TARİHTE BİR EŞİ DAHA GÖRÜLMEMİŞ MUHTEŞEM VE MUAZZAM TAKİYYENİN YÜZYILLIK CUMHURİYETİ (BÖYLE BİR TAKİYYEYİ NE LENİN BAŞARABİLDİ, NE HUMEYNİ, NE MAO, NE WASHINGTON, NE DE ROBESPIERRE)

 












TDK’nın Güncel Türkçe Sözlük’ü “cumhuriyet”i şöyle tanımlıyor: Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi”.

Aynı sözlüğün “demokrasi” için verdiği anlam ise şu: “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi”.

Görüldüğü gibi aynı şey söylenmiş oluyor.

Bu tanımlar çerçevesinde düşünülürse millet ile halk aynı şey..

Bundan çıkan sonuç şu: CHP’nin (Atatürkçülüğün) altı okunda hem milliyetçilikten hem de halkçılıktan bahsedilmesi fikrî yetersizliğe karşılık geliyor.

Bu, yadırganacak birşey değil, çünkü Atatürkçülük dediğimiz ideoloji Batı’dan “Kopyala yapıştır” yöntemiyle düşüncesizce yapılmış alıntı ve çalıntılardan oluşuyor. 

Cumhuriyetin İngilizce karşılığı “republic”. Oxford sözlüğü kavramı şöyle tanımlıyor: “A country that is governed by a president and politicians elected by the people and where there is no king or queen”. Yani, “halk tarafından seçilen bir başkan ve politikacılar tarafından yönetilen, kral ya da kraliçenin bulunmadığı ülke”.

Demokrasi (democracy) ise şöyle tanımlanmış: “A system of government in which the people of a country can vote to elect their representatives”. Yani “bir ülke insanlarının kendi temsilcilerini seçmek için oy kullanabildikleri yönetim sistemi”.

Mesela İngiltere (Büyük Britanya) bir krallık, cumhuriyet değil.. Fakat demokrasiyle yönetildiği kabul ediliyor.

Peki Türkiye demokrasi ile mi yönetiliyor?

Neden burada sürekli “tam demokrasi” edebiyatı yapılıyor, demokratikleşmeden söz ediliyor?

*

Birileri, Filistin ve Gazze sorunundan dolayı Cumhuriyet’in 100’üncü yıldönümü kutlamalarının sönük geçmesinden şikâyetçi..

Filistin’de yaşanan olay şu: Filistinliler direnmemeleri halinde ellerinde kalan son toprak parçalarından da sürülecekler. Direnmedikleri için de ölen kalan olmayacak, İsrail sözde barışçı bir biçimde, kan dökmeden o toprakları ele geçirmiş olacak.

Direniş durumunda ise Filistinliler terörist ilan edilecekler.. Şu anda olduğu gibi..

Teröristlerin cezası ise öldürülmek..

Görüldüğü gibi, bütün bir Batı dünyası, çoluk çocuk, bebek yaşlı, hasta yaralı, erkek kadın demeden sivilleri öldüren İsrail’in arkasında saf tutmuş durumda.

İçimizdeki Batıcılar ise Hamas’ı terörist ilan etmekle meşguller..

Sanki terörist Hamas yokken İsrail Filistinliler’e kardeş muamelesi yapıyor, Batı’nın “insan hak ve özgürlükleri” söyleminin bütün gereklerini yerine getiriyordu da Hamas ortaya çıkınca onun eylemleri yüzünden İsrail istemeye istemeye Filistinliler’e karşı harekete geçmek zorunda kaldı.

*

Türkiye, Filistinliler’in yaşadığının benzerini 100 yıl önce yaşadı.

Bir bağımsızlık mücadelesi verildi.

Her ne kadar “yedi düvel” edebiyatı yapılıyorsa da aslında İstiklal Harbi sırasında Ankara hükümeti (Gazi Meclis TBMM) sadece Yunan ile savaştı. (Kâzım Karabekir’in doğu harekâtı ayrı bahis.)

Maraş, Urfa ve Antep’te halk (millet) kendi mücadelesini verdi. Bunun ardından Ankara Hükümeti (Mustafa Kemal) Fransa ile (Misak-ı Milli’ye aykırı) bir anlaşma yaptı.

İtalyanlar kendiliklerinden çekilip gittiler.

İngiltere ise Türk-Yunan savaşında tarafsız kaldı. Seyretti.

Zaferden sonra Mustafa Kemal saltanatı kaldırıp cumhuriyeti ilan etti, böylece kendi devlet başkanlığının ve “ebedî şef”liğinin temelini atmış oldu..

Şimdi, Cumhuriyet’in ilanının 100’üncü yıldönümündeyiz..

1973 senesi de önemliydi, 50’nci yıl kutlamalarına sahne oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı İsmet İnönü, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şunu demişti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Burada sorulması gereken soru şu: İngiltere niçin böyle bir karar aldı?

Atatürk’ün has adamlarından Mazhar Müfit Kansu’nun hatıratında verdiği bilgiler bu soruya cevap bulmamızı kolaylaştırıyor gibi:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Mazhar not defterin yanında mı?

- Hayır Paşam!

- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin! Şartım bu!’ dedi.

Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik….

-‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’

-Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.’ dedim. Gülerek;

-‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim: ‘Beş; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

*

Böyle bir “gizli gündem” i bulunan Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’nde (yine Mazhar Müfit’in ifadesiyle) müftü efendi gibi dua edip konuşmaktan, takiyye yapmaktan geri kalmamıştı.

İstiklal Harbi boyunca da Allah’ı, dini imanı dilinden düşürmedi. Gizli gündemini saklayarak algı operasyonu yaptı, yalan söyledi.

Millet de onun din-i mübin-i İslam için savaşan bir mücahid komutan olduğunu düşündü.

Biz, İngilizler’in (İnönü’nün sözünü ettiği) desteği ile ilgili sorumuza dönelim.

Mazhar Müfit ve Süreyya gibi en yakın iki yoldaşına gerçek niyetini açıklamış olan Mustafa Kemal, Samsun’a hareketinden önce İngilizler’e de (kimseye söylenmemesi kaydıyla) gerçek niyetini (Osmanlı Devleti’ni tarihe gömme projesini) açıklamış olabilir miydi?

İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile yaptığı özel (başbaşa) görüşmelerde bu tür konuları konuşmuş olabilir mi? Yoksa bu konulara hiç girmiyor, onunla dinî konularda mı görüş alışverişinde bulunuyordu?

Anadolu’ya gitmesi gündemde olan Mustafa Kemal, gelecekteki başarısı açısından bu gizli gündemini (çağdaş uygarlık düzeyi hedefine odaklanmış laik, Batılılaşmış bir devlet kurma düşüncesini) açıklamayı mı daha faydalı bulurdu, yoksa saklamayı mı?

Açıklamadığını varsayalım.. Bundan Mustafa Kemal ne kazanır, İngiltere ne kaybederdi?

Açıkladığını varsayalım: Mustafa Kemal’in projesine İngilizler de çağdaş fikirleriyle katkıda bulunmuş olabilirler miydi?

Hatta (en hakiki mürşit ilmin gerektirdiği araştırıcılık, kuşkuculuk ve sorgulayıcılık ile) şunu bile sormak gerekir: Mustafa Kemal Rahip Frew ile salt dinî konulara olan acayip merakından dolayı görüşmüş olsa bile, Frew devletine hizmet etmek isteyen bir baş ajan olarak ("Görev ihmale gelmez, fırsatlar kaçırılmaz" diyerek) Mustafa Kemal’e bazı tekliflerde bulunmuş olabilir miydi?

Evet, hayatta en hakki mürşit ne Eczacı Hurşit, ne de Mustafa Kemal Atatürk’tür.

İlimdir. 

Ezber hurafeler değil, (aklın izindeki)  bilimdir.

*

Bir başka soru: Mustafa Kemal, Mazhar Müfit ile Süreyya’ya söylediklerini Erzurum ve Sivas Kongrelerinde mertçe ve dürüstçe millete ilan etseydi, yalan söylemeseydi, onun peşinden kaç kişi giderdi?

Ankara’da TBMM açılınca Mustafa Kemal halifeye/padişaha sadakat yemini etmek yerine “Gayemiz cumhuriyeti ilan etmektir, başlarım şimdi sizin padişahınıza da, padişahlığınıza da, Osmanlısı’na da” deseydi, millet arkasından gider miydi?

O gün gerçek niyetlerini açıklasaydı, o Meclis onu başkan yapar mıydı?

Sorular bitmedi: Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi (İstiklal Harbi’ni) yürüten İlk Meclis’i feshedip (milletin/halkın değil) kendisinin seçtiği adamları milletvekili yapmasaydı cumhuriyeti ilan edebilir miydi?

Cumhuriyeti millet mi ilan etti yoksa Mustafa Kemal mi?

Cumhuriyet ilan edilmeseydi padişahların sarayı olan Dolmabahçe’de yaşayabilir ve orada ölebilir miydi?

*

Bir başka soru: Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği sırada Mısır ve Irak İngilizler’in elindeydi. Mustafa Kemal’in Türkiye’de yaptığı (çorap, don, kilot vezninde) şapka devrimi gibi kanlı (yağlı ipli, darağaçlı) devrimlerden kaç tanesini onlar oralarda yapabildiler?

Millet Mustafa Kemal’e, “N’olur bizi çağdaşlaştır, bize şapkayı zorla giydir” diye dilekçe mi vermişti?

Cumhuriyet (millet iradesi) bu tür şeyleri mi gerektiriyordu?

Cumhuriyet millet iradesi ise, bugünkü Anayasa’da neden “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler var?

Ya cumhuriyet “millet egemenliği” değil, ya da “millet”in ve “egemenliğin” şu sizin sözlükteki manası başka.


ŞAHSEN TANIMADIĞINIZ, NEREDE YAŞADIĞINI, NERDEN GELİP NEREYE GİTTİĞİNİ, NE YİYİP NE İÇTİĞİNİ, KİMLERLE OTURUP KALKTIĞINI BİLMEDİĞİNİZ İNTERNET MÜCAHİTLERİNE, İNTERNET ŞERİATÇILARINA İNANMAYIN (Kİ BUNLAR BAZEN SİZE ULAŞMAK, VARLIKLARINDAN SİZİ HABERDAR ETMEK İÇİN YANI BAŞINIZDAKİ, ŞAHSEN TANIDIĞINIZ, DOST BİLDİĞİNİZ AJANLARINI KULLANIRLAR)

 

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir... Aldatmanın belgeli tarihi

Spies, Lies and Deception (Casuslar, Yalanlar ve Aldatma) Birinci Dünya Savaşı'ndan günümüze aldatma ve casusluğu konu alan IWM Londra'da mutlaka görülmesi gereken ücretsiz bir sergi

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir... Aldatmanın belgeli tarihi

Cesur aldatmaca planlarının çatışmanın gidişatını ve olaya karışanların hayatlarını nasıl değiştirdiği, bu sergide açığa çıkıyor.

Sergide 150'den fazla eşya, dijitale dönüştürülmüş film ve fotoğrafların yanı sıra özel olarak sipariş edilen röportajlar sergileniyor.

Sergide aldatmanın rolü, onu ortaya çıkarma yolları ve hem aldatan hem de aldatılan olmanın maliyeti ele alınıyor.

İNSAN HİKAYELERİ

Haziran 1943'te, Özel Harekat Yöneticisi (SOE) operatörü Noor Inayat Khan, İşgal Altındaki Fransa'ya gönderilen ilk kadın kablosuz operatör oldu.

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir... Aldatmanın belgeli tarihi - Resim : 1

... Londra'daki SOE Genel Merkezi, ajanları görevlere hazırlamaktan ve onlar uzaktayken aileleriyle iletişimi sürdürmekten sorumluydu; çoğu zaman sevdiklerinin gerçekte ne yaptığı hakkında yalan söylüyordu.

Bu sergi ziyaretçilerini aldatma planlarının insani maliyetini düşünmeye davet ediyor.

Aldatıldığımızda ne olur ve bunun bedelini kim öder?

HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR:

GİZLİ OPERASYONLAR

İki Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş casusluğunun zirvesine ve günümüze kadar uzanan en ustaca, şaşırtıcı ve cesur entrikalardan bazıları yine bu sergide..

GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARMAK

Aldatmayı ortaya çıkarmanın yöntem ve teknolojileri zamanla değişti. Birinci Dünya Savaşı'nda mektuplar, Posta Sansürü departmanı tarafından gizli mesajlar açısından inceleniyor ve görünmez mürekkep izleri açısından test ediliyordu.

1960 yılında Soğuk Savaş'ın zirvesindeyken, MI5 araştırmacıları Ruislip banliyösünde saklanan gizli bir Sovyet casus ağı keşfettiler. Bilindiği üzere Portland casus çetesi, telefonların dinlenmesi, insanların hareketlerinin takip edilmesi ve hatta şüphelileri gözetlemek için komşu bir ailenin evini kullanma gibi kapsamlı gözetleme yöntemleriyle ortaya çıkarıldı.

Son yıllarda MI5 ajanları, terör bombası organizatörlerinin planlarını ortaya çıkarmak için internette IŞİD savaşçısı kılığına girdi. 2017 yılında gizli bir operasyon, gizli terörle mücadele polisinden bomba talep ettikten sonra kendisine sahte bir cihaz verilen Naa'imur Rahman'ın tutuklanmasına yol açtı.

Odatv.com




TEK CEMAAT, TEK DEVLET, TEK DAVA









Cemaat” konulu yazılarımızda şunu anlatmaya çalıştık: Hadîs-i şerîflerde ayrılınmaması emredilen, terkinin İslam bağını boynundan atma demek olduğu bildirilen cemaat, (başında halife bulunan, ümmeti temsil eden) İslam devletidir.

Cemaatin sözlük (lügat) anlamı ile hadîslerde belirtilen bu (ıstılah/terim olarak düşünülmesi gereken) özel anlamı birbirine karıştırılmamalıdır.

Devlet kavramı için de aynı şey söz konusudur.

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ünde (sozluk.gov.tr) “devlet” kelimesinin anlamı şöyle verilmiş:

devlet

Arapça devlet

1. isim, hukuk, toplum bilimi Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık; ülke.

2. isim Bu tüzel varlığın yönetim organları:
      "Devlet hizmetinde epeyce ileride sayılanlardan olsa gerek." - Memduh Şevket Esendal

3. isim, mecaz Yüksek makam.

4. isim, mecaz ► mutluluk:
      "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" - Muhibbi

5. isim, mecaz Kişinin bahtı.

Evet, devlet kelimesinin birden fazla anlamı var. (İngilizce state kelimesi de “durum, hal, vaziyet, konum” gibi pekçok anlama sahip; aynı zamanda “devlet”i de ifade ediyor.)

Burada “mecaz” diye verilen anlamlar gerçekte kelimenin hakiki anlamı; mecazla bir ilişkisi yok.

*

Devlet kelimesi (bir “hukuk, toplum bilimi” terimi olarak) bugün bildiğimiz anlamda sonradan kullanılmaya başlamıştır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde “devlet”i ifade eden kelime “mülk”tü. 

Hz. Ömer’in “el-Adlü esasü’l-mülk: Adalet, devlet egemenliğinin temelidir” sözünde geçtiği gibi. 

(Adalet, günümüzün politikacılarının ve laik düzen dalkavuklarının iddia ettiği gibi “devletin dini” değildir, temelidir. Devlet, o temel üzerinde durur; temel çöktüğünde devlet de çökmeye başlar. Devlet, devlet-çilerin zannının aksine, “gizli servis / istihbarat teşkilatı” hile ve sahtekârlıklarıyla değil, adaletle varlığını sürdürebilir.)

Bir kimse devlet kelimesini kullandığında, ona yukarıda geçen anlamlardan hangisini verdiği, sözlerinin bağlamından, siyak ve sibakından anlaşılır.

Cemaat kelimesi için de aynı durum söz konusudur.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “cemaat” kelimesine yüklediği anlam, İslam devletidir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat de yine (önceki yazılarda delilleriyle gösterdiğimiz gibi) İslam devletidir.

*

Bir önceki yazıda aktardığımız hadîs de “cemaat”in İslam devleti olduğunu ortaya koymaktadır.

Söz konusu hadîs, Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde şu şekilde aktarılıyor:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) … dedi ki:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden [isimlendiren] Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Burada beş şey sayılıyor: Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve cemaat..

Onlar ki, sözü dinlerler de sonra onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir ve işte onlar, (gerçek) akıl sâhiplerinin ta kendileridir.” (Zümer, 39/18)

*

Dinleyip itaat etmenin sonucu, cihad ve (bazen) hicrettir.

Cihadı diğer savaşlardan ayıran nitelik, onun Allah yolunda (fî sebîlillah) yapılması, îlâ-yı kelimetillah’ı (Allah’ın sözünün yüceltilmesini) hedef alması ve Şeriat’in hükümlerine riayet edilerek gerçekleştirilmesidir.

Allah yolunda olmaksızın salt vatan için yapılan bir mücadele (İslam’daki terim anlamıyla) cihad değildir. Herkes vatanını savunur, savunmak ister. Nitekim, vatanları için çarpışan Ukraynalılar cihad ediyor değiller, onlar için mücahid demiyoruz.

Ulus-devlet (kavim, millet ve devlet) hesabına yapılan bir savaş da cihad değildir.. Gazze’ye saldıran, orayı işgal etmek isteyen Yahudiler’i “fetih” için yola çıkmış “mücahitler” olarak görmüyoruz.

Doğal olarak laik (siyasal dinsiz) bir devlet için yapılan savaş da cihad değildir.

(Mesela laik Türkiye’nin ulusal çıkarları için yapılan savaş cihad değildir.. Cihad dersek, din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, Türkiye’nin bir İslam/Şeriat devleti olduğunu kabul etmiş oluruz. Türkiye, resmî ideolojisi Atatürkçülük olan bir devlettir, İslam devleti değildir, Atatürkçülüğün temel ilkesi de laiklik yani siyasal dinsizliktir.)

*

Söz konusu hadiste cihad ve hicret ile birlikte anılan cemaat, İslam devletinden başka birşey değildir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, söz konusu beş hususu sayarken “Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve devlet” demiyor, devlet yerine “cemaat” kelimesini kullanıyor, çünkü o dönemde Araplar devlet kelimesini bugünkü terim anlamında kullanmıyorlardı. Türk Dil Kurumu şürekâsının “mecaz” diye nitelediği anlamda kullanılıyordu.

Bununla birlikte Araplar’ın “devlet” kurumunu ifade için kullandıkları bir kelime vardı: Mülk..

Fakat hadiste “Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve mülk” de denilmiyor.

Çünkü mülk, başında melik (padişah, hakan, kayzer, sezar, kisra, sultan, kral, şah, han, cumhurbaşkanı, başkan, president) bulunan, bir şahsın, imtiyazlı bir zümrenin ya da halk çoğunluğunun heva ve heveslerinin kanun adı altında dayatılabildiği, onların imtiyaz ve çıkarlarının yasal koruma ve dokunulmazlık zırhına büründürüldüğü despotik bir yönetimi ifade ediyor.

İslam ise, herhangi bir şahsa (peygamber bile olsa) başka insanlar hakkında heva ve hevesine göre kural koyma hakkı tanımıyor.

*

Hadîste geçen cemaat İslam devleti (İslam’ın devleti) demek olduğu için, söz konusu cemaatten ayrılma İslam dışılığa, “cahiliye davası”na karşılık geliyor.

Dava, davet kelimesiyle aynı kökten türemiştir. Hadîste geçen “Allah’ın çağrısı” da “Allah’ın davası/daveti”dir.

Prof. Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan “Câhiliye” maddesinde “cahiliye davası” kavramını şu şekilde açıklıyor:

“Câhiliye davası” Câhiliye çağrısı demektir ki bir kimsenin kabile mensuplarından yardım istemek için onlara, “Ey filân oğulları, yetişiniz!” diye bağırmasıdır. Bu çığlığı işiten kabile halkı toplanarak çağrıyı yapan kimseye, haklı veya haksız, zalim veya mazlum olsun yardım ederdi. İslâmiyet kabile taassubuna dayanan bu şekildeki yardımı ve kan davasını kaldırmış, ihtilâfları adalet ve hukuk kuralları çerçevesinde halletme yolunu tutmuş, suçun ferdîliği esasını kabul etmiş, bundan dolayı Câhiliye davasını sürdürmeyi ve bu şekildeki davete icabet etmeyi de büyük günah saymıştır. Resûlullah, “Câhiliye davasıyla hak iddia eden kimse bizden değildir” demiştir (Buhârî, “Cenâʾiz”, 39). Ensar ile muhacirler arasında meydana gelen benzer bir tartışma üzerine de Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu Câhiliye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!” (Buhârî, “Menâḳıb”, 8).

İslâmiyet tevhid inancını getirerek putperestliğe karşı kesin tavır almış, bu inanışın eseri olan ve insan şerefine yakışmayan bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmış, putlara tapmayı yasaklamıştır. Hukukî ve ahlâkî cephesiyle de Câhiliye ruhu ile sonuna kadar mücadele etmiş, sefih, gayr-i ahlâkî ve zalimane davranışlara son vermiş, Câhiliye zihniyetinin bütün tezahürlerini ortadan kaldırarak yerine hilimden kaynaklanan davranışların hâkim olduğu yeni bir hayat düzeni kurmuştur. …

… Câhiliye, bir çağın adı olması yanında belli bir ahlâk ve zihniyet tarzının ifadesi olup her çağda varlığını hissettirebilir. Orijinal mânada Câhiliye’nin “İslâm’dan önceki dönem” diye tercüme edilemeyeceğini, zira onun daha çok bugünü gösterdiğini belirten Izutsu, bu terimin pozitif olarak İslâmî olana aykırılık ifade ettiğini; Hz. Peygamber ve ashabının da Câhiliye’yi artık geçmişte kalan bir devir addetmediklerini; yeni İslâmî akım tarafından uzaklaştırılmış, ancak müminlerin kafalarında bile gizliden gizliye varlığını sürdürebilen, hortlamaya hazır dinamik bir şey olarak anladıklarını; Hz. Peygamber’e göre de bu durumun yeni dine (İslam’a) yönelik bir tehlike olduğunu belirtir. Câhiliyenin müşrik Araplar’la birlikte ortadan kalkmadığını gösteren hadislerin birinde Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Ümmetimin içinde Câhiliye döneminden kalma, tamamen terk edemeyecekleri dört âdet vardır: Asâletleriyle övünmek, başkalarının soyuna dil uzatmak, yıldızları vesile edinerek yağmur beklemek, ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak” (Müslim, “Cenâʾiz”, 29).

…  Buna göre insanların nefsânî ve keyfî arzularına köle oldukları, ilâhî kitaba tâbi olmayı reddettikleri, zulüm, sömürü ve ırkçılık gibi yaygın kötülüklerle beslenip ayakta duran sistem ve rejimlerin hâkim olduğu her zaman ve mekânda câhiliye varlığını sürdürmektedir.

*

Bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi cahiliye davası, bugünün ulus-devletçiliğine karşılık gelmektedir.

Demek ki “Ey filan oğulları, ey Türk oğlu, ey Kürt oğlu” vs. diye bağırmak, cahiliye çığlığı atmaktır.

İslamcılık (Mehmed Şevket Eygi gibi “özel harbîajanların iddiasının aksine) sapıklık değildir, İslam davasını sahiplenmedir, fakat (aynı ajan müzikalini değişik çalgılar ve farklı bestelerle sahneleyen) şiirsiz şairimsi İsmet Özel gibi şarlatanların “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” şeklindeki abrakadabracı illüzyonist hokuspokusları, cahiliye davasının (aslan postu giymiş eşek gibi) kamuflaj elbisesi giydirilerek araziye uydurulmuş yeni sürümüdür. 

*

Prof. Dr. İbrahim Canan’ın Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi’nde yer alan şu hadîs de, cemaatin İslam devleti demek olduğunu ortaya koymaktadır:

Arface İbnu Şureyh (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Siz bir kişinin etrafında birlik halinde iken, bir başkası gelip, kuvvetinizi kırmak veya cemaatinizi bölmek isterse, onu öldürün." [Müslim, İmaret 60, (1852).]

Burada Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, cemaat kavramı ile, günümüzde Türkiye’de cemaat diye adlandırılan fırkalara (parti, tarikat, vakıf, dernek, grup, kulüp vs.) sesleniyor değil.

Bütün bir ümmete sesleniyor.. Yani İslam (ümmet) devleti mensuplarına..

Mesela Akpartililere şöyle sesleniyor olduğu düşünülemez: “Siz Recep Tayyip Erdoğan’ın etrafında birlik halinde iken ortaya çıkıp sizin kuvvetinizi kırmaya, cemaatinizi bölmeye çalışan Ahmet Davutoğlu gibileri öldürün!”

Ya da şöyle bir şey anlaşılamaz: “Ey İsmailağa Cemaati, siz ümmetimden Hasan’ın etrafında birlik olmuşken ortaya çıkıp sizin kuvvetinizi kırmaya, cemaatinizi bölmeye çalışan, bu da yetmiyormuş gibi, beni ‘Arap oğlu’ diye aşağılamış olduğu Kâzım Karabekir’in şahitliğiyle sabit olan, seçtiği soyadı ile kendisini Türk oğlu bile değil Türkler’in atası ilan edip cahiliye davası güden Ali Rıza oğlu Mustafa’ya övgüler düzen Cübbeli Ahmet’i öldürün!”

Evet, bu hadîste kast edilen cemaat, İslam devletidir.. Öldürmek devlet için olur, toplumdaki şu veya bu fırka (klik, topluluk, grup) için değil.. (Mesela Türkiye Cumhuriyeti “devlet” olması hasebiyle kendisinde PKK’lıları bombalayıp öldürme hakkını buluyor.)

Evet, hadiste geçen cemaat İslam devletidir, yoksa, şu veya bu tarikatin cemaati değildir.

*

Bu hadîsi aktaran Prof. Canan “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

İslâm, vahdaniyet dinidir. Bu, sadece Allah, Peygamber ve şeriatın birliğini ifade etmez. Devletin ve itaat edilecek halifenin de bir olmasını gerektir. İslâm ümmeti tek bir cemaattir, devletinin de bir olması gerekir. Bunu te'yîd eden hadisler çoktur. Meselâ bir başka hadisde: "Kim bir imama biat ederek antlaşma musâfahasını yaparsa, gücü yettiğince ona itaat etsin. Bir ikincisi çıkıp da evvelkisi ile nizâya kalkışacak olursa onun boynunu vurun" buyurulmuştur. Keza bir başka hadis: "Birinci biatınızda sâdık kalın, gereğini îfa edin... Birincilere olan borcunuzu ödeyin. Kim olursa olsun ikinciyi öldürün" diye emreder.

İslâm âlimleri, bu mevzu üzerinde gelen nassların sarahatini nazar-ı dikkate alarak, aynı asırda imamın [devlet başkanının] birden fazla olamayacağı husûsunda icma ederler [fikir birliği içindedirler]. İslâm beldesinin dar veya geniş olması bu hükme te'sir etmez.


ATATÜRK VE İNGİLİZ MANDASI (YA DA: BU MİLET ATATÜRK'Ü NE KADAR ANLIYOR?)

 



İngiltere Kralı Edward (ayak ayak üstüne atıp koltuğa manda gibi kurulmuş olan) ve Mustafa Kemal Atatürk


Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın bugünkü (22 Ekim 2023 tarihli) yazısının başlığı şöyle: “Mustafa Kemal’i de Vahdettin’i de anlıyorum”.

Sonradan (Türkoğlu dururken) Atatürk soyadını alan, Türkler’in atası olma gibi (en hakiki mürşit ilim açısından hurafeye karşılık gelen) gerçek dışı bir iddiayı soyadı olarak benimseyen (Ali Rıza ile Zübeyde oğlu) Mustafa Kemal’i anlamak önemli.. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamadan bugünkü Türkiye’yi anlayamayız.

Atatürk’ü anlamak günümüz Türkiye’sini anlamak açısından önemli olduğu gibi, itikadî açıdan da önemli..

Çünkü birileri, “Yok Zafer Bayramı’ydı, yok Çocuk Bayramı’ydı” gibi bahanelerle onun adının (sanki Atatürk bir peygambermiş gibi) bir ibadet olan cuma hutbelerinde anılmasını isteyecek kadar gemi azıya almış, işi itikadî ve fıkhî bir mesele haline getirmiş durumdalar.

Atatürk’ü ibadetin bir parçası haline getirebilirlerse Atatürkçü putperestlik yontusunun son cilasını da vurmuş olacaklar.

Sanki dünyadaki en büyük türbe olan Anıtkabir, paraların ve pulların üstündeki Atatürk resmi, kamu binalarının önündeki Atatürk heykelleri, meydanlardaki Atatürk yontuları, devlet daireleri ve okullardaki Atatürk fotoğrafları, milli bayramlardaki Atatürk güzellemeleri Mustafa Kemal’e yetmiyor.

*

Kılıçarslan’ın bir cümlesi şöyle:

İstiklal Harbi’ne giden süreçte Vahdettin’in başta Mustafa Kemal’i ve bazı diğer rütbelileri “Anadolu’da bir direniş örgütlemek” için sevk ettiği apaçık bir gerçektir benim açımdan.

Bunun apaçık bir gerçek olduğu, kendisini ata Türk kabul etmemizi isteyen Mustafa Kemal’in kendi itirafı ile de sabit..

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da ondan naklettiği (Vahdettin’le görüşmesine ilişkin) sözler ortada.. Adam, Samsun’a hareketinden bir gün önce Saray’da Vahdettin’le özel (başbaşa, yalnız) görüşüyor.

İnsan “Ne bu samimiyet?” diye sormaz mı?

Gel gör ki, kendisini olduğundan fazla göstermeyi çok iyi beceren, (bir yazımızda dile getirdiğimiz gibi) istihfaf ile tahfif arasındaki farkı anlayacak kadar bile Osmanlıca’ya hakim olmayan echel tarihçi İlber Ortaylı ukalası bile bunu kabul etmiyor. (Mesleği gereği bilmesi gerekirken Osmanlıca’yı bile doğru dürüst öğrenememiş bir tarihçinin yabancı dilleri ne kadar öğrenmiş olabileceği ayrı bahis. Benim gibi yarım yamalak biliyordur.)

Böylece, cahillik, geri zekâlılık ve sahtekârlığı şahsında aynı anda cem etme becerisini göstermiş durumda.. Böyle bir sıradışı yeteneğe herkeste rastlanmaz.

[Yeri gelmişken bir başka geri zekâlı tarihçiye daha saygılarımızı sunalım: Yusuf Halaçoğlu adlı salakoğlu.. Sosyal medyada bir paylaşım yapmış, işte efendim biyoloji okursan şununla, tıp okursan bununla, tarih okursan falanca şeyle, paleontoloji okursan filanca şeyle karşılaşırmışsın, “Ama hiçbir şey okumazsan sana ne söylenirse ona inanırsın”mış. DNA’sı itibariyle yüzde 98 şempanze olmayı yeterli görmeyip zekâ bakımından yüzde 100 maymun olmayı başaran bu gerzek, okumak ile dinlemek arasındaki fark(sızlığ)ı bile anlayamamış. Bir adamın ağzıyla söyledikleri yazıya geçtiğinde doğruluk derecesinde artış mı oluyor angut?! Bu sahte maymun birtakım bilimsel disiplinlerin adlarını saymış, atladıklarını da ben söyleyeyim: Şayet Mantık okumuş olsaydı kendisinin geri zekâlı olduğunu kesin biçimde anlardı; çünkü Mantık kurallarını anlayacak bir beynin kendisinde bulunmadığını olanca acılığıyla farkederdi.. Şayet epistemoloji ve bilim felsefesi okumuş olsaydı, o zaman da böylesi gevezelikler yapmakla sadece cehaletini sergilemiş olduğunu anlayabilirdi.. Hayır, anlayamazdı, çünkü bu angutta epistemoloji ve bilim felsefesini anlayabilecek zekânın zerresi yok.]

*

Kılıçarslan’ın yazısına dönelim..

Mustafa Kemal’in “Amerikan yahut İngiliz mandası isteyenler”in aksine, direniş yolunu seçtiğini söylüyor.

Ancak, mesele bu kadar basit değil..

Birincisi, Mustafa Kemal’in daha savaş devam ederken Sultan Vahideddin’e telgraf çekip İngilizler’le anlaşılmasını, yani teslim bayrağı çekilmesini istediği biliniyor. Belgeli..

Direnişçi (sahte değil, gerçek direnişçi) adam böyle mi yapar?

İkincisi, Mondros Mütarekesi yapılınca hemen İstanbul’a geldiği ve gazetelere İngilizler lehine, İngiliz dostluk ve muhipliğinin şahikası anlamına gelen beyanatlar verdiği de sabit..

Üçüncüsü, yine Nutuk’undaki kendi ifadeleri ve arkadaşlarının itirafları ile sabit olan bir gerçek var: İstanbul’da İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile mahrem (evet, mahrem, başbaşa) defalarca dostane görüşmeler yaptığı biliniyor.

Acaba İngiliz'in baş ajanıyla böyle gizli saklı ne konuşuyordu, hiç merak etmeyelim mi?

Dördüncüsü, Mustafa Kemal İstanbul’da (annesinin evinde kalması mümkünken) gidip işgalci İngiliz subaylarının kaldığı Pera Palas’ta bir süre ikamet etmiş, işgalcilerle burada yarenlik etmiş, Türk misafirperverliği sergilemiş bulunuyor.

Beşincisi, İngiliz Daily Mail gazetesi yazarı Ward Price, hatıratında, Mustafa Kemal ile İngiliz subayları arasında aracılık yaptığını, Mustafa Kemal’in bu subaylara “İngilizler için Anadolu’da valilik yapma” teklifinde bulunduğunu yazmış durumda.

*

İşte tam bu noktada, dönemin şahitlerinden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin iddiası devreye giriyor.

Ona göre, Vahideddin, (İngilizler’in Anadolu’ya geçmesi için vize vereceği kesin görünen) güvendiği yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak istedi, fakat İngilizler Mustafa Kemal ile ona oyun oynadılar.

Doğal olarak Atatürkçüler bunu kabul etmiyorlar.

Onlara göre Mustafa Kemal Atatürk İngilizler’le kanlı bıçaklı idi.. Fakat kindar bir adam olmadığı için İstiklal Harbi’nden sonra onlarla iyi ilişki kurdu, Kral Edward’ı İstanbul’da ağırladı.

Şeyhülislam’a göre ise, İngilizler Mustafa Kemal’e, “Yunan’ı bir süre Ege’de bekleteceğiz, sen bu arada Anadolu'da bir meclis topla, yeni bir medeni/uygar devletin temelini at, sonrası bahtına, gayretine ve becerine kalmış” dediler.

Derdi gerçeği bulma olan sorgulayıcı bir bakış açısı şunu gözardı edemez: Şeyhülislam’ın iddiası doğruysa, Mustafa Kemal’in manda taraftarı olması anlamsız olurdu. Çünkü bir manda durumunda yeni bir devlet kurulmaz, Osmanlı Devleti İngiliz ya da Amerikan mandası haline gelmiş olurdu.

Ve Mustafa Kemal’e buradan ekmek çıkmazdı.. 

Çıkmazdı çünkü Erzurum Kongresi oturumlarında dualar eşliğinde Osmanlı Devleti'ni ve halifeyi (padişahı) kurtarma yeminleri ederken gece Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e açıkladığı gerçek amaçlarını (Osmanlı Devleti'ni tarihe gömüp cumhuriyet ilan etme, millete şapka giydirme, İngilizler'le aynı alfabeyi kullanma, Fransız'ın Maraş'ta yapamadığı şeyi yaparak tesettürü/örtüyü kaldırma projesini) gerçekleştiremezdi.

Ve de "vatan kurtaran kahraman" olarak anıt türbesi, heykelleri ve resimleriyle putlaştırılmaz, en iyi ihtimalle İngiliz manda yönetiminin başarısı için çaba sarfetmiş işbirlikçi bir İngiliz muhibbi olarak tarihin tozlu sayfalarında ismi kaybolur, silik bir figür olarak unutulur giderdi. 

(Bu konuları “Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi” adlı kitabımızda farklı boyutlarıyla ayrıntılı bir şekilde yazdık: https://archive.org/details/kurtulus-savasinin-sansursuz-tarihi)


BAHÇELİ'DEN TAKDİR VE TEŞEKKÜRÜ HAK EDEN BİR ÇIKIŞ

 


İsrail-Filistin gerginliği | Bahçeli: Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Eğer 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Bahçeli, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, 2 haftadır Gazze'de zincirleme insani felaketler yaşandığını, soykırım raddesine ulaşan hunhar saldırıların artık sabır ve tahammül sınırlarını çoktan aştığını belirtti.

Gazze'de bulunan El-Ehli Baptist Hastanesi'nin 17 Ekim'de bombalandığını anımsatan Bahçeli, "Maalesef Filistinli masumlar kan revan içindedir. Son 24 saat içindeki İsrail saldırılarında 352 Filistinli hayatını kaybetmiştir. 7 Ekim'den bu yana 4 bin 385 Filistinli kardeşimiz hayattan kopartılmıştır. Sayıları 1756'yı bulan çocuk ile 1000'e yakın kadın acımasızca katledilmiştir." ifadelerini kullandı.

Uluslararası toplumun Gazze'deki seri ve sürekli cinayetleri tıpkı bir korku filmini izler gibi seyre daldığını vurgulayan Bahçeli, şunları kaydetti:

"Ne bir ses ne de bir tepki söz konusudur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın karar ve yaptırım organları kilitlenmiştir. ABD'nin vetosuyla geçici ateşkes ilanı dahi yapılamamıştır. İslam İşbirliği Teşkilatı Toplantısı'ndan ise hiçbir şey çıkmamıştır. Basit kınama mesajlarından başka sadra şifa hiçbir teşebbüs veya buna dair bir niyet duyulmamıştır. Kahire'de düzenlenen 'Gazze için Barış Zirvesi'nde de şu ana kadar bir sonuç çıkmamıştır."

"Türkiye'nin garantörlük teklifi akılcı, isabetli ve stratejik bir girişim"

Bahçeli, Türkiye'nin bugüne kadar insani, vicdani ve hukuki tezlerini güçlü bir şekilde dünya gündemine taşıyarak akan kanın durması, insani dramların son bulması hususunda açık tarafını devamlı ibra ve ifşa ettiğini belirterek, şöyle devam etti:

"Sayın Cumhurbaşkanımızın adil ve kalıcı bir barış ortamının tesisi münasebetiyle takdir edilecek diyaloglar içinde olduğu ve samimi diplomasi temaslarında bulunduğu kalbi nasırlaşmamış herkesin malumudur. Ateşkes rejiminin derhal inşasıyla birlikte iki devletli çözüm iradesinin tezahürü, bu suretle başkenti Doğu Kudüs olan, 1967 sınırları dahilinde coğrafi bütünlüğü sağlanmış bağımsız ve egemen Filistin devletinin tanınması bugünkü karanlıktan çıkışın yegane çaresidir. Türkiye'nin İsrail-Filistin arasındaki kördüğümün açılması maksadıyla garantörlük teklifi de son derece akılcı, isabetli ve stratejik bir girişimdir."

"24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye süratle devreye girmeli" çağrısı

İsrail-Filistin arasındaki çatışmaların kesilmesi bir yana, tırmanması ve yaygınlaşması konusunda alçak bir tertip ve tezgahın kesintisiz ilerlediğine, kategorik olarak işlerliğini muhafaza ettiğine dikkati çeken Bahçeli, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Elbette bu kanlı ve kahredici süreç böyle gitmemelidir. Dünya kuzuların sessizliğine gömülmüşken, Gazzeli yavru kuzuların ölümüne 'insanım' diyen hiç kimse, hele hele Türk milleti sessiz kalamaz, kalmamalıdır, kalmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak çağrımız şudur, eğer bugünden itibaren 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, milletimle açık açık paylaşıyorum ki Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze'yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Gazze'yi yüzü gülen çocukların şehri, kardeşlerimizin huzur ve güven içinde yaşayacağı bir İslam beldesi yapmaya hazırdır, buna da and olsun, hamd olsun muktedirdir. Sayın Cumhurbaşkanımızın aktif ve çok boyutlu diplomatik mücadelesinde de Türk milleti ve tüm inananlar yanındadır."

Kaynak: TRT Haber

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...