SEN KAÇMAK İSTESEN DE, ALLAH AZZE VE CELLE BİTTİ DEMEDEN BİTMEZ

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 7



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

... Sakarya Harbi'nde M. Kemal Paşa, [attan düşüp] kaburgasından yaralandı diye, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa müşterek takrir [ortak önerge] verir [yaralanıp gazi oldu diye] üç rütbe birden atlatıp müşir/mareşal yaptılar. Gazi unvanı verdiler.

Tarihimizde yok, üç rütbe atlayan general.

Sakarya Harbi de ayrı hikaye. 22 gün 22 gece vuruştuktan sonra, bitkin hale düşüyorlar. M. Kemal Paşa geri çekilme emrini veriyor. Fevzi Paşa diyor ki: "Sabahı bekleyelim, ortalık çok karışık, durumu bir görelim" diyor. Sabahleyin şafak sökerken haber geliyor "Yunan ordusu geri çekiliyor" diye. Yunan ordusu kendiliğinden geri çekilince bizimkisi Sakarya zaferi oluyor. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 162-3.)

Yunan ordusu lojistik sorunları yaşıyordu ve salgın ishal başgöstermişti. General İshal haklarından gelmişti.

Tarihte bu tür kazara kazanılmış zaferler çok.. Kimi zaman cepheyi bırakıp kaçmaya karar vermiş olan ordular, düşmanları onlardan erken davrandıkları için zafer kazanmışlardır.

Hatta bazen, böylesi kolay zafer kazanan ordular, "Galiba bizi tuzağa çekmek için yalandan geri çekiliyorlar" diye tereddüte düşüp beklemişlerdir. (Mesela Anadolu Selçuklu Devleti ordusu, Kösedağ'da, kendilerinden daha küçük olan Moğol ordusu karşısında savaş meydanını bırakıp kaçmış, Moğollar bunu savaş taktiği zannederek uzun süre yerlerinde beklemişlerdir.)

*

Atatürk'ün kaçma konusunda özel bir yeteneği olduğu ya da hayli deneyimi bulunduğu söylenebilir. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde de İngilizler karşısında böyle muhteşem bir kaçışa imza atmış durumdaydı. 

Ancak, Atatürk'ü anlatan tarih kitaplarımız bu büyük askerlik hizmetini nedense es geçiyorlar. 

Sakarya Savaşı'nda cepheye de zaten TBMM'nin ısrarı üzerine zorla gitmişti. 

Nasıl İstanbul'dan Anadolu'ya geçerken olağanüstü yetkiler alıp öyle gitmişse, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri cebine koymuşsa, Van'dan Ankara'ya kadar hem askerî birliklere hem de mülkî makamlara (valilik ve kaymakamlıklara) hükmetme yetkisini almışsa, Sakarya'ya giderken de TBMM'nin bütün yetkilerini uhdesine almıştı.

Yani TBMM işlevsiz ve yetkisiz hale gelmişti. Bütün yetki Mustafa Kemal'deydi. (Ki bunu Falih Rıfkı Atay diktatörlük olarak nitelendiriyor.)

Vatanı kurtarmak için Samsun'a çıkmış olan adam, "Cepheye gitmek bir asker olarak benim vatan borcum, mevzubahis olan vatansa benim yetkilerim teferruattır" dememiş, "Şu şu şu yetkileri vermezseniz cepheye gitmem, mevzubahis olan bensem TBMM de, millet iradesi de, millet egemenliği de, vatan da teferruattır" demek olan bir tavır sergilemişti.

Zaten o sırada asıl istediği, Kayseri'ye çekilmekti. Çünkü Yunan Eskişehir'de ordumuzu mağlup etmiş, Ankara'ya yaklaşmıştı. Bu kahraman da Kayseri'ye çekilme kararı almış, fakat TBMM'nin karşı koyması üzerine Sakarya Savaşı için tedbir almak zorunda kalmıştı.

Anlaşılıyor ki savaş sırasında da aklı fikri geri çekilmedeydi. (Ki bunu Halide Edip Adıvar da Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı hatıratında söylüyor.)

Atatürk şanslı adamdı vesselam..

Asıl şansı da bu millet.. Hangi millet ölen bir devlet başkanı için Anıtkabir büyüklüğünde mezar yaptırmıştır? (Firavunların piramitlerini saymıyoruz.)

*

Prof. Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edeceğiz inşallah.


VATAN YAHUT SİLİK TEFERRUAT

 

Yakın gelecekte neler olabilir, bir tahminde bulunalım.

Altılı Masa, ortak aday üzerinde uzlaşma başarısı gösteremez. Bir aday gösterirler fakat kırılmalar küsmeler yaşanır.

Bundan faydalanan Erdoğan yeniden seçilir.

Erdoğan'ın seçimle gitmesine umut bağlamış olan Batı (ABD ve Avrupa) hayalkırıklığı yaşar.

"Demokrasilerde çare tükenmez" diyen ABD, Yunanistan'ı taşeron olarak kullanarak Türkiye'ye savaş açar. 

"Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyerek mangalda kül bırakmayan, "Canbaza bak canbaza!" taktiğiyle milleti uyutan bir eli yağda diğeri balda tuzu kuru asalaklar tutuşurlar, vatanı unutur teferruatın derdiyle yanıp kavrulurlar.

*

"Bela insanın diline bağlıdır." İnsanlar ve milletler sözleri ve/veya iddialarıyla imtihan olunurlar. Palavralarının keyfiyle başbaşa bırakılmazlar.


“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK

 







İslam’a göre bütün devletler “din devleti”dir ve her devletin mutlaka bir dini vardır.

“Her devletin bir dini vardır” derken, bunun sadece İslam açısından böyle olduğunu ayrıca belirtmek gerekiyor. Tanımı gereği, laik bir devlet kendisini tüm dinler karşısında eşit mesafede görür ve “devletin dininin olmaması gerektiğini” kabul eder.

Ancak, İslam açısından, böylesi bir laik siyasal düzen de din teriminin kapsamına dâhildir, yani laiklik de bir dindir.

Beşer icadı sapık bir din.

Doğaıl olarak, laik bir devlet, benimsediği kavramların İslam dinine göre yapılan tanımlarını kabul etmek zorunda olmadığı için, kendisiyle ilgili olarak İslam çerçevesinde yapılmış tanımlara itibar etmeyecek ve kendi siyasal düzeninin aynı zamanda din anlamına geldiği tespitine katılmayacaktır.

*

Batı’da İslam’ı olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışan bilim adamları yok değil.

Mesela Ernest Gellner ve Erwin Rosenthal bunlardan.

Böylesi isimler, yorumlarında bir bilim adamı ciddiyeti, tarafsızlığı ve nesnelliği sergilemeye özen gösteriyorlar.

Buna karşılık Bassam Tibi gibiler, karşımıza bir psikolojik savaş ajanı ve usta bir siyasal propagandist kimliği ile çıkıyorlar.

*

Bassam Tibi’nin, Arapça’yı çok iyi bildiğine göre, İslam’ın ‘din’ tanımı ile seküler bilimlerinkinin örtüşmediğini, örtüşmeyeceğini bilmiyor olması imkânsız.

İslam açısından ‘seküler/din dışı’ bir alan yoktur; bir başka deyişle, seküler bilimlerin ‘seküler/din dışı’ olarak nitelendirdikleri alanlar da İslam açısından dinin kapsamına dahildir.

Mesela, Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetinde “(Mısır) Meliki’n(in) dini” ifadesiyle o günkü Mısır yasaları (ya da siyasal düzeni) kast edilmektedir.

Kim hangi yasalara (ya da rejime) göre ‘yönetilmek istiyor’ ya da hangi yasaları ‘benimseyip’ uyguluyorsa, İslam’a göre, bunlar onun dinini oluşturur. Nitekim ‘din’in Cevherî, Ragıp el-İsfahanî, Şehristanî ve Bakıllanî gibi otorite kabul edilen alimler tarafından yapılan tanımı ‘itaat ve ceza’ ekseninde birleşmektedir ve bu da ilk anda devleti ve siyasal otoriteyi akla getirmektedir.

*

Benzer şekilde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Dîn” maddesinde “din”in özetle şu dört anlama geldiği belirtiliyor: 1. Ceza, mükafat, hüküm, hesap. 2. Üstün gelme, hakimiyet, zelil kılma, zorlama. 3. İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet. 4. Adet, yol, kanun, şeriat, millet [Bir dine mensup kitle], mezhep.

Demek oluyor ki, İslam’ın din tanımına göre  adet/gelenek ve kanun da dindir.

Yine, hakimiyet/egemenlik de dindir. “İnsanlar meliklerinin dini üzeredirler” şeklindeki Arap atasözü belki de bunu ifade etmektedir.

O nedenle, İslam açısından, bir yandan bütün devletler aslında ‘din devleti’yken, diğer yandan İslam’ın kendisi aynı zamanda siyasal bir nitelik taşır.

Yani, İslam’ın din kelimesine yüklediği terim anlamı çerçevesinde, her devletin mutlaka yasal düzen anlamında bir dini vardır. Ayrıca üstün gelme, hakimiyet kurma anlamında da devlet, dinden başka birşey değildir. “Ceza, mükafat, hüküm ve hesap” anlamında da bütün devletler/siyasal sistemler birer din demektir; çünkü her devlet kimilerini cezalandırmakta, kimilerini mükâfatlandırmaktadır.

Dolayısıyla dinle devlet işlerinin ayrılması, İslamî terminoloji açısından bakıldığında, imkânsızdır.

Kısacası İslam’a göre bütün devletler din devletidir; bütün siyasetler dinîdir. Ancak, İslam dışındaki dinler, İslam açısından batıldır, Allahu Teala c.c. indinde hükümsüzdür.

Laiklik de, kendisini din olarak adlandırmayan bir dindir. İslam’da, kurban keserken müslüman olmak, siyasette seküler olmak gibi bir çelişki yoktur.

Siyaseti seküler ya da din dışı bir alan olarak tanımlamak, siyaseti İslam nokta-i nazarından dinden bağımsız hale getirmez; sadece, bu tasnifi yapanların, sekülerlik/laiklik adını verdikleri anlayışı ya da dini, siyaset alanında bilerek veya bilmeyerek İslam’a tercih ettiklerini gösterir.

*

Bütün bunlardan dolayı, İslam açısından din demek, siyaset demektir.

Yani İslam’ın din tanımına (İslamî terminolojiye) göre din, zaten “siyasal” bir olgudur.

Bu yüzden, “siyasal” ya da “siyasallaştırılmış” dinden söz etmek abestir. Tok olanın açlığını giderip doyurmaktan, canlıyı canlı hale getirip canlandırmaktan söz etmek gibi bir saçmalıktır.

Bir başka deyişle, gerçek (otantik) İslam’ın “siyasetsiz” ya da “siyaset dışı” olduğunu ileri sürmek, insan denen varlıkta esas olanın cansızlık (ölülük) olduğunu, “canlı insan”ın ise “gerçek insan”lıkla ilgisiz bir icat olduğunu savunmak gibidir.

Siyasetsiz (siyasal olmayan) bir İslam’dan söz etmek, canı olmayan bir insandan bahsetmek gibidir.

Gerçek şu ki, Siyasal İslam düşmanlığı yapanlar, “ölü bir İslam” istiyorlar.

Tek gayeleri var: İslam’ı öldürmek.


MİT GÜDÜMLÜ OLDUĞU İDDİA EDİLEN ODATV.COM TARZI BİR MASABAŞI ASPARAGAS HABER

 

DİYANET VAZİFESİNİ YİNE UNUTTU!

CAMİ CEMAATİNDEN CUMA HUTBELERİNE BÜYÜK TEPKİ




Diyanet İşleri Başkanlığı bugünkü cuma hutbesinde de yine Şeriat'i unuttu. Ara sıra Atatürkçü askerlerin de Kur'an Müslümanlığı edebiyatı yaptıkları ülkemizde Kur'an'da geçen Şeriat ve Tağut kavramlarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "yasaklı" kavramlar muamelesi görmesi cami cemaatinin büyük tepkisini çekiyor.

Bugün Süleymaniye Camii avlusunda cuma namazı sonrasında vatandaşların kendi aralarında konuşarak buna tepki gösterdikleri, vatandaşlardan birinin "Seksen yaşına geldim daha bir cuma hutbesinde Şeriat'ten, Tağut'tan bahsedildiğine şahit olmadım. Gözüm arkada öleceğim. Diyanet'i kınıyorum. Ahirette yakalarına yapışacağım" diye konuştuğuna şahit olundu.

VATANDAŞLAR DERTLİ

Diğer vatandaşların da bu şikayete katıldıkları, "Aaah ah, yaramıza tuz bastın, bu nasıl İslam ülkesi, bu nasıl din öğretimi?! Vallahi bunlar kıyamet alameti. Camide bile din ve vicdan hürriyeti yok. Camide bile İslam anlatılamıyor. Yazıklar olsun! Sansürü kınıyoruz, din ve vicdan hürriyeti istiyoruz" diye konuştukları görüldü.

Bu konuşmalardan tedirgin olan bir başka yaşlı vatandaş ise, "Siz bu ülkede fikir hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti mi var sanıyorsunuz? Böyle konuştuğunuz duyulursa başınıza neler geleceğini hayal bile edemezsiniz. Sanki din ve vicdan hürriyetiniz varmış, fikir hürriyetine sahipmişsiniz gibi rol yapmazsanız başınıza bela alırsınız. Demedi demeyin! Diyanet'tekilerin sizin kadar aklı yok mu? Dediğinizi yaparlarsa laik yobazlar onları linç eder. Hiçbir siyasetçi de onlara sahip çıkmaz. Siz ne sanıyorsunuz!" diye konuştu.

Bunun üzerine vatandaşların "Tamam da amca şu LGBT'ci ibneler kadar da mı medenî cesaretimiz olmasın! Yeter artık! Bir tek sapıklar mı insan, bir tek Atatürkçüler mi insan, biz neyiz?! Yeter artık! Sabır taşı çatlayacak" dedikleri görüldü.

ANADOLU AYAKTA.. ÜLKE ÇALKALANIYOR

Öte yandan Diyarbakır, Rize, Konya, Erzurum, Sivas ve Kayseri gibi illerde vatandaşların cuma namazları sonrasında hutbeleri portesto yürüyüşleri düzenlemeyi planladıkları gelen haberler arasında. Ayrıca Emekli Din Görevlileri Derrneği'nin de Ankara'da hutbeleri protesto mitingi düzenlemeyi gündemine aldığı ileri sürülüyor. 

DİYANET'TEN DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN HAMLESİ

Ankara'da siyaset kulislerinde konuşulan bir iddiaya göre de Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhurbaşkanlığı'na "Din görevlilerine cemaatlerden büyük baskı var. Bir cuma hutbesinde bir kerecik olsun Şeriat ve Tağut kelimelerine yer vermekte fayda var. Yollar yürümekle aşınmaz, hutbede Şeriat kelimesinin geçmesiyle de Türkiye'ye Şeriat gelmiş olmaz. Bu konuda müsaadelerinizi istiyoruz" şeklinde maruzatta bulunmuş durumda. 

Cumhurbaşkanlığı'nın vereceği cevap merakla beklenirken, iktidar çevrelerinin Diyanet'in bu talebinin Cumhurbaşkanlığı'nı zor durumda bıraktığını savundukları belirtiliyor. Onlara göre Diyanet yetkilileri böyle bir başvuruda bulunmak ve sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalışmak yerine inisiyatif kullanarak böyle bir hutbe okutmalı ve tepki gösterilmesi durumunda bunun kendilerinin doğal hakları ve görevleri olduğunu söylemeliydiler.

Sodatv.com


CAMİDE OKUNACAK ATATÜRK KONULU BİR CUMA HUTBESİ ANCAK BÖYLE OLABİLİR..

 

MÜSLÜMANIN CAMİSİ, ATATÜRK'E TAPINILACAK BİR PUTGEDE DEĞİLDİR




https://www.odatv4.com/guncel/ataturk-e-skandal-sozler-kfirlere-dua-sapikliktir-oglu-bu-ise-ne-diyecek-258296


Atatürk'e skandal sözler: Kâfirlere dua sapıklıktır... Oğlu bu işe ne diyecek

13 Kasım Pazar 2022 15:29

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası ilahiyatçı Ali Rıza Demircan Atatürk'e dil uzattı. Ali Rıza Demircan "Mustafa Kemal, İslami kuralları reddeden ateist-deist bir kişidir. Dolayısıyla hayır duası ile anamam" dedi.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası İlahiyatçı Ali Rıza Demircan Mirat Haber'de "Müslüman, Mustafa Kemal’i nasıl anlamalı ve anmalı?" başlıklı bir yazı yazdı.

"HAYIR DUA İLE ANAMAM"

Yazısının "Atatürk Ateist-Deist miydi?"  başlıklı bölümünde  Atatürk için, 

"Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür, onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  
Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur" ifadelerini kullandı. 


Yazının tamamı ise şöyle: 

Benim için İslam’a ve tarihimize karşı durmuş Atatürk değil de kurtuluş savaşımıza katkı vermiş Mustafa Kemal kayda değerdir. Ama artık  O da  bir ölüdür.

Biz Müslümanlar, Müslüman olarak   can verdiklerine inandığımız ölülerimizi – bazı günahları ile bilinir olsalar da – bağışlanmaları ve yüksek manevi makamlara eriştirilmeleri için genel ve özel nitelikli  dualarımızla anarız.
Dualarla anma  Rabbimizin de emridir:
“Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin! “ ( Haşr 59/10)

Kâfirlere Dua Sapıklıktır

Rabbimizin emri olduğu için Kur’ân kaynaklı inancımıza göre dualarımız ölülerimize fayda sağlar.
Ama ana babamız  ve akrabamız olsalar da  ateist ve deist olarak  ölen insanların/ kâfirlerin cenaze namazını kılamayız. Büyük sandukalarda, Anıt kabir ve  Anıt mezarlarda da yatır olsalar da yücelterek onların kabrini ziyaret edemeyiz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlardan ölen hiç kimsenin cenaze namazını kılma ve mezarının başında dua etmek için durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini inkâr ettiler ve fırsat varken tövbe de etmeyip, kâfir olarak can verdiler. Ve sonunda, uğrunda kâfirliği bile göze aldıkları dünya nimetlerini bırakıp gittiler. “   (Tevbe 9/84)

Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in yaptığı gibi zalim kâfirler için beddua edebilirsek de kâfirler  için dua  edemeyiz.  Çünkü Allah’ın  kitabı Kur’ân’a göre “Allah’a ve onun yasaları ve rahmetine inanmayan kâfirlere dua  boşa gidecek bir aldanış” tır. (Ra’d 13/14. Ayrıca bak. Mümin 40/50)

Bu sebeple kâfirlere dua görevimiz olmadığı  gibi bize yaraşır doğru bir davranış da değildir. Üstelik sapıkça  bir davranıştır.  Rabbimizin buyruğu şöyle:

“Ne Peygambere, ne de diğer müminlere, kâfir olarak ölen ve cehennemlik oldukları artık kesinleşmiş olan Allah’a ortak koşucu müşrik kâfirler için —onlar yakın akrabaları bile olsalar— bağışlanma dilemek yaraşmaz. Zira Allah, tövbe etmezlerse kendisine ortak koşanları ve inkâr edenleri bağışlamayacağını kesin hükme bağlamıştır.” (Tevbe 9 /113; Nisâ  4/ 48, 116)

Atatürk Ateist-Deist miydi?

Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal[1] benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür,

(Bu tespit aşağılama değil bilimsel bir tespittir.)

Onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur.

Ha bu arada ifade edeyim   ben kurtuluş savaşımızın Mustafa Kemalin de tam bir nifakla imanlısı göründüğü İslami ruhla kazanıldığına inananlardanım. Ne var ki Mustafa Kemal’in bu uğurda çalıştığını kabul  etmemize bir mani de yoktur. Ama  vatanı tek başına kurtarıp bize hediye ettiği şeklinde safsatalara ve benzerlerine de güler geçerim. Kaldı ki bir insanın vatanı için çalışmış olmasından daha doğal ne olabilir. Kişiyi bu yönüyle öne çıkarmak büyütmek değil küçültmektir.

Üstelik pek çok kurtuluş savaşı kahramanı  yokluk için de can verirken  o ve arkadaşları yaptıklarının karşılığını, yönetimine  el koydukları devletimizden  binlerce defa aldılar. Örneğin Mustafa Kemal  Atatürk,  1938 öncesi fakir ülkemiz açlık ve çıplaklıkla boğuşurken   “..kıyafetlerini günümüzde de modanın önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilen Paris’te ünlü bir terziye ve yine ünlü bir Alman terziye hazırlatmıştır.”

Bakınız: Giyim Kuşamla İlgili Tespitler: Atatürk’ün Giysi Tercihleri Üzerine Bir Değerlendirme Denemesi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tapılır Put Edinilmesi

İslam’da en büyük ve affedilemez günah Allah’a inanırken Ona ait  vasıfların bir kısmını  insanlara/kurumlara-/ilkelere  yamamak ve Onun yasalarını dışlayıp seküler düzenler  edinmektir.

Şu son dönemlerde yazılanları okuyup söylemleri dinleyince merkezinde Atatürk’ün yer aldığı Kemalizm’in tapılır yarı  put haline getirildiğini görüyor,  yalnızca İslam adına değil özgür medeni bir toplum olmasını dilediğim ülkem adına da üzülüyorum.

Biliyorum bilgili ve bilinçli insanlarımız için   manevi bir tehlike yok. Ya nesillerimiz; gençlerimiz ve torunlarımız için. Yapılanların bir kısmı övgü değil tapınma.

Şimdi benim cevabını vermeye çalıştığım  “ Müslüman, Mustafa Kemali Nasıl Anlamalı ı ve Anmalı?”  soru başlıklı bu yazımdan hareketle “Müslümanlar ve  İmam Hatip nesli Atatürk karşıtıdırlar, “ diyecekler olacaktır. Ama bu tespitleri keşke doğru olabilseydi, ama heyhat…

Atatürkçüler müsterih olsunlar, geleceği ve yüceliği yanlış yerde aramaya başlayan Müslümanlar ve İmam Hatip nesli, öteden beri iktidarda  olan Kemalizm’e bilerek veya bilmeyerek   güç katmaya başladılar. İstisnalar elbette vardır.

Hulâsa Müslümanız , ölü veya diri kişileri İslam’a göre anlamalı ve anmalı; yüceliği de Rabbimizin katında görenlerden olmalıyız:

“Çünkü yüreklerine iman akmamış kişiler  iman edenleri bırakır da Kâfirleri egemen tanırlar.   Yoksa yüceliği onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz yücelik/izzet bütünüyle Allah’ındır/Elçisinindir ve müminlerindir.” (Nisa 4/139; Münafikûn 63/ 

[1] Atatürk Soyadı; 24 Kasım 1934 tarihinde Mustafa Kemal’e 2587 Sayılı Kanun ile verilmiştir. Atatürk Soyadının verilmesine ilişkin 2587 Sayılı KEMAL ÖZ ADLI CÜMHUR REİSİMİZE VERİLEN SOY ADI HAKKINDA KANUN 27 Kasım 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Odatv.com 

EKŞİ SÖZLÜK'TE "PUT ADAM"

 






https://eksisozluk.com/put-adam--3557719

50 yıl kadar önce necip fazıl tarafından, kendisinin de iyi görüştüğü atatürk'ün silah arkadaşları ve masasında oturanlar kaynak gösterilerek kaleme alınmış bir kitap.

o dönemde necip fazıl kitabı bastıracak yayınevi bulamamış. son dönemde atatürk düşmanı olarak kendini tanıtıp iyi de prim yapan kadir mısıroğlu, o zamanlar kitabı görmüş ve necip fazıl'a şöyle demiş:

- bunu basamayız üstad. seni de yakarlar beni de yakarlar. üslubundan tanırlar seni.

kitabı ıraklı kürt bir profesör almış ve arap dünyasına götürmüş. arap ülkelerinde peşpeşe bir çok baskı yapmış, arapça yayınlanmış.

senelerdir kitabın türkiye'de sadece efsanesi vardı, kendisi bilinmiyordu. bazıları onu kadir mısıroğlu'nun, bazıları mustafa sabri efendi'nin yazdığını söylüyordu. gerçek yazarından emin olunamıyordu.

bugün put adam'la ilgili efsane sona eriyor. gerçekler ortaya çıkıyor. tabii ki içinde ne olduğunu deli gibi merak ediyoruz. hemen koşup alacağız.

*

kitabı buldum ve okuyorum. çok kapsamlı bir kitap, her konuya değiniyor. özellikle o dönemin cinsel hayatı hakkında anlatılanlardan kanım dondu diyebilirim.

kitapta anlatılan kişinin, gerek kurtuluş savaşı sırasında ve gerek sonrasında sık sık alem yaptığı, yaverlerinden bazılarının kendisine sürekli kadın bulup getirdiği, bir keresinde ankara'dan bir liseden bir öğrenci kızı kaldırıp kapattığı, konya'dan (ünlü) bir tarih öğretmenini kaldırdığı, çevresinde kendisine dalkavukluk yapan bazı kişilerin kendisine karısını sunduğu, bunlardan bazılarının yazar, bazılarının politikacı olduğu, o dönemde ona ve başkalarına karısını sunmaktan çekinmeyen bir çok kişi olduğu, o kişinin yerli ve yabancı bir çok kadını kullanıp attığı, 15-20 günden fazla kimseyi yanında tutmadığı, ama bazılarının kendisine yapıştığı, bunlardan birinin nikah kıydırmayı başarmasına rağmen yola gelmediği, bu yüzden kendisini öldürttüğü, konya'dan gelen tarih öğretmenininse onunla ömür boyu birlikte olmayı başardığı, vs vs neler neler.

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=2

bu kitabı duymuştum ismi arapça er-raculü's-sanem (put adam) olarak verilmiş arap alemine hitaben yazılmış. bunu kadir mısıroğlu'na sorduklarında rıza nur'un hatıratından alınma olduğunu ve hatıratın türkiye'de merak edenler için daha kapsamlı ve doğru bir tercih olacağını söylemişti. lâkin rıza nur'un hatıratı da erişilmesi mümkün olmayan ve pahalı bir eser olduğu için muhtemelen böyle bir hamleyle bu kitabın okuyucu ile buluşması sağlandı.

toplatılmadan alsaydık iyiydi.

*

aşırı özgürlükçü ülkemizde yasaklanmıştır. hitler de yapıyordu yalnızca nazism güzellemesi yapan kitaplar okunabiliyordu ve etrafta diktatör hitlere sempati duyurulan milyonlarca yığın.. size hangi diktatörü hatırlatıyor başka? allah hayırlısıyla dayatmacı düzenden kurtulmayı ve islamlaşmayı nasip etsin.

*

"yayın basın özgürlüğü istiyoruz" diye ağlayan bir grup vardı nerde o grup.

kitap yasaklanıyor, toplamaya da başlarsınız ev ev arayıp. bu neyin korkusu acaba hani özgür yayıncılık.

maskeleriniz düşecek bir gün herşey ortaya dökülecek o arkalarda saklanan gerçekleri tvlerde canlı yayında açıklayan bir lider gelecektir elbet bir gün bu ülkenin tepesine.

ben herşeyin ortaya dökülmesi taraftarıyım eskiden yapılan hatalar da anlatılsın, sonrasında yapılan hatalarda. yeter ki doğrular ortaya dökülsün, o zaman eyvallah demekki biz yanlış biliyormuşuz diyeceğim. işte özgürlük o zaman başlayacak.

*

özgürlükçü maskesi takıp başlık altında kitabı öven yobazların türediği paçavra.
twitter'da yobazın biri de kitabı takipçilerine dağıtıyor. atatürk'e hakaretler içerdiği için mahkeme kararıyla yasaklanan kitabı dağıtarak alenen suç işliyor ve pişkin pişkin özgürlükten bahsediyorlar. yazıklar olsun. (silerse diye ekran görüntüleri alındı)

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=3

archive.org da put adam olarak aratılırsa çıkıyor. bazı akıllılar istediği kadar toplatsın. internet devrinde yaşıyoruz.

kitabı okudum, duyulmadığı şeyler değil. ama kemalizmin hala tabu olduğunu ve tc nin hala 1930da olduğunu gösteriyor.

*

ihvancıların siparişiyle yazılmış karşı devrim kitabıdır. ortadoğu'da atatürk düşmanlığını inşa etmiş kitapların başında gelir.

dönemin vatan haini necip fazıl'ı ve tarih bilincinden yoksun takipçilerini anlamak için içeriği ibretliktir.


ÇAĞDAŞ SİYASETÇİLİK: İRAN'DA HUMEYNİ'Yİ, SUUD'DA KRAL ABDÜLAZİZ'İ, TÜRKİYE'DE ATATÜRK'Ü DİLİNDEN DÜŞÜRMEMEK (BATI'DAN ÖRNEK VEREMİYORUZ, ONLAR ÖLÜLERİNİ TARİHÇİLERE EMANET ETMEYİ ÖĞRENMİŞLER. BATICILIK BİZİM BATICILARA BU NOKTADA BİRAZ BOL GELİYOR. PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.S.'İN TİMSAH ŞEKLİNDE SÖZDE KARİKATÜRÜNÜ YAYINLAYIP HAKARETİN DİBİNİ BULAN CHARLIE HEBDO'CULAR İÇİN ZAMANINDA "HEPİMİZ CHARLIE HEBDO'YUZ" DİYENLERİN, BASIN HÜRRİYETİNDEN SÖZ EDENLERİN HİÇBİRİ ATATÜRK MEVZUBAHİS OLUNCA "ATATÜRK'Ü KORUMA KANUNU DEĞİL, GERÇEKLERİ SÖYLEMEYİ KORUMA KANUNU İSTİYORUZ" DEMİYOR)

 

(Her zaman ve her yerde değilse de Türkiye gibi ülkelerde bazen böyle)

https://t24.com.tr/haber/put-adam-kitabina-sorusturma-dagitim-ve-satisi-yasaklandi,836041


'Put Adam’ kitabına soruşturma; dağıtım ve satışı yasaklandı

Iraklı profesör Muhsin Abdülhamid, kitabın yazarının Necip Fazıl Kısakürek olduğunu iddia etmişti

put adam

22 Ağustos 2019 16:45


Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, içeriğinde Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu gerekçesiyle ‘Put Adam’ isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında soruşturma başlattı. Savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.

İçeriğinde Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu belirlenen "Put Adam" isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan soruşturma başlatıldı.    

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, yazarı belli olmayan "Put Adam" isimli kitapta Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğunu belirledi.    

Savcılık bu kapsamda, kitabı yayınlayan yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan resen soruşturma başlattı.    

Soruşturma kapsamında savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, adı geçen kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.    

Atatürk’e hakaret ve iftiraların yer aldığı roman ilk kez 1972’de Irak’ta yayımlanmış, Necip Fazıl Kısakürek Irak’a giderek roman için Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid ile görüşmüştü.

Iraklı profesör Abdülhamid, Mustafa Armağan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Derin Tarih Dergisi’nde kitap ile ilgili anısı şöyle anlatmıştı:

“1968 yılında merhum mühendis Mehmet Ali Orhan ile İstanbul'a gitmiştim. Ziyaretimiz sırasında Üstad Necip Fazıl ile görüşme şansı bulduk. Bizi Bağlarbaşı'ndaki evinde karşıladı. Hayatından, eserlerinden ve Türkiye'nin dört bir yanında verdiği konferanslardan bahsetti, şiirlerini okudu. Harika bir sohbetti. Sebeb-i ziyaretimiz Orhan'ın ondan Atatürk ile ilgili bir kitap yazmasını isteyecek olmasıydı. Çünkü Arap dünyasının Mustafa Kemal hakkındaki bilgileri oldukça sınırlıydı. Üstad bu teklifi kabul etti. “Ben Türkçe yazarım, sen de Arapçaya tercüme edersin” dedi. Telif ve basım hususunda anlaştık ve bu tarihî ziyareti gerçekleştirmenin verdiği mutlu"lukla yanından ayrıldık. 1968 yılındaki görüşmemizin ardından kitabı bitirene kadar bir daha görüşmedik. Nitekim 1972 yılında bize Bağdat'ı ziyarete geleceğini haber veren bir telgraf yolladı. Onu havaalanında karşıladık, Orhan'ın evinde misafir ettik. Kendi el yazısıyla “Put Adam” adını verdiği kitap yanındaydı. Yaklaşık bir hafta içinde Orhan'la birlikte kitabı gözden geçirdiler. Sonra onu İstanbul'a dönmek üzere havaalanından uğurladık. Necip Fazıl'ın Orhan'a, “Kitaba benim adımı koyma, ‘Yazarı: Bir Türk Subayı' ibaresini kullan” dediğini hatırlıyorum. Mehmet Ali Orhan kitabı Arapçaya tercüme etti. Tabii Necip Fazıl'ın istediği gibi ismini koymadan. Aynı zamanda kitaba tercüman olarak Orhan'ın adı değil de Abdullah Abdurrahman ismi yazıldı.”

BAHÇELİ KADAR YÜZEYSEL BİR DETAY

 



Haberin başlığı şöyle: "Alparslan Kuytul'dan Mahir Ünal'ın görevi bırakmasına dair derin detay".

İlk iki paragrafta ise şu söyleniyor:

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul'un sosyal medya hesabından AKP'li Mahir Ünal'ın görevden ayrılmasıyla ilgili önemli bir paylaşım yapıldı.

Mahir Ünal'ın görevden alınmasının hükümetin üstünde bir olay olduğunu ve devlet müdahalesiyle görevden alındığını belirten Kuytul, sosyal medya hesabından şu ifadelere yer verdi:

Evet, Millî Gazete'nin internet sitesi Kuytul'un sözlerini haber yapmış.

Sözleri şöyle:

"2018'de ilk tutuklandığımda Mahir Ünal benimle ilgili televizyonda konuşurken; 'Alparslan Kuytul'a doğrudan doğruya devlet müdahalesi yapıldı.' demişti. Yani konu hükümeti de aşıyor demek istemişti. Şimdi gördüğüm kadarıyla yine konu hükümeti aştı, Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı."

*

Anlaşılıyor ki Mahir Ünal, "Alparslan'la hükümet olarak biz uğraşmıyoruz, devlet uğraşıyor" demek istiyordu.

Tamam da devlet kim? Ya da ne?

Anayasa'ya bakarsan devletin teşkilatı şu üçlüden (adına kuvvet diyorlar) oluşuyor: Yasama (Türkiye'de TBMM), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler).

Devlet, bunların dışında birşey mi?

Ya da şöyle soralım: Bunları aşan bir "devlet" mi var?

Görünmeyen bir devlet.. Haşa Allahu Teala'ya ait sıfatlarla nitelendirilen görülemez, dokunulamaz, la yüs'el (sorgulanamaz), fakat sizi gören ve size ulaşan, kaderinizi elinde tutan cismânîlikten uzak bir devlet.

Yürütme, yargı, yasama ne peki? Zebellâ gibi bakanlık binaları, tay'lar (Yargıtay margıtay), adı adalet olan saraylar ne?

Onlar devlet değil, onlar "hikmetinden sual olunmaz kadir-i mutlak devlet"in, devletlikten nasipsiz gölgeleri.

*

Türkiye'deki devlet fetişizmi putperestliğin bir türü durumunda.

Mahir Ünal'ın Kuytul'la ilgili sözleri muhtemelen Akparti'yi aklama gayesi taşıyordu; fakat gerçekte hükümetin acziyetinin, acziyeti değilse işbirlikçiliğinin tescili anlamına gelmektedir. 

Hukukî açıdan bakıldığında yasama, yürütme (hükümet) ve yargı dışında bir devlet gücünden söz etmek, anayasal düzeni kabul etmemek ya da yok saymaktır. Başkası değil.

Eğer böyle yasama, yürütme ve yargıdan bağımsız olarak devlet gücünü kullanan bir odak varsa, o, "paralel devlet yapılanması" niteliğini taşıyor demektir.

O, hükümeti aşan "devlet" değildir, hukuk dışı bir çetedir. Bir suç örgütüdür.

Eşkıyalığın katı ve sıvı değil, (görünmeyen) gaz hali demektir.

Varsa eğer böyle bir devlet, onu şımartanlar, yürütme (hükümet), yasama (TBMM) ve yargıdaki "paralel devlet çetesi"yle iltisaklı satılmışlardır.

*

Söz konusu haber şu cümleyle devam ediyor:

Kuytul'un "Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı" şeklindeki değerlendirmesi devlet içindeki derin ilişkilere dikkat çekmek istediği düşünülüyor.

Doğrudan "Biz böyle düşünüyoruz, böyle değerlendiriyoruz" demiyorlar, gazeteci ağzıyla "Düşünülüyor" diyerek topu taca atıyorlar.

Bu üslubun şirret ve azgın versiyonu Odatv adlı kanalizasyonun tekelinde. Kimsenin umurunda olmayan bir konuda bakarsınız ki "Falanın şu sözleri büyük tepki çekti" diye yaygara koparırlar, medyatik olma meraklısı bir iki çenebazı da konuştururlar, böylece "Ey millet ne duruyorsunuz, hemen büyük tepki gösterin!" diye amigoluk yaparlar.

Ancak, bu olayda "devlet içindeki derin ilişkiler"den söz etmek, sığlığı derinlik olarak görmek anlamına gelir.

Olay, Akparti'nin MHP'ye muhtaç olmasından kaynaklanıyor. MHP ise, konjonktürün sunduğu fırsatları değerlendirerek Akparti'ye "kayyumluk" yapma görevinin üzerine atlamış bir düzen/rejim partisi.

*

Habere dönelim.. Devamı şöyle:

Ayrıca Kuytul'un Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi'ndeki tutukluluğu devam ediyor.

Mahir Ünal, AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde katıldığı televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bugün önümüze şapkamızı koyup düşünelim, eğer bugün Türkiye'de işte Adnan Oktar gibi, eğer bugün Türkiye'de devletin doğrudan müdahale etmek durumunda kaldığı Alparslan Kuytul gibi ve bugün eğer Türkiye'de daha büyük oranda devleti ele geçirmek için harekete geçmiş FETÖ gibi yapılar varsa bunun temel sebebi dine ve dindarlara dönük baskıdır."

Türkiye'de Adnan Oktar gibi adamların, gerçek adı Eyyüp Fatih Şağban iken Fatih Nurullah adıyla şeyhlik taslayan soytarıların türemesinin nedeni bu rejim.

Kemalist tarikat şeyhi Haydar Baş'ın şımarık artist oğlu da (görüldüğü kadarıyla) tarikat şeyhi ve aynı zamanda parti başkanı.. Fakat kimse ona "Devleti ele geçirmeye çalışıyor" demiyor. 

Niye?

Cevabı hem Cübbeli'nin sakalı kadar uzun, hem de saçı kadar kısa..

*

İslam hukukunun (Şeriat'in) yürürlükte olduğu bir ülkede bir Adnan Oktar çıkmaz.

Bu rejimde ise "kedicik"leriyle havuz başında poz verir. Bu, onun "anayasal hakkı"dır.

Düzen de bundan memnundur. Çünkü Adnan Hoca, aydınlanmış çağdaş bir hocadır. (Bu noktada insanın aklına Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'nın hatıratındaki havuzlu sahneler geliyor.) Başörtüsü gibi "siyasal simge"lerle rejimi tehdit etmemekte, yanındaki kadınların havuzlu şovlarıyla çağdaşlaşma ve uygarlaşmanın zaferini ilan etmekte ve perçinlemektedir.

Ancak, Mahir Ünal'ın değerlendirmesi tam doğru da değil.

Bir defa, Alparslan Kuytul hareketi bir FETÖ olamaz. 

Olamazdı.

Çünkü devlet tarafından desteklenmiyor olduğu ortada..

Devlet tarafından desteklenmeyen hiçbir cemaat, tekke vs. fazla güçlenemez. 

Ha, bir tarikat mensubu başbakan da, cumhurbaşkanı da olabilir, fakat yine de onun mensup olduğu tarikat devlete hakim hale gelemez.

Bir gruptan üç beş kişinin bürokraside yer tutması da birşey ifade etmez.

Mesela II. Mahmud döneminde Halet Efendi bir dönem bütün gücü elinde toplamıştı, fakat kendisi Mevlevî olmakla birlikte bu, Mevlevî tarikatının devleti ele geçirmesi anlamına gelmiyordu.

Alparslan hiçbir zaman devleti ele geçiremezdi, geçiremez..

Buna gücü ve çapı yetmez.

FETÖ de devlet tarafından desteklenen bir hareket olmasaydı o kadar palazlanamazdı.

Devletin kurumları (daha doğrusu kurumlardaki işbirlikçiler ya da suç ortakları) tarafından desteklenmeyen hiçbir hareket gelişme gösteremez.

Göz yumulması bile yetmez, destek gerekir.

*

İşin komik tarafı başka..

İktidar partisinin grup başkanvekilinin bile "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" olmanın bedelini kısmî "dışlanma" ile ödediği bir Türkiye için "Türkiye yüzyılı" hülyaları kurmak, aç tavuk ve darı hikâyesini akla getiriyor.

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olman için öncelikle dünya kubbesinde yankı yapacak hoş bir sedaya sahip olmalısın, söyleyecek bir sözün, insanlığa sunacağın bir destanın olmalı. 

Hakkı söylemekten acizsen ve batıl karşısında hemen yelkenleri suya indiriyorsan seni kim ne yapsın?!

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovan bir köylülüğün "yüzyıl"ına kim nasıl umut bağlayabilir, bundan kim nasıl heyecan duyabilir?!.

Nasıldı o söz, "Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" müydü, neydi?


CUMHURİYETÇİ SAMİ, MAHİR ÜNALLAR'A KARŞI


 



Milletvekili Mahir Ünal'ın topu topu iki cümlesi yüzünden birileri kıyameti kopardılar. 

Öyle anlaşılıyor ki Kılıçdaroğlu gelecek seçimlerin hatırına bu toplara hiç girmek istemiyor, fakat, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için birşeyler söylemesi lâzım tabiî.

Saçının suçu olmamakla birlikte aklının biraz kısa olduğu görülen Meral Akşener ise (Ki siyasî akıl eksikliğini geçen seçimlerdeki cumhurbaşkanlığı adaylığıyla belgelemişti), Kılıçdaroğlu'ndan, özellikle de siyasî fosil Bahçeli'den rol çalma derdinde.

Bilgiç havalarda topa girenlerden biri de ukalalık sanatının zirvelerinden Prof. Sami Selçuk.

Bu vatandaş, 28 Şubat hukuksuzluk süreci sırasında yaptığı "hukuka saygı" vurgulu bir konuşma ile dikkatleri üzerine çekmiş, adam yerine konulmuştu.

Boş bir adam olduğu zamanla ortaya çıktı.

*

Bu vatandaş "Dil ve harf (devrimleri)" başlıklı bir yazı kaleme almış.

Yazısının bir cümlesi, spot olarak öne çıkarılmış.

Şöyle:

Dil ve harf devrimlerine sataşanların bilgilerini gözden geçirmelerini, Mecelle ile Türk Medeni yasasını, Atatürk’ün Türk öğrenciler için –ki sataşanlar için de- yazdığı matematik kitabını okumalarını önemle salık veririm.

Prof. unvanı almış bir hukukçunun bu kadar budalaca ve boş bir cümle kurabilmesi için ahmaklık katsayısının kaç olması gerekir, Atatürk'ün matematik kitabında bunun da cevabı var mı?

Yazar, bu aptalca cümlesiyle şunu demek istiyor: Mecelle'nin dili ağırdır, Medeni Kanun ise anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır.

Bu doğrudur, fakat kanunlar söz konusu olduğunda mesele sadece dilinin anlaşılır olması mıdır?

Adil ve hakkaniyetli bir kanun metninin dili ağır olduğunda, diktatörlüklere özgü zalimane bir yasa da anlaşılır olduğunda, ikincisi birincisine tercih mi edilir?

*

Sen tutup kendi toplumunun gelenek ve göreneklerini bir tarafa atıp yabancı bir toplumun yasalarını aldığında, kendi toplumsal yapını gözardı ettiğinde, yeni kanunun dili sade diye onu göklere çıkarman mı gerekir?

Sen İsviçreli misin ki onların kanununu aynen kopyalıyorsun, senin kendine özgü bir toplumsal yapın ve ona uygun bir kanunun yok mu?

Böyle birşey aslında dolaylı olarak bütün dünyaya şunu ilan etmek anlamına gelir: Biz millet olarak toptan akılsızız, kendimize uygun bir yasalar demeti bile oluşturamadık, Afrika'nın ilkel yamyamlarının medeniyetle karşılaşınca onları aynen taklit etmeleri gibi kendimizi yamyam bir millet kabul ederek İsviçreliler'den medenîliği öğreniyoruz.

Adamın kanununu aynen aldığında verdiğin örtük mesaj ancak bu olabilir.

Buna örtük bile denilmez, açık mesajdır.

Türk milleti tarihinin hiçbir döneminde bu kadar aşağılanmamıştır.

Ve zannediyorum hiçbir toplum Sami Selçuk örneğinde olduğu gibi bu kadar ruhsuz, köksüz, taklitçi, Batı karşısında aşağılık duygusundan ne yapacağını bilemez hale gelmiş ukala okumuşlara sahip değildir.

*

Adam bir de tutmuş Atatürk'ün matematik kitabından bahsediyor.

Atatürk matematikçi miydi, matematik alimi miydi?

Batı'ya cebiri filan müslüman alimlerin öğrettiği, matematik bilimine önemli katkılar yaptıkları biliniyor, peki Atatürk matematik bilimine nasıl bir katkı yapmış?

Geçelim..

Sami Selçuk'un yazısı şöyle başlıyor:

Atatürk’ün kültür devriminin en önemli iki kesimine, dil ve harf devrimlerine bilgi yetersizliği yüzünden zaman zaman karşı çıkılıyor. Son günlerde bu durum bir kez daha yaşanmıştır.

Şimdi geliniz, bunlar üzerinde hep birlikte düşünelim.

Adamda özgüven tavan yapmış, kendisinden başka herkesi bilgi yetersizliği ile suçluyor.

Ancak, yazısını okuduğumzda asıl bilgisiz olanın kendisi olduğunu görüyoruz. 

Karşılaştığımız şey yetersiz bir muhakeme, sığ bir tefekkür.. Gerçi buna tefekkür demek için bin şahit lazım.

Yazdıklarının önemli bir bölümü malumu ilam kabilinden lüzumsuz gevezelik. Mesela yukarıya aldığımız cümlelerinden sonra şunu diyor: Dil, toplumsal yaşamın kaçınılamaz sonucu ve vazgeçilemez aracıdır. Kısaca “dil olmasaydı, uygarlık olmazdı”.

Bu türden herkesin bildiği genel geçer lafları hukuk terimleri konulu bir vaaz izliyor.

Ancak verdiği örneklerle savunduğu iddiayı çürüttüğünün farkında değil. 

Mesela yasalarda savcıların mütalaası için "sonuç" ya da "görüş" yerine "karar" deniliyormuş. Halbuki bunun yanlışlığını hukukçu olmadığı halde Márquez bile biliyormuş. 

Araya bir Marquez karpuzu sokuşturacak ki entel olduğu anlaşılsın. 

Kararı ancak hakimin vereceğini köylü dayı da bilir, fakat savcının mütalaasına karar denilmesini de "kafaya takmaz", mecazi manada kullanılıyor diye düşünür. 

Ancak, bu tür örnekler, Sami Selçuk'un dil devrimi denilen işgüzarlıkta gördüğü faziletlerin serap olduğunu da ispatlıyor. 

Bu aslında dilin katledilmesi, güdükleştirilmesi, fakirleştirilmesidir. 

Bir "karar" kelimesini alıyor, on tane başka kelimenin canına okuyorsun. Al sana dil devrimi!

*

Sami Selçuk, bu tür lüzumsuz malumatfuruşluklardan sonra bir de şu gülünç lafları yazmış:

Bir ABD’li öğrenci, üniversite öncesi öğrenimi sırasında evreni 72.000 sözcükle algılamaya başlamakta, onu Alman, Fransız, kısaca Avrupalı öğrenciler izlemektedir. Suudi Arabistan’da bu sayı 12.700’dür. Ülkemizde ise, üniversite öncesi bir Türk öğrencinin karşılaştığı bu sayı, 6.000 sözcüğün altındadır. Yani Suudi Arabistanlı öğrencinin yarısına bile ulaşılabilmiş değildir. Bunun anlamı açıktır: Üniversite öğrencisi bir Türk çocuğu, evreni aynı düzeydeki ABD’li öğrencinin ancak on ikide birine, Suudi Arabistanlı öğrencinin ancak yarısına ulaşabilen sözcüklerle, kavramlarla algılamakta, yorumlamaktadır.

Sen ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hayatında hiç 50'ye, 100'e kadar bile saymamışsın.

Hiçbir ABD'li öğrenci "üniversite öncesi öğretimi" sırasında evreni 72 bin kelime ile algılamaya başlamaz. 

Bu, sahip olduğu sözlükteki kelime sayısıdır. 

Ders kitaplarındaki kelimelerin envanteri çıkarılsa taş çatlasa 5 bin kelime ile karşılaşılır. 

İngilizce sözlükteki kelimelerin hepsi İngiliz milletinin kendi ürettiği kelimeler de değildir. 

Türkiye'deki dil devrimine gelince, bu devrim denilen yıkım Türkçe'yi fakirleştirmiştir. 

Cumhuriyet ilan edileli 100 sene olmuşsa ve sen dil devrimi yapmışsan, ve de dilinin fakirliğinden şikayet ediyorsan, aslında dil devriminden şikayet ediyorsundur.

Sami efendi bunun bile farkında değil.

*

Sami Selçuk'un yazısı bu minvalde naif laflarla devam ediyor. Mesela şöyle diyor:

Açık büyüktür. Bu açığı kapatmak zorundayız. Bunun yolu da bellidir: Yunus Emre’lerden esinlenerek, üretken Türkçemizin köklerine inerek Türk çocuğunu, onun beynini düşünmeye kışkırtan yeni sözcükler, terimler ve kavramlar üreterek beslemektir; ...

Şurası doğru, Türkçe'nin kelime dağarcığı yaşatılmalı, bin yıllık, belki binlerce yıllık kelimelerin kaybolmaması için çaba sarfedilmelidir. 

Ancak Yunus Emre gibi hareket edeceksen, onun kullandığı kelimelerin de önemli bir bölümünün Arapça ve Farsça olduğunu unutmaman gerekir. 

Ayrıca, onun kullandığı Türkçe'yi de tam anlıyor değiliz. Mesela "Söz ola kese savaşı, söz ola bitüre başı" mısraındaki "baş", yara demektir, kafa ya da kelle değildir. Atasözlerimizde de benzer bir durum yaşanıyor, mesela "Su uyur düşman uyumaz" sözündeki su, asker demektir, subaşı kelimesi de oradan geliyor. Yani "Asker uyur, düşman uyumaz".

*

Sami Selçuk'un düşünmeden yazmayı başarabilen sıradışı bir yetenek olduğunu şu ifadeleri de ispatlıyor:

Anadiliyle öğretilmeyen felsefe ve bilim, elbette hukuk da, ruhsuzlaşır, cansızlaşır, özsüzleşir. Geriye kalan iskeletin adı, artık bilim değil, insanı dünyaya yabancılaştıran ve sıradanlaştıran bir tekniktir. Böyle bir ortamda ise hukuk bilimiyle kotarılmış bir “kültürel topluluk” değil, artık sadece bir “doğal topluluk” vardır. O kadar. Oysa Türk hukukçusu, yaşadığı toplumun ve de çağın insanı olmak zorundadır.

Görüldüğü gibi "kültürel topluluk" ve "doğal topluluk" ayrımı yapıyor. 

E peki muhterem kardeşim, İsviçre'den kanun ithali söz konusu olduğunda neden bu millete "doğal" yaratıklar zümresi muamelesi yapıyorsun da onun bir "kültürel topluluk" olduğunu unutuyorsun? Evet neden?

Türk hukukçusu yaşadığı toplumun ve de çağın insanı olmak zorundaysa, neden kanununu İsviçre'den alıyor?

Kime kanun yapıyorsun, İsviçrelilere mi?

Bay Selçuk, parlak cümleler kurabiliyor olmak, düşünüyor olmak anlamına gelmiyor. Bu parlak laflara kırıntı kabilinden de olsa, bir tutamcıktan ibaret de kalsa tutarlılık eklemekte sayısız faydalar vardır. Hem boşuna yorulmamış, mürekkep israf etmemiş, hem de okurlarınızın zamanını heder etmemiş olursunuz.

*

Sami Selçuk'un duran bir saatin günde iki kez doğru zamanı göstermesi türünden doğruları da yok değil.

Ancak, doğruları, hatalarının yanında devede kulak, hatta bir kıl..

Yazısını ilgisiz malumatfuruşlukla uzatması da cabası. Mesela bir kanun maddesindeki "veya" yerine "ve" kullanılmasından kaynaklanan hatayı uzun uzun anlatıyor, onda bile suçu "ve" bağlacını doğru kullanamayan yasa yapıcıya değil neredeyse "ve" bağlacına buluyor. Çünkü "ve" bağlacı Arapça'dan gelme, Türkçe kökenli olsaydı sorun olmayacaktı.

Her neyse..

Selçuk, yazısına şöyle bir vecize ile deam ediyor:

O harf devrimi ki, Atatürk’ün gerçekleştirdiği Medeni Yasa’nın İsviçre’den alınmasıyla birlikte yapılan köklü iki büyük devriminden biridir. Bu yüzden herkesi şaşırtmıştır. Şaşıran devler arasında Jacques Der­rida bile vardır. Bu nedenle harf devrimini “yazılı külliyatın ötesi/aşımı” (translitération) diye adlandırmıştır, ünlü düşünür. 

Evet, Atatürk'ün yaptığı şey, aklı başında herkesi şaşırtmıştır. 

Yazarın Derrida'yı "dev" olarak nitelendirmesine gelince, kendi cüceliğini ve ruhuna işlemiş olan aşağılık duygusunu bundan daha iyi ifade edemezdi. Derrida efendi buna "ötesi/aşımı" değil "çiğnenmesi" deseydi daha yerinde bir laf etmiş olurdu. 

Ancak, Sami efendinin bu lafa olan hayranlığı onun zekâ düzeyini anlamak bakımından gayet aydınlatıcı.. Başka söze hacet yok. 

Yazarın yukarıdaki ifadelerinin devamı, zekâsının derinliklerini (ya da çukurlarını) anlamak bakımından daha da aydınlatıcı:

Evet, Arap harflerinden Latin harflerine geçiş, bir halk için sıradan bir harf çevirisi, aktarımı, değişimi değildir. Bir halkın ürettiği yazılı metinlerin, külliyatın da ötesine geçmedir, bunları aşmadır. Dolayısıyla köklü bir değişimdir. Bu yüzden de kültürel etkisi çok köklüdür. Zira bilindiği üzere, Latince kökenli “trans” ön eki çoğu kez “ötede”, “ötesinde”, “aşma”, “arasında” anlamlarına göre sözcüklere yeni bir anlam katmaktadır.

Aferin, sen yazmasaydın bunun köklü bir değişim olduğunu kimse anlayamayacaktı. 

Sen geldin bizi aydınlattın. 

Allah'tan ki Latince'de "trans" kelimesi var, hafazanallah Latince'de bu kelime olmasaydı biz Atatürk'ün yaptığı işin mahiyetini kavrayamayacak, alık alık bakacaktık. 

Umarım Sami efendi "dev"lere özenen zekâsının bu büyük buluşu için bir madalyayı (ya da Nobel'i akla getiren bir ödülü) hak ettiğini düşünmüyordur.

*

Sami efendiye bak, bu ülkenin "aydın" geçinen zerzevatının seviyesini anla.. Üstelik bu adam en akıllılarından.. En akıllısı Deli Bekir diye başlayan atasözünü hatırlamamak elde değil.

İşin daha gülünç tarafı şu: Sami efendi bu "trans" kelimesi için tam dört satır kaynak gösteriyor. Ve tam dört tane kitap adı veriyor: Le bon usage, grammaire française; Dictionnaire alphabétique / analogique de la langue française; Nouveau dictionnaire éty­mologique et historique; Dictionnaire des synonymes de la langue française.

Derin adam..

Kendi çapında bir dev..

Aşağılık kompleksi, basitlik, yüzeysellik, tutarsızlık, düşüncesizlik ve lüzumsuz gevezelik alanında Himalaya cesametinde bir dev.

Trans kelimesi de az buz birşey değil.. "Sen neymişsin be trans abi!" desek yeri.

Trans trans olalı böyle zulüm görmüş müdür?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."