Selanikli
Mustafa Atatürk'ün Anadolu’da tutunmasının nedeni, Kâzım Karabekir Paşa’nın ona
verdiği destekti.
Fakat
Selanikli, sonradan Karabekir’e teşekkür kabilinden büyük “kazık attı”.
İzmir
suikasti girişimi
bahanesiyle onu idam talebiyle yargılattı. Ecel terleri
döktürdü. Sonra da daima polis takip ve tarassutu altında
bulundurdu.
Uğur
Mumcu, Karabekir’in Selanikli’ye olan (hesaba kitaba gelmez azametteki)
iyiliğini şöyle anlatır (Kâzım
Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 37-8):
“Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz.
Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkônım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu
Komutanı Kôzım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğim.
Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz?”
“Ya öyle mi efendim? Peki efendim. Evrakı Hüsrev Bey’e devir
edin efendim.”
“Bu konuşma, Erzurum'da bugün «Atatürk
Evi» olarak bilinen evde 10 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal
Paşa ile Miralay Kôzım Bey arasında geçiyordu.
“Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkan 3.
Ordu Kurmay Başkanı Miralay Kâzım Bey (Dirik) Erzurum'da askerlikten çekilen
Mustafa Kemal Paşa'ya artık kendisi ile çalışamayacağını bildirmekteydi.
“Kâzım Bey, selam verip odadan çıkar. Mustafa
Kemal üzgündür, Rauf Bey'e (Orbay) dönerek «Rauf gördün, ben haklı
değil mi idim? Devlet makam ve mesnedini [makamın önemini] gördün mü? Dün
benimle en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan
bu adamın hareketi beni teyid etmedi mi?» der.
“Yaveri Cevat Abbas. telaşla odaya girer ve Kolordu Komutanı Kâzım
Karabekir'in geldiğini haber verir.
“Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket
Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e
ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf
Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat
Abbas'a “Buyursunlar” der.
“Mustafa Kemal, tutuklanmayı beklemektedir.
“Karabekir, odaya girerek Mustafa Kemal Paşa’yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:
“«Kumandamda bulunan zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin)
hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle
de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile
maiyetinize bir takım süvari getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz».
“Mustafa Kemal, Karabekir'in üstüne atlayarak bu
eski arkadaşının boynuna sarılır ve birkaç kez öper.
“Yazgı değişmiştir.
Aslında
yazgı değişmedi..
Öyle
yazılmış olduğu için öyle oldu.. Bu milletin Selanikli ile
olan imtihanı başladı..
Selanikli'yi
de yaratan Allahu Teala'yı mı seçeceklerdi yoksa Selanikli'yi mi?
Zorlu
imtihan başlamıştı.
Selanikli,
Karabekir’i daha sonra da defalarca öpecektir.
En
esaslı öpücüğü İzmir suikast girişimi bahanesiyle
verecektir.
Bu
öpücükler, öldüğü 1938 yılına kadar kesintisiz biçimde devam edecektir.
*
Evet,
Selanikli zamparayı, İttihatçılar’ın (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında söylediğine
göre) “sarhoş, haris, fırsatçı, ahlâksız ve sefih” olarak nitelendirdikleri Mustafa Kemal’i Atatürk haline getirenler
aslında iki saf adam:
Padişah
Vahideddin ve Kâzım Karabekir Paşa..
Vahideddin
olmasaydı Selanikli belki yine Anadolu’ya gönderilirdi, fakat etkisiz ve
yetkisiz bir adam olarak.. Cebinde para, elinde yetki, altında iki otomobil,
maiyetinde 30’a yakın adam olmazdı.
Van’dan
Ankara’ya kadar olan bölgede bütün askerî ve mülkî makamlara hükmetme konumundaki
adı konulmamış Anadolu genel valisi yapılmazdı.
Diyelim
ki bütün bunlar yine oldu, Karabekir’in saflığı olmasaydı, İngilizler’in oyunu yine
sonuçsuz kalır, ellerinde patlardı.
İngilizler, Doğu Karadeniz’deki karışıklıkları bahane
ederek, Selanikli’nin Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilmesini
sağlamışlardı.
Vahideddin’in, bu taleplerini, kendilerine oyun
oynamak için bir fırsata çevirmek isteyeceğini biliyorlardı.. Bunun için
kullanabileceği isim de, İngiliz Gizli Servisi’nin
Türkiye şefi Robert Frew vasıtasıyla anlaşmış oldukları Selanikli idi.
(Selanikli Nutuk’unda, bu adam ile yalnız
olarak başbaşa iki defa görüşmüş olduğunu, onun ajanlığını saklayarak itiraf
etmiş durumda. Gerçekte görüşme sayısı en az üç.)
*
Eğer Vahideddin Selanikli yerine bir başkasını (aynı
olağanüstü yetki ve imkânlarla) Samsun’a göndermek isteseydi, İngilizler asla vize vermezlerdi.
Tam aksine, görevlendirmek istediği kişi tutuklanır ve
soluğu Malta’da alırdı.
Vahideddin’in
aldanmasına yol açan hususlar şunlardı:
Birincisi, kendisine sınırsız dalkavukluk ve yağcılık
yapan Selanikli’nin yüzde yüz saflıkta bir riyakâr, kalite bakımından kusursuz
bir münafık olabileceğine ihtimal vermiyordu. Bir Osmanlı paşası olarak
devletini ve milletini İngilizler’e satabileceğine aklı yatmıyordu.
İkincisi, Selanikli gibi (birçok paşanın aksine) babası
Osmanlı devlet erkânından olmayan, anası da tanınmış bir aileden gelmeyen
sıradan bir adamın “yamuk” yapması durumunda, böylesi alelade bir adamın
peşinden gitmeyi milletin kabul etmeyeceğini, onu başlarından atacaklarını
düşünüyordu. (Derin Tarih dergisinin hediyesi Vahdettin İftiralara Cevap Veriyor
adlı kitapçıkta Padişah, böyle düşünmüş olduğunu ve yanıldığını itiraf ediyor.)
Selanikli Samsun’a çıktıktan sonra İngiliz’in
senaryosunda sıra ikinci perdeye gelmişti.
Selanikli’nin İstanbul’a tekrar çağırılmasını istediler
ve böylece onu, sözde İngilizler’in korkup çekindiği adam gibi göstermeye
başladılar. Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti’nin payına ise, böyle bir
kahramanı geri çağırarak İngilizler’in emellerine hizmet eden hainler olma rolü
düşüyordu.
*
Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif
Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunları yazmış bulunuyor:
“Yeni Sabah'ta Rıza
Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün
[Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal
Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri
almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum Karabekir, bana bir
gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye
girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı
Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı
anladıklannı söylemişti.”
(Samet Ağaoğlu, Siyasî
Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)
Karabekir, Selanikli’nin İngilizler’in adamı
olduğunu sonunda anladı ama, artık iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar’ı aşmıştı.
Tıpkı Vahideddin gibi, Selanikli’den büyük kazık
yedi. (Ve bu iki saf adam yüzünden asıl kazığı bu millet yedi, ve kazık hâlâ
çıkarılabilmiş değil, vazifesini kemal-i ciddiyetle yapıyor.)
İngilizler’in vize verip gönderdikleri Selanikli’nin
tekrar çağırılmasını istemeleri ne yaptıklarını bilmeyen gel-git akıllılar
olmalarından kaynaklanmıyordu. Maksatları, Selanikli’ye, ordudaki görevinden
istifa ederek “devletin memuru” olma
prangasından kurtulma, “millete dayanma”
iddiasıyla ortaya çıkma fırsatını vermekti.
Selanikli durduk yere askerlikten istifa etmiş olsa,
hiç kimse arkasında durmazdı.
Fakat, İngilizler’in baskısından bunalan Padişah ile Osmanlı
Hükümeti’ni rahatlatmak için istifa etme
fedakârlığını gösterirse, millet böyle bir kahramanı yalnız bırakmaz, Anadolu’daki
devlet görevlileri ve subaylar da ona sırt çevirmeyi zül addederlerdi.
Böylece Selanikli, İngiltere Dışişleri Bakanı
Lord Curzon’un yazdırdığı senaryo çerçevesinde hamlesini yaptı, Osmanlı
Padişahı’na ve hükümetine “askerlikten istifa dilekçesi”ni sundu.
Padişah’a gönderdiği beş on satırlık dilekçesini “Kulları (Vahideddin’in kulu)” diye
imzalamış olduğu gibi, metinde de dört defa “kul/köle” anlamına gelen kelime kullandı. (Şu anda hatırladığım
ikisi “bende” ve “çâker”.. Bende, Farsça bir kelime, köle
anlamına geliyor. Selanikli zampara, Padişah’ın böyle bir yalaka “kul”uydu. Az
sahtekâr değildi.)
Böylece, sözde fedakârlık yapmış, İngilizler
karşısında zor duruma düşen Padişah ile hükümeti kurtarmış, paratoner gibi
davranmış oluyordu.
*
“Harbiye
Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal
ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen bir emri Karabekir'e göndermiş olması, kendi arzu ve inisiyatifiyle yapmış olduğu birşey değil.
Böylece,
İngilizler’in baskısından kurtulmak, onlara “Tamam işte, geri çağırmamızı
istediğiniz adam kendiliğinden gelmediği için bu defa tutuklama emri verdik”
demek istiyor.
Onun ve diğer yetkililerin Mustafa
Kemal’e herhangi bir öfkeleri ya da düşmanlıkları yok.. İngilizler’in “Siz Mondros
Mütarekesi hükümlerini çiğniyorsunuz, bize oyun oynamak istiyorsunuz,
verdiğimiz vizeyi istismar ediyorsunuz” demelerine fırsat vermemeye
çalışıyorlar.
Karabekir
de, vatanseverliğini ispat için, verilen emri dinlemiyor. Mustafa Kemal’e “Emrindeyim” diyor.
Böylece,
İngiliz’in sinsi alavere dalavere treni sorunsuz biçimde son hızla yol almaya
devam ediyor.
Normalde
böylesi bir durumda İngilizler’in Selanikli’nin yanı sıra bir de Karabekir için
ortalığı ayağa kaldırmaları, “Karabekir’i
de görevden alın!” diye baskı yapmaları gerekir.
Nedense,
olayı bu noktaya taşımıyorlar. Karabekir hakkında tek bir olumsuz kelime bile
kullanmıyorlar.
Bıyık
altından gülerek sinsi sinsi sırıtıyorlar.
*
Osmanlı
Hükümeti’nin buna tepkisi, Karabekir’i de görevden alma şeklinde olmadı.
Bir
süre sonra onu ikna için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Anadolu’ya
geldi. Hâlâ uyanabilmiş değillerdi, İngilizler’in Selanikli’ye muhalefetinin
samimi olduğunu zannediyorlardı.
Falih
Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında şunları
yazıyor:
“… Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman
ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfeƫtişliği
ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. (…)
“Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından
muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu
hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür. O gün, ki Mustafa Kemal
askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve
halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz
ikiden biri arasında onu seçmez. (…)
“Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha (Öğüt
Kurulu) vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal
isyanından ayırmak işini üstüne almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini
düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan,
padişah ve halifesi ile bir bütündür. O bu bütünün parçalanmasında
bir ölüm kaderi görür.
“Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir
hatırasını dinleyiniz: Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul
Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır.
Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet
idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî
itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu
yolculuktan kuşkulandı. Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a
geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica eti. Kâzım Karabekir Fevzi
Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola
çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:
“- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat
etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş.
“Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a
şöyle anlatmıştır:
“- Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris''
ve menfaat düşkünüdürler, dayandıkları sensin, şunu bil ki
eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır,
hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de
bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp
İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti.
“Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı.
İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de
tutacaklarını [tutuklayacaklarını ve muhtemelen Malta’ya süreceklerini]
öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi.”
*
Bu
noktada “İkinci Adam” İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in ilanının 50’nci
yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği
demecindeki “tarihî” itirafını hatırlamak gerekiyor:
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
İngilizler’in Selanikli’ye verdiği “örtülü” desteğin
bir ayağını, İstanbul’daki devlet teşkilatını (Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve
Savunma Bakanlıklarını ve Genelkurmay Başkanlığı’nı) yok etmeleri ve çalışamaz
hale getirmeleri, böylece Fevzi Çakmak gibi isimlerin Selanikli’nin emri altına
girmesinin zeminini hazırlamaları oluşturuyor.
Sadece bu da değil.. Anadolu’daki mülkî amirler (valiler,
kaymakamlar) ve askerî yetkililer için yeni kurulan TBMM başvurulacak tek mercî
haline getirilmiş durumdaydı.
*
Yukarıda, Uğur Mumcu’nun şu satırlarını aktarmıştık:
“Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket
Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e
ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf
Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat
Abbas'a “Buyursunlar” der.”
Selanikli zamparanın yalan ve dolanlarının, çelişki ve
tutarsızlıklarının haddi hesabı yok.
Hiçbir lafı diğerini tutmuyor..
Dünyada bu kadar saçmasapan zırvaları seslendirmiş olup da “büyük
dâhi” kabul edilen başka bir şanslı adam yok. (Misal, şu “Bir Türk dünyaya bedeldir” zırvası.. Uygulamada karşılığı şuydu: “Bir
yahudi şapkası, tüm Türk milletine bedeldir. Gerekirse şapka için bütün Türkler
darağacının yağlı ipini öper, sonra da mezarda vatan toprağı yalayıp yutar.”)
Rauf Orbay’a bunu diyen adam, Falih Rıfkı’nın “Mustafa Kemal’in
Mütareke Defteri” kitabında anlattığına göre, İstanbul’da İsmet İnönü’ye “Hiçbir
yetki ve salahiyet, makam ve mevki istemeden Anadolu’ya geçip vatanın kurtuluşu
için mücadele etmek istiyorum” diyen adam.
Böylece (teşbihte hata olmaz derler), eşeğin aklına karpuz
kabuğu düşürme babından Osmanlı devlet erkânına “Anadolu’da el altından bir
direniş hareketi örgütlemek istiyorsanız, ben bu işe hazırım” mesajını veriyor.
İnönü’nün bunu sağda solda söyleyeceğinden emin.
Ve de, böylesi bir “örtülü” görevlendirme durumunda
kendisine olağanüstü yetkiler verileceğinin farkında..
İngiliz istihbaratının Türkiye şefi Robert Frew ile
koordineli olarak ağını ördü ve hedefine emin adımlarla yürüdü.