Üzeyir
Ademoğlu adına açılmış Facebook hesabında yazılmış
olanları okuyunca (Ki bazı ifadelerini aktaracağım) Altay Cem Meriç'in
başlattığı Ali Şeriati tartışmasına katkıda bulunmak gerektiğini düşündüm.
İsmin sahte olduğu
belli, bangır bangır bağırıyor.
İmdi, adamın
soyadı Türkoğlu, Saraçoğlu, Topaloğlu, İslamoğlu, Vanlıoğlu, Karamollaoğlu,
Müftüoğlu, İmamoğlu, Müezzinoğlu vs. olabilir.. Hepsi de sonuçta Adem oğludur,
fakat her Adem oğlu Türk oğlu ya da topal oğlu değildir.
Bir insanın bu
tür soyadlara sahip olması anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bir kimse şayet
soyadı olarak "Ademoğlu" ismini seçiyorsa, şu mesajı veriyor
demektir: Ben ne it oğluyum, ne eşşek oğlu, ne de "maymın" oğlu, ben
de sizin gibi Adem oğluyum.
Ademoğlu
soyadını seçen kişi maymunlar, domuzlar, eşekler, develer gibi hayvanlarla bir
hayvanat bahçesine kapatılmış biri olsa, kendisini böylesi bir soyadıyla
tanıtmak istemesi, aslını/soyunu bu şekilde ortaya koymaya çalışması doğal
karşılanabilir, fakat sosyal medyada bu soyadı ile arz-ı endam ediyorsa, sahte
isim kullanmakta olduğunun bilinmesini istiyor demektir.
Selefî görünen
bu kişi "samimi bir selefî" olabilir mi?.. Mümkün.. Bir istihbaratçının,
bu kadar aptalca bir soyadı ile sosyal medya cangılına girmeyecek kadar zeki
olması beklenir, o açıdan mümkün..
Fakat hesabın
sahibi bir istihbaratçı-ajan da olabilir.
*
Evet, sosyal
medyada kendi ismiyle fikir teröristliği yapan
bir selefînin de ajan olması mümkündür, fakat bu ihtimalden söz edilmesinden hoşlanmayıp "Niçin müslümana
karşı suizanda bulunuyorsun?" diyenler de çıkabilir.
Ancak, böyle
biri sahte isimle ortaya çıkıyorsa, kimliği gizliyse, artık onun için hüsnüzanda
bulunmak mevzubahis olamaz.
Olamaz, çünkü ismini
gizlemesi bir "komplo"dur ve insanların elinde, onun hakkında
"komplo teorisi" geliştirme, spekülasyonda bulunma dışında bir
çare bulunmamaktadır.
Sahte isim
kullanan kişi, bu sahteciliğiyle, "Benim hakkımda komplo teorisi üretmenize izin veriyor, bunu yürekten istiyorum" mesajını vermiş olur.
Üzeyir ismine
gelince.. Yahudiler’in “Allah’ın oğlu” ilan etmiş oldukları bir
peygamberin ismi.. Yahudiler için önemli bir isim (Üzeyir Garih’i hatırlayalım)..
Hesabın sahibi, bu şekilde yahudilik mesajı vererek saflığımızla dalga geçmek,
bize nanik yapmak istiyor olabilir mi sorusunun akla gelmesi tabiîdir.
Evet, bu sahte
isimli hesabın sahibinin (selefi görünerek) selefîleri takip eden, onları
manipüle edip yönlendirmeye, ajite etmeye, hassasiyetlerini kullanarak “dolmuşa
bindirmeye” çalışan bir istihbaratçı olduğu tahmininde
bulunmak zorundayız gibi görünüyor.
En azından,
bir istihbaratçı gibi icra-yı sanatta bulunduğunu kabul etmek
durumundayız.
*
Görünüşte
"ultra selefî", fakat Selefîlik karşıtı Altay Cem'in avukatlığını
yapıyor..
Şu bir gerçek, selefîliğin (Vehhabîliğin de etkisiyle) bir bakıma moda olduğu son dönemlerde selefîlerin içinde mücahid ve ilim ehli olanlara da rastlanmaktaysa da büyük çoğunluğu ahmak ve cahil.
(Geçmişte öyle
değildi, selefîler sadece alimler arasından çıkıyordu. İmam
Matüridî kimdir, İmam Eş'arî necidir, bunlar neyi
savunmuştur, selef kimlerdir, bunlar arasındaki fikir farklılıkları nelerdir
gibi soruların cevabını bilmeyen avamın, "Yok gardaş, İmam Matüridî'nin
görüşleri beni kesmedi, selefî olmaya karar verdim" demesi beklenebilir
mi?!)
Selefîlerin
ilim sahibi ve aklı başında olanları, diğer selefîleri (ipini koparmış dana
tarzı) cahilce tekfircilikten sakındırmaya çalışıyorlar. Fakat
bunlarla ilgili asıl acı gerçek şu: Haricîliğe alabildiğine
yatkın ahmak bir topluluk oldukları için, istihbarat teşkilatları yani gizli
servisler tarafından çok kolay kullanılıyorlar.
Mesela DAEŞ/IŞİD.. ABD tarafından kuruldu ve İsrail'in emellerine hizmet ettiler.
Evet, bu
ahmaklar nasıl uluslararası ilişkiler arenasında (kendini mücahit zanneden) ipi
gâvurun elinde "terörist" olarak arz-ı endam edebiliyorlarsa, fikir
bağ ve bahçesine de aynı şekilde (gâvura hizmet eden, eşekten hallice) fikir
teröristleri olarak destursuz girebiliyorlar.
Aralarında
dünya kadar ajan-istihbaratçı-eleman-muhbir var, farkında değiller.
Daha kötüsü,
arkalarında o istihbarat teşkilatları var. Sözde fikir sahasında cihat ediyor,
tebliğde bulunuyorlar, gerçekte ise, tıpkı DAEŞ militanları gibi ABD-İsrail
hattının şuursuz piyonları durumundalar.
Yukarıda
sözünü ettiğimiz Ademoğlu (ve sosyal medyadaki benzerleri), MİT’çi de olabilir,
MOSSAD ajanı da, CIA ajanı da..
Ha, yazdıkları
hepten yanlış mı? Değil!.. Fakat kime çalım attığın değil, kritik zamanlarda
kimin kalesine gol attığın önemli..
Doğruları
oltadaki yem olarak kullanmadan safları avlayamaz, “yanlış”ını onlara
yediremezsin. “Zehiri altın tas içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı.”
*
Türkiye’deki
ABD ve İsrail yanlılarının geleneksel Sünnî-Şiî kavgası ateşinin
harlanmasına şu sıralarda şiddetle ihtiyaçları var.
Altay
Cem efendi de tam da Ali Şeriati ile uğraşacak zamanı bulmuş.
Başka bir
zaman (Mesela İran’ın rahat bir zamanında, ve de Erdoğan’ın
onlara “Biz sünnî de, şiî de değiliz, müslümanız” diyerek zeytin dalı
uzattığı, onların hatırına Sünnîlik'ten, yani Sünnet’e bağlılık vurgusundan
vazgeçme iradesi ortaya koyduğu bir zamanda) bunu yapmış olsa, alkışlayacağız.
İmdi, Sünnîlik ile Şiîlik aynı kategoride değerlendirilemez.. Çünkü Sünnîlik, doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Sünnet'e bağlılık ilanıdır, ashab arasında ayrım yaparak bir Hz. Ebubekir’e, bir Hz. Ömer’e, bir Hz. Osman’a, bir Hz. Muaviye’ye vs.yönelik –ashabın diğerleriyle karşıtlık ilişkisi kurmak suretiyle yapılmış- bağlılık deklarasyonu değildir.
Sünnîlik
için Hz. Ömer ne ise Hz. Ali de odur.
Şiîlik ise Hz.
Ali taraftarlığıdır, saf ve pür Ehl-i Beyt taraftarlığı bile
değildir, çünkü Hz. Peygamber s.a.s.’in hanımları da (ayet-i kerime gereğince, ve de "aile" ve "beyt" kavramlarının "doğa"sı icabı)
Ehl-i Beyt’tendir.
Ve ayrıca
Şiîlik, (istisnaları varsa da geneli itibariyle) sadece Hz. Ali taraftarlığı da değildir, “Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman” karşıtlığıdır. Özellikle de Hz. Ömer karşıtlığıdır,
İran onun zamanında fethedildi diye.
Hz. Ali taraftarı olmamak adamı dinden çıkarmaz, ki ashabdan cennetle müjdelenmiş olanların ekseriyeti, Hz. Ömer’in vefatından sonraki halife seçiminde Hz. Ali taraftarı olmadıklarını beyan ettiler, böylece Hz. Osman halife oldu. Fakat aynı şey “Sünnet taraftarlığı (Sünnîlik)” için söylenemez. Yani "Müslümanlık" adına Sünnîlik karşıtlığı yapılamaz.
Ya da şöyle söyleyelim: "Tanım gereği" Sünnîlik, Müslümanlık adına "vazgeçilebilir" birşey olarak gösterilemez. Müslümanlığın lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, mütemmim cüzüdür.
Sünnîlik ile
Şiîliği aynı kefeye koymak, elmalarla armutları toplamaktır.. Sünnîlik, "ilkeler"e
bağlılıktır, şiîlik ise "şahsa" bağlılık.
Hak ve hakikat
adına bunları söylemek, hatırlatmak zorundayız.
*
Erdoğan’ın o şekilde
konuşması büyük hata idi..
Hangi üstün
zekâlı metin yazarları bunları yazıp eline tutuşturuyorlardı bilmiyorum. Fakat
bir türlü “istikamet”i tutturamıyorlar. İnsan, Erdoğan’ın etrafında hiç mi aklı
başında adam yok, bu nasıl bir kaht-ı rical diye düşünmeden
edemiyor.
İlk düğmeyi
yanlış iliklerseniz, bütün düğmeler yanlış gider. Şiîlerin, ne kadar iyi
niyetli olurlarsa olsunlar, en başta yaptıkları basit gibi görünen temel bir
hata, onun üstüne inşa ettikleri bütün bir binanın yamuk ve çarpık olmasına
neden oluyor.
Yanlış anlamaya meydan vermemek için bunları söyledikten sonra asıl konumuza dönebiliriz.
Şia’nın (emr-i
bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker kapsamında) uyarılmaya ihtiyacının bulunduğu
kesindir. Fakat birileri Türkiye’de bugün bunu öyle bir zamanda ve öyle bir
üslupla yapıyorlar ki, “Bunu ancak ya bir CIA ya da MOSSAD ajanı,
ya onların yerli-milli bir acentasının işbirlikçi elemanı, ya da bilgiçlik ve
sansasyon meraklısı aptal bir şöhret tutkunu, dikkat çekmek için Zemzem
kuyusuna işeyebilecek tıynette bir kazma yapabilir” demek zorunda kalıyoruz.
Ancak şunu da
belirtelim: Altay Cem'in başlattığı bu tartışmaya “Ali Şeriaticilik”
yaparak dahil olanların da bir kısmı (hepsi değil) kesinlikle “derin”
elemandır.
Kavganın
kızışması için amigoluk yaparak gürültü çıkardıklarını, karşı tarafın “penaltıdan
gol” atmasını sağlamak için bilerek “faul” yaptıklarını düşünmemek elde değil.
*
Sözünü
ettiğimiz ("maymın" oğlu olmadığını ilan etmeyi gerekli gören) Adem
oğlu Zübeyir şunları yazmış:
Altay can Meriç kendi youtube hesbından Ali Şeriati
eleştirisi yapan bir video hazırlamış..!
Meriç, Özellikle Ali Şeriatinin Sahabe hakındaki
çirkin sözleri ve hakaretemiz ifadelerine tepki gösteriyor bu videosunda.!
Ali Şeriati'nin; Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ebubekir için
kulandığı ağır ve hakaret ifade eden sözlerine tepki gösteriyor Meriç..!
Şeriati'nin gerek sahabe gerekse Halifeler hakında
uydurduğu hikayeler ve yaptığı hakaretemiz ifadeler, hiçbir müslümanın kabul
edeceği ifadeler değil anlaşılan.!
Meriç, Ali şeriatinin islam müktesebatına ve
müslümanların değerlerine yaptığı bu haksız eleştirileri, kitablarındaki
kaynakları delil gösterip makul eleştirilerle tepki gösteriyor..
Yani "Altay Cem Meriç, Ali Şeriati’nin
kitaplarını satır satır okuyarak eleştiriyor.
Karşısına dikilip sözü olan da ACM’nin fikirlerini tek
tek dillendirerek eleştirme yeterliliği ve iradesini göstermelidir.
Meriç'in takındığı üslup ise Hz. Osman’a “firavun”
diyen, birçok sahabeye edilmedik hakaret ve iftira bırakmayan Şeriati’ye ne
eksik ne fazla hak ettiği tondadır.
itirazınız varsa, kaçak dövüşmeyin, buyrun bir kamera
ve mikrofon karşısına geçin siz de aynı cesareti gösterin.”
Altay Can meriç, Ali şeriatinin ilk nesil islam
toplumu ve sahabe toplumu hakındaki olumsuz ve zehirli fikirlerine karşı uyarı
görevini yaparak, bilinçsiz ve kör taasupçu okumalara karşı müslümanlara uyarı
görevini yapıyor..
Anlaşılan, Altay Can Meriç'in Ali şeriatiden tevarüs
eden bu zehirli fikirkerini deşifre etmesi bu zehirli fikirleri yıllarca suni
topluma ihrac eden kesimleri rahatsız etmiş durumda..
*
Ali Şeriati Türkiye’de
bir ara (İran Devrimi rüzgârının da etkisiyle) (İrancı diye bilinen
kesimde) moda oldu ve bütün modalar gibi gelip geçti, bitti gitti.
İrancı olmadığı halde "entellik" icabı ya da modaya uyup kitaplarını alan kitap meraklıları da olmuştu.
Kitapları
satın alınmıştır da, fazla okunduğunu zannetmiyorum.
“Ali Şeriati
okudum, bu yüzden Sünnîlikten vazgeçtim, şiî oldum” diyen bir tek Allah’ın
kulunun bulunduğunu da sanmıyorum.
"Sünnîliği bıraktım, şiî oldum" diyene rastladım da, işin açıkçası, İrancı çevreleri takip için “görev” icabı Şiîliği seçmiş olduğunu düşündüm. Bunun başka pratik faydaları da var tabiî, ibadetlerde kolaylık yapmayı, cuma namazına bile gitmemeyi garanti ediyor, insanı epeyce bir zahmetten kurtarıyor.
Bu ülkede, Ali
Şeriati okuduğu için şiî olunmasını geçtik, tam tersi yaşandı. Bir
zamanların İrancıları sonradan acayip Hz. Osmancı oldular.
Tipik örnek AK
Parti eski milletvekili Mehmet Metiner.. Bir zamanlar kendisi
gibilerle birlikte Girişim diye bir “bitirim” dergi
çıkarıp İrancılık, radikallik vs. yapmıştı.
Sonradan
laik-Atatürkist düzenin nimetlerinin tadını keşfetti, bir “aydınlanma” yaşadı.
Öyle bir aydınlanma ki, AK Parti iktidarı döneminde yaşanan akraba u taallukat kayırmacılığını savunmak için “Ne var bunda, Hz. Osman da böyle yapmıştı” diyebildi.
*
Evet,
Türkiye’de Ali Şeriaticilik diye bir akım yok.. Kitapları bazı
Batı dillerine de çevrildiği için bizde de kıymete binmiş, mevsimlik bir nezle
olarak bazılarının burunlarını yoklamıştı.
Ve unutuldu
gitti.. “Ondan kalan boynu bükük ve sefil / Devrik bir lamba ile sönük
fitil.”
Şimdi müflis
tüccar hesabı eski defterleri karıştırmanın, soğuk, izbe ve karanlık
mahzenlerde çürümekte olan dosyaları çıkarıp tartışma konusu yapmanın faydası
nedir?
Hem de böyle
bir zamanda..
*
Türkiye için
asıl sorun Ali Şeriati değildir.. Selanikli zampara Atatürk’tür..
Ali Şeriati, Atatürk'ün yanında devede kulak bile değildir, devede tüydür.
Şu anda bile
ilkokula giden altı yedi yaşındaki saf zihinler, Atatürk putçuluğu ile
kafaları doldurularak yetiştiriliyor.
Tablo şu:
Yukarıdan gelen bir sel var, bostandaki bütün mahsulü alıp götürüyor,
kenarda Kadir Mısıroğlu gibi birkaç kişi oturmuş mahsulden
birazını olsun kurtarmaya çalışıyorlar, fakat kurtarabildikleri devede kulak
bile değil.
Fazla birşeyi
kurtaramama bir tarafa, kendileri de selin suyundan çamurundan paylarını
alıyor, oraya buraya savruluyorlar.
Halihazırda
bütün devlet kurumları Selanikli zamparaya hizmet ediyor. Her yerde onun resimleri,
heykelleri, sözleri..
Ve bu
Selanikli zampara, ashabı da geçtik, doğru sözlü ve dürüst bir asker olan Kâzım
Karabekir’in şahitliğine göre, doğrudan Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş bulunuyor.
Yazdırdığı
tarih kitaplarında da benzer ifadeler var.
Orada da
durmamış, Allahu Teala’nın kelamını da aşağılamış.. Milletin
önünde “gökten indiği sanılan” kitaplara karşı kendisinin süflî
“hayat”ının reklamını yapmış.
"Devrim" adı altında yaptıkları da ortada..
Ve de bu
devletin derinlikleri, Haydar Baş belası gibi adamlarını
devreye koyarak onu seyyid, hafız, evliya yapmış, resmen
İslam'la ve müslüman halkla dalga geçmiş..
Peki buna
karşı Altay Cem efendi ne yapmış?
*
Yaptığı
şu: Kadir Mısıroğlu’nu ve onun şahsında diğer anti-Kemalist
araştırmacı ve yazarları itibarsızlaştırmaya çalışma şaşkınlığı..
Bakın ne
diyor:
“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”
Vay uyanık
vay!
Sen
merhum Kadir Mısıroğlu’na karşı hissî değilsin,
öyle mi?
Cem Yılmaz’ın tabiriyle “duygusal” da mı değilsin?
*
Açık
konuşalım.. Evet Altay Cem'in, Peygamberliğin İspatı gibi
güzel çalışmaları var..
Fakat sen,
evet sen, (bu halinle) Kadir Mısıroğlu’nun attığı tırnak bile
olamazsın. O bir Erciyes, sen ise Kayışdağı bile olamazsın. (Mısıroğlu hatasız değildi, fakat hizmeti büyük, ve çok büyük bedel ödedi, saygı duymak gerekiyor.)
Ha, bir Kadir
Mısıroğlu olmayı sağlayacak zekâ ve kabiliyet sende yok mu?.. Var!.. O zekâ
sende var da, o yürek, o ciğer yok..
Öyle
görünüyor.
Bu şahsın
parlaması, "atezimden gelen genç" olarak sosyal medya
sinemasında arz-ı endam etmesiyle olmuş. Böylece dikkat çekmiş, ilgi odağı
haline gelmiş. Tam da "Gençler ateist oluyor, deist oluyor"
feryatlarının koparıldığı bir zamanda.
İyi ve güzel çalışmaları var, fakat hep "risksiz" sularda yüzüyor.
Üstelik, yaptığı hizmet "yeri doldurulamaz, benzeri bulunmayan" nitelikte de değil.. Sayısız benzer faaliyet ve çalışma var.. Tek kusurları "ateizmden gelen genç" olarak şöhreti yakalayamamış olmaları.
*
Bu
açıdan İsmet Özel'e benziyor.. İsmet efendi de
solculuğun/komünistliğin moda olduğu, 1968 rüzgârının henüz kesilmediği bir
zamanda "müslüman" olmuş, eski solculuğunun ve solcular arasında
"şair" diye tanınmış bulunmasının hatırına yüceltilmiş de
yüceltilmişti.
İsmet'in
İslamî kesimin yabancı olduğu (eski solculuğundan kaynaklanan) kendisine özgü
bir dili ve jargonu vardı. Ayrıca en basit fikirleri karmaşık ve dolambaçlı
ifadelerle eşi bulunmaz tefekkür ürünleri gibi yaldızlayıp satmayı beceriyordu.
İslamî bilgi birikimi bakımından ise bomboştu, fakat ne gam! Artistik lafları,
kendisinden daha boş olan gençlerin ilgisini çekiyordu.
Evet,
vatandaşın ne tefsirden, ne hadîsten, ne kelam ilminden, ne fıkıhtan, ne de
tasavvuftan haberi vardı. Fakat Batı düşüncesine merakı vardı
ve yüzeysel biçimde biliyordu, hatta William Ebenstein'dan Siyasi
Felsefenin Büyük Düşünürleri adıyla bir çeviri de yapacaktı.
Beslendiği asıl kaynak Batılı entelektüellerdi.
İsmet'in yarım asırlık "ideolojik sergüzeşt"i "risk"siz bir mecrada devam
etti.. Aykırı çıkışlar yapmıyor değildi fakat bunlar da sansasyonel ve dikkat
çekici olmakla birlikte yine "risksiz"di..
Tam da NATO'nun İslam'ı hedefe koyduğu bir zamanda, İslamcılık'tan istifa edip ulusalcılığa (yerli-milli Türkçülüğe) kapağı attı.. İslam'ın ümmetçiliğini ve evrenselliğini katledip onu Türklük parantezi içine sıkıştırmak için sloganlarla örülü bir "protestan (millileştirilmiş) İslam" icat etmeye kalkıştı.
Satışa sunduğu malın üstündeki reklam "gâvurla çatışma"dan söz ediyor, teslimat ise "Türk
olduğunu söylüyorsan zaten gâvurla çatışmış sayılırsın, ayrıca birşey yapmana
gerek yok. Türk olmayan 'hadsiz müslüman'lardan da uzak dur" mesajı
veriyordu.
Böylece
NATO'nun istediği "ırkçılıkla ılımlılaştırılıp sulandırılmış İslam"
Türkiş kebabı pişirilmiş oluyordu.
Zahiren şanslı, batınen bahtsız
İsmet'in kaderi NATO'nunkine paralel yazılmış gibiydi.
NATO'nun
komünizm karşıtı olduğu zamanda komünistliği bırakıp "müslüman"
olmuş, İslam'ı hedefe koyduğu zamanda ise İslamcılığı bırakıp Türkçülük trenine
atlamıştı.
*
İslamî bilgi
birikimi bakımından Altay Cem, İsmet kadar boş değil, fakat "risksiz"
alanlarda top koşturma bakımından ondan farksız.
Sonradan
"müslüman" olanlar genelde İslam'la tanışmalarını sağlayan İslamî
düşünce akımı ya da grup ile sarsılmaz bir bağ kurarlar. Mesela Necip
Fazıl, Abdülhakim Arvasî rh. a. vasıtasıyla İslam'ı
tanıdığı için tutkulu bir tasavvuf yanlısı olmuş, Nakşbendiye meşayihi
silsilesi için "Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben, / Üç ayakla seken
topal köpeğim! / Bastığınız yeri taş taş öpeyim. / Bir kırıntı yeter
kereminizden! / Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben" mısralarını
yazabilmiştir.
Nurettin
Topçu'da da tasavvufa ve Abdülaziz Bekkine rh. a.'e karşı
böylesi bir bağlılık mevcut..
Buna
karşılık, Bediüzzaman'ın Risaleler'i ile büyümüş
olanlar da onu aşırı yüceltiyor, neredeyse alemde ondan başka alim
bulunmadığını zannediyorlar. Salt müceddid olarak görseler mesele değil de onu
birçoğu Mehdî yapmış durumdalar. Bu açıdan, (Mehdî'leri gelmiş
fakat kaybolmuş) Şiîler'den fazla bir farkları yok.
Buna karşılık,
Batı'da entelektüel derinliği olup da müslüman olanların genelde doğrudan Kur'an ve
hadîslere yönelmeyi tercih ettikleri, mezhepleri ve tarikatları çok fazla
önemsemedikleri müşahede olunuyor. Mesela Roger Garaudy böyleydi.
"Ateizmden
gelen genç" Altay Cem'e gelince.. Anladığım kadarıyla ateizmden
vazgeçmesi herhangi bir cemaat ya da topluluk sayesinde olmamış..
Ancak,
izlediği "risksiz" ve "akredite" çizgiye baktığımızda,
sanki "hidayet"ine "laik-Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti"
vesile olmuş gibi bir izlenim veriyor.
*
Yıl 1990..
Aylardan Kasım..
Almanya’da,
Köln şehrindeyim.
Millî Görüş
Teşkilatı’nın kitap fuarı var.
Fuara
Türkiye’den Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, İsmet Özel, ve D.
Mehmet Doğan gibi yazarlar da, kitaplarını imzalamak için
katılmışlardı.
Bir
akşam Erbakan da geldi, yazar çizer ve yayıncılara teşkilat
merkezinde bir konuşma yaptı.
Kadir
Mısıroğlu’nu ilk ve son kez o fuarda gördüm. Gündüz, küçük bir standdaki bir masanın
arkasında o gür sesiyle bağırarak birşeyler anlatıyordu.
Sorun şurada
ki, etrafında onu dinleyen hiç kimse yoktu. Tuhaf bir manzaraydı.
Fuarın tenha
bir zamanıydı ve etraftakiler onu görmezden geliyorlardı.
O sırada
Mısıroğlu 10 yıldır (12 Eylül darbesinden beri) yurtdışında yaşamakta olan bir
kaçaktı.
Türkiye’ye
dönemiyordu.
Suçu anti-Kemalist olmasıydı..
Selanikli zampara hakkında bazı gerçekleri yazıp söylemiş bulunmasıydı.
Bu yüzden
1960’larda da, 70’lerde de hapis yatmıştı.
Yurtdışındaki
ticarî girişimleri de (hatıratında anlattığına göre), “derin” iyi saatte olsunların “örtülü” müdahaleleri
yüzünden akamete uğramış, tamı tamına bir milyon mark borçlu hale gelmişti.
Çile üstüne
çile..
Yine,
hatıratında yazdığına göre, Almanya’daki bir MİT’çi onu
ziyaret edip, “Kadir Bey, biliyoruz sen vatansever adamsın, Atatürk
konusunda geri adım at, sorunlarını çözelim, memlekete dönmeni sağlayalım”
demiş, fakat o bunu kabul etmemişti.
*
Şimdi gelelim
“hissî/duygusal” olmayan Altay Cem’e..
Sen Kadir
Mısıroğlu tarzı duygusallığın resmini yapabilir misin Abidin?
Yapamazsın..
Sen ancak Cem Yılmaz
tipi duygusallığın resmini yapabilirsin..
Altay Cem,
Atatürk konusunda tutup Kadir Mısıroğlu gibi bir tavır sergilesin (tam onunki
kadar da değil, onunkinin onda biri kadar bir tavır sergilesin) bakalım
onu sağa sola davet edip konferans verdiriyorlar mı?
Sosyal
medyadaki “derin” goygoycular, beleş hınk deyiciler reklamını yapıyorlar
mı?
“Maymunoğlu”
olmayan Ademoğulları arkasında saf tutuyorlar mı?
Denemesi
bedava..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder