SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’E İLK MÜJDEYİ ALİ BEY Mİ VERDİ, İNGİLİZLER Mİ?

 


Adalar kazası kaymakamı İsmail Canbolat Bey


Darağacındaki İsmail Canbolat


Rauf Orbay ve Mustafa Kemal Atatürk


UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 83

 

Falih Rıfkı’nın M. Kemal’in Mütareke Defteri adlı kitabını okumaya devam ediyoruz.

Selanikli süper yalancı şunları söylemiş:

"Fethi (Okyar) Bey'i öteki mevkuflarla (tutuklularla) beraber Bekirağa Bölüğü’ne nakletmişlerdi. Bir iki defa da yanlanna gitmiştim. Tekrar ziyaret ederek mahremlerime de (sırdaşlarıma da) bu müjdeyi (Samsun havalisiyle ilgili görevlendirmenin haberini) vermek istedim.

“Önce hapishane müdürünün odasına girdim, müdür beni hürmetle karşıladı ve ben oturduktan sonra ayakta durdu:

"- Oturunuz Ali Bey!" dedim.

"Bu Ali Bey, Buğlan Gediği (denilen yerin) garbinde (batısında), kumandanının kendisini tenvir etmemiş (aydınlatmamış, bilgilendirmemiş) olmasından (dolayı), bana yanlış malumat verdiğ için açığa çıkardığım 20'nci alay kumandanı idi. Kabahat onun olmadığını sonradan anlamıştım. Şimdi karşımda duran ve arkadaşları nezareti (gözetimi) altında bulunduran o idi. Harpte açığa çıkarılmış olması, ona emniyet kazandırmış olmalı idi. Namuslu insanları müdafaa etmek borcumuzdur. Ali Bey müstesna bir asker olmayabilirdi, fakat cephelerde fedakârlık etmiş olanlardandı. Ehliyetsiz bir kumandanın kurbanı (olduğu halde), hakka (verilen hükme) razı olacak kadar da temiz kalpli idi. Artık söyleyebilirim. Hapishane müdürü sıfatı ile son ziyaretimde bana dedi ki:

"- Paşam haber aldık, Anadolu'ya gidiyormuşsunz. Ne vakit emrederseniz, mevkuflardan (tutuklulardan) istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim." Ayağa kalktım, Ali Bey'in elinden tuttum:

"- Bana muvaffakiyetimin (başarımın) ilk müjdelerini veriyorsunuz, teşekkür ederim" dedim.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)

*

Milletin dâhi (deha sahibi) zannettiği bu “az zeki” kurnaz adam burada gaf yaptığının, pot kırdığının, diktiği yalanlar kostümünün dikişlerini patlattığının farkında değil.

Evet burası, çalmakta usta olduğu zilli zurnasının zırt dediği yer.

Sözde, bütün Osmanlı devlet erkânını Padişah’ından Sadrazam’ına, Harbiye Nazırı’ndan (Savunma Bakanı’ndan) Dahiliye Nazırı’na (İçişleri Bakanı’ma) kadar “aldatıyor”, asıl niyetlerini saklayarak onların suyuna gidiyor, fakat Bekirağa Bölüğü’ndeki kıytırık bir subay, Anadolu’ya niçin gittiğini biliyor ve buna, “Paşam haber aldık, Anadolu'ya gidiyormuşsunz. Ne vakit emrederseniz, mevkuflardan (tutuklulardan) istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim" diyor.

“Paşam, sana bunu yakıştıramadım, nasıl böyle İngilizler’in istediği ‘hristiyan ahali hesabına Türkler’i tedib (sigaya çekip yola getirme)’ gibi hainane bir görevi kabul edersiniz!” demiyor.

Ve defolu dahi, palavra şampiyonu ulu yalan Atatürk, Ali Bey’in bu sözlerini aktarırken, özene bezene inşa ettiği yalanlar şatosunu bir üfürüşte yıkmış olduğunun farkında değil.

“Demek ki kafası basmıyor” da diyebilirsiniz, “Dalgınlığına gelmiş” de..

İşin aslı, Allah söyletiyor!

*

Fethi Okyar’ın Bekirağa Bölüğü’nde olması ne anlama geliyor, bunun üzerinde durmakta fayda var.

Burası bir hapishane.. İsmi, acımasızlığıyla ünlü ilk müdürü Binbaşı Bekir Ağa’dan geliyor. Binanın ismi Bekirağa Bölüğü kalmış.. Bulunduğu yer, Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) binasının kenarıydı.

Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Savunma Bakanlığı olarak hizmet verdiği zamanlardan söz ediyoruz. Bekirağa Bölüğü de, bugünün Siyasal Bilgiler Fakültesi..

Mondros Mütarekesi’nin akabinde siyasî suçlular (suçlu ilan edilenler) burada hapsedildiler ve İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderildiler.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke döneminde en fazla samimi olduğu kişiler bu Fethi (Ali Fethi) Okyar, Rauf Orbay ve İsmail Canbolat’tı.

Fethi, 1 Kasım – 21 Aralık 1918 tarihleri arasında (ömrü iki ayı bulmayan) Minber adlı bir gazete çıkardı.

Bu gazeteye, 13 Kasım’da İstanbul’a gelen Selanikli Mustafa Atatürk ortak oldu ve orada İngilizler’e “yağ” çekti. (Vakit gazetesinde de aynı minvalde açıklamaları yayınlandı.)

Selanikli’nin mütareke döneminde (Samsun’a gidişinden önce) İstanbul’da geçen ilk iki ayının, kamuoyu önünde İngilizler’e “yağ” çekmeyle geçtiği görülüyor. Bu iki ay, aynı zamanda, İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi Robert Frew (Fro, Fru) ile başbaşa (fasılalı tarihlerde mütedaddid) gizli saklı görüşmeler yaptığı dönem.

Yine bu iki ay, Selanikli’nin hükümette bir bakanlık kapabilmek için Meclis-i Mebusan’da entrikalar çevirdiği, arkadaşlarıyla “ihtilal” planları hazırladığı dönem.

Fakat, bu iki aylık dönemden sonra Selanikli birdenbire değişiyor, İstanbul’dan umudunu kesiyor, Anadolu’ya geçip vatanı kurtarma planları yapan fedakâr bir “kahraman aday adayı” haline geliyor.

İlginç bir tesadüfle, bu iki aylık dönemden sonra İngilizler, İstanbul’daki (önceki yıllarda sivrilmiş) önde gelen siyasetçi, bürokrat, devlet adamı ve aydınları tutuklamaya ve Malta’ya postalamaya başlıyorlar.

Bu tutuklamalardan, Selanikli’nin ciğerini bilen, İstanbul’daki ilk iki ayda çevirdiği dolaplar (Frew ile yaptığı görüşmeler de dahil olmak üzere) ezberinde bulunan yakın arkadaşları da nasipleniyorlar.

*

İşte Fethi Okyar da bu tutuklananlardan..

10 Mart 1919'da, İttihatçı gizli örgüte mensup olduğu iddiasıyla tutuklanıyor ve Selanikli’nin Samsun’a gidişinden iki hafta sonra, 2 Haziran 1919'da Malta’ya sürgüne gönderiliyor. 30 Mayıs 1921'de serbest bırakıldığında artık Selanikli Atatürk’ün Anadolu’ya gidişinin üzerinden iki koca yıl geçmiştir.

Henüz düşmana karşı gösterdiği hiçbir başarı bulunmamaktadır, fakat İngilizler sayesinde Osmanlı Devleti’ne karşı üstün başarılar sergilemiş durumdadır. Osmanlı’nın elinden meclisi kapmıştır, Meclis-i Mebusan’ın yerini TBMM almıştır. Ayrıca bir de, İstanbul’daki Osmanlı Devleti Hükümeti’ne rakip durumda bir Ankara Hükümeti icat etmiştir.

Eksik olan bir tek Selanikli’nin cumhurbaşkanı unvanı ile padişahlığını ilan etmesidir.

İngilizler, Selanikli’nin diğer samimi dostu Rauf (Hüseyin Rauf) Orbay’a başta dokunmadılar. O da, Selanikli’den 20 gün sonra, 8 Haziran 1919’da Anadolu’ya geçti. Fakat gittiği yer Samsun değildi, kapağı doğrudan Ankara’ya attı. Üç ay sonra Sivas Kongresi’ne katıldı ve Hüsrev Gerede ile birlikte, (Erzurum Kongresi’nde oluşturulmuş bulunan) Heyet-i Temsiliye adına Meclis-i Mebusan’da yer almak üzere İstanbul’a döndü.

Altı ay sonra 16 Mart 1920’de İngilizler (bir ay sonra açılacak olan TBMM’ye yer açmak için) Meclis-i Mebusan’ı bastılar ve birçok mebus (milletvekili) gibi Rauf Orbay’ı da tutukladılar. Orbay, 22 Mart günü Malta’ya postalandı, Fethi Okyar’la hasret giderme imkânı buldu. Orbay Ankara’ya tekrar dönme imkânı bulduğunda takvimler 15 Kasım 1921’i göstermekteydi.

Selanikli’nin “örtülüdostu İngilizler’den bu şekilde “kazık” yiyen Orbay, kazığın büyüğünü beş yıl sonra Selanikli’nin bizzat kendisinden İzmir Suikasti kumpası ile yiyecekti. Suikast girişimiyle ilişkili olduğu iddiasıyla on yıl kalebentliğe mahkum edildi, ayrıca medenî haklardan (vatandaşlık haklarından) mahrum edilmesine ve mallarına el konulmasına karar verildi. 

Temyiz yolu kapalıydı. O sırada yurtdışında olan Orbay esareti kabul etmedi, yurda dönmedi.

*

Selanikli, cumhurbaşkanlığı etiketi altında padişahlığını (diktatörlüğünü) ilan edince, mütareke dönemindeki en samimi arkadaşlarından üçüncüsü olan İsmail Canbolat’ı (İsmail Hakkı Canbulat) da unutmadı.

Ona olan teşekkürü daha içten ve candandı. Rauf Orbay’ınkine benzer bir cezaya çarptırıldı. Fakat itiraz etti, haksızlığa uğradığını, kendisinin bu muameleyi hak etmediğini, devlet yöneticilerine karşı bu tür tertipler içine girilmesine asla rızasının olmadığını, olamayacağını en iyi Mustafa Kemal’in bildiğini söyledi.

Bunun üzerine itirazı dikkate alınarak idamına karar verildi. Asıldı.

Canbolat’ın böyle konuşması sebepsiz değildi.. Çünkü, Selanikli Sarı Kemal’in, İttihatçılar’ın eski iaşe nazırı (bakanı) Kara Kemal ile yaptığı bir hükümet darbesi planını akamete uğratmış durumdaydı (Rauf Orbay hatıratında ayrıntısıyla anlatır. Canbolat, asılıp denklemden düşürüldüğü için, Selanikli ile ilgili böylesi ilginç hatıralarını yazma fırsatı bulamadı).

Buna göre, Sarı Kemal ile Kara Kemal, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırıp bir yere hapsedecekler, hükümet krizi çıkaracak ve hükümetin düşmesini sağlayacaklar, yerine Mareşal Ahmet İzzet Paşa gibi bir isim tarafından yeni bir hükümet kurulacak, ve bu hükümet Sarı Kemal ile Kara Kemal’in istedikleri isimlerden oluşacaktı. Bu arada onlar da muratlarına nail olacak, bir bakanlık koltuğu kapacaklardı.

İki Kemal’in bu terörist muhabbetine Rauf Orbay ile birlikte şahit olan İsmail Canbolat çok sinirlenmiş, yanlarından çıkıp gitmiş, ve bundan paniğe kapılan Selanikli, “Yok canım, ben Kara Kemal’in ağzını arıyordum” filan gibisinden bir bahane uydurarak olayı kapatmıştı.

İşte Sarı Kemal, bu eski samimi dostu Canbolat’ı; kendisine yönelik bir suikast tertibinin (İzmir Suikasti girişiminin) içinde yer alma iddiasıyla astırmıştı.

İşe bakın ki aynı pastadan Kara Kemal'e de pay düştü.. O da idama mahkum edilenlerdendi.

Selanikli, insanları temizlemek suretiyle geçmişini itina ile temizlemekteydi.. 

Temizlediğini zannediyordu.

*

Canbolat, Selanikli Atatürk’ten yediği bu yaşamsal/hayatî önemdeki “kazık”tan önce İngilizler’den de kazık yemişti.

Tıpkı Rauf Orbay ile Fethi Okyar gibi tutuklanıp Malta’ya sürülenlerden..

Aynı şekilde Kara Kemal de Malta’ya sürgün seyahati yapanlardan. Rauf Orbay gibi Meclis-i Mebusan baskınından sonra tutuklananlardan..

İmdi, soru şu: Böylesi bir ortamda Selanikli Atatürk’e İngilizler neden hiç dokunmuyorlar?

Dokunmamak bir tarafa, Samsun vizesini neden derhal veriyorlar?

Sonra aynı İngilizler, Samsun’a gider gitmez adamı tekrar İstanbul’a çağırmaları için Osmanlı Devleti’nden talepte bulunuyorlar, fakat aynı adam yedi ay sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya vardığında, onu oradaki İngiliz ve Fransız askerleri, eski bir dostlarına kavuşmuş gibi sükunet, uhulet ve suhuletle karşılıyorlar.

O Ankara’ya geldikten üç ay sonra “Mekânın sahibi geldi, artık yerini sağlama aldı, bize ihtiyaç kalmadı” dercesine Ankara’dan sessiz sedasız, gürültüsüz patırtısız bir biçimde çekip gidiyorlar, fakat aynı sırada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı basıyorlar.

Ve bu Meclis-i Mebusan’ı basan (ve aynı dönemde Osmanlı Savunma Bakanlığı’nı da basıp kapatan) İngilizler, bunun yanısıra bütün telgrafhaneleri basıp ellerine geçirerek İstanbul ile Anadolu arasındaki iletişimi kesen, Osmanlı devlet çarkını felç eden, ve böylece Anadolu’daki tüm (valiler ve kaymakamlar gibi) mülkî erkân ile askerî makamları yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda bırakan İngilizler, Selanikli İstanbul’a geleceği zaman da yine aynı “mekânın sahibi” nezaket, zarafet ve sehaveti ile İstanbul’dan kavgasız gürültüsüz çekip gideceklerdir.

*

Dediğimiz gibi, milletin dâhi (deha sahibi) zannettiği “az zeki” kurnaz Selanikli, Bekirağa Bölüğü (Hapishanesi) Müdürü Ali Bey’in "Paşam haber aldık, Anadolu'ya gidiyormuşsunz. Ne vakit emrederseniz, mevkuflardan (tutuklulardan) istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim" şeklindeki sözünü aktararak farkında olmadan foyasını ortaya dökmüş, maskesini düşürmüş durumda.

Ali Bey herhalde şunu demek istemiyordu: 

“Paşam, bu tutuklular var ya bu tutuklular, İngilizler tarafından tutuklanmış olduklarına bakmayın, tıpkı sizin gibi Samsun havalisine gidip hristiyan ahali hesabına Türkler’in başını ezmeye hazır İngiliz muhipleri durumundalar.. Ne zaman istersen ben onları da alıp sizin yanınıza gelir, emriniz altına girerim. Yeter ki siz isteyin, şu yanı başımızdaki Savunma Bakanlığı binasındaki bakan ile bürokratlar bize vız gelir tırıs gider, tutuklular ellerini kollarını sallayarak buradan çıkarlar. Ne de olsa emir büyük yerden.. İngiliz efendilerimiz sizin gibi birinin Samsun havalisinde hizmet görmesini arzu etmişler.. Tak diye emrederler şak diye yaparız.”

Bunu demek istemediği açık.. 

Şunu diyor: 

“Paşam, devletin sizi Anadolu’da millî bir direniş hareketi organize etmek için görevlendirdiğini biliyoruz. Her ne kadar bunu Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince ‘resmen’ deklare edemiyor, karınlarından konuşuyorlarsa da, işin aslını herkes biliyor. Biz de gerektiğinde size omuz vermeye, elimizi taşın altına koymaya hazırız.”

Durum bu..

Fakat sonradan Selanikli zorba zampara, bu gerçeğin yüksek sesle söylenmesine izin vermeyecek, masallarla milleti aldatmaya koyulacaktır.

Akisini söylemek ise “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” vecizesinin konusu haline gelecektir.

Daha sonra da bir “Atatürk’ün yalanlarını ve palavralarını koruma kanunu” ihdas edilecektir.

*

Selanikli, Ali Bey’i onaylıyor..

“Bana muvaffakiyetimin (başarımın) ilk müjdelerini veriyorsunuz, teşekkür ederim” diyor.

Hangi muvaffakiyet bu?..

Söylenildiği bağlamda, Osmanlı Devleti’nin “örtülü operasyonu”nun başarısı gibi görünüyor.

Fakat gerçekte, İngilizler’in Selanikli marifetiyle Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttükleri bir “imha operasyonu” söz konusu..

Bu imha operasyonunda işbirlikçilik yapan Selanikli’ye vaat edilen ise, Şerif Hüseyin’e vaat edilenin benzeri. (Ki Şerif Hüseyin’in oğullarına Irak ile Ürdün’ü verdiler. Irak, 1958 darbesiyle ellerinden çıktı, Ürdün devam ediyor.)

Dolayısıyla, Selanikli’ye ilk müjdeyi veren aslında Ali Bey değil.. İngilizler..

Nerden biliyoruz?

Kadir Mısıroğlu dediği için mi?..

Hayır!.. Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, CHP’nin ikinci genel başkanı Orgeneral İsmet İnönü dediği için:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

 

SAKİN OL FİLOZOF, SİTEMİN KAPATILMASI MİNDERDEN KAÇMANIZ ANLAMINA GELİR

 

RqZn noreply-comment@blogger.com

01:29 (32 dakika önce)
Alıcı: ben
RqZn "SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUM İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI" adlı yayına yeni bir yorum yaptı:

Siteyi kapattıracağım

(CEVAP: BAŞKA DA BİLDİĞİNİZ BİRŞEY YOK. MİLLET KORKUP SUSTUĞU İÇİN KENDİNİZİ FİKREN GALİP İLAN EDİYORSUNUZ)


RqZn noreply-comment@blogger.com

01:29 (34 dakika önce)
Alıcı: ben
RqZn "SÖYLEMEK ZORUNDA OLDUĞUM İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI" adlı yayına yeni bir yorum yaptı:

Besmele yazıp yalanları döşemek nasıl bie müslümanlık? Dangalak

(CEVAP: ATANIZ DA MİLLETİ ALDATMAK İÇİN BAŞTA MÜSLÜMANLIKTAN BAHSEDİYORDU)


RqZn noreply-comment@blogger.com

01:28 (37 dakika önce)
Alıcı: ben

(CEVAP: FİKİR DÜZEYİNİZİN RESMİ)


RqZn noreply-comment@blogger.com

01:23 (42 dakika önce)
Alıcı: ben
RqZn "MAHREM BULUŞMALAR" adlı yayına yeni bir yorum yaptı:

Saçmalardan seçmeler. Uydururken biraz usturuplu at

(CEVAP: NE GÜZEL İŞTE, SAÇMALIYORSAM BUNDAN MEMNUN OLMAN, BAŞKALARINA YAZILARIMI GÖSTERİP "BAKIN ANTİKEMALİSTLER NASIL SAÇMALIYOR, GÖRÜN" DEMEN GEREKİR. 
ŞAHSEN BEN ATATÜRK'ÜN VE ATATÜRKÇÜLERİN LAFLARININ YASAKLANMASINA TAMAMEN KARŞIYIM. BİLAKİS OKUTULMALILAR, YALNIZ, CEVAP VERİLEBİLMESİ KAYDIYLA.. 
DİKKAT ET, BEN ATATÜRK'ÜN VE ATATÜRKÇÜLERİN LAFLARINI AYNEN AKTARIYOR, CEVAP VERİYORUM. SİZE DE TAVSİYEM, YAZILARIMI PARAGRAF PARAGRAF, CÜMLE CÜMLE ANALİZ ETMENİZ, BULDUĞUNUZ BİLGİ YANLIŞLARINI VE MANTIK HATALARINI YAZARAK BENİ KAMUOYU ÖNÜNDE REZİL KEPAZE ETMENİZDİR. 
SİTEMİN KAPATILMASININ SAĞLANMASI, MİNDERDEN KAÇIŞ ANLAMINA GELİR..)

MAHREM BULUŞMALAR









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 82

 

Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim.”

Bunu diyen, Selanikli yalan ve palavra şampiyonu zampara Atatürk.

Fakat, benim dediğimi de varsayabilirsiniz

İşte mahrem (gizli saklı) buluşmanın hikâyesi:

“Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim: Süleymaniye sokaklanndan birinde hoş bir ev... Buraya vakitsiz ve teklifsiz gitmiştim. Kim olduğumuzu bilmeksizin bizi evin içinde gören hizmetçi kız:

"- Ne istiyorsunuz, beyefendi hazır değil!" diyordu. Kızcağıza:

"- Hele bizi misafir odasma al, bir taraftan beyefendi de hazır olur!" dedim. Odaya girdik. Hizmetçi kıza fazla bir şey söylemeye lüzum kalmadan, ev sahibi beyefendi güler yüzü ile içeri girdi:

"- Ne haber., ne haber., bu ne baskın?"

“Kimdi, tahmin ediyor musunuz: İsmet Bey! (İsmet İnönü).

"- Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca söyleyeyim, dedim" ve her şeyi anlattım:

"- Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!

"- Veda etmek üzere ayağa kalktım, ellerimi tuttu:

"- Biraz daha konuşsaydık.." dedi. İstanbul'da kaldığım kadar benimle mümkün olduğu kadar az alakalı görünmesini de rica ettim.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)

Neden az alâkalı görünmesi gerekiyorsa?..

Kendisi, “resmen” millete ihanet ve İngiliz emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde) kabul ediyor, ve İsmet İnönü de daha beş ay önce Harbiye Nezareti’nin (Savunma Bakanlığı’nın) müsteşarı olarak hizmet vermiş bir Osmanlı subayı..

Evet, “resmen” millete ihanet ve İngiliz emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde) kabul ediyor.

Fakat gerçek, Osmanlı Padişahı’nın ve Hükümeti’nin, kendisiyle ilgili görevlendirmeyi, İngilizler’in tehdidi yüzünden, içlerinde başka niyetler besleyerek (ve de bir “devlet sırrı” olarak) yapmış olmaları..

Selanikli hainin bu görevi, içinde başka niyetler besleyerek ve kendisini görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde kabul ettiği doğru..

Fakat bunu, “İngilizler’e ve İngiliz işbirlikçisi Osmanlı devlet erkânına karşı” yapmıyor.

Tam aksine, İngilizler hesabına Osmanlı Devleti’ne karşı yapıyor.

Devletine, milletine ve vatanına ihanet ediyor.

Devletini, milletini, dini ve imanı satıyor.

Sırf kendi istikbali için..

*

İnönü’yü ziyareti “mahrem buluşma”ymış, ve de İnönü’den kendisiyle az alâkalı görünmesini istemişmiş.

Neden az alâkalı görünmesi gerekiyorduysa?..

Ancak, Selanikli zampara hain “mahrem buluşma”lara alışkındı.. İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) Türkiye şefi (kendisini İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kamufle eden) Robert Frew (Fro, Fru) ile defalarca böyle gizli saklı mahrem görüşme yapmış ve İngilizler tarafından satın alınmıştı.

Nutuk’unda, bu ajanla “bir iki defa” görüştüğünü itiraf etmiş durumda..

İlginç olan şu ki, Nutuk’un bir yerinde “bir defa”, başka bir yerinde ise “bir iki defa” görüştüğünü söylüyor.

“Yalancının hafızası” meselesi..

Yalancının iyi bir hafızasının olması gerekir demişler, fakat insan hadi diyelim ki hayatında sadece bir defa yalan söyledi, o yalanı belki aklında tutabılir ve yahanında tutarlı olmayı başarabilir. Fakat Selanikli gibi bütün hayatı yalan dolan dolandırıcılık olunca buna hafıza mı dayanır!

Ajan Frew ile yaptığı bu “mahrem” görüşmelerden (eski samimi dostu, ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat Abbas da haberliler, hatıratlarında bahsediyorlar.

Orbay, hainin Frew ile “müteaddid” defalar görüştüğünü söylüyor. Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde”..

*

İnönü’ye “Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca söyleyeyim” demiş ve “herşeyi” anlatmış.

Herşey dediği, Samsun havalisi için yapılan görevlendirme.. “Herşeyi” anlattığı için “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demeyi de unutmamış.

Şimdi biraz geriye gidelim.. İnönü ile daha önce yaptığı bir görüşmeye:

“Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:

"- Gene ne var? dedi. …

"- Ne haber dedim.

"- Tahmin edeceğin gibi...

"- Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …

"- Ne yapacaksın? diye sordu. …

"- Mesela, dedim, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?

"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:

"- Karar verdin mi? dedi.

“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!

"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:

"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.

"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:

"- Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?

"- Zamanında!" 

(Atay, a.g.e., s. 129-130.)

Bunun öncesinde (Rauf Orbay’ın hatıratında anlattığı, Selanikli’nin de Falih Rıfkı’ya itiraf etmiş bulunduğu gibi) kafadarlarıyla ihtilal (darbe) örgütü kurmaya kalkışan komitacı (çeteci, terörist) Kemal, (Ki, İttihatçıların İaşe Nazırı/Bakanı Kara Kemal gibi bir kulağı kesikle çılgınca “Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırıp hükümet darbesi gerçekleştirme” planları bile yapmış durumdaydı), hangi dağda hangi kurt ölmüştüyse birdenbire değişmiş, istihbarat (gizli servis) eğitimi ve terbiyesi almış bir adam gibi sakin, durmuş oturmuş, ketum, ihtiyatlı ve ağzı sıkı biri haline gelmiş bulunuyordu.

İsmet İnönü ile o minvalde konuşuyordu.

Gerçekten de “hızlı eğitim”den geçmiş durumdaydı. Ajan Frew tarafından “hızlandırılmış eğitim”e tabi tutulmuştu.

*

Selanikli mütareke (Birinci Dünya Savaşı sonrası ateşkes) döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da bulunduğu altı ayın ilk iki ayını, İngilizler’le görüşme ve pazarlıklarla geçirmiş durumdaydı.

İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile defalarca görüştüğünü gözönünde bulundurduğumuzda, üçüncü görüşmede her konuda mutabakata varıp el sıkışmış olduklarını kabul edebiliriz.

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

Selanikli’nin İngiliz yetkililerle (valilik talebiyle) görüşme teklifini İngiliz gazeteci Ward Price’a iletmesinden sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır.

Her ne kadar Selanikli’nin bir diğer tecrübeli ajan Aubrey Herbert’le eskiye dayanan bir samimiyeti bulunuyorduysa da, muhbir ve elemanların taraf değiştirmesi, ajanların “çift taraflı ajan” (double agent) haline gelmesi her zaman mümkündür.

Dolayısıyla, İngiliz istihbaratı, İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını, son durumunu öğrenmelerini istemiştir.

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğu, büyük büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğu, gençliğinden itibaren kafayı çekme müptelası olduğu ve kadınlarla hoşbeşe ve dansa düşkünlüğü ile tanındığı, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdikleri teyit edilmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu tip tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” hükmünü vermiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak istemiş, bunun için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu, ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

*

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

O sırada İngiliz Savaş Kabinesi’nin "Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı" olan ve kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu bulunan Lord Curzon, ajan Frew’dan, Selanikli’ye şu gibi hususları sormasını istemiştir:

“Kendilerinin (İnönü’nün 1973 yılında itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyecekleri (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir mi, Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle ‘millet iradesi’ kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir mi, bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir mi, yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir mi, Hilafet kurumuna son verebilir mi, yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir mi, Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir mi? Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve ‘uygarlaşması’nı temin edebilir mi? Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyormuş, Türkiye halkı yapıyormuş gibi gösterebilir, olayın gerisindeki ‘İngiliz aklı’nı perdeleyebilir mi?”

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı bürokrasisini, subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını, bu aldatılmaya müsait safderun adamları nasıl aldatacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır. 

"Ben bu aptal adamları suya götürür susuz getiririm" gibi birşeyler demiş olması ondan beklenir. 

*

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. 

O, Selanikli kullanışlı tipe gereken desteğin verileceğini, Fransa ile İtalya’nın da (gerekirse mecbur bırakılarak) ikna edileceğini müjdelemiş, bu yönde garanti vermiş olmalıdır.

Ve bütün bunların akabinde Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık planın netleşmiş olduğu düşünülebilir.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecekİttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır. 

Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecek, bunun için bir bahane oluşturulacaktır (Samsun vakası).

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesi, bunun bir “sır” olarak saklanmasıydı.

*

Bütün bunlardan sonra sıra, Osmanlı Devleti’nin yönetim kademesini aldatmaya geliyor.

Bunun için Selanikli bir yandan, aynı zamanda Padişah’ın başyaveri ve Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın damadı olan Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Donanma Bakanı) saf Avni Paşa’yı ziyarete giderek oltasını bahre/deryaya atıyor. Kendisini Hükümet azalarıyla (bakanlarla) tanıştırmasını istiyor. Oltaya ilk yakalanan, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey oluyor.

Diğer yandan da eski yoldaşı İsmet’i çağırıyor ve ona şunu diyor:

Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?”

Bak sen şu hasbî kahramana!

İsmet’i harita başına oturtup yoruyor.. Sanki kendisi harita okumaktan aciz..

Ancak, maksat başka..

Adam, kendisi için üretilecek sahte kahramanlık hikâyesinin ilk satırlarının yazılması için “tulumbaya su koyuyor”.

Biliyor ki, İsmet İnönü gidip herkese şuna benzer şeyler söyleyecek: 

“Bu Selanikli Mustafa Kemal’i ahlâksız, sefih, haris, sarhoş, fırsatçı, muhteris ve menfaat düşkünü biliyorduk ama belki de yanıldık, adamın günahını aldık.. Adam hiçbir sıfat (unvan, makam, mevki) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın sırf vatan ve millet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, gariban bir Sarı Çizmeli Mustafa olarak Anadolu’ya gitmeyi düşünüyor.. Çok şaşırdım, adamın aklı fikri hükümette koltuk kapmada, bakanlıkta, bunun için dünyayı ateşe verir, memleketi yakar yıkar, babasını bile satar, elinden gelse anında ihtilal tertipler, darbe yapıp hükümeti devirir diye biliyorduk fakat bugün çok farklı bir Mustafa Kemal’le karşılaştım.. Allah Allaah, demek ki insanlar değişebiliyor.. Hayret, vallahi çok şaşırdım.. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.. Hayat ne garip, her gün yeni birşey öğreniyorsun! Harâbât ehlini hor görme şâkir, defîneye malik vîrâneler var!”

*

Evet, Selanikli, İngiliz istihbaratından (gizli servisinden) aldığı “üst akıl”la algı operasyonunu böylece başlatmış durumda..

Yetenekli adam, her rolün hakkından gelebiliyor, duruma ve şartlara göre her rolde görünebiliyor, bukalemun gibi derhal şekil değiştirebiliyor, her role kolayca adapte olabiliyor.

Olağanüstü yetenekli..

İsmet İnönü’nün kulağına birşeyler üfleyerek (“teşbihte hata olmaz” derler) “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” babından Padişah Vahideddin’in, Osmanlı Hükümeti’nin ve Harbiye Nezareti’nin aklına (kendisiyle ilgili) iş düşürüyor.

Durgun gölete ilk taşı atıyor, biliyor ki o taşın etkisi dalga dalga etrafa yayılacak. Fısıltı gazetesinin tirajı en yüksek gazete olduğunu biliyor.

Biliyor ki, Şişli’deki evinde doğup büyüyen palavra kelebeğinin kanat çırpması, Harbiye Nezareti’nde, Osmanlı Hükümeti’nde ve Osmanlı Sarayı’nda fırtınalara yol açma potansiyeline sahiptir.

Biliyor ki, akıllara şunlar gelecektir:

“Madem Selanikli böyle bir fedakârlıkta bulunuyor, böyle fedakârca duygular taşıyor, elini hiçbir maddî menfaat beklemeden ve dünyevî hesap gözetmeden taşın altına koyuyor, devletin onu ödüllendirmesi, Anadolu'ya illa da gidecekse birtakım yetkilerle ve imkânlarla gitmesini sağlaması gerekir.. Aksi, insafsızlık olur, nankörlük olur, kadirbilmezlik olur. İnsan, hele de böyle fedakâr bir insan kolay yetişmiyor.. Böylesi yüce gönüllü vatanseverleri her zaman bulmak mümkün değildir, onların önü açılmalı, fırsatlara boğulmalıdırlar.”

*

Selanikli zampara hain şunu da biliyor elbette: İngilizler Doğu Karadeniz’i (Samsun havalisini) karıştırıp Osmanlı Hükümeti’nden olayları yatıştırmak için bir görevli talep ettiklerinde ilk akla gelecek isim, böyle bir ortamda, kendisi olacaktır.

Bunun olacağından emin, fakat zamanı konusunda kesin birşey söyleyemiyor.. O yüzden, “Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?” diye soran İnönü’ye “Zamanında!” diye cevap veriyor.

Zamanı gelecek, o kesin..

Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, “İngilizler’in Samsun havalisi için yaptığı bu talebi bir fırsata çevirelim, güvendiğimiz bir adamı Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderelim” diyeceklerdir.

Selanikli zaten Vahideddin’in çok güvendiği yaveri.. Hain için "Âteşîn bir zekâ" diyor.

Üstelik, sıfat (unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın hizmet etmeye hazır bir fedakârlık abidesi..

Kafasında zerre kadar hesapçılık olmayan hasbîlik heykeli..

Ondan daha iyisi nerde bulunabilir?! 

Haa, adamın zaafları varmış, içkiciymiş, işret düşkünüymüş, ayyaşmış, ahlâksızmış, sefihmiş, zamparaymış, dansçıymış, şuymuş buymuş.. Üzümün çöpü, armudun sapı dersen ortada adam mı kalır?! Hem, memleket yangın yeri, şimdi bunları düşünecek zaman mıdır?!

Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır "netekim".

*

Evet, İngiliz’in sadece sicimi ve anahtarı değil, istihbaratçılığı da dünya markası.

Bunu en iyi, İsmet İnönü bilir.

Ona sor, ve cevabı versin:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


ELLERİN VATANI SANA YURT OLDU, GURBET ELDE KALDIN DİYE AĞLANSIN

  SULTAN VAHDEDDİN   Cevdet Küçük   ( TDV İslâm Ansiklopedisi,  https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-vi)   4 Ocak 1861’de Dolmabahçe Sar...