Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
BU, İYİ
SEFER- ZAFER EDEBİYATI (YOLDA OLMAK MI, HEDEFE VARMAK MI?)
Son zamanlarda klavye kahramanlarının çok tekrarladığı
sözlerden biri şu: “Seferle emrolunduk, zaferle değil.”
Bazı “artist”ler de “Amacımız bir yere ulaşmak
değil, yolda olmak” filan gibi laflar ediyorlar.
Doğru diyorlar, fakat bu sözleri tekrarlayan
“artist”lerin (özellikle de çok tekrarlayanların) yanlış yerde durduklarını
görüyoruz.
Böyle konuşuyorlar fakat tavır ve hareketlerine
bakıldığında tek dertlerinin “sefersiz, yolsuz, kestirmeden zafer”
olduğu anlaşılıyor.
Bir başka deyişle, “yolu terk ederek zafer kazanma”
derdindeler: Yolsuz, yolsuzlukla malul zafer.
Davranış ve tutumları, sözlerini yalanlıyor.
*
Açalım..
Bizim yapmamız gereken, İslamî hakikatleri açık
ve net bir şekilde duyurmak olmalıdır.
Tebliğle, gücümüz
ölçüsünde “iyilikle emredip kötülükten men etmek"le sorumluyuz, hidayet vericiler
değiliz.. Şayet hakkı ve hakikati olduğu gibi dosdoğru söylemiyor, lafı eğip
büküyorsak, hidayet yolundan sapmışız demektir.
İslamî gruplardaki sapmaların çoğunun nedeni, tebliğ
ve davet faaliyetinde bulundukları çevrelere İslam’ı sözde sevdirmek için bazı
hakikatleri saklamaları ve “sulandırma”larıdır.
Halbuki onlar için gerekli olan, hakikatleri
söyleyip vebalden kurtulmaktan ibarettir.
Fakat onlar, “yolda olma”yı değil, hedefe ulaşmayı
(tebliğ adını verdikleri faaliyetin başarısını ve zaferini) önemsiyorlar.
Bir süre sonra, anlattıkları eksik gedik ve
güdük İslam, onların “dava”larının (davetlerinin) esası haline geliyor.
Ve bu çarpık davaları uğruna İslam’ı “tam” anlatanları
hedef almaya başlıyorlar.
“Allah
dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu
(muhafaza edici) kılmadık. Sen onların (onları savunup kurtarma konumunda olan)
vekili de değilsin.” (En’am,
6/107)
“Seninle tartışmaya girişirlerse,
de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Ve
yine, kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm’ı kabul
ettiniz mi?' Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz
çevirirlerse sana düşen, ancak tebliğdir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.”
(Âl-i İmran, 3/20)
*
Biraz daha açalım..
“Efendim falancalar devletçi,
filancalar Türkçü, feşmekanlar Kürtçü, beriki demokrat,
öteki Atatürkçü, diğeri laikçi, o yüzden bunların da
hoşuna gidecek şeyler söylemeliyiz, rahatsız olacakları hakikatleri dile
getirmekten kaçınmalıyız” diyorsan “ana yol”u (sırat-ı müstekîmi) terk etmiş,
kestirme bir yan (batıl) yola sapmışsındır.
Derdin böyleleri tarafından “dışlanmamak”, onlara
şirin görünmek ise varmak istediğin hedefin “kişisel, kliksel
(grupsal/çetesel) kazanımlar sağlamak” olduğu anlaşılır.
Doğruyu ve gerçeği yerine göre kavl-i leyyin (yumuşak
söz) ile ifade etmek başka şey (Ki yerine göre kılıç devreye girer), doğrulara
yanlışları da eklemek (hakkı batıla karıştırmak) ve hakikati (yanlış
yorumlanmaya açık biçimde) zemininden kaydırarak dile getirmek başka şeydir.
İslam’a davette önceliği, Allahu Teala’ya iman
ve O’na şirk koşulmaması hususu oluşturur.
Şirk koşulmaması, birey, topluluk (mesela devlet) ve
nesnelere (mesela vatan) “Allah’a bağlanır gibi” bağlanmamak,
onları “vazgeçilmez” olarak görmemek demektir. (Hz. İbrahim aleyhisselam
vatanını da, ulusunu da, devletini de terk etti.)
Allahu Teala’nın, peygamberi Hz. Muhammed
Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirdiği ilkeler (ve
Hz. Peygamber s.a.s.’in yaptığı inkılaplar) ile Ali Rıza oğlu Mustafa’nın
(şu kendisine “Türkler’in atası” anlamında Atatürk soyadını
layık gören şahsın) ilke ve inkılapları çatıştığı ve çeliştiğinde ikincisini
tercih edenler, müşriktirler, şirk koşmaktadırlar.
“İkisini bir arada beraber götürmeye, aralarında bir
denge kurmaya çalışalım” diyenler de müşriktir.
Ortak koşmak zaten bu uzlaşı ve paylaşımdan ibarettir.
*
Evet, “yolda olma” edebiyatı yapmak kolay da, “yolda
olmak ve kalmak” azim ve sebat istiyor.
Siyasetten örnek verelim: İktidar olmak ya da
iktidarda kalabilmek, “düzenin nimetleri”nden tepe tepe yararlanabilmek
için Atatürkçülük yapmak, (İslamî açıdan) “sefersiz-yolsuz
zafer” peşinde olmaktır.
"Yol"u terk etmektir.
Bir başka deyişle dünya için ahireti satmaktır.
Bunun bir adım sonrası, “yoldan sapmayan”lar ile
uğraşmak, onların kendileri gibi yoldan çıkması için seferber olmaktır.
“Sırat-ı müstekîm” (doğru yol) üzere olmak,
(Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi) “kendilerine gazap olunanlar (Yahudiler)
ile dalalete düşenlerin (Hristiyanlar’ın)” sıratı üzerinde olmamak, “Allahu
Teala’nın (hidayetle) nimetlendirdiği” peygamberlerin (şirksiz, hak olan)
sıratı (yolu) üzerinde olmaktır.
Yahudi ve Hristiyanlar’ın yoluna “çağdaş
uygarlık düzeyi” (muasır medeniyet seviyesi) adını verip onların
peşinden gidiyorsan, yoldan çıkmışsın demektir.
Evet, “muasır medeniyet” diyerek Yahudi ve
Hristiyanlar’ın yolunu (şapkasına kadar) örnek alan Atatürkçülük de
yoldan çıkmak demektir.
İslam açısından durum budur. İslamcı (İslam taraftarı,
müslüman) olmayanlar bu sözlerimizi üzerlerine alınmasınlar.
*
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması oldu:
"Cumhuriyeti balo
salonlarına hapsedenlere, cumhuriyet adına bu ülkede yıllarca cumhur karşıtlığı
yapanlara, velhasıl cumhuriyeti tapulu mülkü gibi görenlere bu tarihi yıl
dönümünün nasıl idrak edilmesi gerektiğini gösterdik. Gazinin mirasına
sahip çıkanlar millete efendilik taslayanlar değil 85 milyonun
tamamına hizmetkarlık yapanlardır. Biz işte bunu başardık. Kadro
Atatürkçüleri yıllarca bu ülkeyi ikinci sınıf demokrasi ve ekonomiye
mahkum etmişlerdir."
(https://m.t24.com.tr/haber/kabine-toplantisi-sona-erdi,1136752)
İslam’ın doğru yolu (sırat-ı müstekîmi) açısından
bakıldığında bu sözler sağlam bir duruşa karşılık gelmiyor.
“Muasır medeniyet”ten (çağdaş uygarlıktan) söz
ederek Batıcılık (Ki yahudi-hristiyan uygarlığı demek oluyor)
yapan, onları “şapka”larına kadar taklit edip bu taklitçiliğini millete dayatan
“Gazi’nin mirası”nın, “Allahu Teala’nın nimet verdiklerinin yolu” ile bir
ilgisi yok.
*
Yeri gelmişken, Gazze ile ilgili
açıklaması çerçevesinde takdir ve teşekkürü hak ettiğini söylediğimiz Bahçeli’nin
de “yol” meselesinde tekdir ve teessüfü hak ettiğini belirtelim.
Haber7.com’un haberine
göre Bahçeli TBMM’deki grup toplantısında parmağındaki “yüzüncü yıl yüzüğü”nün
tanıtımını yapmış.
(https://www.haber7.com/guncel/haber/3363889-mhp-lideri-bahcelinin-100-yila-ozel-yuzuk-ve-rozeti-dikkat-cekti)
"Devletin adı Turan'dır, Göktürk'ler var, kurt var,
Orta Asya var, her şey var" demiş.
Herşey var da, İslam yok.
İslam, atalarla övünmeyi, cahiliye dönemini
(İslam öncesi dönemi) yüceltmeyi yasaklamıştır.
Cahiliye dönemi sadece Araplar’a özgü değil.. Türk’ün,
Kürt’ün, İranlı’nın İslam’dan önceki dönemleri de cahiliyedir.
Bu cahiliyede, “gazaba uğrayan, gadap olunan”
Yahudiler’e özgü “üstün ırk” davası da bir nebze var.
Damarlardaki asil kan edebiyatı buna karşılık geliyor.
Hiç kimsenin kanının diğerine üstünlüğü yok, hepsi
ortak babamız Hz. Adem’e dayanıyor.
Fakat Yahudiler, İsrail’in (Hz. İbrahim oğlu İshak
a.s.’ın oğlu Yakub a.s.’ın) torunları olma hasebiyle kendilerini üstün
ve asil görüyorlar.
Gazaba uğramalarında ve bugünkü azgınlık, taşkınlık ve
zulümlerinde bu (enaniyet ve kibirden ibaret) asalet davasının da
rolü var.
Evet, ırk (soy sop) davası, hadîs-i şerîflerde de
belirtildiği gibi, cahiliye kalıntısıdır.
Kurtçuluğa gelince.. Kurt, bir totemdir..
Kurtlar, "Allahu Teala'nın nimetlendirdiği"
ve yolları üzerinde olmamızı istediği bir topluluk değil.
Allahu Teala'nın ahsen-i takvîm üzere yarattığı,
(melekleri bile secde ettirdiği) Adem a.s.'ın soyundan gelen, eşref-i mahlukat
olan "insan"a "kurtçuluk" yakışmaz.
İslamcılık yakışır.
(İlk yayın tarihi: 1 Kasım 2023)
HİKMET VE "KADERİN ADALETİ" PENCERESİNDEN İRAN-ABD VE GAZZE-İSRAİL ÇATIŞMASINA BAKIŞ
Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın son yazısının başlığı hayli
iddialı:
“Olaylara ibret ve hikmet
nazarıyla bakabilmek”.
Sanırsın ki yanı yöresi, cebi kuşağı hikmetle dolu, cömertçe
dağıtıyor.
Gerçekte, yazdıklarıyla kendisi ibret konusu haline
geliyor, farkında değil.
*
Bu arkadaşın bazı yazılarına daha önce de değinmiştik..
Mesela ashabdan Amr ibnü’l-As r. a.’in Rumlar’la (Batılılar’la) ilgili
bazı övücü ifadelerini, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e ait hadismiş gibi aktarmış
olduğunu dile getirmiştik.
Bu
hatasını köşesinde düzeltmesi gerekirdi, düzeltmedi.. Böylece, yalan hadîs
uydurma konumuna düşmüş oldu.
Yazılarında
çok sık hata yapıyor.. (Hatasız kul olmaz, hepimiz hata yapıyoruz, fakat
hatamız deliliyle ortaya konulduğunda düzeltmeliyiz.)
Yanlış
öğreniyor, yanlış hatırlıyor, ve yanlış yazıyor.
Mesela
“Korsanlara karşı Hızır’ın gemisine
binmek” başlıklı yazısında şunu diyordu:
“Musa ile Hızır aleyhisselam
bir gemiye buyur ediliyor. Hızır geminin altında delik açıyor. Musa
Aleyhisselam mahut haliyle celalleniyor ve kendilerini gemiye alan hayır
sahiplerine böyle mi mukabele etmek gerektiğini soruyor. Hızır Aleyhisselam
bunun nedenini şöyle açıklıyor: Arkalarında korsan bir gemi var. Sağlam
gördükleri gemilere el koyuyorlar. Ben de ayıplı görsünler de gemiye
ilişmesinler diye bu deliği açtım diyor.”
(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2025/02/07/korsanlara-karsi-hizirin-gemisine-binmek)
Bir defa, gemi sahipleri, hayrına yolcu taşıyan kişiler
değil.. Geçimlerini denizden sağlayan yoksul kimseler..
Arkalarında “korsan bir gemi” de yok.. “Gâsıp bir kral” var: “…
ve kâne verâehum melikun
ye'huzu kulle sefînetin ğasben.”
*
Son yazısında bol keseden dağıttığı hikmetlere gelelim.
Sözlerine şöyle başlamış:
“Şimdi içimizdeki bazı aklı
evveller çıkmış şöyle diyorlar: Eskileri kurcalamayın. Şimdiki sahneye
odaklanın! Sanki ikisi birbirinden kopuk ve arada asırlar varmış gibi! Heyhat!
Kendilerini şöyle avutuyorlar: Allah zalimi başka bir zalimle bertaraf
etmez! İran muhabbetiyle bu ihtimali peşinen
dışlıyorlar.”
(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2026/04/05/olaylara-ibret-ve-hikmet-nazariyla-bakabilmek)
“Hikmet” sahibine bakın, lafa iftira ile başlamış..
“Allah zalimi başka bir zalimle bertaraf etmez!” demiş olan
kim, ismini ver de biz de bilelim!
Kafadan uyduruyor.. Sebebi ise devasız İran düşmanlığı..
Fakat zeytinyağı gibi üste çıkıp başkalarını “İran muhabbetiyle” bir ihtimali
peşinen dışlamakla suçluyor.
*
İmdi, bazı durumlarda “eskiler kurcalanmaz”.
Kurcalanamaz.
Mesela Doç. Sinan Ateş
cinayetini alalım.. Hanımının itiraflarından biliyoruz ki Sinan Ateş de
geçmişte bazı zulüm ve haksızlıklara alet olmuştu.. Ancak, Sinan Ateş cinayeti
davası görülürken bunlar olaya dahil edilemez. (Edilmesi için, cinayeti
işleyenlerin geçmişte maktulden zarar görmüş olmaları gerekir.)
Olayımızda İran, kalkıp Atlas Okyanusu’nu geçip New York’a,
Boston’a filan saldırıyor değil.. Öteden beri İran hep ABD’nin zulmüne uğramış, baskısına maruz kalmış durumda..
(Bu, İran’ın başkalarına hiç zulmetmemiş olması anlamına
gelmiyor. Fakat, İran’ın bugünkü mağduriyeti, geçmişteki
sabıkası üzerinden haklı, meşru ve makul gösterilemez.)
*
Yazar, bunun arkasından ABD
avukatlığına soyunuyor:
“Bu kelamda Mutezile
anlayışını yansıtıyor. El emru unfun. Yani öncesi yok. Süreç ve sorumluluk yeni
başlıyor! Halbuki Amerikalılar için böyle düşünmüyorlar.”
İlk cümle bazılarına anlamsız gelebilir: Kelam kelimesiyle
kastettiği şey, Kelam ilmi.. (Ne
alâka demeyin!.. Arap medyasını takip ediyor, orada okuduklarını yazılarında
aktarıyor. Böylece ortaya sapla samanı karıştıran yazılar çıkıyor.)
Dertlendiği şeye bakın! Birileri İran için böyle
düşünüyorlarmış.. Zavallı Amerikalılar
için ise öyle düşünmüyorlarmış.
Nerden biliyorsun?
ABD’nin haksızlığa uğradığı, zulme maruz kaldığı bir olay göster,
birlikte kınayalım.
“Atma Recep, din kardeşiyiz” diyeceğiz de, adın Recep değil.
ABD avukatlığı yapmaktan utanmıyor musun?
*
Yazar şunları da diyor:
“Bugün ise organize olmayan
ehl-i sünnet mensupları İran karşısında kırılgandır. Onunla kolay kolay başa
çıkamaz. Bu nedenle de İran, cinsinden bir düşman ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu kaderin bir cilvesidir. Eskiler buna 'el cezau min cinsi'l amel'
demişlerdir. Dolayısıyla burada mahza bir hikmet var. Allah mazlumları kayırır,
zalimler arasından çekip alır. Sevseniz de sevmeseniz de durum böyledir. Burada
zalimi zalimle karşılaştırmaya karşı çıkıyorlar ve taraflardan birinin Müslüman
veya en azından bidat ehli olduğunu hatırlatıyorlar. Onun karşısında da gayri
Müslim bir güç olduğunu hatırlatıyorlar. Zehi gaflet! Bu eşleştirme meramı
perdeleyen eksik bir değerlendirmedir.
“Lübnanlı Sünni ulemadan
Hasan el Mu'rib'in dediği gibi Allah bir zalimi başka bir zalimle bertaraf
eder, def eder. Tarihte buna dair birçok misal ve örnek vardır. Ayette 'Allah
insanları birbirleriyle def etmeseydi, savuşturmasaydı yeryüzü fesada gark
olurdu' buyrulmaktadır.
“… Bugün isimleri ne olursa
olsun iki zalim karşı karşıyadır. Cinsleri farklı olan piton ile timsah
karşılaşması gibi farklı sıfatlarla birbirlerini pert ediyorlar. Allah
zalimleri birbiriyle söküyor. Valluhu galibun ala emrihi ve lakin ekseren nasi
la ya'lemun. Zalimleri sadece
kimliklerinden biriyle eşleştirmek bizi sağlıklı değerlendirmeye götürmez! İnsanlar hikmet nazarıyla bakmayınca
olaylardan ibret de alamıyor. Takıntılı ve saplantılı bir biçimde kendi
ezberlerini tekrarlıyorlar.”
*
Böylece yazar, “İran’a
oh olsun, ABD’nin elleri dert görmesin” demiş oluyor.
Keyfi yerinde..
Birtakım doğruları kendi bakımsız, çarpık, eğri büğrü ve çelimsiz “hikmet”i için
kurban ediyor.
İmdi, hayatta yaşanan herşey, bir zalimin başka bir zalim
eliyle cezalandırılması veya def edilmesi olarak yorumlanamaz.
Olaya böyle bakarsanız, İsrailoğulları’nın öldürdükleri peygamberleri de “ektiklerini
biçen” zalimler olarak göstermiş olursunuz.
Yurtlarından sürgün edilen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve
sellem) ile Mekkeli ilk müslümanları da..
Aynı şekilde, zulmen şehid edilen Ashab-ı Uhdud’u da:
“O mü’minlerden, başka bir sebeple değil, sadece
karşı konulmaz kudret sahibi ve her türlü övgüye lâyık olan Allah’a iman
etmelerinden ötürü nefret edip, intikam alıyorlardı.” (Bürûc, 85/8)
Belaya
maruz kalan herkes, her zaman, “zalim” olduğu için bunu yaşamaz:
“Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan bir fitneden sakının ve bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfal, 8/25)
*
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, 'Allah'a îmân ettik' der, fakat Allah uğrunda bir eziyete uğranıldığı zaman,
insanların verdiği sıkıntıyı Allah'ın azâbı gibi tutar! Şânım hakkı için, eğer
Rabbinden (size) bir yardım (bir zafer) gelirse, (onlar) mutlaka 'Şüphesiz biz
sizinle berâberdik!' diyeceklerdir. Allah, âlemlerin sînelerinde bulunanları en
iyi bilen değil midir?!” (Ankebut, 29/10)
Allahu Teala kulları hayırla da, şerle de imtihan eder:
”Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak
sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.”
(Enbiya, 21/35)
“Celâlim hakkı için, mallarınız ve canlarınız
husûsunda imtihan olunacaksınız ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden
ve şirk koşanlardan şüphesiz (size ağır gelen) birçok eza (incitici, kırıcı, suçlayıcı ve aşağılayıcı sözler) işiteceksiniz!
Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, artık şüphesiz ki bu,
azmedilecek (kararlı sabra lâyık) işlerdendir.” (Al-i İmran, 3/186)
*
Mustafa
Özcan tipi “hikmet”e göre, şunu düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala, zalim İsrail ile bir başka zalimden, Filistinliler’den
ve özellikle de Gazze’den intikam
alıyor.
Otur,
keyifle izle!..
Hatta
İsrail’le açıkça ya da el altından ticaret yap, cüzdanını doldur..
Öyle
ya, “kader”deki “hikmet”le muaraza mı edeceksin!
(Burada
şunu da belirtelim:
Bu,
bütün Filistinliler’in ve Gazzeliler’in pir ü pak olması anlamına gelmez..
Gazze’de şu anda bile İsrail hesabına
terör estiren çeteler ve ajanlar mevcut.. Geçmişte de Filistinliler
İslamcılıktan ziyade solculukla tanınıyorlardı.
Şu
anda nasıl genelde Filistinliler ve özelde Gazzeliler arasında MOSSAD’a çalışan ajanlar da varsa,
geçmişte de Yahudiler’e sempati duyan ve arazi, arsa, tarla, bahçe, ev vs.
satanlar da vardı.
Toptancı
düşünmeyelim..
Ancak
bu, İsrail-Filistin/Gazze ihtilafında tutup bütün sorumluluğu “kader”in “hikmet”ine
yüklememizi, “Gazzeliler hak etmeselerdi bunlar başlarına gelmezdi” dememizi
gerektirmez..
Bununla
birlikte, bir müslüman olarak Gazzeliler için elini taşın altına koymayan “müslüman”
ülkelerin “içinde yaşadığı rejimden memnun” tuzu kurularının suçu Allahu Teala’ya
attıklarına, “Allah niye buna müsaade
ediyor?” diye konuştuklarına da şahit olunabiliyor.
Şahsen
böyle birine rastladım.
İşte
böylesi tiplere, Allahu Teala’nın takdirinde hikmet olduğu Allahu Teala
hesabına hatırlatılabilir, fakat ABD ve İsrail hesabına ve de “elini taşın altına
koymayan beleşçi rejimler” yararına “kader” istismarı yapılamaz.)
*
İnsanın
kendi başına gelen bela ve musibetlerde (zalimi mazur görmemekle birlikte, "kadere rıza" ve "sabır" çerçevesinde) “kaderin adaleti”ni ve “Allahu Teala’nın
kaza ve kaderindeki hikmeti” hatırlaması iyidir, fakat kendisi dışındaki
dünyaya bakarken zalim-mazlum ayrımı
yapmadan her iki tarafı da“zalimler kompartımanı”na yerleştirmesi “hikmet” değildir.
Eyyamcılık
ve konformizmdir.
Hikmetten
nasipsizliktir.
Zulme yardakçılık ve "zalimin hınk deyiciliği"dir.
BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!
Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında, Şeyhülislam Must...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...