ASLAN POSTU GİYEN EŞEK GİBİ "VELÎLERİN SONUNCUSU" MASKESİ TAKARAK İNSANLARI ALDATAN ZAMPARA SAPIK

 


Lokman Suresi, 18. ayet


 

Onun kitaplarında, özellikle döneminde yaşadığı ve fikir alış-verişinde bulunduğu insanları anlatırken onlara bir şeyler öğrettiğini ya da hatırlattığını sık sık dile getirmiştir.

Bu ifadelerden sanki her hususta kendisine bir pay çıkardığı izlenimi doğarsa da aslında işin gerçeği onun anlayışına göre her insan her yaşta bir şeyler öğrenmeye muhtaçtır ve insanın neyi kimden öğreneceği de belli ve belirlenmiş değildir.

İşte bu anlayışla İbn Arabi başta el-Futuhatu'l-Mekkiyye adlı eseri olmak üzere bütün eserlerinde kendisinden ve yaşadıklarından bol bol örnekler vermektedir.

*

Yukarıdaki cümleler, Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası adlı kitabında yer alıyor (Ankara, Otto Y., 2018, s. 42).

Evet, kendisinden ve yaşadıklarından (hatta yaşamadıklarından) bol bol örnekler veriyor.

Adam (salih ve müttekî, alim ve fazıl mürşid-i kamil olduğu kanaatine vardığı) bir şeyhin irşad ve terbiyesi altında sabır ve sebat göstermeyi becerememiş, ipini koparan deli dana gibi sağda solda serseri mayıncasına dolaşmış, nerde bir şeyh varsa gidip tanışmış, yanında bir teşehhüd miktarı oturmuş.

Sonra da “Ben yüzlerce şeyhten feyz aldım” diyerek artistlik yapmak için oturup kitap yazmış, bunların adlarını sıralamış, “tekâsür”ü vird-i zeban edinmiş.

Fakat bunu sadece övünmek için yapmıyor; asıl gayesi, (insanların manevî bağışıklık sistemini çökertmek ve onları sapıklık virüslerine karşı savunmasız hale getirmek için) şu bilinçaltı mesajı vermek:  

"Bakın ben nice salih zatlardan ilim irfan öğrenmiş, feyz almış mübarek bir adamım, bana güvenmeli, itiraz etmemelisiniz.. Ben velîyim.. Hem de velîlerin sonuncusu.. Benden sonra gelip de insanların velî diyecekleri kişiler ancak haşerat olabilir.. Ne sandınız ya!.. Bina, kerpiç, altın, gümüş, tuğla, aşk, meşk, keşf, güzel Nizam, kem küm, hık mık.. Ben velîyim, adamı çarparım.. Heeeyt, benim gibisi var mı!.."

*

Doğrudur, her insan her yaşta bir şeyler öğrenmeye muhtaçtır ve insanın neyi kimden öğreneceği de belli değildir.

Ancak, “Falana şunu öğrettim, öbürüne bunu öğrettim, filana şunu söyledim, feşmekana şöyle nasihat ettim” diyerek buram buram riya kokan gevezelikler yapmak da gereksizdir.

Ayıptır.. Edeb açısından sorunlu bir tavırdır.

Endülüslü soytarının en büyük özelliklerinden biri, edeb özürlü olması.

İncelik ve zarafet gösterişçiliği yapan (özünde manen harap) bir odun..

*

Mesela Karadaş’ın aktardığı şu olay:

Ebu Muhammed Abdullah el-Bağı eş-Şekkaz, arkadaşı Abdullah Bedru'l-Habeşı ile birlikte evine giderek tanıştıkları bir zattır. İbn Arabi, söz konusu şeyh ile ilk karşılaşmasını, "Benim adetim bir kimsenin yanma girdiğimde şeyh olsun fakir olsun üstümdeki bütün paraları vermem idi; bu şeyhin yanına girdiğimde cebimde sadece bir dirhem vardı ve onu şeyhe takdim ettim." (s. 54.)

Soytarının adeti buymuş.. 

Çirkin, akla ve izana, hikmete, adab-ı muaşerete (muaşeret edeblerine) aykırı bir densizliği adet edinmiş..

Nadanlık..

Üstündeki bütün paraları çıkarıp çok muhtaç bir fakire vermen normal karşılanabilir de, tanıştığın her şeyhe de tutup (sadaka verircesine) para sunmaya kalkışman, akılsızlık ve nadanlıkta zirveyi zorlamaya çalışman anlamına gelir.

Peki, cebindeki bütün parayı böyle yanına girdiğin her insana veriyorsun diyelim, sonra ne yapıyorsun?

Gidip inşaatta mı çalışıyorsun, hamallık mı yapıyorsun, neyle geçiniyorsun?

İnsanların duygularıyla oynayan bir asalaksın, hepsi bu..

*

Şeyhin yanına girmişsin, cebinde topu topu bir dirhem varmış (Biz bir kuruş veya bir lira diyelim), en iyi ihtimalle şunu demiş olabilirsin:

“Zatıalinize layık değil ama, sahip olduğum bütün para bu, kabul buyurmanız ümidiyle size takdim etmek istiyorum.”

“Sen bir kuruşluk adamsın, al sana bir kuruş!” diyecek halin yok.

Böylece karşındaki kişiye, “Ben fakirim, çok fakir olduğum halde canına cömert bir adamım, bütün servetimi dağıtabiliyorum.. O halde benim halimi görün, benim elimden tutun” mesajını vermiş oluyorsun.

Bu ince görünme budalası özü kaba dangalak, bir de utanmadan yaptığı dingilliği bir marifetmiş gibi anlatıyor.

Adamın işi gücü her kitabında kendisinin reklamını yapmaktan ibaret.

Her hususta kendisine bir pay çıkarma azgınlığını ve şımarıklığını o kadar abartmış ki, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasında gümüş kerpiç, kendisini de altın kerpiç yapmış.

Halbuki kendisi tezek (ya da ahbun) kerpiç.

*

Karadaş’ı dinlemeye devam edelim:

“Genellikle tefsir [Kur’an yorumu] tarihçileri İbn Arabi'nin yetenekli bir müfessir [yorumcu] olduğu kanaatindedirler. Ancak bazı ayetlerin içerdiği tasavvııfi anlamlan ince bir üslupla dile getirmesini olumlu kabul ederken bazı te'villerinde dil kaidelerini zorlayacak hatta yok sayacak tarzda aşırı davranışlarını olumsuz bulurlar.” (s. 68.)

Olumsuz bulmamak, onaylamak mümkün değildir.

Bu yaptığı şey, tek kelimeyle cinayet.. Ucu küfre kadar gider.

Adam, Kur’an’ın anlamını tahrif etmek için dil kaidelerini bile tahrif edebiliyor, tahrif edemediği zaman ise yok sayıyor.

Bunu ancak, konuştuğu dile hakim olmayan bir aptal ya da (dini içinden yıkmaya çalışan) bir deccal (çok yalancı) yapabilir.

İbn Arabî denilen şarlatanın maskeli zındıklığı işte bu noktada kabak gibi ortaya çıkıyor.

*

Kur’an’ın mesajını bu şekilde tahrif etmeye çalışan bu zındığın elinden, hadîsler (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri) de kurtulamamış.

Karadaş’tan dinleyelim:

“:.. İbn Arabi, sufiler ile muhaddislerin [hadîsçilerin] hadis konusunda anlaşamadıklarını, onların 'zayıf' dediği bir hadisin veliler katında, keşif ile tebliğciden [Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den] bizzat alınması hasebiyle 'sahih' olabileceğini, aksine onların 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceğini belirtir. Bundan da öte hadisçilerin kendilerine haksızlık ettiklerinden yakınır ve hakikatin kimsenin tekelinde bulunmayıp çeşitli yollardan elde edilebileceğini vurgular.” (s. 69.)

Endülüs’ün kurnaz zampara zındığının keşf maskesi takarak Müslümanlar’ı aldatmaya çalıştığı temel konulardan biri bu.

Usûl”ü bozmak suretiyle İslam’ın/Şeriat’in iki temel kaynağını, Kur’an ve Sünnet’i hedef alıyor.

Sermayesi, dağarcığındaki keşf palavrası ve Müslümanlar'ın saflığı..

*

Öncelikle şunu söyleyelim: Hadîsler söz konusu olduğunda sufîlerin konuşmaya hakları yoktur.. Bir sufî aynı zamanda muhaddis ise o başka..

İkincisi, sufî olmak, velî olmak anlamına gelmez.. Her sufî velî olacak diye birşey yok.. Ayrıca, velî olmak için sufî olmak da şart değildir.

Üçüncüsü, bir velî, muhaddisler nazarında zayıf olan bir hadîsin (rüyada, vakıada vs. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i görmek suretiyle) sahih olduğunu öğrense bile, başkaları için bu delil olmaz, sadece kendisini bağlar.

Yerli-milli istihbaratçılar ile yabancı ajanların uydurma rüyalar ile aldattıkları çok adam var.

*

Dördüncüsü, İbn Arabî soytarısının “muhaddislerin 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceğini” söylemesi, kendisinin anlattığı keşf hikayelerinin bir palavra olduğunu ortaya koyan bir karîne durumunda.

Çünkü, keşf yoluyla hadîs hakkında bilgi sahibi olmak, onun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından gerçekten söylenmiş olup olmadığının öğrenilmesi anlamına gelir.

Bu durumda ortaya iki ihtimal çıkar: Hadîs ya sahihtir (gerçekten söylenmiştir) ya da uydurmadır (mevzu’dur, uydurukçunun biri tarafından vaz’ edilmiştir).

Endülüs'ün sivri zekâlı kurnaz eşeğinin kafası burada kısa devre yapmış, keşfin hadîs için "Vardır" veya "Yoktur" diyeceğini, "Zayıftır" filan demeyeceğini aklına getirememiş.

Evet, keşf bahane edilerek,  “muhaddislerin 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceği” iddia edilemez.

Bir keşf ki, hadîs için "Vardır" veya "Yoktur" bilgisini vermiyor, "Zayıftır" hükmünü getiriyor. Tam komedi!.. 

Endülüs’ün zındık deccalinin foyası burada meydana çıkmış, keşf balonu patlamış durumda.

*

Endülüs’ün kitap yüklü eşeğinin “hakikatin kimsenin tekelinde bulunmayıp çeşitli yollardan elde edilebileceğini” ileri sürmesi ise tam bir sapıklık abidesi.

Hakikat, Allahu Teala ile Rasulü'nün, yani Kur’an ile sahih Sünnet’in tekelindedir.

Hakikati, Kur’an ve Sünnet’i bir tarafa bırakıp başka yollardan elde edebilir misin?!

Kur’an ve Sünnet dışında hakikat değil, ancak sapıklık vardır.

Ve ne yazık ki bu Endülüslü (kendisini “velîlerin sonuncusu” ilan eden) eşek, dört dörtlük, dört başı mamur bir sapık durumunda.

Dil kaidelerini yok sayarak ayetlere alâkasız anlamlar verebilen bir sapık.. 

Sadece bu bile, adamın dalalet ehli olduğunu matematiksel kesinlikle ispat ediyor.

Başkaca bir delil ikamesine gerek yok.

*

Böylece, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen haham ve rahiplerin “rab” edinilmesi şirkini “kendi kendisini (heva ve hevesini) rab” yaparak sergilemiş durumda.

Uydurma keşfini bahane ederek Müüslümanlar'a kendisini fiilen "rab" edinmeleri çağrısında bulunuyor.

Bu sapığı küfürle itham edenler delilsiz konuşmuyorlar, Endülüs'ün ucub ve enaniyet hastalığından mustarip edepsiz ve hadsiz zamparasının zırva ve hezeyanları ortada.


MAĞRİB SUFİLERİNİ TAŞLAYAN ZÜHD KUMKUMASI ZAMPARAYA BAK SEN!





O, her ne kadar bu bölgede dini yaşama arzusu içerisinde bulunan gruplar varsa da bunların dinî şuur düzeylerinin ve maneviyat anlayışlarının son derece düşük düzeyde olduğunu vurgulamış, bölgenin dindar sayılan kesimlerinin geniş bahçeler içerisinde, yüksek binalar şeklinde hankâhlar [tekke, zaviye ve dergahlar] yapmalarına, giyim kuşamlarına [cübbe ve sarıklarına], sakallarına ve teşrifata özen göstermelerine rağmen, herhangi bir yol, yöntem (tarikat) edinmeksizin hakikate ulaştıklarını ve hakikat ehli olduklarını iddia ettiklerini; halbuki bir yol ve yöntem edinmeksizin hakikate ulaşmanın mümkün olamayacağını belirtmiştir.

Çünkü usulün kaybedilmesi, vusulden mahrumiyete götürmektedir.

Yine onun ifadesine göre, o günler zorlu günlerdir, şeytanları azgın, zorbaları inatçıdır; kötü alimler, sadece yemeyi düşünmekte; zalim yöneticiler, kendilerinin yapmadıklarını halktan istemektedirler.

Sufiler ise dünya malı ve itibarı peşinde; kalplerini dünya bürümüş, başka bir amaçları kalmamış, hak, gözlerinde küçülmüş; korudukları tek şey; yer döşemeleri, giyim-kuşam ve ellerinde taşıdıkları asalarıdır; yaşlılar, çocuklar ve zayıf akıllılar gibi sesli tesbihat çekmekten öte bir eylemleri yoktur.

Bu tip sufilerde ne haramdan koruyacak ilim, ne de dünyadan sakındıracak zühd bulunmaktadır; dünyanın görünüşüne sarılmışlar, hankahlara ve ribatlara [tekke, zaviye ve dergahlara] kapanmışlar, helal olsun, haram olsun sürekli bir şeylerin gelmesini bekleyerek şişip semirmektedirler.

*

Yukarıdaki satırlar, Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası adlı kitabında yer alıyor (Ankara: Otto Y., 2018, s. 26).

Bu ifadelerin başı şöyle:

İbn Arabî, Ruhu'I-Kuds adlı eserinde batı İslam dünyasının (Mağrib) [Endülüs, Fas] sosyal hayatı ve alimlerin durumu hakkında çok geniş malumat vermektedir.”

Görüldüğü gibi, sufîler hakkındaki sözleri, sanki Selanikli Mustafa Atatürk’ün ruhu o sırada İbn Arabî’nin içindeymiş de konuşuyormuş gibi bir izlenim veriyor.

Bütün sufîlerin durumu nasıl böyle olabilir ki!..

Nitekim, aynı kitapta anlattıkları, yaptığı bu tespit ve genellemeleri yalanlıyor.

Ancak, o devrin sufîlerine yönelttiği suçlamalar tam da kendi durumuna uyuyor.

Sözünü ettiği bütün kusurlar kendisinde eksiksiz biçimde var, fazlası da mevcut.. Onların aynasında gördüğü, kendi sahtekâr, çirkin ve pespaye suratı.

*

Adamın ne yolu yöntemi (tarikatı) var, ne zühdü.. Fakat uydurma rüya ve keşif bol..

Dünya malı ve itibarının peşinde; kalbini dünya bürümüş, özellikle itibarlı, soylu, zengin ve güzel kadın..

Başka bir amacı kalmamış, hak, gözünde küçülmüş; koruduğu tek şey; yer döşemeleri, giyim-kuşam ve elinde taşıdığı asa olmuş.

Ancak, yaşlılar, çocuklar ve zayıf akıllılara layık gördüğü sesli tesbihattan uzak durmuş.. Başka “eylem”lerin peşinde koşmuş.. Mekke’nin itibarlı alimi Mekînüddîn’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri yazmak, sonra da bunlara ilahî aşk tecellileri madalyası takma hokkabazlığı sergilemek gibi..

*

Adamda ilim var, fakat haramdan koruyacak ilim değil, haramı yalayıp yutmasını sağlayacak ilim..

Dünyadan sakındıracak zühd de yok, zenginlerin, eşrafın, sultanların peşinden koşmuş, onlara lüzumsuz mektuplar yazarak gözlerine girmeye çalışmış..

Hankahlara ve ribatlara [tekke ve dergahlara] kapanmamış, uzlet ve inziva defterini yırtıp suya atmış, saraylarda misafir edilmek, el kesesinden yiyip içmek için kırk takla atmış.

Helal olsun, haram olsun sürekli bir şeylerin gelmesini bekleyerek şişip semirmiş.

Hayat hikayesinden anlaşılan o..

Baybars gibi bir sultanın karşısında bile ilmin vakarını koruyan gerçek zahid İmam Nevevî rh. a. nerdee, bu şarlatan Endülüs soytarısı nerde!

*

Karadaş’ın kitabında şu satırlar da yer alıyor:

“İbn Arabi İşbiliye'de iken babası tarafından dostu olan ünlü filozof İbn Rüşd ile görüşmesi için Kurtuba'ya gönderilmiştir. Zira İbn Rüşd, manevi alanda onun mertebe sahibi olduğunu öğrenmiş ve görüşme arzusu duymuştur. Bu sırada henüz bıyık ve sakalı çıkmadığından İbn Rüşd ile karşılaşması esrarengiz bir sahne içerisinde gerçekleşmiş, sadece ikisinin anladığı karşılıklı kısa bir konuşmanın ardından vedalaşıp ayrılmışlardır. Daha sonra ünlü filozofla ikinci defa görüşmek için babasından talepte bulunmuş ise de bu mümkün olmamıştır.” (s. 32.)

Endülüslü şarlatanın en büyük palavralarından biri olan bu hikayenin saçmalığını başka bir yazıda tartışma konusu yapmıştık, o yüzden üzerinde durmayacağız.

İbn Rüşd, daha bıyığı bile terlememiş 15 yaşındaki çocuğun manevi alanda mertebe sahibi olduğunu duymuşmuş da başka bir şehirden yanına getirtmişmiş.. 

O devirde Arabistan, Anadolu ve Suriye niree, Endülüs nire!.. İddiayı sorgulamak ve teyit ettirmek mümkün değil ya, salla gitsin! At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Bu soytarının bütün hayat hikayesi kendi anlattıkları üzerine kurulu.. Bozacının şahidi yine bozacının kendisi, şıracı bile değil.

*

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitabında, İslam dünyasına yerleştirilen ve alim ya da mutasavvıf gibi gösterilen ajanlardan söz ediyor.

Yine, meşhur seyyah ve tebliğci Abdürreşid İbrahim de Âlem-i İslam adlı hatıratında, Hindistan’da karşılaştığı mutasavvıf/derviş görünümlü bir Rus ajanından bahsediyor.

Mevlana, Mesnevî’nin birinci cildinde, Hristiyanların akidesini bozmak için zühd ü takva sahibi hristiyan gibi görünen bir yahudi bilgininin hilesini anlatır.. Ölmeden önce, "Benden sonra yerime sen geçeceksin" diyerek 10 kadar talebesine ayrı ayrı görüşler telkin etmiş, fitne ve fesat, fikir ayrılığı ve tefrika çıkmasına neden olmuştur.

İbn Arabî zındığının durumu bu örneklerdeki gibi mi, bilmiyoruz, birşey diyebilmek için elimizde veri yok. Bununla birlikte, ancak öyle bir misyonla çalışan ajan ve fitneci münafıkların yapabilecekleri bozgunculuk ve tahrifatı en üst düzeyde gerçekleştirmiş durumda..

Bunu, köşeye sıkıştığında suret-i haktan gelerek, “usûl”ü tersyüz ederek, hak ile batılı karıştırarak, sahte keşf ve rüya hikayeleri anlatarak yapmış durumda.

Öyle böyle değil, büyük zındık!

*

Karadaş’ı dinlemeye devam edelim:

Böylece birçok yer gezen İbn Arabi yaşı ilerleyince 617/1220 yılında Halep şehrine uğrayarak tahminen 618/1221 veya 619/1222 yılında Şam'a (Dımaşk) gelmiş ve sürekli olmak üze­re buraya yerleşmiştir. 

Belki de İbn Arabi’yi buraya çeken önemli sebeplerden biri, sufilerin burada adeta 'sultan' muamelesi görmeleridir. Çünkü sufiler burada dünya sıkıntısı ve geçim derdinden uzakta, cennet bahçelerini andıran saray benzeri yerlerde yaşamaktadırlar.

İkinci bir sebep ise burada Mağriblilere [Endülüslülere] çok itibar edilmektedir. Bunun en güzel örneği sultan Nureddin'in; Maliki zaviyesinde kalan Mağribliler için yıllık geliri beş yüz dinarı bulan bir vakıf bağışlaması ve böylelikle onların barınak ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamasıdır.

Öte yandan Mağriblilere şehir halkının ileri derecede güven duyduğu görülür. Bu yüzden bahçıvanlık, hizmetçilik, hamamda elbise bekçiliği, değirmen işçiliği, çocukları okula götürme gibi işlerde güvenilirlikleri dolayısıyla hep Mağribliler tercih edilmektedir.

Üçüncü bir neden ise şehre gelen yabancılar eğer hayırlı yolda iseler dilenmek gibi bir onursuzluğa uğratılmaksızın bütün ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bu yüzden olacak ki [Endülüslü gezgin] İbn Cubeyr kitabında, "Mağribli hemşehrilerimizden kim rahata kavuşmak istiyorsa buraya göç etsin" diye bir çağrıda bulunmaktadır.

İbn Arabi, bilinen ve bilinmeyen bütün bu sebeplerden dolayı Şam'a yerleşmiştir. (s. 40-41.)

Adam işini biliyor, postu nereye sereceğinin hesabını iyi yapmış.. Nerde beleş, orda yerleş!.. 

Bedava sirke baldan tatlıysa, bedava balın tadı nasıl olur, varın siz hesaplayın..

*

Evet, Endülüslü soytarının zühd sofrasında görmek istediği herşey Şam’da onu bekliyormuş.. Dünyaya sırt çevirmiş ya, Şam’a yerleşmesi lazım.

Ama bu zühd sofrasında eksik olan birşey var, kuş sütü, yani hareme dahil edilecek olan bir eşraf kızı..

Şehrin ileri gelenlerinden, hali vakti yerinde, parası bol, makam mevki sahibi bir kalantorun kızıyla evlenmezsen zühdden ne hayır gelir!

Doğal olarak Endülüslü şarlatan soytarı zühd duvarındaki o eksik altın kerpici de tamamlamış, şehrin Malikî kadısının kızıyla evlenmiş.


FATİH ALTAYLI'LARI "GAZA GETİREN" 27 MAYIS ARTIĞI CANİ RUH

 

SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


(İlk yayın tarihi: 10 Eylül 2024)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."