FATİH ALTAYLI'LARI "GAZA GETİREN" 27 MAYIS ARTIĞI CANİ RUH

 

SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


(İlk yayın tarihi: 10 Eylül 2024)


YALAN SÖYLEYEN TARİHTE UTANMA NE ARAR!

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 73

 

Selanikli’nin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken, Kâzım Karabekir Paşa’nın günlüğüne şu notu düşmüş olduğunu, önceki bölümde görmüştük:

“Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş.”

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Selanikli Mustafa Atatürk, İngilizler’e teslim olmadı, fakat daha kötü birşeyi yaptı, emri altındaki orduya “Ben size taarruzu (hücumu, saldırmayı) emretmiyorum, kaçıp gitmeyi ya da kaçarken ölmeyi emrediyorum” anlamına gelen bir emir verdi.

Nitekim emri altındaki askerlerden birçoğu kaçarken öldü.

Daha kötüsü ise, onun bu beklenmedik ricati diğer Osmanlı birliklerinin de hazırlıksız yakalanıp dağılmasına neden oldu.

Selanikli'nin bu ricati, "savaşa son veren kaçış"tı.

Osmanlı'yı tarihe gömen, ölüm yatağına düşüren yenilginin altında Selanikli'nin imzası vardı.

Selanikli, ölünün techiz, tekfin ve defin işlemlerini de İngilizler'le elbirliğiyle gerçekleştirecek, fakat matem tutmak yerine, bunu "Türk milletinin zalim Osmanlı'dan kurtuluş bayramı" olarak kutlayacaktı. 

*

Selanikli Filistin'de kirişi kırıp kaçtıktan ve İngilizler’in zaferini garantiye aldıktan sonra, “teslim” operası ve operasyonunun ikinci perdesi için sahneye fırlamıştı.

Demiri tavında dövmek gerekiyordu.. Büyük iş başarmış gibi Suriye’den, (henüz üç aylık padişah) Vahideddin’e telgraf çekerek, “İngilizler’le behemahal (ne pahasına olursa olsun) barış” yapılması (yani teslim olunması) tavsiyesinde bulundu.

"Padişahım, ben kaçtım, sen de kaç" diyordu.

İki buçuk asır kadar önce hırsı aklından büyük bir Mustafa (Merzifonlu Kara Mustafa), Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemini başlatmayı başarmıştı.. Selanikli Sarı Mustafa ise, Filistin’deki efsanivî ricati ile devletin yıkılışını garantiye almıştı.

*

Önceki bölümde, Selanikli Atatürk’ün, kendisine iyilik eden Karabekir Paşa’nın yanısıra Nazır Mehmet Ali Bey ile Avni Paşa gibi isimlere iyiliklerinin karşılığı olarak nasıl “teşekkür” etmiş, yabancı ülkeleri gezsinler, dünyayı tanısınlar diye onları nasıl 150’likler kontenjanından vatansız hale getirmiş olduğunu görmüştük.

Peki, yaşanan gelişmeler hakkında Selanikli’nin kendisi ne diyor?

Kemalistler gibi olayı tek yanlı anlatmak olmaz, ona da söz hakkı vermek gerekiyor.

Selanikli, önceki bölümlerde aktardığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

Vahdettin kabinelerinde [hükümetlerinde, bakanlar kurullarında] benim için iki zıt fikir olduğunu yukarda söylemiştim: Biri beni lehlerinde kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir suretle itimad edilmemek (güvenilmemek) lazım olduğunu iddia edenler!

Aylarca, münakaşalardan soma hangi fikir hak kazanmış, bilir misiniz: Mustafa Kemal'e emniyet edilemez! Mustafa Kemal İstanbul'da birtakım menfi telkinler, belki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak lazımdır. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli!

Nihayet bu karar üzerinde mutabık kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni tebrik ettiler.

Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi.

Bir gün Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) rahmetli Şakir Paşa  [Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın kayınpederi] beni makamına davet etti. Bürosunun [masasının] karşısına oturdum. Bir tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı:

"- Bunu okur musunuz?" dedi.

Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim. Hulasası (özeti) şu idi:

"Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur."

Raporlar istanbul Hükümeti'ne verilirken bir de protesto ilave edilmişti:

“Bu tecavüzleri menetmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!”

Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Nazırı’nın yüzüne baktım:

"- Emriniz paşam" dedim.

"- Bu böyle midir, zannedersiniz?"

" - Zannetmiyorum, fakat bir şeyler olmak ihtimali vardır."

Bunun üzerine asıl bahse geçti:

"- İşte, dedi, böyle midir, değil midir, evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zatın gidip tetkiklerde (incelemelerde) bulunması lazımdır. Ben Sadrazam Paşa ile (Damat Ferit Paşa) görüştüm. Sizi münasip gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasmız."

"- Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?"

"- Evet, dedi, konuştuğumuz budur!"

"- Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız, memuriyetime bir şekil vermek, lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkânıharbiye Reisinizle (Genelkurmay Başkanımızla) görüşerek bunu tespit edelim!"

"- Hay hay!" dedi.

Nazırlık makamından çıkarak, Erkânıharbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'yı (Fevzi Çakmak) aradım. Yerinde yoktu.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 142-3.)

*

Fevzi Paşa yerinde yokmuş..

Peki kim varmış?

Sıkı durun, şunu diyor:

“Dairede ikinci Reis (Genelkurmay İkinci Başkanı) Diyarbekirli Kâzım Paşa ile karşılaştım.” (s. 124.)

Kim bu Diyarbekirli Kâzım Paşa?

Diyarbekirli olmayan Kâzım Paşa’nın (Karabekir’in) sözünü ettiği Diyarbakırlı Kâzım Paşa:

“Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş.”

*

Selanikli’nin bunları anlattığı sırada yıl, 1926.

Aradan yedi yıl geçmiş, köprülerin altından çok sular akmış.

O süre zarfında Selanikli epeyce bir düşünmüş taşınmış, yutkunmuş kaşınmış, olan bitenler hakkında kafasında iyi bir hikâye kurgulamış.

Bu arada, hikâyesine itiraz edecek, “Hayır, öyle olmadı şöyle oldu” diyebilecek insanların da kimini (İstiklal Mahkemeleri marifetiyle) astırmış, kimini hapsettirmiş, kimini 150’likler listesine dahil edip vatandan ihraç etmiş, kimini korkudan mefluç ve dilsiz hale getirmiş, kiminin (Karabekir'de olduğu gibi) peşine hafiye (casus, ajan) takmış, kiminin de Mehmed Akif ve Rıza Nur gibi gönüllü sürgüne gitmesini sağlamış.

Memlekette ona “Gözünün üstünde kaşın var, sarı öküze benzer başın var” diyebilecek kimse kalmamış; dünyanın en yakışıklı adamı olduğu yalanının milletin besmelesi haline getirileceği, kimisinin onu “tanrı” ilan edeceği, kimisinin, hakkında “Atatürk ekber” filan diye şiir yazacağı, kimisinin de Çankaya’daki köşkünü Kâbe ilan edeceği tuhaf bir “çağdaş ve uygar putperestlik çağı” başlatılmış.

Dolayısıyla, Selanikli’nin büyük bir özgüvenle yalanlarını “tarihî gerçekler” olarak anlatacağı bir ortam oluşmuş.

*

Gelelim Selanikli’nin sözlerinin “değerlendirilmesi”ne..

Eğer Selanikli’nin anlattıkları yalnızken salt kendi başına yaşadığı bir olayın dökümü olsaydı, ifadelerini sorgulamaya kalkışmak yanlış ya da gereksiz olabilirdi.

Fakat anlattığı şey, bir cihan imparatorluğunun ve tarih yazmış bir milletin hikâyesi..

Dolayısıyla, yaşananları salt Selanikli’nin açıklamaları ekseninde ele alamaz, onun sözlerine “gökten inmiş (yanlış olması imkânsız) vahiy” muamelesi yapamayız.

Olayların gelişim seyrinin en özlü, en yalın, en tutarlı, en anlaşılır, en gerçekçi ve en doğru tasvirini, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün şu açıklamasında buluyoruz:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Arazi ölçümünde nasıl öncelikle bir “referans noktası”na sahip olmanız gerekiyorsa, bunu yapmamanız durumunda ölçümlerinizin nasıl bir anlamı olamıyorsa, Selanikli gibilerin açıklamalarını değerlendirirken hareket noktamız olacak bir “referans noktası”na da aynı şekilde ihtiyacımız bulunmaktadır.

İnönü’nün “tarihî” itirafını “referans noktası” olarak aldığımızda Selanikli’nin faaliyetlerinin genel seyri, söylem ve eylemlerindeki değişim süreci anlaşılır hale geliyor ve karanlık noktalar aydınlığa kavuşuyor.

Taşlar yerine oturuyor, ve önümüze tutarlı ve mantıklı bir tablo çıkıyor.

Bu sayede, Selanikli’nin olayları anlatırken nerede yalana başvurduğunu, nerede çarpıtma yaptığını, nerede karartma uyguladığını anlamak mümkün hale geliyor.

*

Evet, Selanikli, “Vahdettin kabinelerinde [hükümetlerinde, bakanlar kurullarında] benim için iki zıt fikir olduğunu yukarda söylemiştim” diyor ve ekliyor:

“Biri beni lehlerinde kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir suretle itimad edilmemek (güvenilmemek) lazım olduğunu iddia edenler! Aylarca, münakaşalardan soma hangi fikir hak kazanmış, bilir misiniz: Mustafa Kemal'e emniyet edilemez!”

Lafa bakın, bunu kazanmaya çalışıyorlarmışmış..

Sen devletin basit bir memurusun, bir göreve atadıkları zaman yapabileceğin hiçbir şey yok.

Ha, fikren kazanma mevzuuna gelince, sen (önceki bölümlerde aktardığımız kendi ifadelerinden anlaşıldığı gibi) nabza göre şerbet veren, (görünüşte herkes tarafından her zaman rahatça kazanılan, gerçekteyse sadece kendisinden daha güçlü olanlar karşısında daima el etek öpmeye hazır) herkese mavi boncuk dağıtan bir fırıldaksın..

Ahmet İzzet Paşa’nın hükümet kurması, senin ve arkadaşlarının bakan olması için entrika çevirmiş, başarılı olamayınca da yardım istemek için hemen Vahideddin’e koşmuşsun. (Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattık.)

Sonra Sarı Kemal olarak, İttihatçı eski bakanlardan Kara Kemal ile “hükümet darbesi” planlamış, buna vakıf olan yakın arkadaşın İsmail Canbolat’ın tepki göstermesi üzerine hemen fırıldak gibi çark edip “Kara Kemal’in ağzını arıyordum” ayaklarından mazeret üretmişsin..

Özrü kabahatından büyük.. Ağız aramak için böyle konuşmanın adı Anadolu’da, “karaktersizlik”tir.

*

Bunu kazanmaya çalışıyorlarmışmış.. Seni kazanmaktan kolay ne var!

İstanbul’a gelir gelmez Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler’e yağ çeken de sensin.

Seni İngilizler kazandılar ve İnönü’nün itiraf ettiği gibi sonuna kadar desteklediler.

Ve sen de, Osman Gazi’nin torunu olan padişahı memleketten kovmakla övünürken, İngiltere Kralı Edward’ı Dolmabahçe Sarayı’nda has misafir olarak ağırladın.

İngiliz ilke ve inkılaplarını darağaçları kurarak tavizsiz bir şekilde uyguladın.

Ama İngilizler, o karanlık yıllarda “danışıklı dövüş” çerçevesinde güya seni desteklemiyormuş gibi göründüler.. (Gerçeği açıklamak, İnönü’ye kaldı.. Ancak 50 yıl sonra dili çözüldü.)

Aslında İngilizler’le aranda danışıklı dövüş bile olmadı, “danışıklı sövüş” oldu.. (İran-İsrail kavgasını danışıklı dövüş olarak görenler neden Selanikli’nin danışıklı sövüşü için tek kelime etmiyorlar?.. Aloo, beni duyuyor musunuz, orada mısınız?.. Tı, ses gelmiyor.)

O kadar adamı tutuklayıp Malta’ya sürerken neden sana vize verip sağ selamet Samsun’a geçmene izin verdiler?

Senden korktukları için mi?

Filistin’de, emrinde dünya kadar asker varken önlerinden tek kurşun atmadan rüzgâr gibi kaçan senden mi korktular?!

Pabucumun kahramanı!


CÜBBELİ'NİN MİTİK VE BİTİK MEZAR YÖNETİMİ YA DA KABİR İMPARATORLUĞU

 















Geçtiğimiz günlerde Cübbeli Ahmet’in, vefat eden şeyhi Mahmud Efendi hakkındaki sözleri tartışma konusu olmuştu.

O bizi bırakmadı, mezarından cemaati yönetmeye devam ediyor” demişti.

İşin açıkçası, merhum Mahmud Efendi, hayatının son zamanlarında, evinde sağken bile artık cemaatini yönetemez hale gelmiş durumdaydı.

"Gecikmeli Kemalist" Cübbeli’nin İsmailağa Cemaati’nin başına bela olması da bunun sonucu.

Yönetebiliyor olsaydı, bu Cübbeli, densiz Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına daha ilk çıktığında, merkezinde onun bulunduğu bir operasyonun cemaatine karşı başlatılmış olduğunun farkına varır ve gereken tedbirleri alırdı.

Alamadı.

Derin Kemalistlerin Cübbeli'ye "kredi" açmalarının altında bir "oyun" bulunmamasının imkânsız olduğunu söyleyerek bu şöhret tutkunu balona karşı cemaatini sadece bir kez uyarması bile yeterli olabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla, olan biteni "etkisiz eleman" kontenjanından seyretmekle yetinmiş, müridi olma iddiasındaki şahsa karşı şeyhliğinin gereğini yapamamış.

Bu sayededir ki Cübbeli şimdi onun ölüsünü tepe tepe kullanıyor.

Tarikat kalesinin en zayıf cepheleri olan "keramet" ve "rüya" surlarını son model istismar füzeleriyle bombardımana tabi tutuyor.

*

Mahmud Efendi alim bir zattı elbette, abiddi, milletin dini diyaneti için çok hizmeti oldu, fakat onu tutup “masum, yanılmaz, her işi hikmetli” biri olarak görmek gerekmiyor.

Allahu Teala’nın, hepimiz gibi, aciz kullarından bir kuldu.

Allahu Teala, peygamberlerinin hata yapmasına müsaade etmez, onları korur, fakat ulema ve meşayihin (tarikat şeyhlerinin) böyle bir ayrıcalığı yok.

Büyük hizmetlerinin yanında gafletleri, dalgınlıkları, hataları, günahları da olabilir.

Yoldan çıkabilirler.. Vahdet-i vücutçulardan Şeyh Bedrettin gibi..

Halid-i Bağdadî rh. a.’in İstanbul’a gönderdiği “halife”si (evet, halifesi), ona isyan edip aleyhinde bir sürü tezviratta bulunmuştu.

Bu şeyhlik postlarını, icazetleri falan da gözümüzde fazla büyütmeyelim.

(Ali Rıza Demircan hoca, kendisinin de hocası olan bir eski İstanbul müftüsünün, ki Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden Hasib Efendi’nin icazetli halifesiymiş, şöyle demiş olduğunu bana söylemişti: “Ben Diyanet İşleri başkanı olacaktım, şeyhim diye olamadım/olamıyorum, şeyh filan değilim.”)

*

Mezardan cemaati yönetmeye gelince..

Böyle birşey yoktur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde irtidat (dinden dönme) ve (“Namazı kılalım ama zekattan muaf olalım” gibisinden) “Şeriat’ı bırakıp kısmen laikleşme” hareketleri başlamıştı.

O zor günlerde Hz. Ebubekir r. a., hiçbir zaman “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem beni kabrinden yönetiyor” demedi, Kur’an ve Sünnet çerçevcesinde kendi içtihadı doğrultusunda kararlar aldı.

Irak fetholunduğunda Hz. Ömer r. a., ele geçirilen geniş arazilerin ne yapılacağı hususunda tereddüte düşmüş, tam bir ay bu mesele üzerinde düşünmüş, sonunda kendi içtihadı olarak bir karara varmıştı.

“Rasulullah beni yönetiyor” dememişti.

*

Kimi zaman insan bazı yol gösterici (müjdeleyici veya ikaz edici) rüyalar görebilir.

Bu bazen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i, diğer peygamber efendilerimizi ve ashab-ı kiramı görme şeklinde olur; bazen de daha alt seviyede, yani geçmişte yaşamış salihlerden (şeyhlerden, alimlerden) birini görme olarak ortaya çıkar.

Mesela Timur, askerî başarılarını göstermeden önce rüyasında Ahmed-i Yesevî rh. a.’i görmüş, ondan müjde almıştı.

Aynı şekilde, torunlarından Babür Şah da (hatıratında anlattığı üzere), en zor zamanında, mahvolduğunu düşündüğü ve öldürülmeyi beklediği bir sırada (babasının şeyhi olan, Nakşbendiye meşayihinden) Ubeydullah Ahrar rh. a.’i rüyasında görmüş ve teselli edilip müjde almıştı.

Bu tür rüyalar, kabirden yönetme anlamına gelmez.. Her zaman da (yani kesintisiz biçimde) yaşanmaz.

Timur’un her yaptığı Ahmed-i Yesevî rh. a.’in kabirden yönetmesiyle olmuştur diye birşey yok.

*

Rüya  olayını Fethullah Gülen çok istismar ediyordu.

Mesela düzenledikleri Türkçe Olimpiyatları’nı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in teşrif etmiş olduğunun on kadar kişi tarafından rüyada görüldüğünü söyleyebilmişti. 

Halbuki bu, "imkânsız rüya" kategorisine giriyordu. 

Türkçe'nin (tıpkı diğer diller gibi) bir kutsallığı bulunmadığı gibi, çalgıların çalındığı, kerli ferli kalantor heriflerin sahne alan genç kızları gerdan kırarak izledikleri bir eğlence mekânına Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in değer vermesi mümkün değildi. (Gülen’in güçlü zamanlarıydı fakat bu sözlerini eleştiren bir yazı yayınlamıştık. Gülen cemaatini kendilerini kaptırdıkları bu "güzel havalar" mahvetti.)

Rüya istismarı olgusu şimdi Cübbeli’nin en büyük sermayesi haline gelmiş durumda.

Mümkündür, müritleri arasından Mahmud Efendi’yi rüyasında görenler olabilir.  

Ancak, rüyada gördükleri, Mahmud Efendi kılığında gelen şeytan da olabilir, bizzat Mahmud Efendi de; dikkat etmek gerekir. (Şeytan, peygamberlerin kılığına giremez.)

*

Madem böyle bir “mezardan yönetme” iddiasında bulunuyorlar, aldıkları talimatları açıklamaları, görüşme ya da toplantı tutanaklarını yayınlamaları gerekir.

Mesela şöyle diyebilirler: “Falan zaman rüyamda bana filan mesele hakkında şunu dedi, şu emri verdi.”

Mücerret “yönetme” iddiası birşey ifade etmez.. Nasıl yönetiyor, hele onu bir anlatın bakalım!

İşte bunu yapmak istediğiniz zaman, foyanız meydana çıkar.

Mahmud Efendi rüyalarınızda her birinize ayrı ayrı şunu mu dedi: "Öyle kendi kafanızdan iş yapmak yok, ben rüyanızda söyleyeceğim, siz de yapacaksınız. Rüyanızda benden izin almadıkça size tuvalete gitmek bile yasak."

*

Bu nadanların, bir karar aldıklarında ya da birşey yaptıklarında, “Mahmud Efendi bizi kabirden yönetiyor” demeleri, saçmasapan işlerini bu şekilde "meşrulaştırma"ya çalışmaları "hayatın olağan akışı"na da, akla ve mantığa da, Şeriat’e de aykırıdır.

Kararlarını ve eylemlerini şer’î deliller ekseninde temellendirmeleri gerekir.

Şayet karar ve eylemleri Şeriat çerçevesinde savunulabiliyorsa, haklı ve makul görünüyorsa, o eylem ve kararları için ayrıca “Yeri gelmişken söyleyelim, acizane Mahmud Efendi’yi de rüyamda görmüştüm, böyle yapmamız tavsiyesinde bulunmuştu” demeleri anlaşılır birşey haline gelebilir.

Fakat saçmasapan, Şeriat açısından mahzurlu, akıl ve izan fakiri karar ve eylemlerini, “Mahmud Efendi’nin mezar imparatorluğundan gelen talimatlar” olarak gösterip meşrulaştıramazlar.

Mahmud Efendi bu Cübbeli’yi yönetiyor ya da yönetebiliyor olsaydı, bu medya tutkunu, medyatiklik meraklısı, izlenme oranı ve tiraj müptelası/bağımlısı şahıs öyle rahatça Kemalistlik yapabilir miydi?!

Şimdi hayatta değil, vefat etmiş, “Lan sahtekâr, seni ben nerden ve nasıl yönetiyorum, yaptığın densizlikleri benim üstüme yıkma!” diyemiyor ya, atış serbest!

*

Bu tür rezaletlere, bırakın Mahmud Efendi gibileri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile alet edebiliyorlar.

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasındaydı, yine İsmailağa Cemaati’nden bir sarıklı cübbeli proje soytarı çıkıp “Rüyada gördük, Davutoğlu’na başbakanlığı Rasulullah verdi” filan diye çığırtkanlık yapmıştı. (O sıralarda MİT, Hakan Fidan sayesinde Davutoğlu’nun arkasındaydı.)

Ancak, Erdoğan buna inanmadı, onu başbakanlıktan şutladı.

Onu başbakan yapan Erdoğan’dı, bunu hatırlattı, “Yok öyle yağma, seni ben başbakan yaptım, ne çabuk unuttun, bana bile çalım mı atıyorsun!” dedi.

Cübbeli, görüldüğü kadarıyla, (Fethullah Gülen’in de zamanında tepe tepe kullandığı) bu tür efsanevî (mitsel, mitik) taktiklerden medet umuyor, fakat bununla varabileceği bir yer yok.

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...