SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR (KEMALİST/ATATÜRKİST PUTPERESTLİK İÇİN PEYGAMBER ÖLDÜRMEYE HAZIR SAPIKLIK)




Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


(İlk yayın tarihi: 10 Eylül 2024)


YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT












Prusyalı general Carl von Clausewitz’in meşhur cümlesini biraz mürekkep yalamış herkes bilir:

“Savaş, siyasetin/diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir.” (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.)

Bu sözü ters çevirirsek şunu demek de mümkün olabilir: Siyaset, savaşın başka araçlarla devamından ibarettir.

Her zaman olmasa da bazen böyle olduğu kesin.

Bu dünya sahnesinde birçok şey bitmiş gibi görünür fakat aslında başka araçlarla devam ediyordur.

*

Nitekim Türkiye’de 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor.. Başka araçlarla..

Bu işler bazen “Tavşana kaç, tazıya tut” tarzı dümenlerle sürdürülür.

Mesela İhsan Eliaçık, Mustafa Öztürk, Mehmet Okuyan gibi Kur’an suikastçileri üretilir, bunların palazlanması, tanınıp gündeme gelmesi için gereken zemin hazırlanır, böylece başka birilerinin bunlarla uğraşarak tuzak gündemlerde yollarını şaşırmaları istenir.

Bunlara cevap verirken bırakın başka konuları tartışmayı, başlarını kaşımaya bile vakitleri kalmaz.

Evet, 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor, fakat onun da, tek parti döneminde başlayan “yüzyıllık yanlışlık” sürecinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor.

28 Şubat Süreci birçok şekilde ve birçok farklı araçla devam ediyor..

Millî Görüş (İslamcılık) gömleğinin çıkarılmasıyla devam ediyor.

O gömleği üstünde bulunduran Temel Karamollaoğlu gibi isimlerin “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek ona domuz kanı bulaştırmasıyla devam ediyor. (Bu sözde bilge vatandaş “ci, cı” eklerinden hoşlanmadığı için İslam-cı olamıyor, fakat Millî Görüş-çü olabiliyor. Aklını mantık prangalarından kurtarıp özgürleştirme konusunda son derece cesur.)

28 Şubat Süreci, yandaş medya kalemşorlarının “düzen”baz yazılarıyla, sözde dindar edebiyatçı taifesinin “yozlaşmışlık ve çürümüşlüğü parlak laflarla yaldızlama” gevezeliğini edebiyat diye yutturma illüzyonuyla devam ediyor.

*

Bir örnek..

Odatv‘nin bir haberinin başlığı şöyleydi: “28 Şubat’ın ‘kahraman erkekleri’ eşlerini nasıl aldatıyor”.

Spotta ise şu söyleniyordu:

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından bahsetti.

Haberin metnine gelince.. Şöyle:

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu bir kitaptan bahsetti.

Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından söz etti.

“28 ŞUBAT’IN KAHRAMAN ERKEKLERİNİN…”

Kitapla ilgili şaşkınlığının gizlemeyen Fatma Barbarosoğlu kitapla ilgili şunları söyledi:

“Mustafa Kutlu’nun son kitabı: Sevincini Bulmak

12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı.

Romandaki bütün kadınlar eşleri tarafından ihanete uğruyor.

Hayır dilim sürçmedi. Sevincini bulmak, roman.”

Evet, haber böyle..

İmdi, bu Mustafa Kutlu adlı hikâyeci, neden böyle bir konuyu “28 Şubat‘ın kahraman erkekleri” üzerinden “romanlaştırır” ki?

Bu vicdansız kurnazlığın ardında nasıl bir “hesaplaşma” kaygısı yer alıyor?

28 Şubat’ın “kahraman”larını kimler adına, niçin itibarsızlaştırmaya çalışıyor?

İtibar suikasti yapıyor?

Tetikçiliğe soyunuyor?

*

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin bir röportajında, “Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde” diyordu.

Nasıl bir işlem?” sorusuna şöyle cevap veriyordu:

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur.

Evet, 28 Şubat Süreci, en azından psikolojik harekât olarak devam ediyor diyebilir miyiz?

Ve bunun, mütedeyyin (dindar) camia içindeki “beşinci kol” vasıtasıyla yapıldığını kabul etmeli miyiz?.

28 Şubat’ın “kahraman”larını itibarsızlaştırmak, manen öldürmek için solcuları, Kemalistleri vs. devreye koysalar, onlara bu tür uyduruk romanlar, hikâyeler vs. yazdırsalar, etkisi olmaz, hatta ters teper, bunu biliyoruz.

O yüzden, içeriden birilerine bu tür "arkadan vuran, hedefi sırtından hançerleyen" karalamalar yazdırıyorlar demeli miyiz?

*

Mustafa Kutlu bunu hep yapıyordu.

1980’li yıllarda onun bir hikâye kitabını okumuştum.

Sürükleyicilik, edebî zevk, kurgu mükemmeliyeti vs. açısından beş para etmez bir kitaptı.

Mesela, bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu‘ndaki şiirsellik, Çehov’un hikâyelerindeki derinlik, Kemal Tahir’deki gerçekçilik, Dostoyevski’deki anlatım ustalığı onda yoktu.

Tatsız tuzsuz, yavan birşeydi. Başladığım için bitirdim, ve bir daha da başka bir kitabını elime almadım.

Fakat birileri onun reklamını yapıp duruyordu.

Okuduğum kitabı sözde hikâye kitabıydı, fakat içindeki hikâyeler birbiriyle bağlantılı olduğu için “romanımsı” demek de mümkündü.

Orada, “dava delisi Murat” diye bir tiplemeden bahsediliyordu.

Diğer “dava adamları” köşeyi dönüyor, “dava delisi Murat” ise yok yoksul, bir lokma bir hırka eksenli bir yaşamı sürdürüyor, daha doğrusu sürünüyordu.

Verilmek istenen bilinçaltı mesaj şuydu: Dava diye birşey yok, istismar var (Siz isterseniz adını koyup o zamanın laikçi jargonuyla din istismarı da diyebilirsiniz).

Mesele köşeyi dönmekten ibaret.

Birileri, “dava delileri”nin sırtına basarak köşeyi dönüyorlar.

*

Kitabın yayınlandığı tarih, 1986.

12 Eylül darbesi yaşanmış, Erbakan ve arkadaşları hapse atılıp din istismarı vs. gerekçesiyle yargılanmış, siyasî yasaklı hale getirilmiş, iktidar olma umutları seçim barajı ile yok edilmiş..

Ve böyle bir ortamda Mustafa Kutlu, “dava” diyecek gençlerin kulağına kar suyu kaçırıyor.

Hani ortada iktidar olmuş ve köşeyi dönmüş, yolsuzluklarına tepki gösterilmesini bile “vatana ihanet, darbe teşebbüsü, dış güçlerin operasyonu” vs. lafları ile engelleyen bir gömleksiz “dava dönekleri” güruhu bulunsa, adamın bunları yazması anlaşılabilirdi.

Kitabı yazdığı sıralarda hemen herkes “dava delisi Murat” durumundaydı.

Ve bu hikâyeleri anlatan Mustafa Kutlu, ne ilginçtir ki, kimler tarafından nasıl zenginleştirildiği, hangi ihalelerle zengin edildiği bilinen bir gazetede yıllardır yazıyor. Baş tacı..

Onun 28 Şubat “kahraman”larını manen öldürmek için yazılmış son kitabının (ya da cinayet aletinin) reklamını yapan bayan da aynı “ulufeci” gazetenin gediklisi..

Ortadaki yalın gerçek şu: Bunlar, dava delisi değil, “dava uyanıkları“..

Mustafa Kutlu gibi bir yeteneksizin Cumhurbaşkanlığı 2016 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmesini nasıl yorumlamalıyız?

*

Tezgâhı iyi kurmuşlar..

Biri, hangi akla hizmetse, nerden icab ediyorsa, püfür püfür derin tetikçilik rüzgârları estiren bir kitap yazıyor.

Diğeri, onun reklamını yapıyor.

Malum odağın perde arkasından kontrol edip yönlendirdiği bir başka yayın organı da, bu reklamın reklamını kotarıyor.

Saadet zinciri..

Bu rol dağılımı kendiliğinden mi gerçekleşiyor, yoksa ardında "adsız kahraman" senarist ve rejisörler mi var?

*

Evet, bu kitap, 28 Şubat Süreci‘nin psikolojik harekât boyutunun devam ettiğini belgelemiyorsa, yaşlı başlı bir erkek hikâyecinin böyle bir işgüzarlığa kalkışmasını nasıl yorumlamalıyız?.

Mustafa Kutlu’da zerre kadar dürüstlük, vicdan ve insaf bulunsaydı, 28 Şubat’ın perde arkasını, o süreçte yapılan zulümleri, mağdurların yaşadıklarını anlatırdı.

28 Şubat’ın köşeyi dönen banka hortumcusu darbeci subaylarını, MİT’çilerini konu edinirdi.

17 Ağustos depreminin merkez üssünün tam üstünde yer alan ve depremde yıkılan binada yaşanan rezaletleri, kurulan tezgâhları anlatırdı.

28 Şubat'ın altyapısının nasıl hazırlandığını, Aczmendilik adlı prefabrik tarikatın nasıl imal edildiğini, Müslüm Gündüz adlı ayyaşın nasıl bir şeyhe dönüştürülüp medya yıldızı haline getirildiğini, madrabaz Ali Kalkancı‘nın ardında kimlerin bulunduğunu, Fadime Şahin adlı kadının kimler tarafından Müslüm ile Ali Kalkancı’ya gönderildiğini anlatırdı.

Bunu yapmıyor..

Derdi 28 Şubat’ın mağdurlarının imajı ve itibarı ile..

Katliamdan yaralı kurtulmayı başarmış birileri varsa onların kafasına sıkmak, yaralarına tuz basmak için artçı tetikçi olarak cinayet mahallinde dolaşıyor, son temizliği yapıyor.

*

Gelelim 28 Şubat’ın kahramanlarına..

Aslında, 28 Şubat’ın pek fazla kahramanı yok..

Baş kahramanı, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi.. Bedelini, Nisan 1997’de ülkeyi terk edip üç yıl boyunca sığınacak yer arayarak ödedi.

Ve de Avustralya‘ya yerleştikten sonra trafik kazasında ölerek..

Öldürülerek.

İkinci kahraman Hasan Celal Güzel‘di..

Sürece direndiği için tutuklandı, yargılandı ve hapis yattı.

Ve sonrasında nisyana mahkum edildi.

Cüzzamlı muamelesi gördü.

Yalnız bırakıldı.

Ve 2018 yılının serin bir 19 Mart günü hicran içinde sessiz sedasız yalnız öldü.

Ardından ağlayanı bile yoktu.

*

Üçüncü kahraman, “Namlusunu millete çeviren tankı alkışlayamam” diyen, “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır” diyerek kükreyen Muhsin Yazıcıoğlu idi.

2009 yılında şaibeli bir helikopter kazasında öldü.

Öldü mü, öldürüldü mü, anlaşılamadı.

Dördüncü kahraman, Av. Kemal Yavuz Ataman’ın 1997 yılının Eylül ayında İslâm Dergisi’nde yayınlanan bir yazısına göre, Nazlı Ilıcak’tı.

Ilıcak, sonradan müebbet hapis talebiyle yargılandı. Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla..

Bu listeye, dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak da eklenebilir.

Bir de, belki 28 Şubat’ın kahramanı denilemezse de mağduru olanlar var. Mesela Nurettin Şirin.. Yıllarca hapis yattı.

Mustafa Kutlu şayet iyi niyetli ve dürüst bir adam olsaydı, böylesi mağdurların dramını hikâyeleştirirdi.

Uydurma “kahraman”lara atfettiği fuhuş ve zina isnadıyla “gerçek kahraman”ları itibarsızlaştırma şerefsizliğini sergilemezdi.

*

Ne yazık ki ülkemizde çok sinsi, çok alçakça, çok derin ve acımasız bir psikolojik harp olanca şiddetiyle sürdürülüyor.

28 Şubat süreci “yerlileştirilmiş ve millileştirilmiş” olarak başka yol, yöntem ve araçlarla farklı bir düzeyde devam ettiriliyor.


(İlk yayın tarihi: 8 Mart 2023)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."