BİLMEDEN, OKUMADAN, BİRİLERİNİN ŞAHİTLİĞİNE ALDANIP HÜSNÜZANDA BULUNANLAR BİR YANA, İBN ARABÎCİ OLMAK, ADAMIN AHMAKLIĞININ YA DA FESATÇILIĞININ DELİLİDİR






 (Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 10


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

Dipnotlara geçelim:

105. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83; Fususu’l-Hikem metni: “ ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.’ [Maide, 5/17] Onlar ‘O Allah’tır’ sözüyle ve ‘Meryem’in oğlu’ sözüyle değil, bu sözün bütününde [Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir önermesinde] küfür ve hatayı cem ettiler. ‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar. Aksine onlar ilâhî hüviyeti evvelemirde beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler. [Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.

Dipnottaki köşeli parantez içi ilaveler, konu edindiğimiz makalenin yazarı durumundaki çevirmene ait.

Burada, İbn Arabî sapığının, cerbeze ve mugalata ile çok basit bir gerçeği anlaşılmaz bir hale soktuğunu görüyoruz.

Maide Suresi’ndeki ifade açık: Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.”

Bu sözün anlaşılmayacak bir tarafı yok. Kâfir olmalarının nedeni, böyle demeleri.. Mutlak bir ifade.. Herhangi bir kayıt ve şart içermiyor.. Neyin kastedildiği hiç önemli değil, bunu diyen kâfir olmuştur.

Bu İbn Arabî kaltabanı ise cerbeze, mugalata ve demagoji ile sözü çarpıtma derdinde. Maval okuyor.. Yaptığı şuna benziyor: Birisi tutuyor size ana avrat sövüyor, bir başka herzevekil de çıkıyor size şunu diyor: “Aslında söyledikleri küfür değildir, farzedelim ki baban öldü, anan dul kaldı, onunla evlenebilirdi ve de diyelim ki sen boşandın, hanımınla evlenebilir, öyle şeyler yapabilirdi, aslında bu söz hakaret ve küfür sayılmaz. Sözün kendisi hakaret değil.”

Ana avrat sövme şeklindeki bir sözü bu şekilde tevil etmek, ikinci bir hakarettir ve karşıdaki ile alay etmektir. 

Tescilli zampara İbn Arabî sapığının yaptığı da bu.. Resmen Allahu Teala’nın uluhiyeti (tanrılığı) ile alay ediyor.

*

Zampara kaltabanın ilk hilesi, ayette hiç geçmediği halde tutup meseleyi ölüyü diriltme mucizesine getirerek tartışmanın zeminini kaydırması.

Ayet, konuyu ölünün diriltilmesi mucizesinin yorumu ve değerlendirmesi bağlamında ele almıyor. Burada lafı getirip ölünün diriltilmesi olayına bağlamak, illüzyonist elçabukluğu türünden bir hokkabaz numarası.

Bu deli saçması mantıksız laflardan ne anlaşılabileceği hususuna gelelim.. Önce şu cümleler:

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

Buradaki “ölüyü diriltmesi ciheti”, kaltabanın uydurması. Asıl cihet, babasızlığı.. Bunu cehaletinden yapıyorsa fena, kasten yapıyorsa daha fena.

İkinci numarası, “nasutî-beşerî suret”ten bahsederek denkleme yeni değişkenler (ayn ve suret) eklemesi ve tek bilinmeyenli denklemi iki bilinmeyenli hale getirmesi. Sözünün devamında bir de “hüküm” lafı ekleyerek, tek bilinmeyenli, hemen çözülebilen denklemi, üç bilinmeyenli hale getiriyor. 

Ondan sonra çöz çözebilirsen!

“Beşerî suret”ten söz ederek suyu bulandırıyor. Halbuki, ayetten hareketle doğrudan Hz. İsa’nın şahsından söz etmek gerekir. Hz. İsa’nın “beşerî (ya da nasutî) suretinden bahsedersen, onun aynı zamanda ilahî (tanrısal) bir özünün (ayn’ının) bulunduğunu “zımnen” ifade etmiş olursun. Bunun ardından abrakadabra hokuskopus kabilinden laf ebeliğiyle “Suret önemli değil, asla bak!” demen mümkün hale gelir.

*

Bu deli saçması laflardaki sorunlar bunlarla sınırlı da değil.

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)” şeklinde bir cümle kurulabilmesi, sadece “Meryem’in oğlu” ifadesinin kullanılmasıyla olabilecek bir şey değildir.

Bundan kasıt ancak şu olabilir: “‘Allah, Meryem’in oğludır’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)”.

Bunu söylemek ise, malumu ilam cihetinden bir gevezeliktir.

Bu, şöyle bir cümle kurmanıza benzer: “ ‘Erdoğan, cumhurbaşkanıdır’ diyenler, bu sözleriyle onun seçimlerde galip gelmiş olması cihetine rücu ettiler.”

E, bunu söylemekle, saçmalamaktan başka ne yapmış oldun?! Sen milletin rücusunun bekçisi misin, muhasebecisi misin, herkes kendine göre bir cihete rücu edebilir.

Hayır, Endülüs’ün dangalak kalpazanı kafasından birşey uyduruyor, onu başkalarına mal ediyor.

Bir sonraki cümlesi daha büyük facia: “Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

O cümleden sonra bu cümle gelirse, “Bakmayın öyle surede rücu ettiklerine, işin aslında suret yok, ‘ayn” var, ve de şüphesiz O, yani Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır” demiş olma ihtimali devreye girer. İkinci ihtimal, "Şüphesiz o (yani Meryem'in oğlu İsa), Meryem'in oğlu İsa'dır" demiş olması. Kime neyi haber veriyorsun, dangalak!

*

Bu kitap yüklü eşek, meramını anlatmaktan aciz bir geri zekâlı mı, yoksa böylesi cümlelerle Müslümanlar’la kafa mı buluyor, bunun cevabını İbn Arabîciler arayıp bulsunlar.

Ancak, bizim İbn Arabîciler, bu tür zırvalarını okuyunca, “Adamda öyle derin bir ilim var ki, ne demek istediğini biz de anlayamıyoruz” diyorlar.

Misal, Prof. Mustafa Tahralı.. Bir de bunun, prof., doç. dr. gibi içi boş unvanlar taşıyan boş kafalı çömezleri ile medyadaki avare şakşakçıları var. Onlar da aynı kafada, "Öyle derin hikmetler ki, anlayamıyoruz" türküsünü söylemekten hançereleri yırtılmış durumda. 

Bunlar bir taraftan da itikaden Matüridî-Hanefî olduklarını söylüyorlar.. Güler misin, ağlar mısın?!

Zampara İbn Arabî kalpazanının kazanına batırılmış Matüridîlikleri, bir kebapçı dükkanında pişirilmiş kebapları önce pislikle dolu lağıma batırıp sonra "İşte sosu da tamam" diyerek servis etmeleri gibisinden bir delilik.

Bunların durumu, kralın üzerindeki (ancak zekî insanların görebileceği iddia olunan) muhteşem elbiseyi göremedikleri halde koro halinde “Ooo, şu güzelliğe, şu görkeme, şu haşmete bakın, harikulade, müthiş, müthiş!” diye alkış tutan masal kahramanlarınınkinden daha kötü.

*

Sonraki cümleler:

“Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar.”

Burada ilk sormamız gereken husus şu: Neyi duyan?

Cevap açık: “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyan..

Bunu duyan, onların (yani böyle deyip kâfir olanların) uluhiyeti (tanrılığı), İsa’ya ait surete nisbet ettiğini, ve tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etmişlermiş.

Burada suretten kasıt, Hz. İsa’nın beşerliği/insanlığı.. (Benzer şekilde falanca bahçedeki elma ağacının suretinin nebatlık/bitkilik, filanca yarış atının suretinin hayvanlık, feşmekanca alet edevatın suretinin metallik olduğu söylenebilir.) 

Peki, “tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kılmak” ne demek oluyor?

Bu ifade iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, tanrılığın o suretin gerisindeki “öz” ya da “ayn” yapılması.

İkincisi ise, o suretin gerisindeki “ayn” bahsine hiç girilmeden suretin bizzat kendisinin tanrılığın “ayn”ı olması.

İlki, İsa’nın sureti insandır fakat aslı tanrısaldır, tanrıdır demek olur. İkincisi ise, İsa’nın sureti bile tanrıdır, tanrısaldır demek anlamına gelir.

İbn Arabî kalpazanına göre, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyanlar, bu sözü söyleyenlerin bu minvalde akıl yürüttüklerini “tahayyül etmişlermiş”, zannetmişlermiş, fakat öyle değilmiş.

“Böyle yapmadılar” diyor.

Öyle tahayyül ettiklerini nerden biliyorsa?.. Aslında işkembeden savuruyor. Atış serbest.. Nasıl olsa anlamadan inanacak enayi bol.

*

Öyle yapmamışlarmış..

Peki nasıl yapmışlar?.. Şöyle:

“Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler.”

Hasretme, tahsis etme, inhisarına (tekeline) verme anlamına geliyor.

Böylece sorun, Meryem oğlu İsa’nın tanrılaştırılması olmaktan çıkıyor, daha başka birşey haline geliyor. Adeta şu söylenmiş oluyor: Tanrılık beşerî surete (veya salt İsa'daki beşerî surete) tahsis olunmamalıydı, başka suretler de tanrı olabilir.

Hz. İsa’yı tanrı yapanların durumu buymuş.. Fakat başkaları, onların şöyle yaptıklarını tahayyül ediyorlarmış: “Bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti.”

İmdi, bu cümlenin ilk kısmı (“onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet etmesi” lafı), “Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler” şeklindeki ifadeyle aynı paralelde.

Aralarındaki fark, ikinci ifadenin, nisbete ilave olarak bir de hasr (tekel yapma) durumundan söz ediyor olması. Böylece İbn Arabî kalpazanı, “Onlar, Hz. İsa’nın beşerî suretine tanrılık izafe ya da nisbet etmekle yetinmediler, bunu sadece onun suretine/şahsına hasrettiler” demiş oluyor.

Buradan, hasretmeselerdi kâfir olmazlardı demiş olması manası da çıkar. Asla çıkmaz demek, laflarının siyak ve sibakı çerçevesinde mümkün değil. 

Eğer bunu kastetmiyorsa, nisbete ilave olarak hasr durumundan bahsetmesi anlamsız olur.

*

Gelelim son cümlelere:

“[Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.”

Bunlar tümden deli seçması..

İsa’ya ait suret (beşerî suret) ile ölüyü diriltme hükmünün arası ayrılmasa, o suret, ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı kılınsa, ne değişir?

İsa’ya ait suret ile ölüyü diriltme hükmünün arası tabiî ki ayrı, o suret ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı tabiî ki olamaz..

Ölüyü diriltmek bir mucize.. Çünkü kimse yapamıyor.. Fakat diriyi öldürmek de, ölüyü diriltmek kadar acayip ve büyük bir olay.. Peki, bir adam bir başkasını öldürdüğü zaman, onun sureti, öldürme hükmünün “ayn”ı mı oluyor?

Suret, ayn, hüküm vs. laga lugasına gerek yok.. Bir adam ölüyü diriltmekle tanrı oluyorsa, bir başkası da öldürmekle eşit derecede tanrı olmuş olur.

Gerçekte ise, öldürmede de, diriltmede de hüküm Allahu Teala’ya aittir. Öldürmede her insan hükmün ifasının bir vasıtası ya da aracı olabilir, diriltmede ise aracılık imtiyazı sadece Hz. İsa’ya verilmiş.

Kısacası, İbn Arabî denilen kitap yüklü eşeğin yazdıkları bir yığın boş laf kalabalığından başka birşey değil.

Bu adamın tescilli yalancı ve din dolandırıcısı olduğu, Mekinüddin’in kızı Nizam ile olan muarefe ve münasebetine dair yazdıklarından belli.. Ayrıca bir şahide gerek yok..

İnsanı, sözleri ele verir.. Hadi bu yazdıklarını anlamakta zorlandığınız için, diyelim ki masaldaki sahtekâr terziye aldanan dangalaklar gibi işi uyanıklığa vuruyor, zeki görünmek için ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, peki Nizam için yazdıklarına da mı aklınız ermiyor?

Şurası açık, İbn Arabîcilik yapanlar, onun laflarından aslında birşey anlamıyorlar, anlaşılmaz göründüğü için bunlara efsunlu ve cazibedar görünüyor.

*

İbn Arabî’nin düşüncelerini konu edinen tasavvufçu akademisyenlerin, genelde bilimsel açıdan değeri sıfır metinler kaleme aldıkları görülüyor.

Dirayetten yoksun rivayet ehli olarak arz-ı endam ediyorlar.

Ancak, rivayetleri de bilimsel değil, çünkü tek yanlı aktarım durumunda.. İşi İbn Arabî goygoyculuğu haline getirmiş bulunuyorlar. İnsan hiç değilse ilaç için ya da nazar boncuğu kabilinden iki cümle de muhaliflerden nakil yapar, bunlarda hiç yok.

Bu sahtekârı bilimsel bir tenkide tabi tutanların başında, gördüğüm kadarıyla, Prof. Dr. Mustafa Akman geliyor. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinin okunmasında fayda var. (https://avesis.hakkari.edu.tr/mustafaakman/yayinlar)

O, yukarıda aktardığımız Hz. İsa’lı mesele hakkında şunları yazmış durumda:

“İbn-i Arabî … Hıristiyanlığın 'Tanrı'nın İsa'nın bedeninde cisimleşmesi' teorilerini reddeder. Zira ona göre İsa'nın Tanrı olduğunu söylemek, İsa dışındaki başka her şeyin de Tanrı olduğu anlamında doğru ve geçerlidir. Bu anlamda İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu söylemek de doğrudur. Ama Tanrı'nın Meryem oğlu İsa olduğunu söylemek yanlıştır, çünkü bu onun, yani Tanrı'nın, sadece İsa olduğunu iddia etmek olacaktır. Oysaki Tanrı hem İsa'dır, hem de İsa dışındaki maddi ve soyut her şeydir ki bu İbn-i Arabî'nin arı tekçiliğinden beklenecek bir açıklamadır.”

(Bkz. M. Akman, Haksöz Dergisi, Sayı: 293, Ağustos 2015;  https://www.haksozhaber.net/okul/ibn-i-arabide-vahdet-i-vucud-felsefesi-7292yy.htm)

Onun söylemediğini de ben söyleyeyim, zamparanın sözleri tamamen küfür ve şirkten ibaret.


ELMALILI HOCA’NIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN CÜBBELİ MANZARASI: TAĞUT AVUKATLIĞI VE ŞİRK SÖZCÜLÜĞÜ

 








Cübbeli Ahmet, bir zamanlar, Habertürk TV’nin Türkiye’nin Nabzı Özel programında, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili için şunları söylemiş bulunuyor:

“[Atatürk’ün] Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi.. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Behey paslı ve kirli yağdanlık, isteyen kadın, ABD’de de, Avrupa’da da çarşaf giyiyor. Bu bir lütuf mu?

Elmalılı Hamdi Yazır hoca tefsir yazmış da, peki Avrupa’da olsa, evine kapanıp tefsir yazamaz mıydı?!

Yayınlatmak ise, sadece para meselesi..

Şu anda da, isterseniz ABD’de veya Avrupa’da Elmalılı tefsirini aynen basarsınız. Kimse birşey demez.

Selanikli Atatürk “Şu hadîs ne biçim hadîs?” dememişmiş..

Ancak, Kâzım Karabekir‘in ve Atatürk’le sohbet etmiş başkalarının beyanlarından anlıyoruz ki, Mustafa Atatürk, başka birileri “Şu hadîs ne biçim hadîs?” deme imkânına kavuşsun diye, böyle bir tepki vermemiş, hadîslere müdahale etmemiş kabul edilmelidir.

Merhum Elmalılı’nın tefsirinin yazdırılmasına gelince..

Mustafa Atatürk’ün, merak ettiğinden bazı bölümleri okuduğunu biliyoruz, fakat hepsini okumadığı, sadece bazı ayetlerin tefsirini okumakla yetindiği kesindir.

*

Asıl önemli olan şu:

Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmadı..

Şapka giymiyor diye adam asmak, çorap giymiyor diye idam etmekle aynı şeydir. İlkçağ ilkelliği, vahşeti ve zorbalığıdır.

İslam’da mesela kadınlar için başörtüsü emri vardır, ayetle sabit..

Peki, başını örtmeyen kadının cezası nedir?

İslam tarihinde, başını örtmüyor diye asılan ya da hapse atılan kadın var mı?!

Erkeklerin de, adab-ı muaşereti umursamayıp açılıp saçılsalar bile, vücutlarının göbekten diz kapağının altına kadar olan kısmını örtmeleri farzdır. Örtmezse cezası nedir peki? İdam mı edilir?

Hayır.

Yine, İslam’da “Vayy, bu adam sarık sarmamış, hadi idam edilsin” şeklinde bir olay yaşanmış mıdır?

Yaşanmamıştır..

Böylesi bir ilkellik, geri kafalılık ve vahşet, “Cumhuriyet fazilettir” mottosu mucibince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek parti döneminin fazilet hanesinde kayıtlı.

*

Evet, demiştik ki, Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamıştır.

Cübbeli gibilere gelince..

O vahşet günleri geride kaldığı halde, Atatürkçülük yapıyor, hakkı batıla karıştırıyor.

Ve, Selanikli diktatör hakkında şunları söylüyor:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum.”

“Dindar, namazlı abdestli adam” demiyormuş..

Yok bir de deseydin…

Peki, “Şapka için adam astırmıştır, Şeriat düşmanlığı yapmıştır” niye demiyorsun?

*

Aleyhinde konuşmamak lazımmış, çünkü vatanı kurtarmışmış..

Bu lafınla, merhum Elmalılı’nın ifadelerine göre, şirke düşmüş olduğunun farkında mısın (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Neml Suresi tefsiri): 

“Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.”

Merhum Elmalılı hocanın şu ifadeleri ise daha açıktır (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Rum Suresi tefsiri): 

“Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar." Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, “onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır”. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için; haydin yaşayın, zevk edin bakalım, yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır."

*

Evet, bu Cübbeli, “Allah’ın lütfunu başkalarına”, Atatürk’e isnad ediyor.

Allahu Teala’nın lütfunu unutuyor da, Ali Rıza’nın oğlu Selanikli ölmüş Mustafa Atatürk’ü “kurtarıcı” ilan ediyor. 

“Vatanın kurtuluşu ondan oldu” diyor, onun için “Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyet’in kurucusu diyorum” diyerek, tazimle konuşuyor.

Vatanı sözde kurtarmış olduğu için Allahu Teala'ya, Kur'an'a ve Peygamberi'ne savaş açma hakkını ona tanıyor.

Ve, “namazsız abdestsiz olduğunu” söylediği adamın bu (Allahu Teala’nın lütfunu gözardı eden) “vatan kurtarıcılığı”ndan hareketle, onun Allahu Teala’nın yüce kitabı ile son peygamberi Hz. Muhammed s.a.s. hakkındaki çirkin ve menfur sözlerini görmezden gelerek “Aleyhinde konuşmamak lazım” fetvasını veriyor.

Mustafa Atatürk Allah’ın Kitabı ve Rasulü hakkında küstahça ve hadsizce zırvalar savurmuş olsa bile onun aleyhinde konuşulmaması lazımmış.

Vay akılsız vay!

Bir Bel'am'ımımız eksikti, o da senin sayende tamamlanmış oldu. 


FİRAVUNLARI TANRI YAPMANIN DİĞER ADI: İBN ARABÎ VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞU





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/edebiyat-paralayan-sahte-tasavvufculuk.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 9


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eseri şöyle devam ediyor:

“Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] sözünü tasdik ettiler ve putperestleri [gerçekte putlara değil] ancak Allah’a ibadet eden kıldılar ve dediler ki: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] [dedi,] yani nisbetlerden bir nisbetle her şey rab’tır. Yani [nisbetlerden bir nisbetle rab olan Firavun şöyle dedi: (çevirenin ilavesi)] ‘ben sizin aranızda zâhirdeki tahakkümde bana verilen şey sebebiyle [tahakküm/hükmetme nisbetiyle, münasebetiyle] sizlerin en yüce rabbinizim.’” Yine dediler ki: “Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu ikrar ettiler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin [sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin Tâhâ, 50/72.]” Şöyle dediler: “Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir. [“Firavun’un suretinde konuşan gerçekte Allah’tır” dediler.]” (104)

104’üncü dipnot şöyle:

“104. Hayât es-Sindî bu kısmı birebir İbn Teymiyye’den iktibas etti. Fususu’l-Hikem’in (s. 216) metni şöyledir: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda -her ne kadar meşru şeriatta zulmetse de- Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] dedi. Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da ben zâhirde tahakkümde bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim. Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu inkâr etmediler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin, sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. [Tâhâ, 50/72] Devlet senindir. Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir.”

Olay şu (Tâ-Hâ Sûresi):

70. (Mûsâ'nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" dediler.

71. Firavun, "Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ'ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz."

72. Sihirbazlar şöyle dediler: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin."

73. "Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır."

Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi, İbn Arabî sahtekârı  “Sihirbazlar Firavun’un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerindediyerek gerçeği tersyüz ediyor. 

Firavun’u asıl tasdik eden kendisi, fakat bunu sihirbazlara malediyor.

Sihirbazlar Firavun'un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu (yani rabliğini) inkâr etmediler” diyerek yalanını ikiye katlıyor. 

Çift katlı yalan.

Göz göre göre yalan uydurmak ancak bu kadar olur.

Durum onun iddia ettiği gibi olsaydı, Firavun da, "Bunlar benim sözümdeki doğruluğu biliyorlar ve de beni inkâr etmiyorlar" diye düşünür ve onlara "Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım" demezdi.

Bu kararı almasının nedeni, onların artık kendisinin sözlerini tasdik etmediklerini, onu inkâr ettiklerini kesin bir biçimde biliyor olması.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî adlı kitap yüklü eşek, resmen Müslümanlar'la dalga geçiyor.

Deccallerden (çok yalancılardan) bir deccal.

Alim ve arif diye bilinip de bu alçağa kulak verenlere ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Güya Firavun, “Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da (ve o herşey arasında sihirbazlar da bulunduğu için, onlar da nisbetlerden bir nisbetle rab olsa da) ben zâhirde tahakkümde (hükmetmede) bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim (en yüce rab durumundayım)” demek istemiş.

Bunu demek istemiş olması mümkün değildir.

Çünkü o takdirde, sihirbazların "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" demelerini dert etmemesi gerekirdi.. Zira ona göre zaten "nisbetlerden bir nisbetle her şey rab".. Bu durumda "Varsın bir tane rab fazla olsun, bana zararı ne!" diye düşünmesi lazım gelirdi. 

Böylece, İbn Arabî kalpazanı, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini inkâr eden bir münkire dönüşmüş oluyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

İbn Arabî’ye göre, anılanlar zaten “nisbetlerden bir nisbetle” rab durumundalar. Ve Meryemoğlu Mesih de, “zahirde hikmet ve peygamberlikle kendisine verilen şey sebebiyle” diğerlerinden daha “yüce rab” olma durumunda.

Ayrıca bu hahamlar ve rahipler, Hakk’ın “ayn”ı durumundalar, gerçekte Hakk’ın (Allah’ın) ta kendisiler. Sadece “suret” bunlara ait. (Zırvaya bak, ne demekse?)

*

Firavun bile rab olursa (Ki İbn Arabî eşeği "Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavun'a aittir” diyor) Meryemoğlu Mesih haydi haydi olur.. 

Allah (haşa) ete kemiğe bürünmüş, Firavun diye görünmüş.. 

Fakat, İbn Arabî eşeğine göre, Allah'ın suretleri arasında savaş var, bir sureti diğer suretine savaş açıyor. Firavun, Allah'ın "ayn"ı olduğu halde, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine (yani Allah'a) inandık" demeleri yüzünden sihirbazları cezalandırıyor.

Bu mantıksızlık ve saçmalıkta nirvanayı yakalamış zırvaları, eğer kalem tutacak bir eli olsa, bir eşek  bile yazamazdı. "Ben bir eşşekoğlu eşşekken böyle bir zırvayı nasıl yazabilirim, bana uyar mı, eşşekliğin şanına şerefine bu rezalet yakışır mı?!" derdi.

Diyelim ki yazdı, diğer eşekler bunun yüzüne tükürür, bir daha insan içine (pardon, hayvan içine) çıkamazdı. Utancından ölürdü.

*

İşte, İbn Arabî sapığının vahdet-i vücutçuluğu böyle birşey. 

Nitekim (Mahmut Erol Kılıç ve Ekrem Demirli gibi şaşkınların dolmuşuna binen, gazına gelen) Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd [varlık] Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ [şeyler, mevcudat] ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.”

Evet, İbn Arabî sapığına göre Firavun, Allah’ın suretlerinden bir suretmiş. Fakat bu sadece görünüşte böyleymiş, gerçekte Allah’ın “ayn”ı imiş, ta kendisiymiş.

Alın size vahdet-i vücudçuluk!.. Bu da küfür değilse, küfür nasıl birşeydir?!

*

(Burada şu noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:

Selefîlerin de, tasavvuf ehlinin de hepsini toptan reddetmiyoruz. Halid-i Bağdadî k. s. da itikatta selefi idi.. İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’den önce yaşayan selef de ne Matüridî idi, ne de Eş’arî..

Ancak, selefi geçinenlerin bir kısmının selefi, maalesef Hz. Ali döneminin Haricîleri.

Tasavvufçuların bir kısmı resmen sapık olduğu gibi, selefîlerin bir kısmı da o durumda.. Çünkü selefleri, Haricîler; dolayısıyla, selefîlik iddiaları yanlış da değil.

O selef durumundaki Haricîler’in bir kısmı gerçekten de sürekli ibadet eden abid adamlardı, içlerinden bazılarının ağzı laf da yapıyordu, her söyledikleri yanlış da değildi, fakat birçok şeye kafaları basmıyordu. Sakalları uzun, akılları kısa geri zekâlı hödüklerdi.

Hz. Ali'yi küfre düşmekle suçlayabilmişlerdi. 

Günümüzün selefîlerinin bir kısmının geri zekâlılık ve ahmaklıkta o dönemin Haricîler’ini bile geçmiş oldukları görülüyor. 

Tanınmalarını sağlayan alamet-i farikaları ise, tasavvuf ehlini toptan reddediyor olmaları.

Bunlar İbn Teymiyye'yi de istismar ediyorlar. Gerçekte İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı değildir ve tasavvuf anlayışı, Seyda Mehmed Emin Er'in ifade ettiği gibi, düzgündür.)


(Devamı için bkz.: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/bilmeden-okumadan-birilerinin.html)


DEVLETİN SAHİPLİĞİ HUSUSUNDA HEPİMİZ EŞİTİZ, FAKAT BAZILARIMIZ DAHA EŞİT

 



George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı ince romanını lisedeyken okumuştum.

Aklımda kalan, çiftlikteki domuzların diğer hayvanları da kandırıp çiftliğin sahipleri insanlara darbe yapmaları ve hayvanlar cumhuriyeti adını taşıyan bir domuzlar diktatoryası kurmuş olmaları.

Bir cumhuriyet kurdukları için anayasa yapmayı da unutmuyorlar. Ve anayasaya “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” nitelikte şöyle bir madde ekliyorlar:

All animals are equal, but some animals are more equal than others.” (Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.)

O bazıları, domuzlar oluyor.

*

Durup dururken Orwell’in romanını hatırlamama neden olan kişi, Cübbeli Ahmet.

Cübbeli’nin bir zamanlar Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış sözleri arasında şöyle bir cümle de yer alıyor:

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Bu ülkede, görünüşte, devletin sahibi olma bakımından (cumhuriyetçilik zihniyeti/söylemi/rejimi ve demokrasi ilkesi gereği) hepimiz eşitiz, fakat içimizden bazıları, diğerlerinden daha eşit.

O daha eşit olanlar, Atatürkistler (ata tür kistler).. Kemalistler..

*

Cübbeli sefalet, bahtiyar bir adam, çünkü mutlu olmasını sağlayacak şekilde bir hayal aleminde yaşıyor.

Sen, “İstediğimizi seçelim” diye konuşabilen, bunu Türkiye için söyleyebilen bir adamın zekâ yaşının resmini yapabilir misin Abidin?

Bu rejimde sizin, bir tağutun, İngiliz işbirlikçisi bir diktatörün İngiliz ilke ve inkılapları demek olan ilkemsilerine ve devirimlerine bağlılık yemini ederek şahsiyetinizi sıfırlamadan seçimlere girip seçilebilmeniz mümkün müdür, ey yeşil sarıklı ulu hocalar?

Bana bundan hiç söz etmediniz, bunu bana hiç söylemediniz!

Sen, zihniyet bakımından sen olarak kalarak, değişmeden dönüşmeden, en iyi ihtimalle “takiyyecilik” kaypaklığını içselleştirmeden ve karakterin haline getirmeden seçilebilir misin (Erbakan gibi konuşalım) ey Sakallı Hüsnü?

*

Cübbeli Con Ahmet’in devr-i daim makinası.. 

Sen önce, rejimin kelime-i şehadetini getirerek Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ederek seçiliyor, ayrıca bir de “Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir” fetvası eşliğinde ata putu la yüs’ellik (sorgulanamazlık) makamına oturtuyorsun, sonra da, kanunları değiştiriyorsun, fakat ata putun aleyhinde konuşmanın caiz olmadığını dikkate alarak.

Aleyhinde konuşmak caiz olmayınca, “Şu devrim diye yaptıkları zorbalığın, hatta ahlâksızlığın, ve de İslam düşmanlığının ta kendisi” de diyemiyorsun.

Dersen, Cübbeli Con Ahmet’in İslamiyet’ine göre caiz olmayan bir iş yapmış oluyorsun..

Ayna ayna, söyle ona, şu alemde kendisinden daha fırıldağı var mı?

*

“Bu ülke hepimizin ülkesi, bu vatan hepimizin vatanı” demek mümkün olabilir.. Fakat, “Devlet, hepimizin devleti” ifadesi bir ölçüde yanlıştır.

Hiçbir devlet, hiçbir zaman, kelimenin tam anlamıyla “herkesin devleti” olmaz. 

Demokratik devlet bile, herkesin “eşit ölçüde” devleti değildir, “çoğunlukta olanların daha eşit oldukları devlettir.

Böyle bir devlette, azınlıkta kalanların fazla bir söz hakkı olmaz.

Hiçbir talepleri kanun halini almaz.

Hiçbir zaman yöneten olamazlar.

Yönetilen olarak kalmaya mahkumdurlar.

Kendi hak ve hürriyetleri, hukukları (kaderleri demeyelim) üzerinde tam anlamıyla “malik/sahip” konumda değildirler.

Bu yüzden, gerçekte, (beyin yıkamasına maruz kaldıkları için farkında olmasalar da) kelimenin tam anlamıyla hür/özgür de kabul edilemezler.

Eğer siz bir hapishanede doğmuş ve oradaki hayata alışmışsanız, dışarıya çıkmayı hiç aklınızdan da geçirmiyorsanız, kendinizi hür zannedebilirsiniz, fakat değilsinizdir.

*

Hürriyet nedir?

Hürriyet, başkalarının (ister çoğunluk, isterse mütegallibe bir azınlık olsunlar) senin hukukun/hakların üzerinde söz sahibi ve belirleyici olmamasıdır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Fatiha Suresi tefsirinde bunu şöyle ifade etmektedir: 

“Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur [Keşf-i Pezdevî], ki bunun zıddı, hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan, hakları bakımından] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir.” 

Sadeleştirilmiş metni de verelim:

“İslâm literatüründe [terminolojisinde] hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir.”

Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, Allahu Teala’nın vaz’ ettiği kanunlarla, Şeriat’le yönetilmeyen bir toplum ve fertler, kendi hukukuna/haklarına sahip kabul edilemezler.

*

Şeriat’te, kulun kula egemenliği söz konusu değildir. Çünkü, peygamberler bile, insanlar için “kendiliklerinden, kendi keyiflerine ve arzularına göre” kural koyamazlar.

Diğer insanlar için de, o peygamberler için de bizzat Allahu Teala kural koyar, kanun yapar. Bu kanunların bir kısmı “kitap”la bildirilir, bir kısmı ise peygamberlerin sözleri aracılığıyla..

İslam/Şeriat dışı rejimlerde ise, çoğunluğu ya da gücü bir şekilde ele geçirip iktidar olmuş birey (lider, elebaşı, çete reisi) ya da gruplar (fırkalar, partiler, gruplar, çeteler, örgütler), kendi heva ve heveslerine, çıkarlarına, arzularına ve keyiflerine göre kanun yapar, menfaatleri öyle gerektirdiğinde de bu kanunları derhal değiştirirler.

Rejimin bekasını garantiye alan “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kanunlar da vardır tabiî..

Yani Cübbeli Con Ahmet’in “İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin” lafı, çocuk ruhlu ahmak taifesi için hazırlanmış “uykudan önce” programında beleş ikram edilen bir “masal bahçesi” haşhaşıdır.

*

Böyle Allahu Teala’nın yasalarıyla değil de birilerinin keyfine göre yönetilen bir devlette diğer insanların payına düşen, merhum Elmalılı hocanın belirttiği gibi, yalnız Allah’ın kulu olmayıp, bu tür ayrıcalıklı birey ya da gruplara kul olmaktır.

Hür değil, bir tür esir ya da köle olmaktır.

Bu kölelerin bir kısmı, menfaat saikiyle ya da korktuklarından, kendilerini kul edinip köleleştirmiş, hukukundan mahrum bırakıp bir tür esir edinmiş efendilerine yağ çeker, yalakalık yaparlar.

Birkaç lokma yağlı kemik elde edebilmek, ya da salt aferin alabilmek, “Hoşt!” yerine, “Aferin sana sevimli mahluk!” lafını duyabilmek için “Ben de sizdenim, sizin gibiyim” makamından gazel okumaya başlarlar.

“Firavun'un ve ileri gelenlerinin, kendilerini (eza ve cefa ile) fitneye atmasından korktukları için Mûsâ'ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Firavun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten (haddini bilmeyip) aşırı gidenlerdendi.” (Yunus, 10/83)

*

Türkiye gibi laik ülkelerde müslümanlar kendi hukuklarına/haklarına bile malik değildirler.

“Yalnız Allah’a kulluk etme” hak ve hürriyetinden mahrumdurlar.

Bir ölçüde esir durumdadırlar. Bir tür köledirler.

Yani kendi kendilerine, kendi hukuklarına bile sahip değildirler, nerde kaldı ki devletin sahibi olsunlar.

Devletin imtiyazlı, mutlu ve putlu “derine kök salmış sahipleri”, bütün bu gerçekler anlaşılmasın diye, Cübbeli gibi “kullanışlı topaç”ları “piyasaya sürer” ve onlar vasıtasıyla milleti aldatırlar.

*

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım”mış..

Bu vatan, tarihin kara bağrında sıradağlar gibi duranların“, bu tamam..

Fakat, “Bu devlet, pratikte önceklikle, başımızda zebani ve gardiyan gibi durup kimimizi vatansever, kimimizi de vatan haini ilan eden, ve vatan haini olarak yaftaladıklarını (açık ya da zhirleme ve trafik kazası gibi örtülü veya gizli yöntemlerle) öldürme hakkını kendilerinde bulanlarındır.

Çünkü onlar, “Bu devlet hepimizin” masallarıyla aldatılan samimi müslüman halkın aksine, kendileri gibi putperest olmayanların, “yalnız Allah’ın değil, aynı zamanda kendilerinin de kulu” olduğunu, kendilerinin istediği şekilde inanmak zorunda bulunan bir tür esirler/köleler sayılmaları gerektiğini, eğitilip ıslah edilmeleri, ıslahları mümkün değilse zararlı haşerat gibi itlaf edilmeleri ya da sokak köpeği gibi zehirlenmeleri gerektiğini düşünüyorlar.

Kendilerinde bu hakkı görüyorlar.. Gördüler.

Acı gerçek budur.