MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTİ, MİT, EMNİYET İSTİHBARATI VE FETÖ


 





Selçuk Özdağ ile Veli Toprak‘ın kaleme aldığı Son Alperen - Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri” adlı kitap ilginç bilgiler içeriyor.

Kitaptan öğreniyoruz ki, Sivas eski milletvekili Mahmut Işık şöyle konuşmuş:

Meclis’te Muhsin beyle konuştum. Bolu Tüneli’nde bir minibüs sıkıştırmış. Zor kurtarmışlar, tünelin duvarına, bariyerlerine çarptırmak istemişler. “[Tekliflerini kabul etmediğim için] Beni öldürecekler. Bana [birilerini “vatan haini” diye] vur diyorlar, [ortalığı] karıştır diyorlar” dedi.

Yazıcıoğlu'nu bu şekilde kullanmaya kimler yeltenebilir?

Cevap belli: Kendilerini devlet (derin devlet) olarak gören birileri.

FETÖ'cüler Yazıcıoğlu'na böyle birşeyi teklif etme cesaretini gösteremezler. 

Hatta akıllarından bile geçirmeye cesaret edemezler.

*

Aynı kitapta Avrupa Nizamı Alem Ocakları Kurucusu Zülfü Canpolat'ın sözleri de yer alıyor: 

Yurt dışına çıktım, firardım. Beni aradı, Almanya’da buluştuk. '13 defa suikast geçirdim’ dedi. ‘Komplo teorisi değilmiş, beni öldürmek istiyorlar. Allah’ın takdiri ve mukadderatından kaçmam, ben döneceğim Türkiye’ye’ dedi. Vedalaştık, 2.5 ay sonra şehadet şerbetini içti.”

Demek ki bu görüşme, kendisine "Türkiye'ye dönme, öldürüleceksin" diye haber gönderildiği sırada gerçekleşmiş.

Onu öldürmeye karar verenler, önce "manen öldürme" (manevî suikast, itibar suikasti) seçeneğini hayata geçirmek istemişler.

"Almanya'dan dönmesin, biz de arkasından 'paranoyak korkak' diyerek alay edelim, takipçilerinin gözünde zerre kadar kıymeti kalmasın, itibarını yerle bir edelim" demişler.

Yazıcıoğlu'nun sözüne güvendiği biri kanalıyla mesajlarını iletmişler.

İmdi, soru şu:

Said Sefa gibi siyasî hayatta bir ağırlığı olmayan, birileri tarafından lider olarak görülmeyen, sosyal bakımdan izole bir adamın susturulması için Türkiye'den gönderilen ekiplerden Kanada gizli servisi haberdar olabiliyor, ve onları sınırdan geri çevirebiliyor da (Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği'ndeki Türk istihbaratçıları, Kanada Hükümeti'ne bu iddiayı yalanlatmak için neyi bekliyorlar?), Yazıcıoğlu gibi Türk siyasetini derinden etkilemiş bir lider şahsiyete yönelik "kanlı" senaryolardan Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) ve Emniyet İstihbarat Dairesi'nin haberi nasıl olmuyor?

*

Bir zamanlar FETÖ, Türkiye'nin gülen yüzüydü.. FETÖ'cüler, dincilerin aksine, hoşgörülü aydın dindarlardı.

Fethullah Gülen de "Hocaefendi"ydi. Siyasetçilerin (Demirel, Erdoğan, Çiller, Türkeş, Ecevit) gözdesiydi.

Erbakan bile "iftar"ına davet etmiş, onu "tanıdığını" göstermişti, fakat "Hocaefendi", Erbakan'ın davetine icabet etmeye tenezzül etmemişti. Adamın havasından geçilmiyordu.

Ve "Hocaefendi"yi eleştirme cesareti gösteren "densiz"ler birkaç kişiden ibaretti: Kadir Mısıroğlu, Emin Çölaşan, Necip Hablemitoğlu, Hikmet Çetinkaya.. Aklımda iz bırakan başka isim yok.

Mısıroğlu "Hocaefendi"yi dinci olmadığı, diğerleri de dinci ile dindar arasında fark bulunmadığını düşündükleri için eleştiriyorlardı. 

*

ABD (CIA) Türkiye'deki kullanışlı aparatları bazı subaylar ve MİT'çiler eliyle Erbakan hareketini budayınca, önce Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye teslim etti, ardından da "Hocaefendi"yi Pensilvanya'ya taşıdı.

CIA'in emrindeki kullanışlı subaylar ve MİT'çiler, Erbakan'ı ezme hizmetlerinin karşılığı olarak CIA'in azat kabul etmez uşağı olma rütbesine terfi edeceklerini umarken, ABD'nin planının başka olduğunu fark ettiler. 

ABD, İslam'ı laikleştiren, İslamcılık yerine sözde İslam'ı temsil eden "dindar" bir Türkiye'nin Ortadoğu'ya ve diğer İslam ülkelerine örnek olmasını istiyordu. Bu yüzden, İslamcılığı terk edip "sade suya tirit müslüman" haline gelen dindarların önünü açacaktı. 

Bu, Türkiye'de, Erbakan'ı terk edip "Millî Görüş" gömleğini çıkaranlar ile "Hocaefendi" cemaatinin önünün açılması demek oluyordu.

Ancak, pabuçları dama atılan kullanışlı subaylar ile MİT'çiler buna fena bozuldular.

Bu yüzden, MGK'ya "sızmış" adamları vasıtasıyla "İrtica ölmedi ya Atatürk, dinciler kıtalar dolaşıyor, hatta Pensilvanya'ya yerleştiler" makamında şiirler okumaya başladılar. 

Bu arada, "Hocaefendi"nin bir numaralı düşmanı Necip Hablemitoğlu da öldürülmüştü.

Birilerini "Hocaefendi" tehlikesine karşı uyandırmak için gereken kan ve gözyaşı çeşmesi akmaya başlamıştı. 

"Hocaefendi"nin şakirtleri, Hablemitoğlu cinayetinin "olağan şüpheliler"iydiler. 

Alınlarına silinmez mürekkeple "Hablemitoğlu'nun katilleri" yazısı nakşedilmişti. Silemiyorlardı.

*

Hablemitoğlu'nun gerçek katillerinin kimler olduğu ancak 20 yıl sonra ortaya çıkmaya başladı.

İstihbaratı gayet güçlü olan, devletin her tarafına adamları sızmış bulunan "Hocaefendi", Hablemitoğlu'nun öldürüleceği bilgisine önceden ulaşmamış olabilir miydi?

Bugünden bakıldığında cevap "Hayır" gibi görünüyor.

Muhtemelen, "Dinsizin hakkından imansız gelir.. Allah, iti ite kırdırıyor. Bırakalım gebersin" diye düşünmüştür.

Soru şu: Aynı şey, Yazıcıoğlu suikasti için de geçerli olabilir mi?

Yazıcıoğlu'nın "Hocaefendi"cilerle arası iyi değildi.

Onlara sert davranıyordu.

Mesela, Avustralya'da Esad Efendi ile birliktelerken Zaman gazetesi muhabirinin kendilerine karşı sergilediği tavırdan rahatsız olduğu için onun elindeki kayıtlara arkadaşları vasıtasıyla el koydurttuğu, çok sert konuştuğu biliniyor. 

Onlara karşı tavrı böyleydi.

İmdi, baştaki soruya dönelim: Yazıcıoğlu'nun öldürülmek istendiği, dolaylı biçimde tehdit edilerek Almanya'ya ihraç edilmeye çalışıldığı MİT ile Emniyet İstahbaratı'nın (ve "Hocaefendi"nin Emniyet'teki şakirtlerinin) gözünden kaçabilir mi?

"Hocaefendi"nin adamları bunu hocalarına müjdelememiş olabilirler mi?

Böylesi bir durumda, "Yazıcıoğlu Türkiye'ye döndü, öldürülecek" denildiğinde "Hocaefendi"nin tepkisi ne olabilir? 

"Dinsizin hakkından imansız gelir.. Allah, iti ite kırdırıyor. Bırakalım gebersin" diye düşünmüş olabilir mi?

*

İlginç olan nokta şu ki, daha sonraki süreçte Erdoğancılar Fethullah'ın, Fethullahçılar da Erdoğan'ın böyle bir tavır sergilediğini iddia ettiler.

Fethullahçılar'a göre, Erdoğan, Yazıcıoğlu'nun öldürülmesini isteyenlerin "Devletin bekası için bu gerekli" şeklindeki "olağanüstü" ikna edici argümanları yüzünden bu "infaz"a onay vermişti. Zaten ecdadımız, devletin kutsal bekası için oğlunu, kardeşini, hatta babasını bile öldürmüyor muydu?

Erdoğancılar'a göreyse, Fethullah, Yazıcıoğlu'nun ölümünden birkaç gün sonra, "Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz. Bir perşembe günü akşamı vefat edersiniz, bir cuma günü cenazenize ulaşırlar" diye konuşmuştu. 

Demek ki olayı sevinçle karşılamıştı. 

O halde, bu cinayeti adamlarına işletmiş olduğunu, arkasında onun bulunduğunu düşünebilirdik. 

(Fethullah başka cinayetler işletmiş olabilir, bilemem, fakat Yazıcıoğlu'nu öldürten o olsaydı böyle konuşmazdı. Katiller cinayeti aşikâre işlediklerinde övünür ve bununla başkalarına gözdağı verirler, gizli işlediklerinde ise maktul için herkesten fazla gözyaşı dökerler: "Gettiii, gettiii, höngürt, buna yürek mi dayanir!..")

*

Burada mesele şu: Bir cinayeti sizin işlememiş olmanız, eğer cinayetin işleneceğinden haberdarsanız, sizi sorumluluktan kurtarabilir mi?

Bilginiz varsa, sorumlusunuzdur. O bilginiz sizi sorumlu hale getirir.

Mesela Fethullah, Erdoğan'ın daha partisini kurma aşamasındayken bir "bal tuzağı"na çekilmek istendiğini haber aldığını ve hemen telefon edip uyardığını söylemişti.

Bunu yapmasaydı, vebalde kalırdı. 

Öldürülecek kişiler için de aynı durum söz konusudur.

Bir insan haksız yere öldürüldüğünde oraya Allahu Teala'nın laneti iner. 

Engelleyecek gücü olduğu halde bunu seyredenler de o lanetin kapsamına girerler.

Hadîs-i şerîf şöyle:

“Haksız yere bir adam öldürülürken hiçbiriniz (engellemeye gücü yetmiyorsa) orada durmasın. Çünkü lanet, orada durup da öldürülen kimseyi savunmayan kişinin üstüne iner. Bir adam haksız yere dövülürken, sizden biri orada durmasın. Çünkü lanet orada durup da dövülen kimseyi savunmayan kişinin üstüne iner.” (Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)

*

Sonradan Fethullahçılar, Yazıcıoğlu cinayeti ile ilişkili gösterilmişlerdiyse, nedenlerinden biri, işte bu lanetin onları da kuşatmış olmasındandır.

Katillerle ve işkencecilerle aynı kurumlarda çalışan, onlarla aynı yerde duran "karınca incitmez lanetli (melun) dindar"lara duyurulur.


ESAD COŞAN VE MUHSİN YAZICIOĞLU: SATILMIYORSAN BİR İHTİMAL DAHA VAR







Cevheri Güven'i daha yaşlı biri zannediyordum, gençmiş.

Sadece ismen biliyordum. Bal Tuzağı adlı kitabını okumuştum. Böylesi tuzaklarla karşılaşınca, "Bu işin ilmi neymiş, bir öğrenelim" demiştim.

Yurt dışından yayın yapmaya devam ettiğini bu yılın Şubat ayında bir akrabamdan duymuştum. Rahmetli (tesbih elinden düşmeyen zikir ehli) halamın cenazesinde karşılaştığım akrabam, Cevheri Güven'in Twitter hesabını takip etmemi, önemli açıklamalar yaptığını söylemişti.

Şöyle bir bakmış, beni 'sarmadığı', ayrıntılarıyla anlattığı bazı hususları da "esas itibariyle" bildiğimi düşündüğüm için ilgilenmemiştim.

Ancak, geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesi bu genç gazeteciyi manşetine taşıyarak "Bu gazeteci önemli biri" mesajını verdi.

Benim bile, bütün millet ile birlikte, "Dur bakalım, yeni ne diyor bu Cevheri?" diye meraklanmamı sağladılar.

Minnettarım.

*

Diğer bir isim Said Sefa..

Onun da yurt dışından yayın yapmaya devam ettiğini Odatv.com'un bir haberi sayesinde öğrendim. (Aynı haberi bir gün sonra, yani dün, Takvim gazetesi de internet sitesine almış.)

İki gün önce yayınladıkları haberin başlığı şöyleydi:

"FETÖ'nün Fuat Avni'si Said Sefa Mısır ve BAE'ye çalışıyor".

Nasıl çalışıyormuş acaba diye merak etmemek elde değil.

Haberde şöyle deniliyor:

"... Said Sefa'nın telefonu hacklendi.  Telefona sızan Ayyıldız Tim adlı siber ekip, bütün yazışmalarını ortaya döktü".

Maşallah devlet gibi tim.. Ayyıldız. Ay, ve de yıldız. 

Tim'i tersinden okudum "mit" çıktı, aklıma devletin televizyonu TRT'nin Teşkilat dizisi geldi. Milli İstihbarat Teşkilatı'nın anlatıldığı şu dizi.

Bilgisayar marifetiyle yaptığı hırsızlık ve soygun yüzünden hapis yatmakta olan genç bir hacker'ı ölmüş gösteriyor, yeni bir kimlikle MİT'te işe başlatıyorlardı. İşi gücü başkalarının telefonlarına, bilgisayarlarına girmekti.

Senaristler neden daha düzgün, daha ahlâklı ve namuslu birini değil de bir hırsızı MİT'te çalıştırmaya başlamışlardı, orasını çözemedim, o yüzden "Alışmış kudurmuştan beterdir" ve "Her kap içindekini sızdırır" gibi atasözleri aklıma geldi.

Fakat, asıl şu mısra, bana tam da bu senaryocu zekâsı için yazılmış gibi göründü: "Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler."

*

Odatv, Said Sefa'yı bugün de konu edinmiş. Haberin başlığı şöyle:

"FETÖ'nün Fuat Avni'si olan Said Sefa casus olduğunu kabul etti".

Malum, casuslar casus olduklarını asla kabul etmezler. Casus olsa da, olmasa da "Değilim" der.

Hatta bazen, ajan olduklarının bilindiği hissettirilmeye çalışılsa bile anlamazdan gelirler; karşılarındakinin "Ajan olsaydı bu durumda tavrında bir değişiklik olurdu, belki de casus değildir" diye düşünmesi sağlanmaya çalışılır.

Said, bir casustan beklenmeyecek şekilde, casus olduğunu kabul etmiş. Odatv öyle diyor. Dürüst casus.. Casusun acemisi.

Haber şöyle:

Ayyıldız Tim adlı hacker grup geçen gün Said Sefa'nın sosyal medya hesaplarından yaptığı yazışmaları yayınladı. Said Sefa bu yazışmalarında Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne rapor yazdığını ifade ediyordu. Ortaya dökülen bu yazışmalarıyla ilgili bugün bir video çeken Said Sefa casusluk faaliyeti yaptığını kabul etti.  

Firari Said Sefa, Sadece Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ile değil, ABD, İngiltere, Almanya ve Kanada'nın istihbarat ve dışişleri ile görüştüğünü ve bilgi verdiğini söyledi. Hatta Kanada istihbaratı ile iki defa görüştüğünü de sözlerine ekledi.  

Said Sefa mesajlaşmalarında Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne para karşılığı rapor yazdığını ifade ediyordu. Ancak son yayınladığı videoda para konusuna hiç girmemesi dikkat çekti. 

Malum olduğu üzere, (ayette buyurulduğu şekilde) bir fasık bir haber getirince işin aslını araştırmak gerekiyor.

Dolayısıyla, Said Sefa'nın Odatv'nin müjdelediği "son yayınladığı video"yu izlemekte fayda var.

Oturdum izledim.

Anlattığı şeylere gelince..

Bir: MİT'çilerin kendisini satın almak için milyonlarca dolarlık tekliflerde bulunduklarını iddia ediyor. Doğru mudur, bilemem.

İki: Açıklarını bulmak için özel hayatını didik didik ettiklerini söylüyor. Bu doğru.. Ayyıldız Tim hikâyesi ortada. 

Üç: Kendisini susturmak için Kanada'ya üç defa özel ekip gönderildiğini, bundan haberdar olan Kanada gizli servisinin işe müdahil olması sonucunda ülkeye girmelerine izin verilmediğini ileri sürüyor. (Kanada Hükümeti yalanlayıncaya kadar bekleyeceğiz.)

Dört: Kendisine bal tuzağı kapsamında (ikisi Türk vatandaşı) üç kadın gönderildiğini, bunları deşifre ettiğini söylüyor. Kendisinin bir Cübbeli Ahmet gibi "kaset rehini" olmadığını öne sürüyor. Kadınlardan Türk olanların Kanada Hükümeti tarafından sınır dışı edildiklerini, diğerinin ise para cezasına çarptırıldığını iddia ediyor. (Kanada Hükümeti'nin yalanlamasını beklemekteyiz. Bunu bizim hükümet de talep edebilir.)

Beş: Sadece kendisinin değil, kızlarının da hesaplarının hack'lendiğini, onların montajlanmış fotoğraflarının kendisine gönderildiğini, bunlarla şantaj ve tehdite kalkışıldığını ileri sürüyor ve "Bu kadar aşağılık insanlarsınız.... Siz böyle yaratıklarsınız... Alçakça, şerefsizce, haysiyetsizce...." diyor. 

Söyledikleri doğruysa al benden de o kadar. Ayıp ve çirkin.. Çok çirkin.. İftira ise, Said aşağılıktır. Fakat bu konuda doğruyu söylediği kanaatini taşıyorum. (Ne demek istediğimi, Beşiktaş'ta bana Üsküdar iskelesinin yerini soran fötr şapkalı ve siyah gözlüklü, kamburunu çıkararak yürüyen tipin "şerefli" amirleri anlıyorlar.)

*

Cevheri Güven ve Said Sefa gibi isimlerin, mağdur ve mazlum olduklarını düşünmeleri doğal, fakat yabancı istihbarat servisleri ile kurmak zorunda kaldıkları ilişki tasvib edilemez.

Bu, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak.

Ancak, bu noktaya gelmeleri sadece onların suçu değil. Asıl, onlarla uğraşanların suçu..

Onlara bir çıkış yolu, bir çıkış kapısı, bir "yaşam alanı" bırakılmalıydı.. “Bir ihtimal daha var” diyebilmeliydiler, fakat devamı “O da ölmek mi dersin?” olmamalıydı.

İşte, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca ve Muhsin Yazıcıoğlu bunu yaşadılar.

“Bir ihtimal daha var.. O da ölmek..” dediler.

Demek zorunda kaldılar.

*

Merhum Esad Coşan hocaya MİT’çiler, vefatından beş ay kadar önce, son haccı sırasında Hicaz’da, kendileriyle işbirliği yapması karşılığında sorunlarını çözme vaadinde bulunmuşlardı. (Böylesi "pazarlıkçı" kurtarıcılar, filleri önce çukura düşürüp siyah elbiselerle eziyete maruz bırakan, sonra da beyaz elbiselerle kurtararak "bağımlı" hale getiren fil terbiyecilerini hatırlatırlar.)

Esad Efendi, onların teklifini kabul etmediğini cemaate açıklamıştı. (Bunu bana, hac dönüşü ziyaret ettiğim hemşerim Av. Yalçın Ünal, Av. Kemal Yavuz Ataman’ın yanında söylemişti.)

2000 yılının sonbaharıydı, ve Esad Efendi, 1997 yılı ilkbaharından beri Türkiye’ye gelemiyordu.

Hac sonrasında Avustralya’ya gitti.. 

Ve öldü. 

Öldürüldü.

*

Muhsin Yazıcıoğlu’na, vefatından birkaç ay önce Almanya’dayken, “Türkiye’ye dönme, seni öldürecekler” diye haber gitmişti.

2009 yılının başlarıydı.

Almanya’da kalabilir, dönmeyebilirdi.

Fakat biliyordu ki, Türkiye’de birileri, başta MHP’li boz-kurtlar olmak üzere arkasından teneke çalacaklar, “Korkak adam, Türkiye hiçbir zaman bu kadar güvenli olmamıştı. Hem de vatansever adam vatanını bırakıp da gâvur ülkesine kapağı atar mı?!” diyeceklerdi.

Yazıcıoğlu için bir ihtimal daha vardı.. O da ölmekti..

Döndü ve öldü.. 

Öldürüldü.

*

Öldürüldüler, çünkü onlar, yabancı istihbarat servislerinin koruması altında değildiler. 


SİYASAL İSLAM'I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER SÜRÜSÜ


 



Sayıları haddinden fazla..

İslimler üzerinden gidelim..

Dış tetikçilerin en meşhurları, "Siyasal İslam'ın İflası" adlı kitabın yazarı Olivier Roy ile, bizim Genelkurmay'a bile akıl hocalığı yapmış olan Bassam Tibi..

İçerdeki tetikçiler ise, Mümtazer Türköne'den D. Mehmet Doğan'a uzanan geniş bir yelpaze oluşturuyorlar. 

El ele vermişler, Siyasal İslam'ı (İslamcılığı) öldürmek, techiz ve tekfin işlerini yapmak, ölüsünü yıkamak, mezarını kazmak, üstüne toprak yığmak, başına mezar taşı dikmek için sempozyumlar düzenliyor, kitaplar yazıyor, makaleler döşeniyor, tebliğ adını verdikleri ağıtları okumak için hançerelerini yırtıyor, bas bas bağırıyorlar.

Arkalarındaki odaklar araştırıldığında, istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) haince ve pişkince sırıtan çirkin suratları ile karşılaşılıyor.

*

Birşeyin aslına yaşam alanı bırakmamanın hilekârca yollarından biri, sahtesini oluşturmak, onun önünü açmaktır.

Devletler bunu sık yaparlar. Aynı şekilde gizli servisler de bazen sahte yasadışı örgütler bile kurar, buna önayak olurlar. 

Düşünce alanında da bu böyledir. İslam'ı öldürmek mi istiyorsunuz, İslam-İslamcılık gibi ayrımlar icat eder, İslam'ı savunuyor numarası altında sahtesini palazlandırırsınız.

Ayrım tutmadı diyelim.. Bu defa, "doktriner İslamcılık - halk İslamcılığı, İstanbul İslamcılığı, Anadolu İslamcılığı" gibi akla ziyan alt başlıklar uydurur, kavga dövüşü orada devam ettirirsiniz.

Bazılarına da "Bütün İslamcılıklar sapıklıktır" diye bağırarak şirretlik yapma görevi verirsiniz.

Buna tepkiyi yine gerçek "İslamcılık" gösterir, halk İslamcılığı üfürükçülüğünün ruhu bile duymaz. Halk ağzıyla "Hele gel bakam.. De hele, sen ne diyon la gardaş?" bile demezler.

*

İmdi, tartışmaların seyrine bakıldığında, bizim devletimizin, devlet kurumlarımızın, istihbarat işiyle uğraşan teşkilatlarımızın, akademisyenlerimizin, yazar çizerlerimizin, Batı'daki benzerlerinin klonu olmaktan öteye gitmedikleri görülüyor.

Benzerlik olur da bu kadar mı olur!

Adeta onların biyonik gölgeleri durumundalar.

Kendilerine ait bir fikirleri, vizyonları, bakış açıları, kavram ve kelime dağarcıkları yok.

Akıl hocaları ne derse papağan gibi tekrarlıyorlar. Biyonik robotlardan tek farkları, tıpkı papağanlar gibi bir can taşıyor olmalarından ibaret.

Kendilerine ait bir canları ve duyguları var, fakat, kendilerine ait bir akılları yok.

*

Misal, D. Mehmet Doğan'ı alalım..

Tutmuş bir "doktriner İslamcılık - halk İslamcılığı" ayrımı yapıyor.

Vatandaş, İslam'ı, "doktrin" (ilke ve kurallar) İslamı ile halk İslamı (sosyolojik İslam, halkın İslam diye yaşadığı şey) olarak ikiye ayırmış olduğunun bile farkında değil.

Ama bu doğal, adamın kendisinden, yaşadığı ülkeden ve dünyadan haberi yok ki, İslam'dan haberi olsun. 

Vatandaşdaki şaşkınlığa bak ki, tercihini "doktrin"den (Kur'an, Rasul sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti, ulemanın icma'ı, müctehid fukahanın kıyası) değil, halkın sünnetinden (eğrisi doğrusuna karışmış yamuk yumuk amelinden) yana yapıyor.

Üstelik bu adam, İslamcılık eleştirmenlerinin en akıllısı, en düzgünü sayılır.. Diğerlerinin halini artık sen anla!

*

Halk İslamcılığı (ve halk İslamı) kavramı kendisine ait olsa ya, o da yok.

Bu da Batı'daki akıl hocalarından alınma..

Mesela, Prof. Bassam Tibi, bu anlamda "Civil Islam" tabirini kullanıyor. 

Bu adam 2012 yılında Islamism and Islam (İslamcılık ve İslam) adıyla bir kitap yayınlamış durumda (Yale University Press, New Haven and London). 

İnternette Marko Vekovic imzalı dört sayfalık bir tanıtımı var (Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 439-43).

Vekovic'e göre bu kitap, o güne kadar 36 kitap yayınlamış olan yazarın "akademik çaba, deneyim ve bilgisinin tacı" durumunda.

Bu Batılılar, yerli-milli taklitçi ve takipçilerinden daha kafalı oldukları için, Vekovic, Tibi'nin "yöntem"ine vurguda bulunmayı gerekli görmüş. "Onun İslam'ı inceleme yöntemi tasvirî (descriptive) nitelikte değil" diyor, "aksine, kendisinin İslamoloji diye adlandırdığı çerçeve içinde ele alıyor". (s. 439)

Vekovic, Tibi'nin İslamoloji'den ne anladığını da, onun kendi ifadeleriyle aktarıyor: "İslamî vakıaları [vaka değil, vakıa] dünya siyasetindeki uluslararası çatışmaların incelenmesi bağlamında ele alan sosyal bilimler eksenli bir araştırma-inceleme". 

Burada mevzubahis olan, oryantalizmin bir şubesi sayabileceğimiz İslamoloji.. İslam değil!

Tasvirî (descriptive) bir inceleme, vakıayı olduğu gibi anlatır. Böylesi bir inceleme, genellikle, incelenen düşünceyi, onun kendi kavramlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır.  

Sosyal bilimler eksenli bir inceleme-araştırmada ise, esas olan İslam'ın kendisini nasıl gördüğü ve nasıl tanıttığı değildir, onun, sizin kendi bakış açınız (disiplindeki ön kabulleriniz, bilim görünümüne bürünmüş ideolojiniz) çerçevesinde nereye oturduğudur.

*

Geçenlerde Medine Üniversitesi ve Ezher gibi kurumların Şeriat fakültelerinin verdiği diplomaların denkliği meselesi yeniden gündeme gelmişti. (Meydana önce Cübbeli Felaket fırladı, Türk tuluat geleneğinin bütün hünerlerini sergileyerek gökkubbeyi inletti, "Beni ve Türk cemaat ve cemadatını Türk imamlarına emanet ediniz" diyerek çiçeği burnunda Kemalistliğinin gereğini yerine getirdi, ardından derin Çiçek Cemil, ağır abi havalarında meydana yürüdü, bu arada da Hayrettin Karaman bir yazısıyla tribünden gazel okudu, hava yumuşadı, yerli-milli musiki milletin maneviyatını hazır hale getirdi, sonra da sıra YÖK'ün denklik açıklamasına geldi. Bir emrivaki, oldu bitti katakullisi ile YÖK'ün böyle bir karar almasına çalışıldı.)

Gerekçe olarak da şu gösteriliyordu: Bunlarda din sosyolojisi, din psikolojisi vs. gibi dersler okutulmuyor.

Yani bunlar bizdeki ilahiyatlara benzemiyor.

Bizdeki ilahiyatların durumunu az buçuk biliyorum. Orada dinî eğitim çok az, dinî öğretim de yarım yamalak.. 

Bunlar, din sosyolojisidir, psikolojisidir, felsefedir filan derken, genelde, İslamî bir tartışmada neyin delil olarak getirilip getirilemeyeceğini bile öğrenemeden mezun oluyorlar.

Onu geçtik, doktora yapmış, ilahiyatta ders vermeye başlamış olanların bile bunu bilmediğine şahit olunabiliyor. (Mesela tasavvcufçu akademisyenle konuşuyorsun, adam sana "Falanca velînin ilhamından, keşfinden, rüyasından" söz edebiliyor. Böylece edille-i şer'iyye dört olmaktan çıkıyor, beş, altı, hatta yediye baliğ oluyor.)

Hayır, bunları okumasınlar, öğrenmesinler demiyorum. Mesele şu: İmam Gazalî, "Bir ilimde son noktaya kadar gitmeyen, o ilimdeki bozukluğu göremez" diyor. Bunlar, okuduklarının ne anlama geldiğini bile öğrenemiyorlar.

Bunları okuyanlar bilgi felsefesini (epistemolojiyi), bilim felsefesini, sosyal bilimlerin "bilimselliğinin" ne anlama geldiğini kavrasalar, bunları okumalarında fayda var. 

Fakat bunlardan haberleri olmadan, Batı'nın psikoloji ya da sosyoloji disiplinindeki kabullere göre dini değerlendirme konusu yapmaya koyuluyorlar. 

O kabulleri ve teorileri dinî paradigma çerçevesinde tenkit etmeye gelince, öğrendikleri birşey yok. Dolayısıyla bunu yapmaya cesaretleri de bulunmuyor, böyle birşeyi akıllarından bile geçirmekten utanıyorlar denilebilir.

Böylece, Batılı sosyal bilimcilerin teorileri bunların kafalarında bir tür mutlak hakikatlere dönüşüp ayet ve hadîslerin yerini alıyor.

Ayet ve hadîsler ise, o mutlak gerçeklere göre anlaşılıp yorumlanması gereken elastikî ifadelere dönüşüyor.

Bomboş kafalı Mustafa Öztürk ve Mehmet Okuyan gibi ilahiyat tiyatrosu oyuncuları işte böyle yetişiyor. (Bu, Ezher'den hiç fırıldak yetişmez demek değil. Turfanda Kemalist ve Darwinist, evrimcilik mezhebi müctehidi Mustafa İslamoğlu'nu hatırlayalım.)

Üstelik bunlar bir de, ayet ve hadîslerin açıklanması sırasında fen bilimlerindeki yeni keşif ve buluşlara atıfta bulunulmasına bazen karşı çıkabiliyor, "Bilim değişkendir, yarın bunlar değişir, bu bahislere girmeyelim" diyebiliyorlar.

Fakat aynı kişilerin, din psikolojisi, din sosyolojisi vs. söz konusu olduğunda, "Ya hu bunlar nedir, yarın bu teoriler değişir, dindarın psikolojisini Ali'den, Veli'den, Weber'den mi öğreneceğiz, geçin bunları, ayet ve hadîslerde din psikolojisi ve sosyolojisi yeterince var, hele önce bunları bir öğrenelim, öğretelim, sıra onlara da gelir" demiyorlar. 

Misal, adam din sosyolojisi ya da psikolojisi konulu bir makale yazıyor, içinde bir tane ayet ya da hadîs yok.. Makalesinde ne kadar çok gâvur adı geçer, onların kutsal makalelerinden ne kadar çok mübarek hikmetli söz naklederse, o kadar çok aydın/entel din bilgini oluyor.

*

Konuya dönelim.. Bassam Tibi gibilerin laflarında herşeye rağmen dürüst bir yan var.. İslam'ı anlatmadıklarını, İslam'ı İslamoloji dedikleri kendi bakış açıları çerçevesinde tartışma konusu yaptıklarını söyleyerek işe başlıyorlar.

Bundan sonrası sana kalmış.. Adamı, bunun farkında olarak okuyacaksın.. İslam'ı ondan öğrenme budalalığı yapmayacaksın.

Gel gör ki, bunların bakış açılarını aynen ülkemize aktaran yerli-milli taklitçiler, sanki bunlar İslamoloji dedikleri kîl ü kâl ya da güft u gû ile meşgul değillermiş de çağdaş Ebu Hanife ya da İmam Malik'lermiş gibi onlardan "din" öğreniyorlar.

Bassam'ın kitabına dönelim.. Vekovic, kitaptaki bölüm başlıklarını da yazmış. Bazıları şöyle: 1. İslamcılık Niçin İslam Değildir; 2. İslamcılık ve Siyasal Düzen; 6. İslam ve Hukuk: Bir Gelenek İcadı Olarak Şeriatlaştırma (Shari'atization); 9. İslamcılığın Bir Alternatifi Olarak Halk İslamı (Civil Islam). (s. 439)

Görüldüğü gibi, yerli-milli İslamolog D. Mehmet Doğan'ın icat ettiğini zannettiğimiz Halk İslamcılığının patenti aslında Tibi gibi Batılılar'a ait.

Vekovic şunları söylüyor:

"Bu kitabın okurlara yönelik temel mesajı, İslamcılık ile İslam arasında bir fark bulunduğudur. Pekçok kişinin (hatta bazı akademisyenlerin) bu iki terim arasındaki farkı göremediklerinin bilincinde olduğu için Tibi, ilk bölümü, İslam ile İslamcılık arasındaki farkın ne olduğunu sorarak başlatıyor. Ona göre, temel cevap şudur: İslamcılık, bir siyasal düzendir, inanç değildir. Bu yüzden İslamcılık, dinleştirilmiş siyasettir...." (s. 439-40)

Bu ifadeler, bizdeki süper zekâ analiz harikalarının, pek parlak bilimsel cümleler kurmaktan helak ve telef olan çok bilmişlerin laflarının asıl adresini de ortaya koyuyor. 

İslamcılık dinleştirilmiş siyaset ise, mesela fiilen siyasetle hiçbir ilişkisi olmadan evinde oturan, fakat İslam'ın aynı zamanda bir siyasal düzen de demek olduğu "inanc"ını taşıyan bir adam İslamcı mıdır, değil midir? 

Böylesi bir inancı nasıl adlandıracağız?

Eğer sen, böylesi bir inancın nasıl adlandırılması gerektiği konusunda kendini yetkili görüyorsan, karşındakinin yetkili olmadığını neye dayanarak söyleyebilirsin? Dini yorumlamak, senin tekelinde midir?!

Üstelik, daha baştan şunu söyleme hakkımız vardır: İnsanlar senin İslamcılık tanımını ve İslam ile İslamcılık arasında yaptığın ayrımı (İslamoloji adlı hurafelerini) kabul etmek zorundalar mı?!

Meselenin asıl önemli yanı ise şudur: Aslında tam da bu İslam ve İslamcılık ayrımı, siyasal bir nitelik taşımaktadır, çünkü Batı'nın İslam dünyasına yönelik siyasetinin bir aracı olarak üretilmektedir.

Bir inancın hiçbir siyasal boyutunun olmaması gerektiğine dair (aksi aklen muhal/imkânsız) "ontolojik" bir gerçeklik mi var?!

Kendi inanç tanımını bana dayatma (empoze etme) yetkisini nereden alıyorsun?!

Kesin olan şudur: Bu İslam-İslamcılık ayrımı, Batılı istihbarat örgütlerinin ve özel harp (psikolojik savaş) merkezlerinin İslam'ı siyasetsizleştirme operasyonunun bir parçasıdır. 

İslam'ı siyasal hayattan (devlet hayatından) silip atma, vicdanlara gömme operasyonudur.

Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerdeki işbirlikçileri de onların izinde gitmektedir.

*

Vekovic'in tanıtım yazısını okumaya devam edelim:

"Tibi, ek olarak, İslamcılığın temel öğretisinin Arapça'da, şer'î hukuk (Şeriat kanunu, shari’a law) tarafından anayasal olarak belirlenen bir sistem çerçevesinde 'dîn ü devlet' (din-wa-dawla) kavramıyla ifade edildiğini savunmaktadır. Bu yüzden, Tibi'ye göre, İslamcılık inanç değildir, aksine, bir siyasal sistemin din adına empoze edilmesidir." (s. 440)

Böylece, Batılılar'ın emrindeki İslamolog Bassam, dini Allahu Teala'ya, Rasulü'ne (s.a.s.) ve biz Müslümanlar'a öğretmeye koyuluyor. Ayet-i kerimede belirtildiği gibi:

De ki: “Siz dîninizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sadece İslam "inanc"ını tebliğ etmekle kalmayıp İslam'ın hükümlerini bir devlet başkanı sıfatıyla uygulaması itibariyle "İslam"ı yaşamamış oluyor. 

Yaşadığı, hayatında uyguladığı şey, İslam değil.. Başka birşey.. Böyle buyurdu Berduşt Bassam..

Hele savaşması?.. Hiç olacak şey değil!.. Savaşmak hiç inanç (ya da inancın gereği) olabilir mi?!

Clausewitz'in sözü meşhurdur: "Savaş, diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir."

Aslında bu sözün Almanca orijinalinde diplomasi değil, doğrudan siyaset kelimesi (Politik) geçer: "Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.“ 

Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s.'in hayatı baştan sona inançtır, fakat aynı zamanda baştan sona siyasettir.

Siyasetsiz İslam, İslam değildir, Yahudiler ile Hristiyanların icat ettikleri, içimizdeki münafıklar (ve o münafıklara aldanan saflar) eliyle de sanki "Müslamanların savunduğu" birşeymiş gibi gösterdikleri bir sapıklıktır. 

Siyasetsiz İslam, o haliyle İslam değildir, sapıklıktır, İslamsız siyaset (siyasal dinsizlik) ise, sapıklık üstü sapıklıktır. Katmerli sapıklık.

*

Vekovic'in bir sonraki cümlesi şöyle: "Ya da başka bir deyişle, İslamcılık İslam'ın belirli/özel (specific) bir yorumudur, fakat İslam değildir." (s. 440)

Böylece, içimizdeki İslamcılık analisti geçinen uyanık Vehbilerin kerrakesinin nereden ithal edilmiş olduğu da ortaya çıkıyor.

İslamcılık, yani İslam'ın bir siyasal düzeni de içerdiği inancı İslam değilmiş de, İslam'ın yorumlarından bir yorummuş..

Dolayısıyla, reddedersen İslam'ı reddetmiş olmuyorsun. Reddet gitsin!

İskender Evrenosoğlu adlı peygamber taslağı da böyle konuşuyordu. Ulemanın rasul ve nebî kelimeleri hakkında aktardıkları bilgiler için "Bu onların yorumu, benim yorumum başka" diyor, ve o yoruma göre de kendisinin peygamberliğini (elçiliğini) ilan ediyordu.

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi son peygamber kabul etmek ile İskender Kebapoğlu'nu peygamber kabul etmek, eşit derecede makul ve saygın yorumlar haline geliyorlardı.

Numara her yerde aynı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...