Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
ATATÜRK: “İNGİLİZLER BENİ KAZANMAK (SATIN ALMAK) İSTEDİLER”
Kitap görece
yeni..
İnternetteki
reklamlarda yer alan “tanıtım yazısı“nın, yayınevinin kitapla ilgili sayfasında “Kitap Hakkında” başlığıyla verilmiş olduğunu görüyoruz.
Şöyle:
Ali Rıza Efendi
ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan
Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla…
Muhterem
Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği
bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale
getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. (…)
Ağustos 1919, Erzurum
“Latife Hanım” ve “Halide Edib”
kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu
kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği
yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya
eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.
*
Görüldüğü gibi,
tanıtım yazısında, Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a yazmış olduğu bir
mektuptan pasajlara da yer verilmiş.
Demek ki yazar
İpek Çalışlar, mektubu çok önemli ve çok çarpıcı bulmuş..
Yayınevi ve
editörler de..
Bu konuda
yalnız değiller.. Odatv.com ekibi
de bu mektubun tamamını çeşitli vesilelerle birkaç defa yayınlamış bulunuyor.
“İşte Mustafa
Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…
Böyle diyordu Odatv..
(Bkz. http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)
*
Mektup,
gerçekten ilginç bir mektup..
Önemli bir
tarihî belge.. Şerhi hakediyor.
Okuyalım ve
cümle cümle irdeleyerek şerh edelim:
“Muhterem
Valideciğim,
“İstanbul’dan
mufarakatımdan [ayrılışımdan] beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey
yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa
hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam
[eksik] haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir [fazlalaştırmıştır].
Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe
(kaygılanılacak) hiçbir şey yoktur.
“Malumunuzdur
ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin
devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis
ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün
ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.
[ŞERH: ATATÜRK’ÜN BU BEYANI ÖNEMLİ..
DEMEK Kİ
YABANCI DEVLETLER DEVLETİ FEVKALADE YANİ NORMALİN ÜSTÜNDE SIKIŞTIRMIŞLAR..
MİLLETE HİZMET
EDEBİLECEK NE KADAR ADAM VARSA YA HAPSETMİŞLER, YA DA MALTA’YA ESİR OLARAK
SÜRMÜŞLER..
ORTADA MİLLETE
HİZMET EDECEK ADAM BIRAKMAMIŞLAR..]
*
“Bana
nasılsa ilişememişlerdi.
[ŞERH: İLİŞMEMİŞLERDİ DEĞİL, İLİŞEMEMİŞLERDİ
DİYOR..
NEDEN
İLİŞEMEMİŞLERDİ?
“NASILSA”
DEDİĞİNE GÖRE BUNU KENDİSİ DE BİLMİYOR..
ACABA ATATÜRK’Ü
ADAMDAN SAYMAMIŞLAR MIYDI?..
YOKSA, ONU
MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK BİR ADAM KABUL ETMEMİŞLER MİYDİ?
BUNU
BİLMİYORUZ.. FAKAT, BAZI ATATÜRKÇÜ YAZARLARA GÖRE, İNGİLİZLER ATATÜRK’TEN
KORKMUŞTU..
KRALDAN FAZLA
KRALCI, PAPA’DAN FAZLA KATOLİK OLMAK HERHALDE BÖYLE BİRŞEYDİR..
ACABA
İNGİLİZLER ATATÜRK HAKKINDA BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMÜŞ OLABİLİRLER MİYDİ?]
*
“Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler
benden şüphelendiler.
[ŞERH: ŞİMDİ O “NASILSA” ANLAŞILDI.. DEMEK Kİ
MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZLER’İN KENDİSİNDEN ŞÜPHELENMEDİĞİ BİRİYMİŞ..
ACABA BUNU NEYE
BORÇLUYDU?..
SAMSUN’A
AYAK BASAR BASMAZ ŞÜPHELENİYORLAR DA, SAMSUN’A GİTMEK
İSTER İSTEMEZ NEDEN ŞÜPHELENMEMİŞLERDİ?
BURADA BİR
DÜMEN YOK MU?..]
*
“Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular.
[ŞERH: NEDEN GÖNDERİLMEDEN ÖNCE DEĞİL?..
DİYELİM Kİ SİZ
ŞİMDİ ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VİZE BAŞVURUSUNDA BULUNDUNUZ, GİTME NEDENİNİZ
BAŞVURU SIRASINDA MI SORULUR, YOKSA SİZE VİZE VERİLİP SİZ KAPAĞI AMERİKA’YA
ATTIKTAN SONRA MI?]
*
“Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.
[ŞERH: İNGİLİZLER, HERKESİ TUTUKLAR YA DA MALTA’YA
SÜRERKEN, NASILSA MUSTAFA’YA
DOKUNMUYORLAR.
ONDAN HİÇ
ŞÜPHELENMİYORLAR. DOKUNMAMAK BİR YANA, SAMSUN’A GİTMESİ İÇİN VİZE VERİYORLAR.
SONRA DA,
SAMSUN’A GİDİP ARTIK İNGİLİZLER’İN VE İSTANBUL HÜKÜMETİ’NİN ELİNİN ULAŞAMAYACAĞI BİR YERE VARINCA DA ANSIZIN
PİRELENİYORLAR..
ATATÜRK’ÜN
İNGİLİZLER’DEN YANA OLAĞANÜSTÜ YA DA OLAĞAN DIŞI ŞANSLI OLDUĞU MUHAKKAK..]
*
“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürerek) İstanbul’a celp ve
İngilizlere teslim etmek istedi.
[ŞERH: PADİŞAH DEĞİL, HÜKÜMET ONU İĞFAL ETMEK,
ALDATMAK, İSTANBUL’A ÇEKİP İNGİLİZLER’E TESLİM ETMEK İSTEMİŞ..
PEKİ, DAHA ÖNCE
ONU NİÇİN GÖNDERMİŞLERDİ?
GÖNDERMEMEK
ELLERİNDEN GELMİYOR MUYDU?]
*
“Bunun derhal farkına vardım.
[ŞERH: İŞTE ATATÜRK’ÜN FARKI BU..
O, HERŞEYİN
DERHAL FARKINA VARIYOR.. ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK OLDUĞU SÖYLENEN
İNGİLTERE İSE, O KADAR DİPLOMATINA, POLİTİKACISINA, STRATEJİSTİNE, TARİHÇİSİNE,
BİLİM ADAMINA, KOMUTANINA, İSTİHBARATÇISINA RAĞMEN, DERHAL FARKINA VARAMIYOR..
UYANMAK İÇİN
ONUN SAMSUN’A AYAK BASMASINI BEKLİYOR..]
*
“Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza
hakikat hali yazdım.
[ŞERH: ATATÜRK’ÜN PADİŞAHI, MALUM, VAHİDEDDİN…]
*
“Ve gelemeyeceğimi arz ettim.
[ŞERH: ARZ ETMİŞ.. KENDİSİ ÖYLE DİYOR..]
*
“Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti.
[ŞERH: ZAT-I ŞAHANE..]
“Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı).
[ŞERH: YANİ “PADİŞAHIMIZ”I, YANİ “ZAT-I ŞAHANE”Yİ
İNGİLİZLER ZORLUYOR VE SIKIŞTIRIYORLAR..
FAZLASIYLA..]
*
“Nihayet o da İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî
makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe
İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı
konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda
büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler.
[ŞERH: TABİÎ Kİ MUSTAFA KEMAL, ANNESİNE
YAZDIKLARINI MİLLETE DE SÖYLÜYOR, “ZAT-I ŞAHANE PADİŞAHIMIZ”IN İNGİLİZ ZORLAMASI VE BASKISI YÜZÜNDEN KENDİSİNİ
MECBUREN GERİ ÇAĞIRDIĞINI AÇIKLIYORDU..]
*
“Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği
bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale
getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i
istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi
(düşünülemezdi).
[ŞERH: BÖYLECE, DENKLEMDEN PADİŞAH VE İSTANBUL
HÜKÜMETİ DÜŞMÜŞ OLUYOR, MUSTAFA KEMAL, MİLLET İLE BAŞBAŞA KALMIŞ OLUYORDU..
İNGİLİZ
BASKISININ SONUCU..
HANİ SU İÇSE
YARIYOR DERLER YA, İNGİLİZLER NE YAPSA ATATÜRK’E YARIYOR..]
*
“Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.
[ŞERH: SONRADAN ELHAMDÜLİLLAH DEMEYİ UNUTACAK.]
*
“Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya)
görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve
beni kazanmaya çalıştı.
[ŞERH: SİYASET İCABI POLİTİKA DEĞİŞTİRMEYİ,
BÖYLESİNE KESKİN VE KIVRAK MANEVRALAR YAPMAYI ÇOK İYİ BİLDİKLERİ, İNSANLARI
“KAZANMA”YA ÖNEM VERDİKLERİ ANLAŞILAN İNGİLİZLER, MUSTAFA KEMAL’İ DAHA
İSTANBUL’DAYKEN KAZANMAYA ÇALIŞMIŞ OLABİLİRLER Mİ?
YA DA OLAMAZLAR
MI?
BU KONUDA NEDEN
MAKALE VE KİTAP YAZILMIYOR?
ÜSTELİK
SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İNGİLİZ GİZLİ SRVİSİNİN (İSTİHBARAT TEŞKİLATININ)
İSTANBUL ŞEFİ ROBERT FREW İLE GİZLİCE BAŞBAŞA DEFALARCA GÖRÜŞMÜŞ DURUMDA.
KENDİSİNİ
RAHİPLİK MASKESİ ALTINDA KAMUFLE EDEN BU ŞEF (EN ÜST DÜZEY) AJANDAN
RUHBANLIK/RAHİPLİK DERSLERİ ALMIYORDU HERHALDE.
SELANİKLİ’NİN
ANLATTIĞI MASALA GÖRE, İNGİLİZLER KENDİSİNİ İSTANBUL’DA KAZANMAYA HİÇ
ÇALIŞMAMIŞLAR, FAKAT ANADOLU’YA GEÇİNCE BUNUN İÇİN UĞRAŞMIŞLAR.
OYSA
İSTANBUL’DA, KAZANAMADIKLARI YA DA KAZANMAYA GEREK
GÖRMEDİKLERİ BİRÇOK KİŞİYİ TUTUKLADIKLARI VE MALTA’YA SÜRDÜKLERİ MALUM..
MUSTAFA KEMAL’E
İSE NASILSA İLİŞEMEMİŞLERDİ. ONDAN ŞÜPHELENMİYORLARDI.
KAZANMIŞ
OLDUKLARI İÇİN Mİ, YOKSA ADAMDAN SAYMADIKLARI İÇİN Mİ?]
*
“Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler.
Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar.
[ŞERH: DEMEK Kİ İNGİLİZLER’LE ANADOLU’DA CİDDİ BİR
BAĞLANTISI, İRTİBATI, FİKİR ALIŞVERİŞİ VARDI..
FARAT BU
“KAZANMA” MESELESİNE AÇIKLIK GETİRMİYOR, ÜSTÜNKÖRÜ GEÇİYOR.
NE İÇİN
KAZANMAK İSTEMİŞLERDİ, TEKLİFLERİ NEYDİ? KAZANINCA ELLERİNE NE GEÇECEKTİ?,, BU
BAHİSLERE HİÇ GİRMİYOR.
AYRICA BU TÜR
“KAZANMA” GİRİŞİMLERİNDE KAZANILACAK KİŞİLERE BİRTAKIM VAADLERDE BULUNULUR?
SELANİKLİ’YE HANGİ VAADLERDE BULUNMUŞLARDI?
CEVABINI
BİLMİYOR GİBİ SORU YÖNELTTİĞİMİZE BAKMAYIN.. İNÖNÜ 1973 YILINDA, MİLLİ
MÜCADELENİN BAŞARISININ İNGİLİZLER’İN BU YÖNDE KARAR ALMIŞ OLMASININ SONUCU
OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI.
DEMEK Kİ
SELANİKLİ İNGİLİZLER’İ KENDİSİ HESABINA “KAZANMIŞ”..
PEKİ,
İNGİLİZLER’E NE VAAD ETMİŞ OLABİLİRDİ?]
*
“Hakikaten
hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve
gelemez.
[ŞERH: PEKİ BUNU, İNGİLİZLER NEDEN AKIL ETMEMİŞLER?
BUNU ANLAYACAK
AKIL BİR TEK MUSTAFA KEMAL’DE Mİ VARMIŞ?
HÜKÜMET’İN
MUSTAFA KEMAL’LE UĞRAŞMAYA KUVVETİNİN MÜSAİT OLMADIĞINI İNGİLİZLER NEDEN
ANLAMAMIŞLAR?
YA DA
ANLADIKLARI HALDE Mİ ÖYLE DAVRANMIŞLAR?..
BÖYLEYDİYSE,
NEDEN?..
KENDİSİNİ
KAZANMAYA ÇALIŞAN İNGİLİZLER’İN HÜKÜMET’E GERİ ÇAĞIRILMASI İÇİN BASKI
YAPTIKLARINI SÖYLEYEN KENDİSİ.. PEKİ NİYE ONLARA “BÜTÜN SUÇU HÜKÜMET’E ATARAK
YALAN SÖYLÜYORSUNUZ, İFTİRA ATIYORSUNUZ” DEMEMİŞ?]
*
“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır.
Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) toplanacak ve meşru bir
hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir.
[ŞERH: ÖNCELİKLİ MESELE VATANIN KURTARILMASI DEĞİL,
YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASIYMIŞ..
BÜTÜN BU
İNGİLİZ TAZYİKİNİN, TUTUKLAMALARIN, MALTA SÜRGÜNLERİNİN, İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ
MEBUSAN’IN KAPATILMASININ VS. SONUCU İŞTE BU:
ANKARA’DA YENİ
BİR MECLİS OLUŞTURULMASI VE YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASI.. İSTANBUL’DAKİ
PADİŞAH’A BAĞLI MECLİS’İN VE HÜKÜMET’İN DEVRE DIŞI KALMASI..
SONUÇ BU..
TAZYİKATIN,
ZORLAMALARIN SONUCU BU OLDUĞUNA GÖRE, İNGİLİZLER AÇISINDAN, BÜTÜN BU
ZORLAMALARIN NEDENİ DE BU MUYDU?
HERŞEY BU SONUCUN
GERÇEKLEŞMESİ İÇİN Mİ YAPILDI?
NEDEN BU
SORULARI CEVAPLAMA AMACI TAŞIYAN MAKALELER VE KİTAPLAR KALEME ALINMIYOR?..]
*
“Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.
[ŞERH: İSTANBUL’A GELMESİ “İHTİMAL“İNİ VATANIN KURTULMASI VE İNGİLİZLER’LE
SAVAŞILIP ONLARIN MAĞLUP EDİLMESİNE DEĞİL, KENDİSİNİN İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ
MEBUSAN’DAN AYRI YENİ BİR MECLİS VE
İSTANBUL’DAKİ OSMANLI HÜKÜMETİ’NDEN FARKLI YENİ BİR HÜKÜMET KURMASINA
BAĞLIYOR..
BU KADARI, İSTANBUL’A GİTMESİ “İHTİMAL”İ İÇİN YETERLİ..
SÖZLERİNDEN BU
ANLAŞILIYOR.
SORU ŞU:
SELANİKLİ’NİN “KAZANMAYI BAŞARDIĞI” İNGİLİZLER ONA “SEN BİR MECLİS TOPLA,
OSMANLI HÜKÜMETİ’NİN OCAĞINA İNCİR DİKECEK YENİ BİR HÜKÜMET KUR GERİSİ KOLAY,
İSTANBUL’U SANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE SUNACAĞIZ, DÜKKAN SENİN” DEMİŞ OLABİLİRLER
Mİ?]
*
“Sıhhat ve afiyetimi, katiyen hiç merak ve endişe etmeyiniz. … Ben birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. "
[ŞERH: HER İŞİTTİĞİMİZE ÖNEM VERMEME TAVSİYESİ
BİZİM İÇİN DE GEÇERLİ OLABİLİR Mİ?..
SELANİKLİ’NİN
MASALLARINA ÖNEM VERMESEK OLUR MU?]
*
“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.
[ŞERH: İŞTE DANANIN KUYRUĞUNUN KOPTUĞU YER BURASI. O
NETİCEYİ İNGİLİZLER DE GÖRMÜŞ OLABİLİRLER Mİ?..
İNGİLİZLER DE “KENDİLERİNİN NE YAPTIĞINI
BİLİYOR” OLABİLİRLER Mİ?
MUSTAFA KEMAL’E
SAMSUN VİZESİ VERİRKEN BİR NETİCE GÖRMÜŞLER MİYDİ?
YOKSA NE
YAPTIKLARINI BİLMEZ SALAKLAR MIYDILAR?..
BURADA ASIL
SORUN, BU İFADELERİN BİZE İLKOKULDA ÖĞRETİLEN ATATÜRK PORTRESİNE PEK UYMUYOR
OLUŞU..
HATTA HİÇ UYMUYOR OLUŞU.
BİZE ÖĞRETİLEN
ATATÜRK’ÜN, SONUNDA NETİCE GÖRMEYİNCE VATAN İÇİN MÜCADELE
ETMEKTEN KAÇINMASI SÖZ KONUSU OLABİLEMEZ..
BİZE ÖĞRETİLEN
ATATÜRK, SONUNDA NETİCE GÖRMESE DE KANININ SON DAMLASINA KADAR VATAN İÇİN SAVAŞIR..
“MEVZUBAHİS
OLAN VATANSA BENİM NETİCE ALMAM DA TEFERRUATTIR” DİYE DÜŞÜNÜR.
HATTA NE NETİCESİ, "MEVZUBAHİS VATANSA BENİM CANIM BEDENİM HAYATIM TÜM VARLIĞIM DA TEFERRUATTIR" DER.
SONUNDA NETİCE
GÖRMEDİĞİ İÇİN VATAN SAVUNMASI İÇİNE GİRMEMEYİ AKLININ UCUNDAN BİLE GEÇİRMEZ..
BUNU YAPANLARI VATAN HAİNİ ALÇAK KÜÇÜK HESAPÇILAR, AHLÂKSIZ FIRSATÇILAR, RİYAKÂR UCUZ VATANSEVERLİK GÖSTERİŞÇİLERİ, GARANTİLİ NETİCE AVCISI MENFAATPERESTLER OLARAK GÖRÜP LANETLER.
*
YOK ABİ, BU
MEKTUP SAHTE OLABİLİR.. YOK YOK, KESİN SAHTEDİR..
ATATÜRK BÖYLE
DÜŞÜNÜYOR OLABİLEMEZ ABİ..
“ İLKOKUL
ÖRTMENİM” ATATÜRK’Ü BÖYLE ÖĞRETMEMİŞTİ BANA.
BELKİ DE
ATATÜRK’ÜN YAVERİ SALİH BOZOK İNGİLİZ AJANIYDI, ATATÜRK HAKKINDA ŞÜPHELER
UYANDIRMAK İÇİN BU MEKTUBU UYDURDU..
ATATÜRK BÖYLE
BİR MEKTUP YAZMIŞ OLABİLEMEZ ABİ..]
*
“Saygıyla ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim. Salih’in (Bozok)
gözlerinden öperim. Bana İstanbul havadisi vermeni beklerim.”
(Kaynak: Yaveri
Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok. Hazırlayan Can Dündar)
(http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)
*
Ben de bu
vesileyle “ilkokul örtmenlerim”in ihtiyarlamış hafızamdaki nostaljik hatıralarının
sisli ve puslu görüntülerini hasretle öpüyorum.
Onlar Atatürk’ü
bana böyle anlatmamışlardı.
Selanikli bu
mektubu yazdığı tarihten iki üç gün önce, 28 Temmuz 1919 gecesi sabaha karşı
hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e başka şeyler söylüyordu.
Mazhar
Müfit’e gecenin bir yarısı not defterini getirmesini emrediyor, sonra da (Mazhar’ın
tabiriyle) sigarasından bir iki nefes çekip, “Ama bu defterin, bu yaprağını
kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de
Kalem-i Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu” diyordu.
*
Buna göre,
(ulaşılması “garanti” olan) “zafer”den sonra ortada padişah, halife-malife,
Osmanlı Devleti diye bir şey kalmayacak, kendisi cumhurbaşkanı olacaktı.
Fakat hitabet
sanatında mesafe kat etmiş olduğu için doğrudan “Ben cumhurbaşkanı unvanıyla
padişahın makamını tapulu malım yapacağım” demek yerine “Cumhuriyet ilan
edilecek” diyordu.
Zafer ve
cumhurbaşkanlığı garanti olduğu için “hükümet programı” da hazırdı..
Bunun bazı maddelerini Mazhar Müfit’e yazdırmıştı.. Çok önemli devrimler
yapılacaktı.. Mesela “kilot devrimi” vezninde şapka devrimi..
Mesela, Kur’an
harfleri olan eski yazıyı yasaklayacak, millete Avrupa’nın Latin alfabesini
dayatacaktı..
Elin gâvurunun
alfabesini kopyalayıp alıyordunuz, al sana paketlenmiş hazır fastfood devrim..
Afiyet olsun!
Müstakbel
cumhurbaşkanının bir başka müjdesi “tesettür”ün yani İslamî örtünmenin kalkmasıydı.
Kaldırılmasıydı.
Selanikli
daha başka şeyler de yazdıracakken Mazhar Müfit “Darılma ama paşam, sizin
hayal peşinde koşan taraflarınız var” diyor, defterini kapatıp yatmaya
gidiyor.
*
Selanikli’nin
anasına yazdığı mektup ile Mazhar Müfit'in hatıratında aktardığı anekdottan
şunları anlıyoruz:
Bir: Selanikli “gizli gündem”le
hareket eden takiyye ustası büyük bir yalancı.. Tarihte benzeri
görülmemiş bir siyasal dolandırıcı.. Hem her fırsatta yağ çektiği
Padişah’ı (devlet başkanını), hem Osmanlı hükümetini hem de bütün bir milleti yalan
söyleyerek, olduğundan farklı görünerek aldatan bir sahtekâr.
İki:
Anasına gönderdiği, Osmanlı hükümetine rapor
veriyormuş gibi bir üslupla kaleme almış olduğu mektup aslında Osmanlı
Devleti yetkililerini aldatma amacına yönelik bir ayak oyunu..
Hükümetin,
anasının yanına, hatır sorma ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle ağzını
aramak üzere tanıdık olan olmayan birtakım kadınlar göndereceğini ve
mektupta yazdıklarının Padişah’ın ve hükümet erkânının kulağına gideceğini
hesapladığı anlaşılıyor.
Böylece,
Erzurum’da (İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay
Rawlinson’la yaptığı ve yapacağı görüşmeler dolayısıyla meydana gelecek
kuşku bulutlarını dağıtmış, “Evet haklısınız, İngilizler’le anlaşmış
olabileceğimi düşünmüş olmanız normaldir, fakat vallahi de billahi de yok böyle
birşey, ahan da anama söylüyorum, adamlar beni kazanmak istediler ama
bende hiç o göz var mı, ben zat-ı şahane Padişahımız’ın sadık bir bendesiyim”
mesajını ustaca vermiş oluyor.
Mektuptaki "Her işittiğinize önem vermeyiniz" lafı da bunu teyid için. Devlet erkânına "Benim hakkımda her duyduğunuza önem vermeyin, sadece benim yalanlarımı önemseyin" mesajını veriyor.
Şeytan’a
pabucunu ters giydirecek türden olağanüstü kurnaz bir siyasal dolandırıcı.
*
Üç: Mazhar Müfit’le konuşurken “yedi
düvel”e saman çöpü kadar kıymet atfetmeden müstakbel “zafer”inden
emin olarak idare-i kelamda bulunması, İngilizler’le anlaşmış olduğunu gösteren
bir karîne durumunda.
Eğer
İngilizler’den garanti almamış olsaydı, bu rahatlıkta konuşamazdı..
Tam
aksine şartların olumsuzluğu yüzünden ne yapacağını bilmez halde olan Padişah
Vahideddin gibi binbir endişe, kaygı ve korku içinde hafakanlar geçiriyor
olurdu.
Fakat
adam rahat.. Ununu elemiş, eleğini asmış adam rahatlığıyla konuşuyor.
Ayrıca,
müjdelediği şapkalı, Latin hurufatlı ve de “tesettür”süz “hükümet programı”,
kendisine verecekleri destek mukabilinde İngilizler’e neler vaad ettiğini
ortaya koyuyor..
Adam
pazarlığı yapmış, el sıkışmış, Birinci Dünya Harbi’nin galiplerinin “örtülü”
himayesi altında Osmanlı Devleti’nin temeline dinamit koymanın planları ile
meşgul.
“Yedi
düvel” konusunda hiçbir endişesi yok.. Yunan’ı da umursamıyor, çünkü
İngiliz tam da o günlerde (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı
ile Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri hasat etmekle
görevlendirmiş, Anadolu içlerine yürümesine yasak getirmiş durumda.
*
O
yüzden, anasına yazdığı mektupta İstanbul’a gelmesini sadece yeni bir meclisin
toplanması ve o mecliste (güya Padişah’a bağlı) yeni bir hükümet kurulması
şartına bağlıyor.
Savaş
ihtimali aklında yok.
(Yunan’ın
daha sonra Anadolu içlerine yürümesi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in
tekrar tahta oturması ve Venizelos hükümetinin devrilmesi yüzünden oldu.
Hesapta
olmayan bir yol kazasıydı.
İngilizler
1917 yılında donanmalarıyla Atina’yı tehdit etmiş ve Konstantin’i, yerini
oğluna bırakarak tahttan çekilmek zorunda bırakmışlardı.)
Selanikli’nin
endişesi sadece Osmanlı tebaası.. Türk milleti..
Onları da eşsiz takiyyesi ve devasa yalanlarıyla
nasıl dolmuşa bindireceğini, sonra da çıkaracağı bir hıyanet-i vataniye
kanunu marifetiyle hangi dümenlerle duvar dibinde tek ayak üstünde bekleme
cezasına çarptıracağını gayet iyi biliyor.
*
Selanikli Atatürk’ün
İngilizler’le anlaşmış olduğunu Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin
Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında,
cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son
derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş
bulunuyor:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Adam
daha ne desindi?!
ATATÜRK’ÜN “BU KARAKTER Mİ?” DEDİRTEN KARAKTERİ
“Murat Bardakçı o satırları
neden sansürledi?”
Odatv.com‘da yayınlanan bir
haber-yorumun başlığı böyleydi.
Evet, Bardakçı, sonradan Atatürk soyadını alan Selanikli Mustafa
Kemal’in Padişah Vahideddin hakkındaki bazı ifadelerini
sansürlemiş. (Bkz. https://odatv.com/murat-bardakci-o-satirlari-neden-sansurledi-19051835.html)
Sansürlenen satırlar, Vahideddin’in kişiliği hakkındaki bir “iddia” durumunda.
Mustafa Kemal’in kişiliği hakkında ise “iddia” değil, (kendi
beyanı olması hasebiyle) kanıttır, belgedir.
Mustafa Kemal’in laflarını cümle cümle “irdeleyelim”, ve de
karakter filmini çekelim.
*
Mustafa Atatürk, Sultan Vahideddin’le yaptığı son görüşmeyi
anlatırken şöyle diyor:
“‘Paşa paşa, … asıl şimdi yapacağın
hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!’ Bu son sözlerden
hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimî mi konuşuyor? O Vahdettin
ki ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece âletleriyle temas arayarak,
devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı
idi? Aldatıldığını mı anlamıştı?”
Bunları söyleyen adam, ikamet edeceği ev elinin altında hazırken
oraya gitmeyip işgalci İngiliz subaylarının kaldığı Pera
Palas’ta kalan, sabah akşam “ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece
âletleriyle temas” arayan adam..
Mesela İngiliz gazeteci Ward Price, Mustafa Kemal’in kendisinden, “İngiliz komuta
kademesi ile görüştürülmesini istediğini”, 1950'li yılların ikinci yarısında
yayınlanan hatıratında yazmış durumda.
Bunun da ötesinde Mustafa Kemal’in meşhur Nutuk'unda, İngiliz gizli servisinin Türkiye’deki en önemli ajanı olan
Rahip Robert Frew (Ki İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin
başkanıydı) hakkında son derece sitayişkâr ve övücü ifadeler
kullandığı görülüyor.
Artı, onunla defalarca görüştüğünü bizzat yakın arkadaşı
(TBMM'nin ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat
Abbas hatıratlarında yazmış bulunuyorlar.
Bence, Mustafa Kemal’in Vahideddin'le ilgili ifadeleri psikoloji
bilimindeki projection (yansıtma) kavramı
çerçevesinde ele alınmalıdır.
Malum, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, Mustafa
Kemal değildir.
*
Selanikli Mustafa Atatürk sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle
bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim.
Kendisine basit cevaplar verdim: ‘Hakkımdaki teveccüh ve itimada
arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet
buyurunuz.’”
Vahideddin “devleti kurtarmak”tan bahsediyor, bunun düşündüğü
şeye bak..
Devleti kurtarmaktan söz eden (kimlerden kurtarılacağı malum)
adam hakkında “Aldatıldığını mı anlamıştı?” sorusunu yöneltmek için insanda çok
farklı ve müthiş bir zekâ bulunması gerekiyor.
Sonra, bu tahminin nesini tehlikeli buluyorsun?
Kim için, ne için tehlikeli?
Memleket için mi?
Yoksa senin istikbalin için mi?
*
Devam ediyor Selanikli Mustafa Atatürk:
“Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye
uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında, bütün his ve
fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekliyebilirdim?”
Adamı çok iyi anlamışmış.
Yüksek ve asil bir hareket beklemiyorsun, peki sendeki
hangi dürüstlük ve şahsiyet, hangi yüksek ve
asil karakter böyle bir adama “Elimden gelen hizmette kusur
etmiyeceğime emniyet buyurunuz” demeni sağlıyor?
Kendisinden yüksek ve asil bir hareket beklenmeyen, yani alçakça
ve soysuzca hareket edeceği malum olan birine “Elimden gelen hizmette kusur
etmiyeceğime emniyet buyurunuz” diyen bir adamın karakteri
hakkında ne düşünmek gerekir?
Buna “en hakiki mürşit bilim”in psikoloji dalı cevap versin. Ben
birşey demeyeyim.
*
Her neyse.. Mustafa Kemal’in sözlerinin devamına bakalım:
“Memleketi kurtarmak lâzımdır, istersem
bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek
istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’a hâkim
olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri
meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem,
memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu
siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahdettin’in arzularını yerine
getirmiş olacaktım.”
Seni gidi palavracı!
Evet, Vahideddin’in “devleti kurtarmak”tan anladığı
buyduysa, zaten memleket bu anlamda kurtulmuştu, senden neyin
hizmetini istesindi ki?
Sonra, sen adamın gerçek düşüncesinin bu olduğunu anladığına
göre, nasıl şöyle bir cevap verebildin:
“‘Merak buyurmayın efendimiz,’ dedim, ‘nokta-i
nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve
bana emir buyurduklarınızı bir an unutmıyacağım.’”
Atatürk’ü koruma kanunu diye bir “fikri hür, vicdanı hür,
irfanı hür” olmanın garantisi anlamına gelen “çağdaş ve özgürlükçü” yasa
bulunmasa söylenecek çok şey var da… Biz söylemeyelim, “hayatta en hakiki
mürşit ilim” cevap versin.
Bu adamın karakter notu kaç olabilir?
*
İmdi, gelelim ot kafalı Odatv‘cilere..
Falih Rıfkı Atay, Çankaya‘sında
başka şeyler de yazıyor:
“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden
tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki
sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle
başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi
hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına
göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler
yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır.
Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte
gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek
hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı
liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”
(Atay, Çankaya III,
İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi yayını, Kasım 1999, s. 143-4.)
İşin esası bundan ibaret..
Mustafa Atatürk, kendi ifadelerinin de gösterdiği gibi,
Vahideddin’in güven, itimat ve desteğini kazanmak için (Yağcılık,
yalancılık, samimiyetsizlik, dalkavukluk ve takiyyecilik demeyelim
diyorum ama, mecburuz, diyorum, herşey ortada) “kurmay zekâsı”nın bütün
imkânlarını sonuna kadar kullanmış.
Adamın tam itimadını kazanmış.
*
Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarının ikinci cildinde
geçtiği gibi, Mustafa Atatürk’ün Vahideddin karşısında böyle “içten pazarlıklı,
özü sözü farklı, olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmaktan uzak” bir politika
izlediğini bilen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi,
Padişah’ı onu Anadolu’ya göndermekten vazgeçirmek için bir gece sabaha kadar
dil dökmüş bulunuyordu.
Vahideddin ise, Mustafa Kemal hakkında “Âteşîn bir zekâ,
âteşîn bir zekâ” demekten başka bir karşılık vermemişti.
Mustafa Kemal, Vahideddin’in kendisi hakkında
böyle konuşmasını sağlamak için neler söylemişti, bunları ne
yazık ki Falih Rıfkı’ya anlatmamış.
Anlatamazdı.
Kim bilir ne yağlar çekti, ne masallar anlattı ki Padişah onun
hakkında böyle konuşuyordu.
Evet, Vahideddin, Şeyhülislam’a şöyle birşey demişti: “Hocaefendi, anlıyorum, siz benim saltanatım için
endişeleniyorsunuz.”
Şeyhülislam’ın cevabı ise şu minvaldeydi: “Hayır, sizinki olmazsa başka bir saltanat olur, ben din için
endişeleniyorum.”
[Erzurum'da Padişah'a gönderdiği askerlikten istifa telgrafının
altındaki imza şöyleydi: "Kulları Mustafa Kemal". On satırlık
telgrafta tam beş defa (Farsça çâker ve bende gibi)
"kul" anlamına gelen kelime geçiyor. Erzurum'dan gönderdiği
telgrafta bu ifadeleri kullanan adamın Padişah'ın huzurunda nasıl konuşacağı
tahmin olunabilir.
"Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” meselesine gelince..
Muhtemelen Padişah'a şöyle şeyler söylemişti:
"Haşmetmeab, kalleş İngilizler'den vize alabilmem
için onları aldatmam gerekiyor. Eğer onları ilm-i
siyaset çerçevesinde hareket edip idare etmezsem benden de
şüphelenirler ve arkadaşlarım gibi beni de tutuklayıp Malta'ya
sürerler. Nerde kaldı ki Anadolu'ya geçişim için vize versinler. Ancak
İttihatçılardan beni çekemeyen, zat-ı şahanenizle olan yakınlığımı kıskanan
kişiler ve onlardan etkilenen kimseler var. Ayrıca İngiliz ajanlarının benim
gibi sadık bendeleriniz aleyhinde iftira ve tezviratta bulunarak aramızdaki saf
insanları aldatmaları ve zat-ı alinizi yalnızlaştırmak istemeleri muhtemeldir.
Eğer onların bu meşum ve iğrenç entrikaları yüce gönünüzde kulunuza karşı
iğbirar oluşturacaksa düşündüğünüz 'vatanı kurtarma' vazifesinden
bendenizi daha baştan muaf tutmanızı tercih ederim."
Tilki gibi kurnaz olan dalkavuk Selanikli'nin bu tür laflarla
Vahideddin'i adeta hipnotize ettiği ve Şeyhülislam gibi zatlar kendisinin aleyhinde
konuştuğunda "Bizim yaver haklıymış, âteşîn
bir zekâ, âteşîn bir zekâ” diye
düşünmesini sağladığı anlaşılıyor.]
*
Evet, Vahideddin, “devletin kurtulması” için kişisel saltanat
kaygısını bir tarafa bırakmıştı.
Sonra da, Sadrazam İzzet Paşa‘nın Feryadım adlı hatıratında ifade ettiği gibi, “aldatılmışlığın
utancı” içinde, Mustafa Kemal’in âteşîn “kurmay zekâsı” hakkında
susmayı tercih etmişti.
Bununla birlikte, Mustafa Atatürk’e, Falih Rıfkı’ya bu şekilde
konuşup karakter ve şahsiyetini tanımamıza yardımcı olduğu için minnettar ve
müteşekkiriz.
Tabiî bu, Odatv‘ciler gibi
Kemalistlerin zekâ seviyesini ölçmeye yarayan bir “test” işlevi gördüğü için de
ayrıca bir minnet borcu daha yüklüyor üzerimize.
Ancak, Mustafa Kemal’in de, Odatv‘cilerin de
“hafıza”sının pek fazla övgüyü hak etmediğini de belirtmek gerekiyor.
*
Belki de Odatv‘ciler
fazla zekîler ve hafızaları da zannettiğimizden daha sağlam.. Çünkü Mustafa
Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’a yazdığı mektubu, Falih Rıfkı’ya söylediklerinin
altına eklemiş olsalardı, “Hangi Atatürk doğru söylüyor,
ya da hangi Atatürk’ün kafası karışık?” sorusuna cevap aramak
zorunda kalabilirlerdi.
Bu da, kafalarının yorulmasına yol açardı. Kafayı böyle altından
kalkılması zor konularla yormamak gerekir.
Şöyle takdim ediyor söz konusu mektubu Odatv:
“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a
1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…
(https://www.odatv.com/siyaset/19mayis1919-ataturk-samsuna-ayak-basti-ve-bu-satirlari-yazdi-116104)
Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..
Önemli bir tarihî belge..
Selanikli Mustafa Atatürk, o mektubunda anasına “Malumunuzdur
ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin
devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis
ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün
ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı” diyerek,
İngilizler’in kendisini millete hizmet edebilecek adamdan saymadıklarını ortaya
koymuş durumda.
Yoksa tutuklayıp Malta’ya sürerlerdi.
Mektubunda “Bana nasılsa
ilişememişlerdi” diyor.
O “nasıl” konusunda neden bir tahmin yürütmüyor? Onun o “nasıl”
konusunda cehalet silahına sarılması bizim de bir fikrimizin olmamasını
gerektirmiyor.
Günümüzde yapılan yayınlarda İngiliz yetkililerin kendisi hakkında
o günlerde söylemiş olduğu sözler yer alıyor.. İngilizler, Selanikli Mustafa
Atatürk'ün kendi milletine değilse bile İngiliz milletine hizmet edebileceğini
anlamış durumdalardı.
*
Selanikli mektuptaki sözlerini “Fakat 3. Ordu
müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler” diyerek
sürdürüyor.
Neden Samsun’a gitmeden vize verirken şüphelenmemişlerdi
sorusunun cevabı yok. O bahse hiç girmiyor.
Ardından “[İngilizler] Hükümete benim sebebi izamımı
[gönderilme nedenimi] sordular” diyor.
Vize verirken niye sormamışlar peki?
Bir sonraki cümle şöyle: “Nihayet İstanbul’a celbimi
(çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.”
Evet, İngilizler hükümetten ısrarla bunu istiyorlarmış. Niye ki
acep?
Selanikli bunun ardından bir sürü lüzumsuz laf sıralıyor ve
ardından bir gerçeği itiraf ediyor: “Hakikaten hükümet de benimle
uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez.” (Padişah hakkında saygılı bir dil kullanıyor, zat-ı
şahane diye anıyor.)
Peki bunu İngilizler neden akıl etmemişlerdi?
Adamların dünya kadar kurmay subayı, politikacısı, stratejisti,
istihbaratçısı, entelektüeli, tarihçisi, bilim adamı varken bunu anlamıyorlar,
öyle mi?
Yoksa bile bile lades mi diyorlar?
Tabiî ki herşeyin farkındalardı.. Maksatları Selanikli’yi yedi
düvele kafa tutan kahraman, Osmanlı hükümetini de İngiliz işbirlikçisi hain
göstermekti.
Ve bunda da muvaffak oldular.
*
Gelelim mektubun en sonuna bırakılmış olan turpun büyüğüne..
Selanikli aynen şunu diyor: “Pekala bilirsiniz ki ben
yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”
İşte bu cümlesi Selanikli Mustafa Atatürk’ün büyük bir yalancı,
sahtekâr, ahlaksız siyasal dolandırıcı olduğunu ispatlıyor.
Ne yaptığını bilirmiş de, netice görmeseymiş başlamazmış da..
Hani sen “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır”
diyordun.. Niye böyle haticeli neticeli teferruatı harekatının esası haline
getiriyorsun?
Samimi vatansever adam, vatan savunması söz konusu olduğunda
netice hesabı yapar mı?!
“Mevzubahis olan vatansa benim netice almam da teferruattır”
niye diyemiyorsun?
Burada asıl kilit soru şu: Sana Samsun vizesi verirken
İngilizler de aynı neticeyi görmüş olabilirler miydi?
Ya da şöyle soralım: İstanbul’da başbaşa yalnız ve gizli
görüştüğün (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul
şefi) Robert Frew sana netice konusunda garanti mi vermişti?
Neticeden emin olman bu garantiden mi kaynaklanıyordu?
E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-
https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...