UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 85
Selanikli Atatürk’ün, 14 Mayıs 1918 günü
akşamı Sadrazam Damat Ferit Paşa ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile yaptığı
görüşmeyi kendisinin ağzından aktaran Falih Rıfkı, ardından şunları söylüyor:
“9'uncu Ordu
Müfettişliği'nin hareketini geciktirmek için artık bir sebep kalmamıştı. Bütün
muameleler bitmiş, hazırlıklar tamamlanmıştı. Müfettişlik karargâhını Samsun'a
nakledecek vapur 16 Mayıs günü Galata nhtrmında sabahtan akşama kadar hareket
emri bekleyecekti. Mustafa Kemal, veda etmek üzere Erkânıharbiye-i Umumiye
Reisliği'ne (Genelkurmay Başkanlığı’na) gitti.”
(Falih
Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz.
Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs
1999, s. 152.)
Bugünkü İstanbul Üniversitesi o zamanlar Genelkurmay Başkanlığı idi.
Falih Rıfkı bunun ardından sözü yine
Selanikli’ye bırakıyor:
"Reislik
bürosundayım. Fevzi (Çakmak) Paşa'mn yerine Cevat Paşa tayin olunmuştur. Tam o
gün Fevzi Paşa'dan vazifesini teslim alacakmış. Bu suretle her ikisi ile
buluşmuş oluyorum. Cevat Paşa makammdadır, biz Fevzi Paşa ile karşısındayız. (…)
"Masa üstünde bir
harita vardı. ... Fevzi Paşa'ya dedim ki:
"- Paşam vaziyeti
nasıl mütalaa ediyorsunuz?" Gök gürler gibi bağırarak:
" - Anlamıyorum ki
efendim... dedi (ve sağ elinin şahadet parmağı ile haritada İstanbul noktasını
göstererek) buradaki rahatımızı feda etmemek için koskoca memleketi veriyoruz, bu
ne akıldır?" İçimden sevindim ve daha ferahladım. Cevat Paşa da:
"- Öyle oluyor!" der gibi bakıyordu. Hatırımda iyi kaldıysa arkadaşlara şunları söyledim:
" -Hakikat sizin dedikleriniz ve düşündüklerinizdir. Ben bunu
ispat etmek için Anadolu'ya gidiyorum. Aramızda uzun görüşmelere lüzum olmadığını
da görüyorum. Yalnız sizlerden bir şey bekliyorum: bana yardım
edeceksiniz."
"- Tabii...
Evet..." Cevat Paşa'ya döndüm:
"- Bilhassa siz paşam...
Asıl salâhiyet makamında şimdi siz bulunuyorsunuz. Beraber yürüyebilecek
miyiz?"
"- Elbette.."
"- O halde ilk iş
olarak, Ulukışla taraflarında bulunurken şimendiferle nakillerine müsaade
olunmayan Yirminci Kolordu'nun yürüyerek Ankara'ya hareket etmelerini emir
buyurunz!" Önündeki bloknota işaret etti:
"- Emir vereceğim...
dedi.
" - Sonra sizinle
şahsen muhabere edebilmek (haberleşebilmek) üzere hususi bir şifre
isterim."
"- Şimdi!"
dedi, zile bastı, lazım gelenlere söyleyerek bana bunu da temin etti. Burada ilave
edeyim: Aldatıcı vaatlerle Anadolu'dan İstanbul'a çağrıldığım vakit, hakiki
sebebi bu şifre ile Cevat Paşa'dan sormuş ve (İngiliz) işgal kuvvetleri kumandanlığı tarafından
bunda ısrar edilmekte olduğunu öğrenmiştim. Arkadaşlara veda ederek ayrıldım.”
(Atay, a.g.e.,
s. 152-4.)
Falih Rıfkı’ya 1926 yılında böyle konuşan Selanikli
yalancı, bir yıl sonra, 1927 yılında, TBMM’de okuduğu Nutuk’una şu cümlelerle
başlayacaktır:
“1919 senesi Mayıs'ının 19. günü Samsun'a çıktım. Genel
vaziyet ve manzara:
“Osmanlı Devleti'nin dahil bulunduğu (Almanya’nın da içinde
olduğu) grup, Harb-i Umumi'de (Birinci Dünya Savaşı’nda) mağlup olmuş, Osmanlı
ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename (ateşkes) imzalanmış.
Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet
ve memleketi Harbi Umumi'ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek,
memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin,
soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği
alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın riyasetindeki (başkanlığındaki)
kabine (hükümet); aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah'ın iradesine tabi
ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.”
(Gazi M. Kemal, Nutuk, İstanbul: Kaynak Y., 2015, s. 31.)
Evet,
yalan ve palavralardan ibaret uzun konuşmasının ilk cümleleri bunlar.
Sadece
şu beş on satırlık laflarındaki yalanlarının içyüzünü anlatmaya kalkışsak koca
bir kitap olur.
Osmanlı’nın
mağlubiyetinden söz ediyor, fakat o mağlubiyetin pimini kendisinin Filistin’de İngiliz
ordusunun önünden kaçarak çektiğini söylemiyor.
Osmanlı,
düşmanlarının karşısında dört yıldır dayanıyordu. Çanakkale’yi geçmelerine izin
vermemiş ve Kûtu’l-Amare’de de İngiliz ordusunu yenip esir almıştı.
Herşeyi
mahveden, savaştan kaçma gibi tuhaf bir alışkanlığı bulunan Selanikli oldu. (Sözde
Çanakkale’de kahramanlık yapmış.. Askere “Gidin ölün!” demek kahramanlık mı?! Bu
kadarını ebem de der.. Kendisi neden askerinin başında hücum etmemiş, geride
kalmış?)
Filistin’de
karşısında yer alan İngiliz ordusunun başında bulunan General Allenby ile 1913
yılından, beş sene öncesinden tanışıyordu. İngiliz ajan Aubrey Herbert’in Londra’da
kendisinin onuruna verdiği yemekte biraraya gelmişlerdi.
Şartları
ağır Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasında da tuzu biberi var. Filistin’de
kaçıp mağlubiyete neden olmasını yeterli görmemiş, ardından hemen (kafaya almış
bulunduğu) iki aylık acemi padişah Vahideddin’e telgraf çekerek İngiltere ile “behemahal”
(her ne pahasına olursa olsun) barış yapılması teklifinde bulunmuştu.
Yani,
“Düşmanın şartları ne kadar ağır olursa olsun kabul edelim” diyordu.
Mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra da İstanbul'a gelip kapağı Pera Palas'a atmış ve gazetelere verdiği beyanatlarıyla İngilizler'e yağ çekmeye başlamıştı.
*
“Soysuzlaşmış,
şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler
araştırmakta” diye tavsif ettiği padişah Vahideddin ise, bunu Anadolu’ya “Paşa,
paşa, devleti kurtarabilirsin!” diyerek olağanüstü yetkilerle gönderen adam.
Üstelik
Padişah, bunu, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve onun gibi düşünen subaylar
istemedikleri, engel olmaya çalıştıkları halde yapmış.. Şeyhülislam'a, sadık yaveri M. Kemal hakkında suizanda bulunduğunu, onun "âteşîn bir zekâ" olduğunu söylemiş. (Selanikli ona kim bilir ne yağlar çekti ki aklını bu kadar çeldi.)
Gerçekte
soysuzlaşmış olan, Selanikli’nin ta kendisi.. Şahsını ve yalnız müstakbel
tahtını (cumhurbaşkanlığı koltuğunu) düşündüğü için, İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi Robert Frew ile (Nutuk’unda
da itiraf etmek zorunda kaldığı) gizli saklı başbaşa görüşmeler yapmış, onlarla
alçakça işbirliği içine girmiş.
*
İşbirliği
yaptığını, İngilizler’in alçakça bir “karar”ının piyonu olmayı kabul ettiğini
zanla ve tahminle mi söylüyoruz?
Hayır,
bunu en yakın adamı, sırdaşı, dönemin en önemli tanığı söylüyor: İsmet İnönü.
Ne
yazık ki, bu milletin fertleri Kemalist eğitim sistemi yüzünden
aptallaştırıldığı ve balık hafızalı hale geldiği için, İnönü’nün ifşaatını tekrar
tekrar hatırlatmak zorunda kalıyoruz, fakat angut kafalar, yüz defa bile
okusalar, bin defa bile duysalar da, 15 dakika sonra unutuyorlar.
Evet,
Selanikli yalancının sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal
Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, CHP’nin ikinci genel başkanı Orgeneral
İsmet İnönü şunu demiş bulunuyor:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
*
İnönü
İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanıydı. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in
şahitliğini de aktaralım:
“Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in
[Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad
Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak
tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in
İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist
devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet
[direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”
(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz.
Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)
Kim
soysuzlaşmış, kim alçakça tertipler içine girmiş, belli oluyor.
Selanikli, hükümetin
başındaki sadrazam (başbakan) olarak kendisinin önüne her türlü imkânı seren Damat
Ferit Paşa ile, onun başkanı olduğu hükümet içinse, “aciz, haysiyetsiz, korkak,
yalnız Padişah'ın iradesine tabi” diyor.
Evet, yalnız Padişah'ın iradesine tabiler.. Selanikli gibi İngiliz'in iradesine, "karar"ına teslim olmamışlar.
Ve bu ("İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesinin mucidi) katil palavracı,
Falih Rıfkı’ya söylemiş olduğu gibi, o kabinenin (hükümetin) Savunma Bakanı Şakir
Paşa’ya dalkavukluk yapıp elini öpebilmiş durumda.
O kadar haysiyetli ve şahsiyetliydin de niye onun elini öpmek, yağcılık yapmak yerine, “Paşa paşa, aciz, haysiyetsiz ve korkaksın, yalnız Padişah'ın iradesine tabisin” demedin, diyemedin?
*
Korkağın önde gideni kendisi.. Hayatı boyunca kendisinden güçlü olanların karşısında iki büklüm olmuş durumda.. Buna Vahideddin de, İngiliz Kralı Edward da, Çerkez Ethem de, Franklin Bouillon da dahil..
Çapanoğlu isyan ettiğinde yardıma çağırdığı Çerkez bunu, Fevzi Paşa'yı ve İsmet İnönü'yü "fırçaladığında" karşısında alttan almış, yağ çekmiş durumda.
Ali Şükrü Bey'i katlettirdiği Topal Osman, kendisini "sattığı" için bunu Çankaya Köşkü'nde kuşattığında kadın çarşafı giyerek kaçıp gitmeyi yeğlemiş. (İpek Çalışlar, Latife Hanım adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor.)
Karşısındakiler zayıf ve silahsız olduğunda ise esip gürlemiş, kahramanlık taslamış: "İhtimal bazı kafalar kesilecektir."
Nankör
ve yalancı Selanikli için aciz denilemez, fakat bu yalanları söyleyerek
haysiyetsizliğini belgelemiş bulunuyor.
Haysiyetsizliğinin
bir başka belgesi, Erzurum Kongresi’nin bittiği günün gecesi hempaları Mazhar Müfit
ile Süreyya’ya Osmanlı Devleti’ni yıkacağını, cumhurbaşkanı olacağını
müjdelemesi.
O
namüsait şartlarda nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?
Çünkü
haysiyetsiz adam, İsmet İnönü ile Kâzım Karabekir’in açıkladığı gibi, İngilizler’le
anlaşıp devlete ve millete ihanet etmiş durumda.
Mazhar
Müfit’in yazdığı gibi, gündüz kongrede müftü efendi gibi “siyasal İslamcı”
ağzıyla konuşuyor, dua ediyor, takiyye yapıyor, "din istismarı"nın nirvanasında geziniyor, gece ise devlete ve millete olan ihaneti ile din düşmanlığını Mazhar Müfit’in not defterine
kaydettiriyor.
Bundan
daha büyük bir haysiyetsizlik, şahsiyetsizlik ve alçaklık olabilir mi?!
*
Mevzuya
dönelim.. Selanikli Fevzi Çakmak’a “Paşam vaziyeti
nasıl mütalaa ediyorsunuz (değerlendiriyorsunuz)?” demiş. O da “Buradaki rahatımızı
feda etmemek için koskoca memleketi veriyoruz, bu ne akıldır?" diye
konuşmuş.
Böyle konuşmalarının nedeni, o gün (15 Mayıs
1919) Yunan’ın İzmir’e çıkarma yapmış olması.
Bunun üzerine, Selanikli güya (amiri
durumundaki) Fevzi ve Cevat Paşalara (eski ve yeni Genelkurmay Başkanlarına) şunu
demiş:
"Hakikat sizin dedikleriniz
ve düşündüklerinizdir. Ben bunu ispat etmek için Anadolu'ya gidiyorum. Aramızda
uzun görüşmelere lüzum olmadığını da görüyorum. Yalnız sizlerden bir şey
bekliyorum: bana yardım edeceksiniz."
Bu hikayeye göre, eski ve yeni Genelkurmay Başkanları “Yunan’a haddini bildirmeli, vatanı
savunmalıyız” demişler.. Bu da onları tasdik ediyor, “Hakikat
sizin dedikleriniz ve düşündüklerinizdir” diyor.
Tabiî olay gerçekte tam böyle değil.. Selanikli,
kendi kahramanlık masalını inşa için hikâyede oynamalar yapıyor. Doğrusu şu: Eski
ve yeni Genelkurmay Başkanları bu büyük yalancıya şunu demiş durumdalar:
"Hakikat sana bu anlattıklarımız
gibidir. Seni, bunu ispat etmen, hayata geçirmen için Anadolu'ya olağanüstü
yetkilerle ve bol parayla gönderiyoruz. Aramızda uzun görüşmelere lüzum da yok.
Sana elimizden gelen her türlü yardımı yapacağız."
*
Selanikli yalancı, hikâyeyi ters
çeviriyor. Tıpkı, İngiliz işbirlikçisi hain kendisi olduğu halde, Padişah Vahideddin’i
İngiliz işbirlikçisi hain göstermiş olması gibi.
Halbuki, İngilizler’in adamı olduğunu İsmet
İnönü ile Kâzım Karabekir itiraf etmiş durumdalar. Karabekir, onun Anadolu'da tutunmasını sağlayan adam.
Ancak, hikâye Selanikli’nin anlattığı gibi
olsaydı bile, yine de onun yalancı olduğunu, bu anlattıklarına bakarak söylemek
gerekirdi.
Çünkü, Cevat ve Fevzi Paşalarla arasında geçtiğini söylediği konuşma, Osmanlı Devleti tarafından Anadolu’ya “gizli görev”le gönderilmiş olduğunu ispatlıyor.
Kendi itirafıyla..
Verilen yetkiler, sunulan imkânlar bunu ispatlamakla
birlikte, bu tür sözleriyle kendisi de farkında olmadan itirafta bulunmuş durumda.
Artistlik yapacak ya, sanki karşısındakiler değil de kendisi Genelkurmay Başkanı'ymış gibi, emir verir pozlarda konuşmuş olduğu masalını anlatıyor. Cevat Paşa'ya adeta emir vermişmiş de, o da hemen not almışmış da, yapmışmış da..
İstiklal Mahkemeleriyle, "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" nutuklarıyla meydanı boşaltmış ya, salla gitsin!..
Nasıl olsa itiraz eden kimse yok, insanlara kafaları lazım.
Hukukçuların çok iyi bildiği "hayatın olağan akışı" diye birşey var.. Anlattıklarının bir bölümü "hayatın olağan akışı"na aykırı zırvalar durumunda.
*
Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile
arasındaki “hususî” (özel) şifre de, söz konusu “gizli görev”in bir parçası.. Aynı
zamanda, gizli görevin kanıtı..
Selanik’in yalancısı burada da olayı ters
çeviriyor, özel şifreyi kendisi istemiş gibi konuşuyor.
Özel şifre meselesi muhtemelen önceki
akşam Sadrazam’ın evinde yedikleri yemek sırasında gündeme gelmiştir.
Devlet sana bu kadar yetki verecek, cebine
para dolduracak, altına (o zaman nadir bulunan) iki otomobil çekecek, seni Van’dan
Ankara’ya kadar geniş bir coğrafyada Anadolu genel valisi haline getirecek, hem
vali ve kaymakamlara hem de bütün askerî birliklere hükmedecek mevkiye
çıkaracak, ve de sana haberleşme için özel şifre vermeyecek.. Senin için "Saldım çayıra, Mevlam kayıra.." diyecek.
Olacak şey mi?!
İsmet İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu
üzere İngilizler’in “karar”ının taşeronluğunu kabul ederek (cumhurbaşkanlığı
koltuğu tutkusu yüzünden) devletine ve milletine ihanet etmiş olan Selanikli,
bütün olayları tersyüz ederek anlatmış durumda.
Az buz değil, büyük yalancı..
Bir ara "siyasal İslamcı" gibi görünmüş olan büyük "siyasal dolandırıcı"..