HZ. PEYGAMBER SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM VE VICTOR HUGO

 

Victor Hugo Müslüman mıydı: Ebubekir Hugo... Hayatını değiştiren ölüm... Hz. Muhammed'e şiir


Dünyaca ünlü Fransız Yazar Victor Hugo'nun, 56 yaşına kadar İslam'a yakınlık duymadığı bilinirken, yaşadığı acı kayıp sonrası hayatı değişti. Hugo'nun İslam ile olan ilişkisini ortaya çıkaran Dr. Louis Blin, Osmanlı tarihinin Hugo üzerindekini ve


ÖZ HAKİKİ BİR DECCAL (ÇOK YALANCI) OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 59

 

Önceki bölümlerde, TBMM’yi kurmak üzere Sivas’tan Ankara’ya gelen Selanikli Mustafa Atatürk’e Ankara müftüsü Rıfat Hoca’nın (sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi) bin lira vermiş olduğunu görmüştük.

Açıklayan, Selanikli’nin uşağı Cemal Granda.. Selanikli’nin, bu iyiliğinden dolayı Rıfat Hoca’ya minnettar kalmış olduğunu, takdirle andığını söylüyor.

Bir memurun aylık maaşının iki buçuk lira olduğu o günlerde bin lira fena para sayılmaz.. Lira değerli.. 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.

Bir müftü bile Selanikli’nin cebine bin lira harçlık koyabiliyorduysa, onu Anadolu’ya gitmeye (sureta) ikna etmiş olan Sultan Vahideddin kaç lira vermiş olabilirdi?

*

Görünüşte (İngilizler’in talebi üzerine) Anadolu’ya basit ve önemsiz bir görevle gönderilen Selanikli’ye altın saat hediye eden Vahideddin, “özel görevi” için de herhalde cebine ayrıca “altın” koymuş olmalıdır.

Ancak, böylesi “örtülü” görevlerin ve de işlerin genelde belgesi olmuyor.

(Bu noktada akla, teşbihte hata olmaz derler, Selim Edes’in Engin Civan’a yönelttiği “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” şeklindeki “veciz soru” geliyor.)

*

Selanikli, parayı seviyor..

Ve de fırsat bulduğunda, uhdesine verilmiş paraların üstüne (kişisel istikbali için) yatmak gibi bir huyu var.

Mesela, Hindistan-Pakistan-Afganistan müslümanlarının (attığı yalan ve palavra nutuklara aldanarak) hilafet kurumunu kurtarması ve yaşatması için gönderdikleri paraların üzerine yatıp onunla İş Bankası’nı kurmuş durumda.

Evet, Hindistan Hilafet Komitesi'nin gönderdiği 843 bin 294 liraya karşılık gelen yardım parasını zimmetine geçirmeyi ihmal etmedi. (Bkz. Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Dikkat isterim, söz konusu olan, Hindistan Laiklik Komitesi değil..

*

Mevzuya dönelim, Ankara müftüsünün bin lira verdiği Selanikli’ye Osmanlı Devleti kaç lira vermiş olabilirdi?.

Dilipak’ın yazdığına göre 300 bin lira:

“Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gizlice ayrıldığı gerçek dışı bir olay.

“İngilizler olayı biliyordu. …

"Padişah biliyordu. 300 bin altın para verilerek Anadolu’daki kurtuluş hareketini örgütlemek için gönderilmişti. Mustafa Kemal’in daha sonraki mektupları bunu teyid etmektedir. Bu mektuplar Başbakanlık arşivince yayınlanmıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 165.)

Evet, Padişah olayı biliyordu..

İngilizler daha da iyi biliyordu.

Nasıl bilmesinler ki?!.. Samsun havalisine bir görevli gönderilmesini isteyerek Selanikli için “fırsat” icat edenler, bunun için “kriz” çıkaranlar da, Anadolu’ya geçiş vizesini verenler de onlardı.

Kriz çıkardılar, Selanikli ile elele vererek Osmanlı Devleti’nin devlet başkanını ve Osmanlı hükümetini keriz yerine koydular.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, epik “Selanikli Efsanesi” oratoryosunu yazıp besteleyen, sahnelenmesi için gereken düzenlemeleri yapanlar İngilizler’di:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Oratoryoyu yazıp besteleyen İngilizler’di fakat Selanikli’nin de hakkını yemeyelim, Oscar’lık bir oyuncuydu.. Hatta günümüzün Oscar ödüllü oyuncuları onun çırağı ve çömezi bile olamazlar.. Mükemmel oynadı, iyi iş çıkardı.

Tarihte bir benzeri yok.

*

Selanikli’ye verilen paranın bir kısmı, Vahideddin’in kişisel servetinden verilmiş durumdaydı.. Padişah bunun için cins atlarını satmış bulunuyordu. (Dilipak, s. 150-151.)

Selanikli’ye ayrıca Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden verilen bir para da var.

Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali adlı kitabında yazdığına göre (s. 117), Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey, bu parayı bizzat kendisi Selanikli’nin ayağına götürmüş durumda (Ne müfettişmiş ama, böylesi görülmemiştir!):

“Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet Şube Müdürlerinden Râdî Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Bey’i Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdî Bey yazmıştır.” (Dilipak, s. 151.)

Evet, söz konusu makbuz, yayınlanmış.

Nerede, Türkiye’de mi?..

Hayır!. Fransa’da..

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

*

Selanikli, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’in, Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, Türkiye’ye girmesi yasak olan 150’liklerdendi.

Söz konusu makbuzun klişesi, Paris’te neşrolunan La Republique Enchane adlı gazetede yayınlanabilmişti. (Dilipak, s. 151.)

Meblağ 25 bin liraydı.. Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira..

10 bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene yaşayacağı tahmininde bulunmuşlardı.

Bu, sadece bir bakanlığın örtülü ödeneğinden verilen para..

Resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor.. Bir müfettiş için sıradışı bir uygulama.

Ama, zamanın İçişleri Bakanı, “Nasılsa resmen böyle bir belge yok, varsın cebimde dursun” demiş.

*

Evet, Selanikli’nin işi gücü yalan, dolan, aldatma ve sahtekârlıktı.. İngilizler’le anlaşıp Osmanlı Devleti’ne ihanet ettiği halde Vahideddin’i ihanetle suçluyordu.

Henüz ipleri eline alamadığı zayıf zamanında milleti yalanlarla avuttu.. Mesela 25 Eylül 1920’de TBMM’de şunları söylemiş durumda:

“Yani biz kabul ediyor ve herkese de ispat ediyoruz ki [sabitliğini gösteriyoruz ki] makam-ı hilafet ve saltanatı bizde hiçbir vakit başımızın üzerinden atamayız ve Meclis-i âlinizin ilk veya ikinci celsesinde zaten ve resmen suret-i kat’iyede bu mevzubahs ve müzakere edilecek. Atiyen ise beyannamede de zaten makam-ı hilafet ve saltanata karşı vaziyetimiz resmen ifade edilmiş bulunur.” (Dilipak, s. 187.)

Selanikli’nin aynı gün aynı kürsüde söylediği şu sözler ise onun “kuvvet”ten başka birşeye saygı duymadığını ve inanmadığını, hukuk ve ahlâk diye birşey tanımadığını ortaya koyuyor:

“Efendiler, her şeyde olduğu gibi belki ahlakiyat nokta-i nazarından da kuvvet nazar-ı dikkate alınmalıdır. Arkadaşlıkta ve kardeşlikte dahi kuvvet muvazenesini (dengesini) nazar-ı dikkate almak lazımdır.

“Zaif (zayıf) olan kavi (kuvvetli) olanın mutlaka mahkumudur (hükmü altındadır). İnsanlık, adalet, bütün prensipler (ilkeler), kaideler (kurallar) ikinci derecede kalır. Her şeyden evvel [gelen] kuvvettir.” (Dilipak, s. 191.)

*

Evet, adamın zihniyeti bu..

Kardeşlik, arkadaşlık, insanlık, adalet (hukuk), ahlâk, bütün prensipler/ilkeler hava cıva..

Önemli olan kuvvet.

İşte bu adamın bütün derdi kuvvet sahibi olmaktan ibaretti.. Bunun için de o dönemin en büyük kuvveti olan İngilizler’e “örtülü” biat etti, kendi devletine karşı hainlik yaptı.

İnsanların iyi niyetini suistimal etti, kendi cumhurbaşkanlığı için kullandı..

Cumhuriyet, cumhurbaşkanı olması için ona lazımdı..

Böylece millete, “Osmanlı hanedanını kendi padişahlığım için memleketten kovdum” deme zahmetinden kurtuluyor, “Kendim için birşey istemişsem namerdim, hepsi millet egemenliği içindi” diye palavra savurma imkânına kavuşuyordu.

İnsaniyete, kardeşliğe ve arkadaşlığa, adalete ve ahlâka inanmayan bir adamın, evet, insaniyete inanmayan bir adamın, insanlardan müteşekkil milletin iradesine saygısı olabilir miydi?!

*

Millet iradesi ve cumhuriyet söylemi, Osmanlı hanedanının sırtına tekme vurabilmesi için gerekliydi..

Bu söylem, “prensip” ve “kaide” olarak herhangi bir ahlakî ya da hukukî değere söz hakkı tanımıyordu.. Öncelik "kuvvet"indi, elde kuvvet yoksa bir dolandırıcılık sermayesi olarak mukaddesat, hukuk ve ahlak edebiyatı devreye konulmalı ve din istismarı ile yol alınmalıydı. 

Selanikli'nin yaptığı tam da buydu.

Evet, Selanikli, İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, İngilizler’le bir olup hem Osmanlı Devleti’nin devlet başkanını, hem Osmanlı hükümetini, hem de bütün bir milleti yalan söyleyip takiyye yaparak aldattı.

Samsun’a çıktıktan bir gün sonra sadrazamlığa (başbakanlığa) gönderdiği telgrafta şunu diyordu:

“Sadaret (Başbakanlık) Yüksek Makamı’na,

“… Gaye ve düşüncelerini sadece millet ve devletin kurtuluş selametine hasreden Padişah Hazretlerinin kutsal kişiliğine olan tam bağlılık ve yeniden baş(ba)kanlığını üzerinize aldığınız hükümetin en kesin teşebbüs ve hareketlerde bulunarak milletin hukukunu koruyacağına olan tam bir güven ve gönül rahatlığı ile, sükunetin muhafaza edilmekte olduğunu arz ederim.” (Dilipak, s. 259-260.)

Selanikli’nin yaklaşık bir buçuk ay sonra, 8 Temmuz 1919 tarihinde, (Erzurum’a ulaştıktan beş gün sonra) Saray’a gönderdiği telgrafta ise şu ifadeler yer alıyor:

“Saray Başkatipliği Vasıtasıyla Padişah’ın Yüksek Makamına,

“Şimdiye kadar gerek kutsal zatlarına ve gerekse Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğum arzlarımda, vatan ve millet ile yüce hilafet makamının uğradığı ve halen içinde bulunduğu acı durumlar ve buna karşı duyulan üzüntüleri ve milletin aldığı vaziyeti, bütün safhaları ile gerçek olarak anlattım. Bunu yapmakla, mukaddesatımın (kutsal değerlerimin) aciz nefsime yüklediği en yüksek ve en vicdanî vazifelerden birini yerine getirmiş oldum.

“Naçiz (değersiz ve önemsiz) düşünce ve teşebbüslerimin (girişimlerimin) İngilizlerce vatan müdafaası şeklinde değil de başka bir surette kabul edilmesinden dolayı yüce hükümetlerinin zor durumda ve baskı altında kaldığı irade ve ifade buyuruluyor. Yüce hükümetlerinin ve saltanat merkezinin zaten ne gibi baskı ve ağır şartlar altında bulunduğu gerek bendenizce (kölenizce) ve gerek soylu milletimizce tamamen ve açıkça bilinmekte olduğundan, bu baskının daha ziyade artıp genişlemesine ve bilhassa pek büyük sadakat bağlarıyla bağlı bulunduğum şefkatli kalplerinizin ve düşüncelerinizin hiçbir şekilde zayıflamasına razı olamayacağım. Bundan dolayı, sadece şu anda bulunduğum görevime (müfettişliğe) değil, bütün övünç sebeplerini vatan ve millet ile kutsal makamlarının feyzinden ve kurtuluşundan alan pekçok sevdiğim kutsal askerlik hayatına da veda etmek suretiyle fedakârlıkta bulunduğumu arz ederim. Yüksek saltanat ve hilafet makamiyle soylu milletlerinin hayatımın son noktasına kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz ederim. Askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Yüce zatlarının sıhhat ve afiyette bulunmasına dua eder ve her türlü afetlerden korunmasını Cenab-ı Hak(tan niyaz ettiğimi yüksek bilgilerinize sunarım. Buyruk.

Kulları Mustafa Kemal.”

(Dilipak, s. 265-266.)

*

Kulları Mustafa Kemal, bu telgrafıyla, deccallik (çok yalancılık) sanatında gerçek bir virtüöz olduğunu ispat etmiş durumda.

Askerlikten istifa ediyor, çünkü, Osmanlı Padişahı ve hükümeti (sözde İngilizler’in baskısından kurtulsun diye) böyle bir “fedakârlık”ta bulunduğunda Kâzım Karabekir’in, kendisine verdiği desteği çekmeyeceğini biliyor.

Ondan güvence almış durumda.

Karabekir’in, verdiği sözden dönmeyi onuruna yakıştıramayacak, tükürdüğünü yalamayı içine sindiremeyecek yüksek bir karaktere sahip bulunduğunun farkında.

İnönü’nün açıklamış bulunduğu şekilde İngilizler’in “örtülü” desteğini almış olan Selanikli ile efendileri, oyunu sağlam kurmuşlardı.

Kimi nasıl kullanacaklarını, nasıl “tufa”ya getireceklerini çok iyi biliyorlardı.

*

Selanikli’nin (önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde aktardığımız üzere, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un planladığı şekilde Anadolu’da yeni bir devlet kurabilmesi için) Osmanlı Devleti memuru olmayı bırakıp yeni bir millet meclisi kurarak millete dayanma iddiasında bulunabilmesi, gücünü Osmanlı Devleti’nden değil de bu yeni meclisten aldığını söyleyebilmesi gerekiyordu.

Bunun için de İngilizler, ortada kendilerini rahatsız edecek hiçbir şey yokken, Selanikli o sırada Sarı Çizmeli Mehmet Ağa modunda dolaşma dışında birşey yapmıyorken, iç turizmi canlandırmakla meşgulken, “Selanikli’yi tekrar İstanbul’a çağırın!” diyerek Osmanlı Devleti’ne baskı yapmaya başladılar.

Israrla, inatla ve şiddetle..

*

Selanikli böyle bir İngiliz baskısı mevzubahis olmadan askerlikten istifa etse, kendi eliyle kendi kanatlarını kesmiş, yetki ve itibar bakımından cascavlak ve dımdızlak kalmış olacaktı.

Yapamazdı.

İşte o noktada, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği İngiliz desteği devreye girdi..

Selanikli deccal, “İngiliz’in korkup çekindiği kahraman”a dönüştürüldü.

Osmanlı Padişahı ve hükümetinin payına düşen rol ise “kötü adamlık” ve “ihanet”ti.. 

İngiliz işbirlikçiliğiydi..

İngiliz, oyunu yaman kurmuştu.

*

Selanikli bir taraftan gönderdiği riyakâr telgraflarla Padişah’a kulluğunu arz eder, din istismarı alanında destan yazarken, diğer taraftan Erzurum’da (has adamları, yağdanlıkları) Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Osmanlı Devleti’ni yıkıp cumhurbaşkanı olacağını, millete Latin harflerini ve şapkayı dayatacağını, tesettürü (örtünmeyi) yasaklayacağını söylüyordu.

Gizli gündemi ve gerçek misyonu buydu..

İngilizler’den İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı gizli saklı, örtülü görüşmelerde) bu yönde talimat almıştı.

Başarılı olacağından emindi, çünkü (İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) İngilizler’in desteği arkasındaydı..

Ve İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olarak memlekete çöreklenmiş, Osmanlı Devleti’nin elini kolunu bağlamış durumdalardı. (Ki Osmanlı’nın yenilgi binasının son tuğlasını Selanikli Filistin’de büyük bir maharetle yerine koymuştu.)

Evet, Selanikli öncelikle İngilizler’e güveniyordu.. İkinci dayanağı ise, Türkiye müslümanlarının (Türküyle Kürdüyle, Lazıyla Çerkeziyle) derin ve köklü saflığıydı.  

Devasa takiyyesi, muhteşem ikiyüzlülüğü, süper yalancılığı, olağanüstü riyakârlığı ve sınır tanımaz istismarcılığıyla milletin saflığından son zerresine, son damlasına kadar yararlandı.

*

Selanikli yeni meclisi (TBMM’yi), İngilizler’in planladığı şekilde yeni bir devlet kurmak için toplamaya çalışıyor, fakat bunu “vatan müdafaası”na yönelik bir adım gibi gösteriyordu.

O yüzden, sanki yeni meclis Osmanlı padişahının emrinde olacakmış, hilafet ve saltanat makamının korunmasına çalışacakmış gibi bir görüntü veriyordu.

Öyle ki, Selanikli, Mazhar Müfit ile Süreyya’ya Osmanlı Devleti’nin ve padişahlığın canına okuyacağını söyledikten beş ay sonra, 14 Ocak 1920’de Padişah Vahideddin’e şu ikiyüzlü telgrafı çekme utanmazlığını sergilemişti:

“Padişah Hazretleri’ne,

“Millî Meclis’e gelmenizi engelleyen rahatsızlık, bütün halkı olduğu gibi Heyet-i Temsiliyemizi de son derece üzdü. Gerçek koruyucu olan Allah, mübarek vücudunuzu her çeşit belalardan korusun.” (Dilipak, s. 267.)

Doğal olarak Vahideddin, “mübarek vücudu” için en büyük belanın Selanikli olduğunun o sırada farkında değildi.

Selanikli’nin Osmanlı hükümetinde bakanlık da yapmış olan Ali Kemal’i gelecekte “bindirilmiş kıtalar”a linç ettireceğini, kendisi için de böylesi bir plan yapacağını, bu yüzden can korkusuyla memleketini terk etmek zorunda kalacağını o sırada tahmin edemezdi.

Nasıl aldanmasındı ki, Selanikli’nin kendisine çektiği yağın bini bir paraydı..

Telgraflarındaki laflarına bakılırsa sadakati ve bağlılığı sonsuzdu.

Sonsuz.

Türk tarihi bu kadar büyük bir deccal (çok yalancı), bu kadar dalkavuk bir sahtekâr görmedi. 

*

Telgraflarında yalakalığın dibini bulan dalkavuk Selanikli’nin Padişah Vahideddin’le yaptığı başbaşa görüşmelerinde ne "yağlar" çekmiş, ne yeminler etmiş, ne sözler vermiş, nasıl sadakat edebiyatı yapmış olabileceğini tahmin etmek zor değil.

 

SAVAŞ VE BARIŞ, SES VE ÖFKE, KURNAZLIK VE SAFLIK





 

Selanikli Mustafa Atatürk çok kurnaz bir adamdı.. Saman altından su yürütme, karda yürüyüp iz bırakmama sanatlarında eşsiz bir maharete sahipti.

Tiyatro ve mizansen işinde ustaydı.. Devlet yönetimini de tiyatroya çevirmişti..

(Bu işte o kadar ustaydı ki, Osmanlı Devleti’ne ve bütün bir millete İngilizler’le bir olup dümen ve dolap çevirmiş olduğunu Kâzım Karabekir bile tam fark edemedi, ya da yazamadı, bunu İsmet İnönü 1973 yılında açıkladı.)

Tiyatroları için bir misal: Hatay’ın ilhakı öncesinde kardeşi Makbule Hanım’a bir ev ödevi veriyor, onu kahramanca konuşturuyor, sonra da geçici olarak (sözde) tutuklatıyor (aslında misafir ettiriyor), böylece bir yandan Fransızlar’a “Etrafımdakilere hakim olamıyorum, bu konuda halkımız çok hassas” mesajını verirken diğer taraftan da kardeşini tutuklatarak “Ben de barış konusunda hassasım” gazeli okuyor, Fransızlar’a dolaylı “yağ çekiyor”.

Başka bir misal, Fethi Okyar’a kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası.. Sözde partiyi Fethi Okyar kuruyor.. 

Hepsi tiyatro.

Kâzım Karabekir ve arkadaşlarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ise, kurucularının (tiyatroya çevrilen) “İzmir Suikasti girişimi” bahanesiyle idam talebiyle yargılanmalarına yol açtı.. Ecel terleri döktüler, ipten döndüler. TBMM Hükümeti’nin ilk başbakanı Rauf Orbay on yıl hapse mahkum edildiği gibi bütün malına mülküne el konuldu, beş parasız bırakıldı.

Bir başka tiyatro, TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden altı ay sonra kurdurduğu Türkiye Komünist Fırkası.

*

Selanikli’nin hayatı bu zaviyeden bakılarak okunduğunda bu alavere dalavereciliğin, Bizans’a rahmet okutacak türden entrikacılığın pekçok örneği farkedilir..

Onun klasik taktiği ya da rutini ise şuydu: TBMM’de daima toplantılardan önce birilerine özel talimatlar verir, “Sen şunu söyle, sen bunu söyle” diye rol dağılımı yapardı.

Gündeme getirmek istediği bir konuyu önce başkalarına söyletir, hem milleti hazırlar, hem de kamuoyunun nabzını ölçüp kimin ne tepki vemekte olduğuna bakardı.

*

Bunları yazmamızın nedeni, gazeteci-yazar Mustafa Armağan’ın bugün (1 Kasım 2024) yayınlanan “İlk kez okuyacaksınız! Mustafa Kemal vatandaşla Türkçe ezanı tartışmış” başlıklı yazısı.

Yazıda, devr-i Kemal'de Kemalist birinin yazmış olduğu satırlar olduğu gibi aktarılmış.

Sözde vatandaşın biri Selanikli ile ezanın Türkçeleştirilmesi olayını tartışıyor.

Tartıştığı söylenen vatandaşın ezanın aslını “İslam’a bağlılık ve din-inanç hürriyeti” açısından savunmak gibi bir derdi yok, derdi laiklik.

Dindar biri olsa zaten o mekânda işi olmaz (Yer, bir gazino.. Türkiye güzeli Neriman da orada).. Artı, o dönemde Selanikli’ye “Gözünün üstünde kaşın var” demek mümkün değil.

(Selanikli'nin adama verdiği cevap has halis, som ve saf demagoji, mugalata ve safsatadan ibaret.. Kanunun emri yerine getiriliyormuş, kanuna uyuyorlarmış.. Sanki kanunu kendileri keyiflerine göre çıkarmıyorlar da gökten gelmiş değiştirilemez ilahî emir.. Resmî dil hassasiyetleri Fransızca ve İngilizce öğretim yapan okullara uzanmıyordu.. Namaz sadece Türkler'e mi farz, yabancı bir müslüman Türkiye'ye geldiği zaman namaza davet edilmeyecek mi?!)

*

Armağan’ın aktardığı notlardan anlaşılan şu: Adamın birine rolünü ezberletmişler.. Ne zaman nasıl hareket etmesi, nasıl bir eleştiride bulunması, ve de anında yelkenleri suya indirerek nasıl ikna olması gerektiği öğretilmiş..

Hem Selanikli hem de vatandaş, rollerini güzelce oynamışlar.. Adam sözde Selanikli’ye itirazda bulunmuş, onun cevabı üzerine de hemen “hoşaf” olmuş, en kalitelisinden “yağ” döktürmeye başlamış.

“Sözde tartışma”nın ardından Selanikli’nin yaptığı değerlendirme de olayın mizansen olduğunu ortaya koyuyor.

Selanikli bu meseleyi niye Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi zatlara aynı sühulet ve nezaketle sormamış?

Hayır, ağzının payını alacağı, cevap veremez hale geleceği için öylesi alimlere konuyu sormaz.. 

Onlara “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” der.

Onun için bugünün Kemalistlerinin da aklı fikri kan dökme, el kırma, kafa kesmede.. 

Vird-i zebanları bu.. Taassub ve inatçılığı meziyet belleme, değişme ve gelişmeye direnerek milleti tehdit edip korkutmaya çalışmayı birşey zannetme gibi aptalca bir takıntıları var.

Türkiye'nin önünü tıkadıklarının farkında değiller.. Umurlarında da değil.

Kemalizm Türkiye'nin kanseridir.. Türkiye ya bundan kurtulacak ya da Türkiye'yi yok oluşa sürükleyecek.

*

Armağan’ın yazısı şöyle:

Bir zamanlar herkesin tarih hakkında konuştuğu ama arşivlerin susturulduğu bir ülkeydi Türkiye. O arşiv kapalı, bu arşiv sansürlü, falancasına gir girebilirsen…

Mehmet Genç hoca arşive giriş izni istediğinde “Gerek görülmemiştir” diye garip bir cevap aldığını söylemişti.

Şimdi Devlet Arşivleri’nde milyonlarca belge dijital olarak okunabilir halde; gizliliği kaldırılan belgeler internette cirit atıyor; hususi arşivler bile yer yer gün yüzü görmeye başladı. Hatta gizlilik dozu en yüksek olması gereken Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) bile arşivinden 20 kadar belgeyi paylaşmakta mahzur görmedi.

Demek ki artık arşivler suskun değil. Lakin bu defa da okuyan hak getire. Akademisyenler zülf-i yâre dokunmamaya azami itina gösteriyor. Cemil Koçak’ın bir kitabına koyduğu isimle “Geçmişiniz itinayla temizlenir”. Şimdi bu noktadayız. Arşivler yedi kat mahzen altında değil ama “bilim rahipleri” onları kitabına uydurma mesleğini icra etmekte. Yeter ki din bâki kalsın.

Bizim de elimiz armut toplamıyor sonuçta. Öyleyse bir belge de biz aşk edelim tarihin makyajlı yüzüne.

Ankara’da bulunan Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü (TİTE) arşivinde rastladığım bir Osmanlıca belge son derece ilginçti ama bugüne kadar nedense fark edilmemişti. Sanırım tasnif edenler de farkında değildi.

Belge 1932-33 yıllarına ait. Türkçe Ezan uygulaması yeni başlamış. Üstelik 1932 Dünya Güzellik Kraliçesi Keriman Halis de toplantıya katılmış.

İstanbul’da Kalamış Koyundaki Belvü Gazinosu’na belli ki planlı gelen Mustafa Kemal Paşa burada halka hitap etmiş ve onlara Türkçe Ezan uygulaması hakkında ne düşündüklerini, hoşnut değilseler bunu serbestçe açıklamalarını istemiştir, hem de ısrarla. Uzun süren sessizliği 65 yaşlarında bir kişinin çıkışı bozmuş. Bu ismi belgeye geçirilmeyen kişinin uygulamanın laiklik ilkesine aykırı olduğu cümlesine Gazi lafı uzatmadan, kestirme bir cevap vermiş ve ardından kadehini kaldırarak eğlenceye devam edilmesini işaret etmiştir.

İki buçuk sayfalık bu eski yazı (Osmanlıca) tutanağı kim kaleme almıştır? Bilmiyoruz. O tarihlerde Gazi’nin gittiği yerlerde (mesela okullarda) yaptığı konuşmaları kaydeden birileri mutlaka bulunurdu. Bunlar ilgili kurumlara teslim edilirdi. Kurulduğu 1942 yılında resmi veya özel arşivlerden ilgili ilgisiz bir sürü evrak Afet İnan’ın nüfuzu sayesinde TİTE’de toplanmıştı.

İşte aşağıda ilk kez okuyacağınız bu tutanak metni sayesinde hem Türkçe Ezan uygulamasına dair şaşırtıcı bir detaya vakıf olacak, hem de Mustafa Kemal’in kendisine halk içinde itiraz edildiğinde ne derece nazikane bir tepki verdiğine şahit olacaksınız. Ezan meselesinin detaylarına girmeden meseleyi tamamen “ilan” boyutunda değerlendirmesi ve Türkçe kanununa dayandırması ise dinî tartışmaya girmek istememesi şeklinde görülebilir. Dahası ikinci bir Menemen hadisesi yaşanmaması için yapılacak reformlarda halkın görüşünü alınmasına almaya önem verdikleri vurgusu ise yaşananlardan ders çıkarıldığına bir işaret olarak okunabilir.

Benzer mevzularda konuşmaya başladığınızda bugünkü Kemalistlerin nobranlığıyla karşılaştırdığınızda 1930’larda daha medenî olduğumuz sonucuna varmanız zor olmayacaktır.

Belgenin tamamını açıklamaları parantez içinde ekleyerek sunuyorum.

İlk okuyan siz olun:

Heyecanlı bir gece

Belvü Gazinosu’nda (Dünya) Güzellik Kraliçesi Keriman’ın (Halis) hazır bulunduğu bir toplulukla beraber bahçe çok kalabalık, herkes gülüp eğleniyor. Saat 10 sıralarında Gazi Mustafa Kemal Paşa maiyetle beraber bahçeye giriyor. Derhal açılan ve hazırlanan bir masaya oturuyor. Halkın sevincine payan yok. Büyüklü küçüklü herkes onu görmek için yanına biraz daha sokulmağa çalışıyor. Sokuluyor da… Yalnız Paşa’nın etrafındaki vazifeliler gayet hafif fısıltılar ve işaretlerle bu kapışaşmaları (?) önlemeğe uğraşıyorlar ama bir hayli ter dökmelerine rağmen bu toplaşmayı önleyemiyorlar.

Masaya oturan Mustafa Kemal Paşa etrafını bir gözden geçirdi. Elindeki sigaradan bir nefes çekti ve birden ayağa kalkarak:

Buradaki bütün vatandaşlarım bu gece benim misafirimdir. Herkes bütün hareketlerinde olduğu gibi yiyip içmekte de serbesttir. Burada sizin kıymetli huzurunuzla bahtiyar olacağım

diyerek ilk kadehini kaldırdı. Bir alkış tufanı ve arkasından “Sağol Paşa, Tanrı seni bize bağışlasın” sesleri ortalığı çınlattı.

Halk yiyip içmeğe başladı. Fakat herkeste bir merak vardı. Çünkü bu büyük insanın tasarladığı inkılapları daima böyle toplantılarda ortaya koyduğunu bilmeyen kalmamıştı. Ve masalardaki ufak fısıltılarda bu gecenin de inkılap tarihimizde şerefli bir yer alacağı ve bu topluluktaki insanların bu mes’ud hadiseye şahid olmak bahtiyarlığına kavuşacağı ısrarla söyleniyordu.

Mustafa Kemal Paşa yerinde doğruldu ve halka hitaben:

- Muhterem vatandaşlarım, sizinle bu akşam burada hem gülüp eğlenecek ve hem de gayet samimi bir hasbihal yapacağız (dedi).

Etraftan “Buyurunuz, emrediniz” sesleri duyuldu ve koca gazinoda derhal sesler kesildi ve derin bir sükût başladı. Herkes susmuştu. Paşa:

- Kıymetli vatandaşlarım, ezanın Türkçe okunmasını istedik ve duyduğunuz gibi bunu tatbik etmeğe de başladık. Ama bazı vatandaşlarımızın bundan mahzun olduklarını gazetelerdeki haberler ve mütalaalardan seziyoruz. Bu hale nazaran buradaki topluluğumuz içinde bu Türkçe ezanı hoş görmeyen varsa bize burada samimi olarak esbab-ı mûcibesiyle (gerekçesiyle) izah etsin. Biz de tenvir edelim (aydınlanalım). Tekrar arz ediyorum: Burada hasbihal ediyoruz. Sualleriniz ve cevaplarımız tamamen samimidir. Buna itimad etmenizi hey’etinizden bilhassa rica ediyorum. Buyurunuz, fikirlerinizi açıkça izah ediniz.

Yine büyük bir sükût, kimseden bir ses çıkmadı. Paşa bir müddet bekledi ve sonra

- Muhterem vatandaşlarım, temennim çok samimidir. Rica ediyorum. Herkes fikrini açık olarak serbestçe söyleyebilir.

Yine bir cevap alamayan Mustafa Kemal Paşa

- Bahsettiğim mevzu çok açıktır. Ezanın Türkçe okunmasının mahzurlarını bilen varsa bizi tenvir etsin. Bunu tekrar samimi olarak rica ediyorum.

Paşa daha sözünü tamamlarken arka sıralardaki bir masadan kalkan uzun boylu ve 65’lik bir zat Paşa’ya doğru ilerlemeğe başladı. Herkes yol açıyordu. Vakur adımlarla ve büyük bir nezaketle masaların arasından geçerek Mustafa Kemal Paşa’nın önüne gelen bu zat Paşa’yı başıyla selamladıktan sonra başını bir anda doğrultarak

- Muhterem Paşa hazretleri, Cumhuriyet hükümetimizin program ve prensipleri içindeki laiklik bahsi ezanın Türkçe okutulması hakkındaki emirle ihlal edilmiş bulunuyor. Anayasamızda laiklik hükmü bulundukça devletin din işlerine karışmağa hakkı yoktur (dedi).

Mustafa Kemal Paşa çok memnun bir çehre ile muhatabını bir an seyrettikten sonra

- Bu topluluk içinden kalkarak buraya kadar teşrif buyurmak suretiyle gösterdiğiniz alaka ve samimiyetle beni mütehassis ettiniz (duygulandırdınız). Sizi tebrik ederim. Sânih olduğunuz (içinize doğan) fikirlerinize gelince: Biliyorsunuz ki ezan ümmetleri namaza davet eden bir alamettir. Bir çağrıdır. Yine biliyorsunuz ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin resmi lisanı Türkçedir. Gerek gazetelerde ve gerekse başka neşir vasıtalarında her türlü ilan Türk diliyle yapılır. Böyle olduğuna göre göklere yükselen muhteşem minarelerimizde Türk milletini namaza davet eden ezanın da ana dilimizle yapılması kanuni bir mecburiyettir. Biz sadece bu emr-i kanuniyi yerine getirdik, dediler.

O zaman o zat:

Aziz kurtarıcı, büyük kurucu, muhterem Başkumandan, muhteşem icraatınız içinde bilmediğimiz, bilemediğimiz ve bilemeyeceğimiz pek çok hakikatler var. Az evvel işaret buyurduğunuz kanuni mecburiyet de bu cümledendir.

Demiş ve sonra “Cevap alamayınca üzüldüğünüzü bildirmiştiniz. Sizin bu çok derin görüşünüz karşısında fikirlerinizi kim tenkid edebilir? Cenâb-ı Hakk sizi bu millete bağışlamak lütfunda bulunsun, âmin. İşte benim bütün temennim budur” (dedi).

Sözlerini bitiren zat Paşa’yı hürmetle selamlayıp yerine dönmek isterken (Paşa)

- Hayır, gitmeyiniz, şöyle yanıma oturmak lütfunda bulununuz, diyerek sağında ona bir yer gösterdi ve sonra da,

- Muhterem vatandaşlarım, memleket davalarını daima millet huzurunda böyle samimi hasbihallerle sertçe münakaşa edersek ikinci bir Menemen hadisesi meydana çıkmaz. Hükümet mümkün olduğu kadar bütün hakikatleri aziz milletimizin nazar-ı ıttılaına arz ederek (görüşüne sunarak) onun tasvibini temin ediyor. Böyle konuşmaların gayesi işte budur. Yine bu meyanda devletin yanlış ve halk tarafından tasvib edilmeyen bir hareketini de derhal hükümete arz ederek onun tashihini temin ediyoruz.

Diyerek sözlerini bitirdi. Ve sonra da gazinodaki bu resmi havaya son verdiğini işaret etmek üzere kadehini kaldırdı.”

(https://www.ensonhaber.com/yazarlar/mustafa-armagan/ilk-kez-okuyacaksiniz-mustafa-kemal-vatandasla-turkce-ezani-tartismis)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."