ESAD VE MAHMUD EFENDİLERE, İSKENDERPAŞA VE İSMAİLAĞA’YA OPERASYON

 








"BİLİN Kİ HAYATINIZ TEHLİKEDEDİR"


Yeni Akit gazetesi yazarı Ahmet Varol, 4 Mayıs 2024 tarihli yazısında, 3 Mayıs 2024 günü vefat eden İsam el-Attar’ı konu edinmiş bulunuyor.

Şunları söylüyor:

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kurucu lideri Mustafa Es-Sıbai 1957’de, bazı sağlık sorunlarından dolayı görevi sürdüremediği için cemaatin liderliğini Şamlı ve 1927 doğumlu Isam El-Attar’a devretmişti. Onun cemaatin liderliğine geçtiği sırada Suriye rejiminin Müslüman Kardeşler’e yönelik baskı ve zulüm uygulamaları da ciddi şekilde artmıştı. Dolayısıyla henüz gençlik yıllarını yaşayan Isam El-Attar bu cemaati çor zor ve sıkıntılı bir dönemde yönetmiştir. … 1961’de baskıların nispeten yumuşaması üzerine seçimlere ve parlamentoya girebilen Müslüman Kardeşler, 1963’te Baas Partisi’nin darbesi sonucu yeniden baskılara maruz kaldı ve El-Attar da vatanından sürgün edildi. O tarihten bu yana sürekli vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşadı. 

“Vatanından çıkarılan El-Attar daha sonra Almanya’ya yerleşti. Ancak Suriye’deki zulüm rejimi ve Baas diktatörlüğü onun peşini bırakmadı. Ailesiyle birlikte Almanya’nın Aachen şehrinde ikamet ettiği apartmanda 1981 yılında düzenlenen bir suikastta eşi Bennan Et-Tantavi şehit edildi. …. Baas rejiminin cinayet şebekesi kendisine de birkaç kez suikast teşebbüsünde bulundu ama başarılı olamadı. 

“Isam El-Attar, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i 1970’li yıllara kadar sürgünden yönetmeye devam etti. …”

(https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-varol/isam-el-attarin-ardindan-45290.html)

Görüldüğü gibi, Suriye’de yaşananlar Türkiye’de yaşananlara bir nebze benziyor.

Müslüman Kardeşler Suriye’de seçimlere ve parlamentoya girebilmiş.

Türkiye’de de Erbakan’ın Refah Partisi seçimlere girip iktidar ortağı olabildi.

Suriye’de Baas Partisi darbe yapmış.. Benzer şekilde Türkiye’de de 28 Şubat darbesi ile Erbakan’ın partisi derdest edildi.. Kapatıldı.. Kendisi de siyasî yasaklı hale getirildi..

Erbakan, adamlarına yeni bir parti (Fazilet Partisi’ni) kurdurdu, fakat bu da “Refah’ın devamı” denilerek kapatıldı..

O arada AK Parti kuruldu ve Erbakan’ın partisinin hem tavanı hem tabanı bu partiye kaydı..

Dolayısıyla Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi bir tabela partisi olarak doğmuş oldu..

O, kapatılmadı, çünkü tabela partilerine yaşama imkânı verilmesi, “Memlekette demokrasi var” palavrasının revaçta tutulabilmesi bakımından işlevsel ve yararlıydı.

*

Ancak, Erbakan, İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmiş değil..

Suikaste de uğramadı..

[Uğradı da, “itibar suikasti”ne uğradı..

Bir “kayıp trilyon” davası icat edildi, Erbakan’a hırsız muamelesi yapıldı, ve sürekli olarak “hapis korkusu” ile yaşamak zorunda kaldı..

Ancak, Refah Partisi’nin eski milletvekillerinden Hasan Hüseyin Ceylan Erbakan’ın ölümünün, Özal’ınki gibi zehirlenmeden kaynaklandığını iddia etti, fakat buna itibar eden çıkmadı.

Bu arada şunu da söyleyelim: İsam el-Attar’ı fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan da 5 Mayıs 2024 tarihli yazısında konu edindi ve onun Almanya’daki hayatı hakkında şunu yazdı:

“Münir Gadban gibi yaşayarak demokrasinin faziletlerini idrak etmiştir. Demokrasinin özgürlüğe açılan medeni bir kapı olduğunu fark etmiştir.”

O demokrasi Alman demokrasisi olduğuna göre, bu faziletler Almanya’nın fazileti oluyor.

Doğal olarak özgürlüğe açılan medeni kapı da Almanya..

Aynı Mustafa Özcan’ın İran konusundaki tavrını da biliyoruz..

Öte yandan, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, 7 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu diyor:

Her ne kadar İsrail’in silahlarının yüzde 30’unu tek başına temin eden Almanya’nın kucağında oturan (ve tabii Almanya’ya tek kelime edemeyen) FETÖ-PKK kırması etki ajanları ile İran’ın içerideki gönüllü beslemeleri meseleyi çok bulandırmış olsalar da Türk firmaları ile İsrail arasındaki ticarete muttali olur olmaz tavır alan yine biz olduk.

Söylemediği şu: Bu ticarete, yurtdışından yayın yapan FETÖ’cüler ile İran’ın “içerideki gönüllü beslemeleri” sayesinde muttali oldu..

Meseleyi hepimiz onlardan öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi, gecikmeli de olsa bu tür adımlar atmaya iten etkenlerden birisi, İran’ın uzlaşmaz tavrı karşısında ofsayta düşüyor, samimiyeti sorgulanır hale geliyor, İslam dünyasında itibarsızlaşıyor olması..

İran’ın oyun bozanlığı olmasa “El kârda gönül yarda” diyerek yollarına rahatça devam edebilecekler..

Evet, FETÖ’cüler söz konusu olduğunda “hainlerin hamisi” olarak görülebilen Almanya, Mustafa Özcan’ın yazdığı gibi, mevzu değiştiğinde beyaz faziletler ülkesi ve de özgürlüğe açılan kapı haline gelebiliyor.

Yine, mevzu değiştiğinde, mesela Afganistan ve Taliban haline geldiğinde, İsmail Kılıçarslan gibi “akredite” ve de aynı zamanda “besleme” tüccar yazarlar Haçlı taifesiyle, NATO’cu güruhla, ABD ve Almanya ile, uyuzsal ulusal (yerli-milli) “çağdaş uygarlıkçı” zerzevatla aynı dili kullanarak Afganistan’ın fakir, mazlum ve gariban samimi mücahitlerine pis bir üslupla saldırabiliyorlar.]

*

Erbakan, 28 Şubat darbesi yüzünden İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmedi.. Fakat terk etmek zorunda kalan biri vardı: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca.

Esad Efendi’nin bir değil iki “rejimsel günah”ı vardı..

Birincisi, Muhsin Yazıcıoğlu’nu Erbakan’ı desteklemeye ikna ederek Refah Partisi’nin iktidar olmasını sağlamış olmasıydı.

İkinci günahı ise, 28 Şubat’ın hemen akabinde, İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında yayınlanan “Darbe Tahrikçilerine Dikkat!” başlıklı yazısıyla hükümete yönelik bu postmodern darbeye sıcağı sıcağına tepki göstermiş olmasıydı.

Ayrıca, Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz” açıklamasını yaptıran da oydu.

Esad Efendi İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında şunları yazmıştı:

“Bir kısım hain ve zalim basın-yayın ile onları kışkırtan ve destekliyenler çok tehlikeli işler yapıyor, ateşle oynuyorlar. Yaptıkları işlerden, uyandırdıkları fitne ve fesatlardan, çevirdikleri entrika ve dolaplardan çok büyük zararlara uğrayabilirler. …

“Bunlar Hükümet'e karşı ta başından beri bir garip düşmanlık içindeler. Kurulmasını engellemeğe kalktılar; ne yaptılarsa olmadı, kösteklemeği başaramadılar. Şimdi de yıkmağa çalışıyorlar, ama çok gizli, çok dolambaçlı, çok maskeli yollardan... Ramazan'da çok çirkin işler yaptılar [Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Aczimendebur katakullileri], o zaman halkımıza yazdık, ikazda bulunduk. O düzenbazlıklara da aylar önceden beri hazırlandıkları sonradan ortaya çıktı [Aczimendeburların yüzde kırkının asker olduğu ortaya çıktı. Kaç tanesinin MİT’çi olduğu ise doğal olarak bilinmiyor]. Maksatları iktidar ortağını lekelemek, dayandığı müslüman tabanından onu mahrum etmek idi. Silah geri tepti, oyunlar ortaya çıktı, kendileri mahcup oldular.

“Şimdi de orduyu ve askeri kışkırtma peşindeler, darbe tahrikçiliği yapıyor, demokrasiyi rafa kaldırtmaya çalışıyorlar, anayasal suç işliyor, kendi idam fermanlarını kendileri imzalıyorlar. Gazetelerde sıralanan çirkin istekleri, kötü niyetlerini çok iyi gösteriyor; demokrasi, insan hak ve hürriyetleri yönünden hepsi birer facia ve felaket! Ne korkunç ve menfur insanlar, bunlar ya Rabbi! İnşaallah, ve muhakkak ki ordu bu oyuna gelmez; çünkü millet buna hiç mi hiç razı olmaz, asla fırsat vermez, kazandığı hak ve hürriyetlerin elinden alınmasına kesinlikle göz yummaz. Emareler ve ibretli olaylar ortadadır. Önce ülke karmakarış karışır; sonra iş, bölgeye yayılır, İsrail'e kadar dayanır; o da yaptıklarına bin kere pişman olur. Çünkü bu işlerle onun gizli ilişkilerini birçok aydın ve uyanık kişi çok iyi biliyor.

“Bu tahrikkar ve baskıcı gidişin, müslümanları sindireceğini sanan Avrupa ve Amerika'daki gizli merkezler de yanlış hesap yapıyorlar, Türkiye'deki ajan ve uzantıları da.. …

“Müslümanlar sulhçudur, ama ne dereceye ve ne zamana kadar? …

Görüldüğü gibi Esad Efendi darbecilere aba altından da değil, üstünden sopa gösteriyordu.

O günlerde Türkiye’de darbeye hiç kimse bu üslupta ve açıklıkta tepki göstermedi.

Gerçekten, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, yiğit adamdı.. Mangal gibi yüreğe sahipti.

“Zor zamanda konuşma” edebiyatı yapan artistlik meraklısı bir boşboğaz geveze değildi, herkesin tırsıp sustuğu, sindiği zor zamanda konuşmuş olan adamdı.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!

*

Peki (Esad Efendi’nin sözünü ettiği) İsrail’in, ve Avrupa ile ABD’deki gizli merkezlerin Türkiye’deki ajan ve uzantıları (acentaları) kimlerdi?

Maalesef o kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesindeki bazı hainler ile onları kışkırtan, onlara akıl veren MİT’çi “ajanlar”dı.

Bunu Nazlı Ilıcak 28 Şubat darbesiyle ilgili “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında anlattı.

Olayın özeti Müyesser Yıldız’ın şu cümlelerinde gizli:

“28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

“ ‘Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası ‘irtica’ raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle ‘28 Şubat'ın düğmesine basan da MİT’ti.”

(https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/)

*

Peki MİT’teki ajanlar bunu Esad Efendi’nin yanına koydular mı?..

Ne gezer!..

Farklı kanallardan tehditler ve tepkiler yağmaya başladı.

Mesela 4 Nisan 1997 günü vefat eden Alparslan Türkeş’in cenazesine katıldığında, (İskenderpaşa Cemaati mensubu BBP milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre) Türkeş’in halefi Devlet Bahçeli ona hakaret etmiş ve kovmuş bulunuyordu.

(Evet, Esad Efendi’nin postuna kurulan oğlu Nureddin, yıllar sonra bu Bahçeli’ye borcunu ödeyecek, ‘Bozkurtlara’ fırsat ver, yol ver, OY ver...” diyerek bir putperest toteminin cazgırlığını yapacaktı.)

Devlet Bahçeli’nin tavrı, kendisi hakkındaki MİT’çilik rivayetleri gözönüne alındığında yadırganacak birşey değil..

Esad Efendi o Nisan ayında Türkiye’yi terk etti ve bir daha da dönmedi.

Dönemedi.

*

Ancak, Esad Efendi 2000 yılında, vefatından beş ay önce, hac sırasında Hicaz’da cemaate şunu söylemiş bulunuyor: MİT’ten birileri geldi bana bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil.” (Esad Efendi’nin bunları söylemiş olduğunu, o yıl hacca giden Av. Yalçın Ünal, bana ve Av. Kemal Yavuz Ataman’a hac dönüşünde söylemiş bulunuyor.)

Söz konusu hacdan bir iki ay önce (2000 yılı ortalarında) Esad Efendi İsveç’teydi ve Rafet Candemir’in telefonu vasıtasıyla kendisiyle görüşmüştüm.. Bana, İsveç’e gelmemi emretmişti.. (Sigortam olmadığı için vize başvurusu bile yapamadım… Yol param bile yoktu ya neyse, borç para bulabilirdim.)

Eylül ayı sonu ya da Ekim ayı başında (haccın akabinde) ise Kemal Kaptaner beni arayıp, Hocaefendi’nin ABD’deki cemaat mensuplarına beni ABD’ye yerleştirmeleri talimatını vermiş olduğunu söylemişti. (ABD’deki kardeşler, Allah razı olsun, yol harçlığı gönderdiler. Fakat bu da, vize alamadığım için gerçekleşmedi.)

Ne var ki, Esad Efendi’nin beni neden yurtdışına çıkarmaya çalıştığını ancak 16 yıl sonra anlayabildim..

2016 yılı sonbaharında beni ziyaret eden (Siyasal Bilgiler’den sınıf arkadaşım, Almanya’da mukim) Hacı Murat, Esad Efendi’nin benim yurtdışına çıkarılmam teklifini önce Almanya’dakilere yapmış bulunduğunu söylemişti.. Kendisinin ve Avustralya’dan Mehmet Ali Torlak’ın da içinde bulunduğu bir topluluğa benim için, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş durumdaydı.

Aklıma takılan soru şu: Esad Efendi’nin Hicaz’da hac sırasında sözünü ettiği MİT görüşmesinde benim bahsim de geçmiş olabilir miydi?..

Geçtiyse, MİT’çilerin hakkımda söyledikleri mi, Esad Efendi’nin ciddi şekilde kaygılanmasına neden olmuştu?

*

Tabiî ki Esad Efendi Almanya’da benim hakkımda bunları söyledikten sonra MİT canibinden bana gelecek (birilerine havale edilip ihale edilmiş) “taşeronlu” bir suikast, “faili meçhul” değil “faili malum” olurdu.

Ancak, demokrasiler fazilet rejimiydi ve demokrasinin faziletleri gibi çareleri de tükenmezdi.. Hayattan yorulmuş olanlar için zehirleme ve trafik kazaları gibi “doğal görünümlü” yaşam emekliliği hizmet seçenekleri de mevcuttu.

Nitekim, Esad Efendi söz konusu haccından beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde, Avustralya’da yaşadığı bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

O sırada kimse Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceğini söylemedi..

Söylenseydi, o konjonktürde baş şüpheli, ("dış güçler" kökenli 28 Şubat'ın yurtiçindeki mümessili/acentası, işbirlikçisi ve koordinatörü) MİT’ti.. “Faili meçhul (gizli)” işlerden en iyi onlar anlardı.

Ve o sırada iktidarda “Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Ecevit’in 28 Şubat hükümeti” vardı.

İki yıl sonra ise artık iktidar makamı AK Parti’nin (Erbakan’ın talebelerinin, eski ekibinin, 28 Şubat’ın “mağdur”larının) elindeydi.

Ve birdenbire Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceği dedikodusu çıkarıldı.. (Avustralya’da önceden de, kendisini S. G. sahte ismi ile tanıtmış olan şahıs etrafında birtakım şüpheler dile getirilmişti, fakat Türkiye’de pek kimsenin gündeminde yoktu.)

Evet, AK Parti dönemi başlayınca, "Esad Efendi suikasti"yle ilgili (MİT'i denklemden düşüren, unutturan, hatta aklayıp paklayıp tertemiz en beyaz yıkayan) senaryolar dillendirilmeye başlandı. 

Mesela gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratı tarafından öldürülmüş olduğunu yazdı.. (Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek ise 1997 yılında, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğunu yazmıştı.. Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme almıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL [bir daire parası] tazminat talep etmişti.)

Sonradan Türk istihbarat kaynaklarıyla “iltisak”lı başka yazarlar da koroya dahil oldular.. “İngiliz istihbaratı tutmadı, Vatikan verelim” hesabı “Esad Efendi’yi Barnabas İncili’nden dolayı Katolikler öldürdüler” diye bir Dan Brownvari hikâye ürettiler.

*

İsmailağa Cemaati’nin önde gelen hocaları, 1 Mayıs 2024 tarihinde bir basın buluşması yapmış ve bu arada 28 Şubat dönemiyle ilgili bazı bilgiler vermiş durumdalar.

Toplantıya katılanlardan (Independent Türkçe’nin genel yayın yönetmeni) Nevzat Çiçek şunları yazdı:

2001 yılında devletten olduğunu söyleyen bazı kişilerin Mahmut Efendi'yi can güvenliğini gerekçe göstererek yurt dışına götürmeye çalıştıklarını, yola çıkıldığını ancak Mahmut Efendi'nin Edirnekapı'dan ‘Ben öleceksem burada öleceğim’ diyerek gitmediğini ve götürülecek olan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu belirttiler.”

“Devletten olduğunu söyleyen” bazı kişiler..

Bunlar olsa olsa MİT’çi olabilirler..

Çünkü diğer kurumlar bu şekilde çalışmaz.. Mesela Emniyet Teşkilatı, “Seni koruyamıyoruz, Suudi Arabistan’a ihraç edeceğiz” demez.. Bir istihbarata sahipseler tedbir alır, gereğini yaparlar.

MİT’çiler ise, öyle anlaşılıyor ki, “Can güvenliğin tehlikede” diyerek Mahmud Efendi’ye ve İsmailağa Cemaati’ne operasyon çekmek istemişler.

Hayır, sene 1997 değil, aradan dört yıl geçmiş, 2001 yılına gelinmiş, ve birileri Mahmud Efendi’ye “can güvenliğinin bulunmadığını” söylüyorlar. (Haksız değiller.. MİT’in meşhur isimlerinden Mehmet Eymür’ün “atin.org” adlı sitesinde yazılanlara bakılırsa, bazı MİT’çiler hem 1990’lı yıllarda hem de 2000’lerde cinayetler işlemişler.. Eymür, şu anda Bahçeli’nin danışmanlığını yaptığı söylenen [dönemin MİT müsteşarı] Şenkal Atasagun’a ciddi suçlamalar yöneltiyordu.)

Esad Efendi 2001 yılının Şubat ayında hayatını kaybetmiş, İskenderpaşa Cemaati emin ellere teslim edilmiş, ve ardından sıra galiba İsmailağa’ya gelmiş.

“İskenderpaşa işi tereyağından kıl çeker gibi kolayca tertemiz halloldu.. Benzer birşey İsmailağa’da niçin yapılamasın ki?!” diye düşünmüş olabilirler miydi?

*

Mahmud Efendi için güvenli yer Vehhabî cenneti Suudi Arabistan’mış, Ehl-i Sünnet diyarı Türkiye değilmiş..

Türkiye niye güvenli değildi?

2001 yılında Mahmud Efendi’yi kim öldürmek, canına kastetmek istiyor olabilirdi?. Türkiye’deki Vehhabîler mi?

Mahmud Efendi’yi kim niçin öldürsündü?

Her neyse.. Diyelim ki can korkusuyla kalkıp Suudi Arabistan’a gitmişti, bunun etkileri neler olurdu?

Birincisi, cemaati panikler, tedirgin olur, korkuya kapılırdı. (İskenderpaşa’da bu oldu.)

İkincisi, birilerine İsmailağa Cemaati için “yurtdışı bağlantılı, kökü dışarda, yabancılarla işbirliği içinde, Vehhabîliğin etkisi altında, Selefî eğilimli” vs. türünden ithamlarda bulunma fırsatı verilmiş olurdu.

Üçüncüsü, Mahmud Efendi’nin yokluğunda cemaatteki bazı isimlerin öne çıkmasının zemini hazırlanmış, meydan boşaltılıp hazır hale getirilmiş olurdu.

Dördüncüsü, böyle bir durumda Mahmud Efendi’nin, can güvenliğini sağladıkları için “devletin adamları”na minnettar ve müteşekkir olması beklenirdi.

Suudi Arabistan’a gidecek ve belki şöyle düşünecekti: “Buraya gelmeseydim muhtemelen ölmüştüm.. Öldürülmüştüm.. Sağolsunlar, devletin bu adamları benim için ne zahmetlere katlandılar, benim can güvenliğim için ne fedakârlıklarda bulundular.. Benim canımın derdine düşen yalnız devletimizin bu adamları.. Gerçek dost kara günde belli olur.”

Evet, onlara inanması durumunda artık onların güdümüne (istihbaratçıların tabiriyle “kontrol”ü altına) girerdi..

Onu Suudi Arabistan’a götürenler istedikleriyle görüştürecek, istemediklerini ise kapıdan çevirebileceklerdi.. Tabiî ki Mahmud Efendi’ye de “Hocam, size suikast yapan çıkabilir, biz önlem alıyoruz, bildiğiniz gibi değil, ortalık maskeli hain kaynıyor” filan diyeceklerdi.

Hoca’yı abluka altına alıp dünyadan izole edeceklerdi.

*

Sonra da başlayacaklardı “bilgilendirme”ye ve “yönlendirme”ye..

Mesela öldüğünde yerine Cübbeli’nin geçmesini istiyorlarsa Cübbeli ile ilgili müjdeli haberler verecekler, mürit görünümlü elemanlarına rüyalar anlattıracaklardı..

İstemedikleri adamlar hakkında ise pireyi deve yaparak kabahat çetelesi sunacak, ihanet hikâyeleri uyduracaklardı.

Gerçekten de Mahmud Efendi Suudi Arabistan’a gitseydi mesela bir Cübbeli kolayca şeyh olabilirdi.. O dönemde karizması yerindeydi, (tıpkı Erdoğan gibi hapis yatmış olduğu için) hakka davetin mağdur fedaisi konumundaydı..

Henüz internetlik kasetleri de yoktu.. Takva elbisesi lime lime ve delik deşik olmamıştı.

O sırada Mahmud Efendi Suudi Arabistan’da (MİT açısından mutlu bir tesadüfle) ölseydi, birkaç kişi çıkıp “Hocaefendi bize kendisinden sonraki şeyhin Cübbeli olduğunu söylemişti” dediğinde, başka birkaç kişi de rüya anlattığında, İsmailağa’nın aklı başında ve Cübbeli’nin ciğerini bilen birkaç hocası dışında kimse “Bu işte bir bit yeniği var” diye düşünemez, Cübbeli’nin şeyhliğini sorgulamayı aklından geçiremezdi..

Üstelik itiraz eden çıkarsa birileri “Demek ki bunlar Cübbeli’yi kıskanıyorlar, belki de postta gözleri vardı” diye yaygarayı koparırlardı.

*

Mahmud Efendi’nin yurtdışına çıkmayı kabul etmemesi herşeyi bozmuş.. Pişmiş aş, katılan bir sürahi dolusu suyla heder olmuş.

Yurt içindeyken onun ağzından birtakım rivayetler uydurmak kolay değil.. En yakınındaki kişilere, çoluk çocuğuna, akrabasına, yakın adamlarına, ani bir ölüm durumunda mesela sözünü ettiğimiz türden bir Cübbeli hikâyesini kabul ettirmek mümkün olmazdı.. Cübbeli propagandası yapana, bunlar, “De get lan, biz gece gündüz Hocaefendi’nin yanındaydık, böyle birşey olsa önce bizim haberimiz olurdu” derlerdi.

Şeyh efendi yurtdışında olunca iş değişiyor, yakın çevresinin şahitliği hükmünü yitiriyor..

(Böylesi bir durum İskenderpaşa’da yaşandı. Hürriyet gazetesinin, Esad Efendi’nin vefatından iki gün sonraki, yani 6 Şubat 2001 tarihli sayısında, merhumun ağabeyi Ahmet Mithat Coşan‘ın bir açıklaması yer almıştı: 

“Mithat Coşan, kardeşinin yerine kimin geçeceği yolundaki bir soruya da, ‘Hiç bir isim yok. Esat Coşan’ın çalışmalarına devam edilip edilmeyeceği durumu ise, bu konuda kabiliyetli arkadaşlarımız varsa, vasiyeti varsa, ben bilmiyorum. Kendisinin işaret ettiği birisi varsa, bilgimiz yok, vasiyeti varsa, ‘şöyle olsun’ diye o yerine getirilir’ dedi.”

Merhum Mithat Coşan, sadece kendi adına değil, aynı zamanda babası Hafız Halil Necati Coşan Efendi adına konuşuyordu, çünkü aynı evde birlikte yaşamaktaydılar.)

*

Mahmud Efendi’nin Suudi Arabistan’a ihraç edilmesi projesi (ya da operasyonu), eski MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a yapılan benzer bir teklifi akla getiriyor.

Kaynak, Takvim gazetesine şunları söylemişti:

2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile‘ dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de‘ diye yazı gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi.” 

(http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/03/01/mahir_kaynaktan_28_subat_anilari)

Kaynak, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir röportajında kendisine yöneltilmiş olan “Ölüm korkunuz oldu mu?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap vermiş:

“Oldu. Hakkımda PKK'dan para aldığıma dair gazeteler yazı yazıyorlardı. Beni tanıyan bir adam sizin oturduğunuz koltuğa oturdu ve bana ‘hocam sizi öldürecekler’ dedi. ‘Valla öyle gözüküyor ama yapacak bir şey yok’ dedim. Bana ‘yurdışına kaçın’ dedi. Ben de ‘pasaportum bile yok’ dedim. Cebinden benim için hazırlanmış bir pasaport çıkardı. Ben de durumdan işkillendim ve sizi ararım dedim. Onlar gittikten sonra şöyle düşündüm, ‘bunlar beni yolda bertaraf edecekler, kaçınca da suçlamayı kabul etmiş olacağım. Ölmek bundan daha iyidir, aileme kötü bir isim bırakmam’ dedim. Ertesi gün televizyonda ‘Mahir Kaynak Berlin'de görüldü’ diye bir haber çıktı. Meğer, beni Berlin'e götüreceklermiş.”

(https://www.yenisafak.com/hayat/devlet-yari-yolda-birakti-allaha-sigindim-377995)

Kendileri gibi MİT’te çalışmış, Allah’a ve ahiret gününe inandığını söylemekle birlikte irticacı olarak suçlanmasını gerektirecek söylemleri bulunmayan ve “anayasal düzen” için tehdit oluşturmayan bir adam için böyle tezgâh kuranlar başkalarına ne yapmaz!

(Anayasal düzen için tehdit oluştursa kaç yazar! Ateş olsa cirmi kadar yer yakar!

Türkiye’de anayasal düzeni yıkabilecek tek güç ordudur.. 1960’ta olduğu gibi darbe yapar, anayasayı rafa kaldırır, sonra istediği düzeni kurar..

Bu ülkede, ne kadar zengin ve kalabalık olursa olsun, herhangi bir partinin, cemaatin, grubun, legal ya da illegal bir örgütün düzeni “yasa dışı” yollarla değiştirebilmesi mümkün değildir. Nerde kaldı ki Mahir Kaynak gibi dili ve kaleminden başka gücü, serveti, dayanağı olmayan insanlar değiştirebilsinler!)

Belli ki Kaynak’ın Kürt meselesi konusundaki yaklaşımından birileri rahatsız olmuş ve “PKK’dan para alıyor” diye haber üretip medyaya servis etmişler.

Fakat böyle bir yalan haber üretilmesinin tek nedeninin Kaynak’ın itibarının yerle bir edilmek istenmesi olmadığı anlaşılıyor.. Bu tür haberlerle Kaynak’a gözdağı ve korku vermek, bu korkuyu kaldıraç olarak kullanarak onu “suçlu gibi görüneceği” bir kaçışın içine sürüklemek istemişler..

Öyle ya, suçlu değilse niye kaçsın ki?!.. Çiğ yemeyenin karnı ağrır mı?!.. Karnı ağrıyorsa bir çiğ yemişliği vardır elbette.. Böyle düşünüleceğini biliyorlar. 

(Benzer bir Almanya eksenli operasyonu merhum Muhsin Yazıcıoğlu'na da yapmak istemişlerdi.. 2009 yılı başlarında, vefatından kısa süre önce, Almanya'da bulunduğu sırada, "hayatının tehlikede olduğu, Türkiye'ye dönmemesi gerektiği" mesajı ona ulaştırılıyor.. Dönmese, Almanya'da kalsa, "Sene olmuş 2009.. İktidarda AK Parti var, ve bu korkak adam tutup gâvur beldesine kaçıyor!.. Vatansever adam bunu yapar mı?!" diyerek yaygara koparacak, itibarını beş paralık edecekler.)

Evet, dört başı mamur bir operasyon.. Mahir Kaynak'a beleşten pasaport bile hazırlamışlar.. (Pasaport hazırlamak için Emniyet’e gitmeleri gerekmiyor, istedikleri sahte kimliği, belgeyi ve pasaportu hazırlama imkânları mevcut.)

Artı, medya da ellerinin altında olduğu için ertesi gün yayınlanacak haberi de daha baştan hazırlamışlar.. (Fakat biraz unutkanlık var gibi.. Mahir Kaynak’ı yolcu etmeden haberi medyadaki bağlantılarına veriyorlar, lakin sonradan bu yaptıklarını unutuyor, “Haberi iptal edin” demeyi akıllarına getiremiyorlar.)

Hayat böyledir.. Kusursuz katil de, kusursuz cinayet de yoktur.

*

Söz buraya gelmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun bir kitabında yer alan şu satırları da aktaralım:

Bir gün [Alman şehirlerinden] Aachen’da Türk havayolları acentalığı yapmakta olan Hanefi Ağırman kardeşimizin dükkânında bu mesele açıldı [Erbakan’ın Almanya’ya Millî Görüş Teşkilatı yönetiminde yer alıp çalışması için gönderdiği emekli müftü Cemaleddin Kaplan‘ın 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Erbakan‘ın hapiste olmasını fırsat bilerek teşkilattan ayrılıp yeni bir oluşum meydana getirmesi ve halifeliğini ilan ederek Türkiye düşmanlığı yapması meselesi]. Orada demiştim ki:

– “… [Devlet] Milletin teşkilatlanmış ve siyaset sahnesine aksetmiş şahsiyetinin adıdır. O biziz. Ona papaz kıyafeti giydirilmiş. Yani elbise makamındaki üslup yabancıdır. Bizim mücadelemiz bu üslupladır, devletin kendisiyle değil!.. Onun [elbisesinden dolayı] zahirî görünüşü yüzünden içindeki gövdeyi imha etmek akılsızlıktır. Cemaleddin bunu yapan bir aptal durumundadır.”

Ben bu sözleri söylediğim zaman orada Hanefi Ağırman’ın bir çok misafiri vardı. Meğer bunlardan birisi MİT teşkilatı ileri gelenlerindenmiş. İki-üç gün sonra çıkıp bana, Limburg’daki fabrikaya geldi. Hüviyetini göstererek benimle açık açık konuşmak istediğini söyledi. Gösterdiği hüviyetten Trabzon doğumlu olduğu görülüyordu [Gösterdiği kimlik büyük ihtimalle sahtedir]. Hemşehriliği de ileri sürerek:

“Hanefi Ağırman’ın dükkânında seni dinledikten sonra gidip elçilikteki dosyana baktım. [Ağırman’ın ofisinde dinlediklerini Ankara’ya rapor etmiş, ve muhtemelen Ankara’dan ona, “Git Mısıroğlu’na bir işbirliği teklifinde bulun, taş attık da kolumuz mu yoruldu” diye talimat gelmiştir.] Doğrusu senin namına üzüldüm. Sen vatansever bir insansın! Böyle gurbette sürünmemelisin! Cemaleddin gibilerden çok farklısın! Ancak bir mesele var: M. Kemal Paşa!.. Artık bu bahsi kapatsan da biz de yardım etsek vatana dönsen olmaz mı?” dedi.

[Esad Efendi’ye yapılan “şirk” teklifinin bir benzeri.. Bunların “değişmez amentü”sünün ilk maddesi Selanikli’ye imandır.. Sadece Allah’ın ve Rasulü’nün yolunda olmayacak ve sadece Kâbe’ye yönelmeyeceksin, ilk kıblen Anıtkabir olacak.. Allah ve Rasulü’nün ilkelerine, Selanikli’nin ilke ve inkılaplarının izin verdiği ölçüde tabi olacaksın.. Selanikli’nin ilke ve inkılaplarıyla çelişen İslamî hakikatleri, Diyanet’in hiçbir hutbesinde Şeriat kavramına yer vermyişi gibi, es geçecek, görmezden geleceksin.]

Kendisine sordum:

– “Sen İslamiyet’i ve M. Kemal Paşa‘yı ne kadar bilirsin?!

– “İslamiyet’i Cuma namazı kılacak kadar, M. Kemal Paşa’yı da mektepte öğrettikleri kadar bilirim!” dedi.

– “Bak!” dedim. “Sen, dini de M. Kemal Paşa’yı da benim kadar bilsen, benim zapt-ı nefs ettiğim [kendimi tuttuğum] kadar bile sükût edemeyip feryad u figan ile bağırırsın! Gerçekler o kadar acıdır!..”

– “İyi ama kanun var. Bak hapsediliyorsun, vatancüdâ oluyorsun!.. dedi.

... Bu minval üzere konuşmada cevap veremeyince:

– “Bak!.. Sen ‘Yunan Mezalimi[kitabını] yazmışsın!.. ‘Moskof Mezalimi‘ yazmışsın!.. Bizim şirket (MİT’i kastediyor) bunlardan dolayı sana müsamaha etmiştir. Sen [İlk TBMM üyelerinden, Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından, Atatürk karşıtı] Rıza Nur’un [Atatürk’ü yerden yere vuran] hatıralarını yayınladın!.. Onun [bu hatırat yayınının] çeyreği kadar bir iş yapmamış nice insan, faili meçhul [yapanı bilinmeyen] bir cinayetin kurbanı olmuştur. Bu demektir ki, sen bizim müsamahamız sayesinde hayattasın. Bunun değerini bil!” … [Görüldüğü gibi”Nicelerini öldürdük, faili meçhul olarak kaldı” demek istiyor.]

Buraya Türkiye’ye döndükten sonra eski MİT’çi Mahir Kaynak‘ın bir sohbette söylemiş olduğu şu sözleri de kaydedersem mücadelemizde karşılaştığımız bazı hadiselerin daha kolay anlaşılacağını zannediyorum. Mahir Kaynak demişti ki:

– “Arkadaşlar, düzene ters düşerseniz sizin -doğru veya yanlış- devlette [açıklarınızı içeren] bir dosyanız olsun. Bu, maddî [parasal] bir sûistimal [yolsuzluk vs.] olabileceği gibi, bir metres [zina] işi dahî olabilir. Elverir ki, cemiyette [toplumda] itibarınızı sarsmaya ve sizi tesirsiz [etkisiz, lafı dinlenmeyen] hale getirmeye yarasın!.. [Ancak bazen, elde işe yarar bir dosya bulunmasa bile, Mahir Kaynak’a “PKK’dan para alma” iftirasının atılması gibi, yok yerden suç icat edilebilir. Çamur attığınızda ister istemez bir izi kalır, temizlemek zordur. İnsanlar da “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler. Dolayısıyla, medyadaki “Nuh’un köpekleri” cinsinden “MİT’in kelekleri ya da melekleri”ni tanımak için başvurulacak teşhis yöntemlerinden birisi budur: Kim “derinlerin hedefi”ndeki isimlerin üzerine yürüyorsa, itibarsızlaştırma operasyonunda rol alıyorsa, o bir “köpek, kelek ya da melek”tir.] Aleyhte müessir [etkili, sözü dinlenir, toplum tarafından benimsenip desteklenir] olduğunuz an bunu [açıklarınızı, ayıplarınızı] ortaya atarlar, buna rağmen yolunuza devam ederseniz [geri adım atmazsanız ve müessir/etkili olursanız] bilin ki; hayatınız tehlikededir.

Bu iki MİT’çinin parmak bastığı gerçek belki bugün bile hâlâ aynı dehşetle devam etmektedir.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 161-2.)


İNGİLİZ’İN İZNİ (VİZESİ), LORD CURZON’UN KAVLİYLE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK ANADOLU’YA “VATAN KURTARACAK KAHRAMAN” OLARAK GİDERKEN

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 36

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, “mütareke döneminde İstanbul’da birkaç arkadaşıyla birlikte ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmuş oldukları” yönündeki itirafını aktarmıştık.

İşin aslının başka olduğunu Rauf Orbay’ın yazdıkları ortaya koyuyor.

Selanikli Sarı Kemal, İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor, bunu duyan İsmail Canbulat (sözde komite üyesi olduğu halde) sinirlenip bunların yanından çıkıyor, arkasından hole gelen Rauf Orbay’a “Yok birader, böyle komitacı işlerine gelemem, böyle şey olmaz, bu benim işim değil…” diyor, ve Sarı Kemal’in evinden çekip gidiyor.

Kara Kemal de gittikten sonra Rauf Orbay Sarı Kemal’e “Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” diyerek hesap soruyor.

Panikleyen Sarı Kemal ise, hemen kıvırıyor, “Yok canım, ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Bey’in ağzını arıyordum diyerek Kara Kemal’e hainlik yaptığı ve ona karşı yalan söyleyip olduğundan farklı göründüğü itirafında bulunuyor.

Aslında yalan söyleyip hainlik yaptığı kişi Kara Kemal değil.. Rauf Orbay ile İsmail Canbulat’a yalan söylüyor.

İlginç olan ise, Sarı Kemal’in sonraki yıllarda İzmir Suikasti girişimini bahane ederek İsmail Canbulat’ı astırmış, Rauf Orbay’ı 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koydurmuş olması..

Kara Kemal de unutulmamış, fakat o, Sarı Kemal’in adamlarının eline düşmemek için intihar etmiş.. Sarı Kemal onu astırma zevkinden mahrum kalmış.

*

Görüldüğü gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyoruz.

İlk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

En son, Falih Rıfkı’nın, Selanikli’nin şu sözlerini aktardığını görmüştük:

“Fethi Bey'le ben gözlerimizle konuştuk.

“Derhal dedim ki:

"- Beyefendinin [İsmail Canbulat] iştirak etmeyeceği bir teşebbüs makul de olmayabilir. Onun için cemiyeti [terör örgütünü] hemen feshetmeliyiz."

“Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti. Kalanlar [Selanikli, Fethi Okyar ve Rauf Orbay] cemiyeti tekrar kurmuş oldular.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 128.)

Rauf Orbay’ın yazdıkları ise (Ki önceki bölümde aktarmıştık), böyle bir sahnenin hiç yaşanmamış olduğunu gösteriyor.

Bir defa, ortada Fethi Okyar yok..

İkincisi, asabîleşen İsmail Canbulat müsaade almadan ve vedalaşmadan evi terk edip gidiyor.

Üçüncüsü, Selanikli ile Rauf Orbay, İsmail Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gidiyorlar ve Selanikli, Rauf Orbay’a söylediği Kara Kemal’e yalan söylemiş olduğu yalanını Canbulat’ın önünde de tekrarlıyor.

*

Falih Rıfkı’nın Selanikli’den aktardığı sözler şöyle devam ediyor:

“Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:

"- Gene ne var? dedi. …

"- Ne haber dedim.

"- Tahmin edeceğin gibi...

"- Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …

"- Ne yapacaksın? diye sordu. …

"- Mesela, dedim, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?

"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:

"- Karar verdin mi? dedi.

“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!

"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:

"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.

"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:

"- Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?

"- Zamanında!" (s. 129-130.)

Görüldüğü gibi, komitacı (çeteci, terörist) Kemal, kimi bulursa hemen oturup onlarla terör örgütü kuruyorken, Kara Kemal gibi bir kulağı kesikle çılgınca “Sadrazam’ı kaçırıp hükümet darbesi yapma” planları kotarıyorken, birdenbire, istihbarat (gizli servis) eğitimi ve terbiyesi almış bir adam gibi sakin, durmuş oturmuş, ketum, ihtiyatlı ve ağzı sıkı biri haline gelmiş bulunuyor.

*

Önceki bölümlerde şunu söyledik:

Selanikli’nin mütareke döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da geçirdiği altı ayın ilk iki ayının, İngilizler’le görüşme ve pazarlıklarla geçmiş olması gerekiyor.

İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile (Rauf Orbay’ın ifadesine göre) “iki üç kez” görüştüğünü gözönünde bulundurduğumuzda, üçüncü görüşmede her konuda mutabakata varıp el sıkışmış olduklarını kabul edebiliriz. (Selanikli Nutuk’unda Frew [Fro] ile “bir iki kere” görüştüğünü söylüyor. Yaveri Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde” görüştüğünü ifade ediyor.. "Fasılalı tarihlerde" tabiri iki kere için kullanılmaz.)

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

Daha önce de söylediğimiz gibi, 18 Kasım 1918’de Selanikli’nin İngiliz yetkililerle görüşme teklifini İngiliz gazeteci Ward Price’a iletmesinden sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır. İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını istemişlerdir: Ne yer ne içer, nasıl bir karaktere sahiptir, hobileri fobileri nelerdir, neleri sever nelerden nefret eder, nasıl bir zihniyete sahiptir, yakın dostları kimlerdir, yaşayışı nasıldır, ne gibi alışkanlıkları bulunmaktadır?..

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğunu, büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğunu, gençliğinden itibaren kafayı çekmeye ve kadınlarla dansa düşkünlüğü ile tanındığını, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdiklerini, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi isimlerin de onu “menfaat düşkünü ve muhteris” olarak tanıdıklarını öğrenmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu adam tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” demiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

*

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

O sırada İngiliz Savaş Kabinesi’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı olan ve kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu bulunan Lord Curzon, ajan Frew’nun Selanikli’ye şunları sormasını istemiştir:

“Kendilerinin (İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyeceği (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir mi, Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle ‘millet iradesi’ kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir mi, bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir mi, yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir mi, Hilafet kurumuna son verebilir mi, yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir mi, Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir mi? Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve ‘uygarlaşması’nı temin edebilir mi? Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyormuş, Türkiye halkı yapıyormuş gibi gösterebilir, olayın gerisindeki ‘İngiliz aklı’nı perdeleyebilir mi?”

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.

*

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. O, Selanikli’ye gereken desteğin verileceğini, Fransa ile İtalya’nın da ikna edileceğini müjdelemiş olmalıdır.

Ve bütün bunların akabinde Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık planın netleşmiş olduğu düşünülebilir.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır. Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecek, bunun için bir bahane oluşturulacaktır.

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesi, bunun bir “sır” olarak saklanmasıydı.

*

Evet, Selanikli’nin komitacılık mesleğine birdenbire veda edip gelecekle ilgili büyük hayallere sahip “sır”lı ve ketum bir adama dönüşmesi mucizesinin ardındaki gizem işte bu..

Lord Curzon’un sihirli değneğinin dokunuşu herşeyi değiştirmiş.

Selanikli’nin, Anadolu’da yeni bir devlet kurma fikrine kafası yatmış.. Keyfi yerinde, fakat beklemede..

İsmet İnönü o sırada (24 Ekim 1918’den beri) Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı.. Harbiye Nezareti’nin herşeyi ondan soruluyor.

Yani çok önemli bir konumda..

Bunu çağırıyor ve (başka hiç kimseye birşey söylemezken) ona şunu diyor:

Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?”

İsmet’i harita başına oturtup yoruyor.. Sanki kendisi harita okumaktan aciz..

Ancak, maksat başka..

Adam, kendisi için üretilecek kahramanlık hikâyesinin ilk satırlarının yazılması için “tulumbaya su koyuyor”.

Biliyor ki, İsmet İnönü gidip Savunma Bakanlığı’ndaki herkese şunu diyecek:

“Bu Selanikli Mustafa Kemal’i muhteris ve menfaat düşkünü biliyordum ama belki de yanıldım, adamın günahını aldım.. Adam hiçbir sıfat (unvan, makam, mevki) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın sırf vatan ve millet uğruna etkisiz yetkisiz, gariban bir Sarı Çizmeli Mustafa olarak Anadolu’ya gitmeyi düşünüyor.. Çok şaşırdım, adamın aklı fikri hükümette koltuk kapmada, bakanlıkta, bunun için dünyayı ateşe verir diye biliyorduk fakat bugün çok farklı bir Mustafa Kemal’le karşılaştım.. Allah Allaah, demek ki insanlar değişebiliyor.. Hayret, vallahi çok şaşırdım.. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.. Hayat ne garip, her gün yeni birşey öğreniyorsun!”

*

Evet, Selanikli, İngiliz istihbaratından (gizli servisinden) aldığı akılla algı operasyonunu Harbiye Nezareti’nin kilit adamı ile başlatmış durumda..

Yetenekli adam, her rolün hakkından gelebiliyor, duruma ve şartlara göre her rolde görünebiliyor, bukalemun gibi derhal şekil değiştirebiliyor, her role kolayca adapte olabiliyor.

Yetenekli..

İsmet İnönü’nün kulağına birşeyler üfleyerek (“teşbihte hata olmaz” derler) “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından Padişah Vahideddin’in, Osmanlı Hükümeti’nin ve Harbiye Nezareti’nin aklına (kendisiyle ilgili) iş düşürüyor.

Durgun gölete ilk taşı atıyor, biliyor ki o taşın etkisi dalga dalga etrafa yayılacak.

Biliyor ki, evinde doğup büyüyen palavra kelebeğinin kanat çırpması, Harbiye Nezareti’nde, Osmanlı Hükümeti’nde ve Osmanlı Sarayı’nda fırtınaya yol açabilir.

Biliyor ki, akıllara şunlar gelecektir:

“Madem Selanikli böyle bir fedakârlıkta bulunuyor, böyle fedakârca duygular taşıyor, devletin onu ödüllendirmesi, illa da gidecekse birtakım yetkilerle gitmesini sağlaması gerekir.. Aksi, insafsızlık olur. İnsan, hele de böyle fedakâr bir insan kolay yetişmiyor.. Böylesi yüce gönüllü insanları her zaman bulmak mümkün değildir.”

*

Şunu da biliyor elbette: İngilizler Doğu Karadeniz’i karıştırıp Osmanlı Hükümeti’nden olayları yatıştırmak için bir görevli talep ettiklerinde ilk akla gelecek isim kendisi olacaktır.

Bunun olacağından emin, fakat zamanı konusunda kesin birşey söyleyemiyor.. O yüzden, “Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?” diye soran İnönü’ye “Zamanında!” diye cevap veriyor.

Zamanı gelecek, o kesin..

Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, “İngilizler’in bu talebini bir fırsata çevirelim, güvendiğimiz bir adamı Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderelim” diyeceklerdir.

Selanikli zaten Vahideddin’in çok güvendiği yaveri..

Üstelik, sıfat (unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın hizmet etmeye hazır bir fedakârlık abidesi.. Kafasında zerre kadar hesapçılık olmayan hasbîlik heykeli.. Ondan daha iyisi nerde bulunabilir?! 

Haa, adamın zaafları varmış, içkiciymiş, işret düşkünüymüş, ahlâksızmış, sefihmiş, dansçıymış, şuymuş buymuş.. Üzümün çöpü, armudun sapı dersen ortada adam mı kalır?! Hem, memleket yangın yeri, şimdi bunları düşünecek zaman mıdır?! Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır "netekim".

*

Evet, İngiliz’in sadece sicimi ve anahtarı değil, istihbaratçılığı da dünya markası.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...