - "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."

32 - "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."

33 - "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."

34 – “Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de ‘Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez’ dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.

35 - Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.

36 - Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."

37 - "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.

38 - O iman etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."

39 - "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durulacak karar yurdudur."

40 - "Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."

41 - "Hem ey kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"

42 - "Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum."

43 - "Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir."

44 - "Siz benim söylediklerimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür, gözetir."

45 - Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.

(Mü’min, 40/28-45)

Firavun'un milli güvenlik kurulu, bakanlar kurulu veya parlamento hükmünde olan bir danışma meclisinde biri çıkıp bunları söyleyebiliyor.

Evet, imanını gizleyen o zat, imanını gizleme adına hiçbir küfür söz sarfetmiyor.

Hz. Musa için “O size Rabbinizden delillerle gelmiştir” diyor.

Şunu demiyor: “Firavun’un ilke ve inkılaplarına bağlıyım. Ona her daim minnet ve şükranlarımızı sunmamız gerekir. O, ‘ortak değer’imizdir.”

Tam aksine, ona itiraz ediyor, tartışıyor.

Açıkça “Musa peygamberdir” demiyor, ima ile yetiniyorsa da, Hz. Yusuf aleyhisselam’ın peygamberliğine iman ettiğini ilan ediyor.

Kavmini Firavun’a değil, Allah’a davet ediyor.

İnsanları Firavun’un ilke ve inkılaplarına değil “Allah’ın doğru yolu”na çağırıyor.

*

Bu, Firavun Mısırı'ndan bir tablo..

Günümüze gelelim..

O imanını gizleyen zat Mısır’da yaşadı, Erdoğan da arasıra Mısır’a gidiyor.

Gidişlerinden birinde verdiği mesajın özeti şuydu: “İslam Şeriati’ni bırakın, Batılı yahudi ve hristiyan siyaset felsefecilerinin ve kamu hukukçularının icat ettikleri laikliği (siyasal dinsizliği, devletin dinsizliğini) benimseyin.”

O zatın yaptığı şey imanını gizlemeyse (Ki, Allahu Teala'nın bildirdiğine göre, gizleme), Erdoğan’ın yaptığı şey nedir?

Erdoğan Mısırlılar’ı kimlerin yoluna ve neye çağırmıştı?

Erdoğan’ın etrafındakilere, Erdoğancılık yapan yazar çizer ve ilahiyatçı makulesine bakıyoruz, aralarından “imanını gizleyen” biri çıkar da, o Firavun ailesinden olan zatın Firavun’la tartıştığı gibi Erdoğan’la bu tür sözleri hususunda tartışır mı diye gözlüyoruz, tı, kimseden ses çıkmıyor.

Tam aksine, Erdoğan’ın her sözünde bir hikmet bulmak için yarışıyor, kendilerini paralıyorlar.

Biz de, “Bunlarda, gizledikleri bir iman var mı, kalmış mı acaba?” diye kara kara düşünüp duruyoruz.

İmanları varsa eğer, gizlemeyi çok iyi başarıyorlar.. Hiç açık vermiyorlar.. Firavun ailesinden olan zat gibi acemi değiller.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."