"KAZA"LI-ZEHİRLİ SUİKASTLER, FAİLİ MEÇHUL (YAPANI BİLİNMEYEN) CİNAYETLER DÜNYASI

 

(İlk yayın tarihi: 27 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/27/prof-cosanin-olumunde-kilit-isim/)

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”



Görsel







Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’la ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – bir buçuk ay sonra, birisinin [Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak'ın] beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in yapması gereken şey, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek değil, o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapmak olmalıydı.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Haber7.com'daki yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. 
Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 
30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. 
S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. 
Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. 
Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. 
'S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. 
Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. 
Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. 
İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edindedi. 
Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. 
Sonra başka konular konuşulmaya başlandı.

Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. 
Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 
4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. 
O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. 
Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.
Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. 
Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. 
S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. 
S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

 *

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil. 

S. G., bir süre sonra, yanına aldığı bir başkasıyla [Z. Somuncu] birlikte “cemaatten biri”ni [Seyfi Say'ı] ziyaret etmiş, kendi kullandığı arabayla onu Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları ona anlatmış bulunuyor.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumda. Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici. 

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. 

Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. 

*

[MİT'le iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Hasan Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü.

Milletvekilliği de yapmış olan eski müftü "yaşayan ölü" Hasan Mezarcı'nın Kemalizm'e muhalefeti yüzünden hapsedildikten sonra aklî dengesini yitirmiş olmasına bakmayın, gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

İddiaya göre, ilaçlarla beyni tarumar edildi.

Bu doğruysa eğer, bir taraftan "ilaçlanırken" diğer taraftan "Mesih hazretleri, aramıza hoş geldiniz, ne mutlu ki 2 bin yıllık gök misafirliğiniz sona erdi, insanlığı kurtarmak için tekrar dünyayı teşrif ettiniz.. Fakat sizin aslında Hasan Mezarcı diye bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunuz yalanıyla kitleleri kandırmaya çalışan kâfirler ve sapıklarla mücadele etmek zorunda kalacaksınız.. İşiniz zor.. Sakın yılmayın ve geri adım atmayın" diyerek telkine tabi tutulmuş mudur, bilemeyiz tabiî.

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor. Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğuna inandırılmıştır. Altay dağları ve kurt cihetinden hikâyede eksik yok, geriye Selen'in Ergenekon destanı yazması kalıyor.

Teşkilat dizisinde anlatılan MİT macerasına göre, MİT'çi Selen, "ilaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in kendisine yapmış olduğuna, Altay'ın kendisinin "abi"si olmadığına, beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna inandırılmış, böylece, babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelebilmiştir.

*

Evet, haber7.com’da 17 yıl önce yayınlanan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim başlıklı haberde başka bir teşkilat değil, İngiliz istihbaratı "karpuz kabuğu" akıllara düşürülüyordu.. Sanki Esad Efendi Türkiye'den değil de İngiltere'den kaçıp Avustralya'ya yerleşmişti..

Kamuoyuna yönelik ilaçsız-iğnesiz yönlendirmelerin (algı operasyonlarının) bu türüne psikologlar ve özellikle NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. Pandemi ilan edip bütün bir milleti iğnelemek ve ilaçlamak, altından kalkılamayacak kadar zor ve masraflı.. Dolayısıyla bazı durumlarda algı operasyonu ile yetinmek gerekiyor.

(İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş, "üç maymun"u oynamış olması.) [Sonradan tiyatrocu Ahmet Yenilmez'e Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle, devletin parasıyla bu hikayenin filmini bile yaptırdılar: Sevdam Gözlerinde Kaldı.]

Gerçekte, S. G.’nin Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir. 

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’nin peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, hakkındaki yayınlara S. G.’nin şu anda bile Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız. 

Türk avukatları üzerinden S. G.’ye (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

*

Şayet yazıdaki “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyorsa, (vardıysa eğer) Ergenekon’un aslında İngilizler’in ülke içindeki uzantısı (ya da işbirlikçi ajanlar çetesi) olduğunu düşünmemiz, İngilizler’in Esad Coşan hocayı Ergenekon’a (içerideki müttefiki ya da işbirlikçilerine) kovalatıp Avustralya’da tuzağa düşürdüklerini kabul etmemiz gerekecek. 

Bu durumda da, hem Türk istihbaratının, hem de Türk yargısının, Esad Coşan “kazası” üzerinden (vardıysa böyle bir "terör örgütü" ya da çete) Ergenekon’un İngiliz bağlantılarını araştırmasını beklemek hakkımızdır.

Söz konusu ima doğruysa, bunu Türk istihbaratı araştırmayacak da kim araştıracak?..

 Ya da, Türk istihbaratı bunu da araştırmayacaksa, neyi araştıracak, neyi araştırıyor?..

Evet, Türk istihbaratı şayet bu S. G. olayına açıklık getirirse, şahsen, “Berlin’de hakimler var” lafını akla getirecek şekilde “Türkiye’de istihbaratçılar var” sözünü iftiharla söyleyebileceğimizi düşüneceğim.

“Türkiye’de istihbaratçılar var” diyeceğim.

Hem de “Bunlar ‘millî’.. Türkiye’de ‘milî’ istihbaratçılar var”  diyeceğim.

*

(https://www.samsunsonhaber.com/haber/5153906/hasan-mezarci-ve-psikolojik-operasyon-ikilemi)

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Ayşegül Asal'ın kaleminden...

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Bir Çin atasözü "Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır." der. Bazen açık yollardan değil, gizlilikle işi görmek maharet olandır der. Bunu zihin yıkama faaliyetleri için de diyebilir miyiz peki? Nitekim birilerinin çarkına çomak sokarsanız, bazen karşılığında ölür, bazen de yaşarken öldürülürsünüz.

İşte bu zihin yıkama faaliyetlerinin doğru olduğunu iddia eden ve arkadaşının da buna kurban gittiğini ileri süren eski Rize milletvekili Şevki Yılmaz, şöyle anlatıyor hatıratını. “Emniyet görevlilerine sordum ne zülüm yaptınız ona? Eski emniyet görevlisi arkadaş ağlamaya başladı.

*

(https://www.tarihistan.org/hasan-mezarciyi-ignelerle-bu-hale-getirdiler/8347/)

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler

28 Şubat'ın en çok konuşulan isimlerinden Şevki Yılmaz, A Haber’de yayınlanan Kadraj programında Zeynep Bayramoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler
02 Mart 2015 - 11:19


Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarf etti:

"Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlamentoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. 

Kardeşimizi cezaevine attılar. O zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa'yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. 

Biz de hicret etmeseydik belki size Musa'yım diyecektim. Silivri'de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? 

Bugün Sivas'ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. 

Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar."


ahaber

"NUH DEDİ Kİ: RABBİM, GERÇEKTEN ONLAR ... BÜYÜK BÜYÜK TUZAKLAR/HİLELER TERTİPLEDİLER"




KUL: YÂ EYYÜHELLEZÎNE HÂDÛ İN ZE'AMTUM ENNEKÜM EVLİYÂU Lİ'LLÂHİ MİN DÛNİ'N-NÂSİ FETEMENNEVU'L-MEVTE İN KÜNTÜM SÂDİKÎN!

 


ÖLÜLERE, ÖLÜME, ESAD COŞAN HOCA'YA VE 28 ŞUBAT'A DAİR

 

(İlk yayın tarihi: 21 Haziran 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/06/21/sahtekar-hesaplar/)

ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U KILAVUZ EDİNENLER

Görsel

Görsel

 

Dr. Seyfi Say

 

Bir başka yazımda da belirttiğim gibi, Mehmet Çevik’in Esad Coşan suikastine dair yazdıklarını önemli buluyorum.

Son yazısında, İskenderpaşa adlı bir facebook sayfasına da atıfta bulunuyor.

Bu arada, AKRA FM’in de “Sosyal medyadaki sahte hesaplara ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlara karşı dikkat olunuz” açıklamasını yaptığı görülüyor (Bakınız: pic.twitter.com/6dFMLdNL3P).

“Dikkat olunuz” ifadesiyle, muhtemelen, “dikkatli olunuz” demek istiyorlar. Bu uyarıyı yapmaları yersiz değil, kendileri de biraz dikkatsiz.

*

Mehmet Çevik’in atıfta bulunduğu facebook sayfasının, sözü edilen türden bir “sahte” hesap kabul edilebileceği anlaşılıyor.

Belli ki, taklit ürün..

Ancak, gerçeğinden farksız bir taklit. Aslından bile daha sahici.

Hani Şarlo (Charlie Chaplin) taklitçileri arasında bir yarışma düzenlenmiş de, katılan 40 yarışmacı arasında gerçek Şarlo ancak dokuzuncu olabilmiş ya.. Onun gibi birşey..  

Esad Coşan’ın matruş, şapkalı ve astsubay kıyafetli ilk fotoğrafıyla, Nurettin Coşan’ın kartel medyasından Avni Özgürel’e verdiği röportaj sayesinde müşerref olmuştuk.

Yukarıdaki iki fotoğraf da, AKRA FM tarafından reklamı yapılan bir siteden, http://www.iskenderpasa.com/6ED16ECE-79A4-4647-86A0-C0885DA2A45B.aspx adresinden alınmış bulunuyor.

*

Bu www.iskenderpasa.com “sahte(kâr)” mı, hakiki ve dürüst mü, benim sorunum değil.

AKRA FM’in söz konusu açıklamasının devamı da var: 

Herhangi bir konuyla ilgili haber ve yorumlar, tarafımızdan, sosyal kuruluşlarımızdan veya web sitemizden yapılan açıklamalara dayanmadıkçagerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar olarak değerlendirilmelidir.

Ne demek bu?.. Mesela Mehmet Çevik ortaya çıkıp şu “tarafımız, sosyal kuruluşlarımız veya web sitemiz” tarafından unutturulmaya çalışılan S. G. adlı şahsa projektör tutunca, yazdıkları, gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayın mı oluyor?

Neden insanlara “Aklınızı kullanmayın!” mesajı veriyorsunuz?

Neden başkalarına, neyi nasıl “değerlendirecekleri”ni siz “öğretmeye” kalkışıyorsunuz?

*

“Gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar” olarak “değerlendirilmelidir”miş.

“Değerlendirilebilir” bile değil, “değerlendirilmelidir”.

Vay uyanıklar vay!.. Hani siz insanlara çılgınlar gibi kritik ve analitik düşünme tavsiyesinde bulunuyordunuz.. 

N’oldu?!.. 

Bütün o koparttığınız gürültü nereye gitti?.. 

(Ne kadar “analitik” düşündükleri ve ne ölçüde “kritik/eleştirel” akıl yürütebildikleri, “Herhangi bir konuyla ilgili” diye başlayan ifadelerinde kendisini gösteriyor. 

Düşünebilseler, böylesi bir cümlenin “Herhangi bir konuyla ilgili” diye değil, en iyi ihtimalle “Bizimle ilişkili bir konuyla ilgili” diye başlaması durumunda bir ölçüde mantıklı kabul edilebileceğini anlayabilirler. 

Bu durumda bile, “analitik ve kritik” olması şöyle dursun, birazcık “düşünebilen” herkes, bir insanın kendisiyle ilgili konularda hem bilgi vermekten kaçınması hem de başkalarını toptancı bir tavırla suçlaması durumunda, gerçeği gizlemediğinden veya çarpıtmadığından emin olunamayacağını bilir.)  

*

Niye, “Herhangi bir konuyla ilgili olarak okuduklarınızı ya da duyduklarınızı on yıl boyunca size (sözde) öğretmeye çalıştığımız kritik ve analitik düşünme yöntemleriyle değerlendirmeye tâbi tutun” demiyorsunuz da, “Şöyle şöyle değerlendirilmelidir” diye “talimat” veriyorsunuz.

Niye, “Aklınızı kullanmayın, düşünmeyin, sizin yerinize biz düşünüyoruz. Konuyu şöyle değerlendireceksiniz, bu bir emirdir” makamından gazel okuyorsunuz?

Neden böyle bir açıklamayı yapmak için, Mehmet Çevik’in yazılarını beklediniz?.

Neden Mehmet Çevik’in, “İskenderpaşa” adlı (sahte) facebook hesabında yer verilen bilgileri sorgulamasının ardından böylesi bir açıklama yapmayı gerekli gördünüz? 

(Bu “sahte” hesap sahipleriyle Arslan Bulut gibiler ve Arslan Bulut gibilerin tekerleme ve nakaratlarını ezberleyenler, hiç değilse başlığa aldığımız basit soruya cevap vermelidirler. Ancak, ne hikmetse, o bahse hiç girmiyorlar. 

Onlara bir basit soru daha yöneltelim: Esad Coşan dostunu düşmanını hiç ayıramayacak, nerede “daha” güvende olacağını bilemeyecek kadar firaset ve basiret yoksunu muydu? 

Bir basit soru daha: 

Esad Coşan’a doğrudan veya dolaylı olarak “Bizimle işbirliği yaparsın ya da sen bilirsin” mesajını verenler, onu kendilerine bağlı bir kukla olmaya davet edecek kadar pervasızlaşmış, ölçüyü kaçırmış ve haddi aşmış bulunanlar kimlerdi?) 

[Ek not: Bunlar, Esad Coşan Hoca'nın. vefatından beş ay önce, son haccı sırasında cemaate açıkladığı gibi, CIA ile müttefiklik (işbirlikçilik, ittifak ve vifak) ilişkisi içindeki, (moda tabirle konuşmak gerekirse CIA ile iltisakMİT'çilerdi.]

*

Neden, Arslan Bulut’un “Türk istihbarat kaynakları”na dayandırdığı “iddia”ların “Cemaat” mensupları tarafından “kritik ve analitik düşünme süzgeci”nden geçirilmeden benimsenmesine ve savunulmasına bugüne kadar göz yumdunuz (ve hâlâ da bazen doğrudan, bazen de dolaylı olarak bunu teşvik ediyorsunuz)?

Şimdi mi aklınız başınıza geldi de, Mehmet Çevik’e itiraz edercesine böylesi bir açıklama yapmayı gerekli görüyor, “Madem ki bu konuda biz bir birşey söylemiyoruz, o halde Mehmet Çevik’in yazdıklarını gerçek dışı ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeye yönelik maksatlı yayınlar olarak değerlendirmelisiniz” demeye getiriyorsunuz?.

Utanmıyor musunuz?!..

 *

 

ÖLÜLERE VE ÖLÜME DAİR BİR NOT

Her ne kadar Allahu Teala katında kimin mertebesinin ne olduğunu bilmesek de, Esad Coşan gibi hocalara, salt İslam’ı bir bütün halinde kabul ettikleri ve Şeriatçı oldukları için dünyayı zindan etmeye çalışmış olanların gerçekte Allah’ın düşmanları olduklarını biliyoruz. 

Genel olarak şunu söyleyebiliriz: 

Sahih hadîste belirtildiği gibi, “Allah’ın dostları” olan kâmil iman sahibi müminlere düşmanlık edenlere [bir de, Kur’an’da belirtildiği üzere faizcilere] Allahu Teala harp ilan eder. Müminlere/müslümanlara savaş açanlara ulusalcı/ırkçı duygularla sempati besleyen ve destek verenler, Allah düşmanlarının yardakçıları durumuna düşerler.

Öyleleri de vardır ki, İskilipli Atıf Hoca gibi mazlum müslümanlara düşmanlık yaptıkları ve yaşayan Ebu Cehillere övgüler dizdikleri halde, birtakım şaşkın insanlar tarafından zamanın büyük velîsi muamelesine layık görülürler. 

Bunlar, insanların cehaletinden istifade ederek kendilerini “Allah dostu” gibi göstermeyi gayet iyi başaran şarlatanlardır ve genellikle kurdukları tezgâh, tasavvuf ve tarikat istismarına dayanır. 

Kendilerinden başkasını beğenmez, İskilipli Atıf Hoca gibi isimleri bile tahkir eder, şarlatanlıklarını yüzlerine vuranları tekfir etmiyormuş gibi yaparak tekfir eder, bir yandan tasavvuf ve zühd edebiyatı yaparken diğer yandan dünyayı yalayıp yutup götürürler

Bunlarla, zenginleşmenin binbir türlü yolunu bulmakta maharet kesbetmiş olan tefeci Yahudiler arasında birçok benzerlik vardır. 

Bu benzerliklerden birini, “Allah’ın dostları” (evliyaullah) olma iddiaları ve Allah dostluğunu kendi tekellerinde görme tutumları oluşturur. 

Gerçekte “Şeytan’ın dostları” olan Yahudiler’in bu durumu, Cum’a Suresi’nde şu şekilde açıklanmaktadır:

 

62-el-CUM’A

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla.

1. Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah’ı tesbih eder.

2. Çünkü ümmîlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.

3. (Peygamberi) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.

4. Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

5. Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

6. De ki: Ey yahudiler! İnsanlar arasında yalnız sizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!

7. Ama onlar, önceden yaptıklarından dolayı ölümü asla temenni etmezler. Allah, zalimleri çok iyi bilir.

8. De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.

9. Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı(nız, ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.

10. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.

11. Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha yararlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.




GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...