Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
E-KİTAP: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)
https://www.academia.edu/99485233/%C3%87ok_Sessiz_Bir_%C3%96l%C3%BCm_%C5%9Eeyhleri_de_Vururlar_
Dr. Seyfi SAY
KAN UYUMAZ!
(Hz. Davud) Aynı bıçakla o adamın da öldürülerek kısas
edilmesini emretti.
Ne hile yaparsa
yapsın, Tanrı bilgisinden kurtulabilir mi hiç?
Tanrı’nın hilmi, müdarada bulunur.
Bulunur amma, adam haddi aşınca iş değişir, meydana çıkar.
Kan uyumaz, gönüllere onu araştırmak, müşkülü halletmek merakı düşer.
(Mevlâna, Mesnevî, C. 3, çev. Veled İzbudak, 3. b., İstanbul: MEB, 1995, s. 202.)
İÇİNDEKİLER
“ONUN ÖLÜMÜNE BÜTÜN SAN’A HALKI KATILMIŞ OLSAYDI, HEPSİNİ DE ÖLDÜRÜRDÜM” 5
SUİKAST VE KISAS 6
ÖLÜLERE VE ÖLÜME
DAİR BİR NOT 8
LEŞLER VE TEŞKİLAT (HAİN
DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK) 11
28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ 18
“TÜRK
İSTİHBARAT KAYNAKLARI” VE BİR ÖLÜM 31
AVUSTRALYA’DA ÖLÜM… VE 12’DEN VURMAK 55
“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM” 66
“KİLİT İSİM”DEN CEVAP 72
BİR ÖLÜM… VE S. G. 79
BARNABAS İNCİLİ’Nİ GÖRENLER ÖLÜYOR DA, GÖSTERENLER NİÇİN ÖLMÜYOR? 97
“İNGİLİZ İSTİHBARATI UYMADI, VATİKAN VERELİM” 101
ODATV’NİN İŞKEMBESİ GELİŞMİŞ
MÜNAFIĞININ YALANI 106
“DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR? 109
ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR 117
ESAD COŞAN’IN ÖLDÜĞÜ KAZAYI ÇÖZMEK İÇİN ARSLAN BULUT’U
KILAVUZ EDİNENLER 121
KAZADAKİ SİS: ŞEHİT OLDUYSA, SUİKASTİ KİM YAPTI? 125
“SUÇLANDILAR, FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER” 128
“SUÇLANDILAR,
FİŞLENDİLER VE İNFAZ EDİLDİLER”
Takvimler 13 Haziran 2015 tarihini gösterirken Haber7.com Prof. Dr. M. Esad Coşan hocayı hatırlamış
bulunuyordu.
Hatırlamalarının nedeni, Kanal
A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan’ın bir yazısıydı.
Alper Tan, Esad Efendi’nin 24 yıl önce,
1991’de yaptığı bir konuşmayı yazısına taşımıştı.
Yazının başlığı şöyleydi: “Esad Coşan 24 sene önce uyarmış!”
Haber7, yazıyı şu ifadelerle sunuyordu:
Gazeteci
Alper Tan, Paralel Yapının ardındaki derin güçleri ve Esad Coşan’ın 24 yıl
önceki önceki uyarıları hatırlatan bir yazı kaleme aldı.
Gazeteci
Yazar Alper Tan, “Hocamız, şeyhimiz, gavsımız diyerek
aklını, mantığını, ruhunu, parasını, ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da
aykırı olarak başkalarına teslim etmiş olanların dikkatine sunuyoruz” diyerek
kaleme aldığı yazısında, Paralel Yapının
ardındaki derin güçleri deşifre ederek, şaibeli bir trafik kazasında hayatını
kaybeden Esad Coşan‘ın 24 yıl
önceki bazı uyarıları hatırlattı.
Yazıya gelince..
Tan’ın yazısı şöyleydi:
28 Şubat
döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin
değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde
sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla
ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına
göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve
yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu
11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik
kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme
uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.
2000’li
yılların başında çeşitli evlerin bahçesinde, bodrumunda veya farklı yerlerde
füze gibi yerlerden cesetleri çıkarılanlar, bu kapsamda infaz edilen
insanlardı. Domuz bağı ile boğularak öldürülenler bu kapsamda can verenlerdi.
Bunların bazıları “Kürtçü” bazıları “Bölücü” bazıları
da “İslamcı” yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz
edildiler. Ama ortak yönleri, yasakçı, vesayetçi düzen
açısından tehlikeli görülüyor olmalarıydı.
Bu infaz
listelerinde adı bulunanların bazıları, durumdan haberdar
oldukları için yurt dışına gittiler. Yurt dışına gidenlerden biri
de Prof. Dr. Esad Coşan’dı. Yurt dışına giderek hem İslami hizmetlerini
devam ettirmek hem de darbeci düzenin hışmından uzaklaşmak istemişti. Ama yasakçı düzenin planı yurt dışında da işlemeye devam etti. Esad
Hoca, Avustralya’da 4 Şubat 2001 tarihinde Sidney yakınlarındaki Dubbo
şehrinde trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetle ortadan
kaldırıldı.
Türkiye’deki
vesayet sisteminin esas sahibi olan küresel güç, Esad Coşan’ı
Avustralya’da bile bulup ortadan kaldırırken, 1999 yılında Türkiye’de güçlü bir
başka “İslami hareket” yapının başını kendi ülkesine davet ederek
devasa bir çiftlik tahsis ediyor ve fevkalade bir koruma ve himaye altına
alıyordu. Söz konusu bu hareket oradan aldığı destek ve himaye ile daha da
büyütülecek, sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının içine Truva atı gibi
yerleştirilecek ve vakti gelince de kullanılacaktı.
Nitekim 17
Aralık 2013 tarihi ile birlikte bu Truva atı harekete geçti, darbe girişiminde
bulundu. Gecikmiş de olsa hükümetin ve halkın feraseti ile oyun bozuldu.
Planlar ters tepti. Vesayet düzeninin savaşçıları bir kere daha yenildiler. Bu
girişimin nasıl olduğunu zaten hepimiz görerek yaşadık. Bu analizde bundan sonraki
kısmı Prof. Esad Coşan’ın bundan tam 24 sene önce 5 Mayıs
1990 tarihinde söylediklerine bırakmak istiyoruz. “Hocamız”
“şeyhimiz” “gavsımız” diyerek aklını, mantığını, ruhunu, parasını,
ahiretini, kayıtsız şartsız ve İslam’a da aykırı olarak başkalarına teslim
etmiş olanların dikkatine sunuyoruz.
5 Mayıs
1990 sohbetinde şöyle diyordu Prof. Esad Coşan:
“İslam’da
cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. Cemaatle beraber olmak “hakla”,
“hakikatle” beraber olmaktır! Tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan
cemaattir. Hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”
“Bugün
maalesef tüm İslâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takip ederler… Hem de kendisi takip
etmez… Amerika seni John’la takip etmez, Smith’le takip etmez. Adı senin benim gibi olan Müslümanla takip eder; canına
okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve
millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”
“Herkese
ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu
kullanır, fark etmez. Sahte bir takım organizasyonlar
var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar! Götürüyor,
olmadık yere bağlıyor… Mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. Hizmet
ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!”
“Böyle
birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın! Her
birinize istiklâl tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya
çalışın!”
“Emperyalistlerin
türlü oyunları var. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek
hâle gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit
ederler. Ne yapmak lâzım? Hizmeti yaygınlaştırmak lâzım,
herkesin lider olması lâzım. “Tek lider, vazgeçilmez
insan…” diye bir şey olmaz. Bakın, Filistinli çocuklarla niye
başa çıkamıyorlar? Hepsi lider.”
“Bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın
insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere
götürüyor!”
“Onun
için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. Öteki
insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya
götürüyorlar.”
“Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neyli hizmet olmaz… Tâbi
olmayın kimseye! Bana da tabi olmayın! Bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar.
Ondan sonra, “Sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. İslâm’a, Allah’ın emrine
tabi olun! Allah’ın dinine hizmet edin! Tek başınıza olsanız da, hakla beraber
olun! O zaman İslâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz! “Aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon
bozulmasın” diyorlar.
“Her biriniz
İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. Ama senin
gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap! Yapmıyorsa, silkele at be! Sen onu sırtında
taşımak zorunda mısın? Beni sırtında taşımak zorunda mısın? Kimse kimseye hürriyetini vermesin! Hürriyet aziz
şeydir. İnsan, ancak Allah’a kul olur.
“Allahım!
Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(http://www.haber7.com/medya/haber/1411209-esad-cosan-24-sene-once-uyarmis)
Tan’ın yazdıkları bunlar..
Fakat bir de yazmadıkları var..
Birincisi, Esad Efendi, FETÖ
bağlamında aktarılan bu sözleri, o sıralarda derin devletin baş tacı ettiği
Fethullah için değil, “derin milli görüşçü” Oğuzhan Asiltürk’ün etkisi
altındaki Erbakan için söylemişti.
Erbakan, Refah Partisi ve derin
devlet için..
Derinlerin güdümündekiler, o konuşma
yüzünden Esad Efendi için “Katli vaciptir” fetvası bile verdirmişlerdi.
Yalnız bırakılmıştı.
Düzenlediği bir programa katılan tek
cemaat lideri, 28 Şubat Süreci’nde “Deprem ilahî ikazdır” dediği için hapse
atılacak olan Mehmet Kutlular’dı.
Ki Esad Efendi de, uyduruk bir
bahaneyle hapse atılacağını, Mehmet Kutlular gibi az bir süreyle paçayı
kurtarmasının mümkün olmayacağını düşünmüş olmalı ki, Türkiye’yi terk etmiş
bulunuyordu.
Fethullah Gülen de ülkeyi terk
etmişti, fakat Erdoğan’la ittifak kurmuş, kadroları bir nevi iktidar ortağı
haline gelmişti.
*
Erdoğan o süreçte Esad Coşan hoca
ile değil, küresel egemen güçlerle ve içerideki uzantılarıyla birlikte hareket
etti.
Misal: 2000 yılı cumhurbaşkanlığı
seçimi sırasında Esad Efendi, Ahmet Necdet Sezer’e karşı Nevzat Yalçıntaş’a
destek vermesi için Erdoğan’a üç kişilik bir heyet göndermiş bulunuyordu.
Heyettekilerden biri Av. Yalçın
Ünal’dı.
Erdoğan teklifi reddetti,
milletvekili arkadaşlarını Sezer’e destek vermek üzere yönlendirdi.
Çünkü Milli Görüş gömleğini çıkarmış
bulunuyordu.
*
Alper Tan’ın yazısına dönelim..
Esad Coşan size “Hocalarınızı
putlaştırmayın!” diyordu da, yerine “Din devletinin son kullanım tarihi
geçmiştir” türünden laflar üreten liderlerinizi koymanızı mı istiyordu?!
Öyle anlaşılıyor ki bir koyundan
iki, hatta üç beş post çıkarmakta ustalaşmış olan derinler, dirisini
kullanamadıkları Esad Efendi’nin ölüsünü kullanmaya çalışıyorlardı.
*
Tan’ın yazısındaki şu paragraf
önemli:
28 Şubat
döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin
değişmesi için gayret eden veyahut “şimdilik” bir şey yapmasa bile ilerde
sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla
ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına
göre infaz kararı çıkanların sayısı 11.800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve
yöntemlerle infazlara da başlanıyor. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu
11.800 infaz kararından yaklaşık 3.600’ünün uyguladığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik
kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme
uygulanan yöntemlerden sadece bazıları.
Tan acaba şu soruların cevabını
biliyor muydu:
Bir: İnfaz edilen 3 bin 600 kişiden
kaçı zehirlenmiş olabilir?
İki: 2003’ten sonraki infazlardan ne
haber?
İnfazlar durduruldu mu yoksa devam
mı etti?
Devam ettiyse, dönemin iktidarının
aktif veya pasif, doğrudan ya da dolaylı onayı var mıydı?
PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL
Türkiye’de bir ara birkaç Atatürk heykeline
saldırılmış, Prof. Hayrettin Karaman hemen kaleme sarılmıştı.
Yeni Şafak’ın 14 Eylül
2017 tarihli sayısında yayınlanan yazısına “Putuna söversen Allah’ına söver” başlığını uygun görmüştü.
Onun sözlerinin de, bizim meramımızın da doğru ve tam
anlaşılması için önce yazısını okuyalım:
Peygamberimiz (s.a.) Mekke’yi
fethettikden sonra Kâbe’yi dolduran putları temizletti, bir sahâbîyi göndererek
Taif’teki meşhur putu kırdırdı… Bunlar doğru, ama Hicretten önce de Kâbe
putlarla dolu iken o ve ashabı orada ibadetlerini yaptılar ve putlara da
dokunmadılar. Bu tarihte putlara dokunmanın faydasından çok zararı vardı,
fetihten sonra ise onları orada bırakmanın o tarihte, o şartlarda ve o toplum
için zararı vardı. Fayda-zarar hesabı yapmadan başka dinlerin kutsallarına
dokunmak, onlara küfür ve hakaret etmek İslam’ın talebi değildir. İslam’ı
tebliğ etmenin ve diğer dinlerin yanlış ve eksik taraflarını anlatmanın uygun
yolları vardır ve ve yollar her zaman, her yerde aynı değildir.
Yanlış yapmanın acı bedellerinden
birini de şu haberde görüyoruz:
“2001 yılında önce Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılması bahanesi ve arkasından
11 Eylül olayları esnasında Burma Askerî Yönetiminin ülkede yaşayan
Müslümanların El Kaide ile bağlantılı oldukları imalarıyla gerginlikler
tırmandırılmıştır. 800’den fazla insan katledilmiş, 2000’den fazla insan
yaralanmıştır. Akyab’da 6 Müslüman mahallesi tamamen yıkılmıştır. Budist
rahipler öncülüğünde 1000’den fazla kişi Müslümanların dükkânlarına, evlerine
ve camilerine saldırarak adeta bir yok etme faaliyetine girişmiştir.”
Bugünlerde içimiz acıyarak takip
ettiğimiz Arakan Müslümanlarının
katliamı için de başka bahaneler ve sebepler yanında Buda heykelinin kırılması
ve ona yönelik hakaretler var.
Katliamın öncüsü ise eski Budist
rahip ve 969 hareketinin lideri Ashin Wirathu. Sosyal medyada birçok takipçisi
olan bu sözde rahip, Budistleri Müslümanlara karşı kışkırtıyor.
Müslümanlara karşı nefretini de, “Bir yılan nerede olursa olsun zehirlidir.
Sadece bir tane var diye yılanı küçümseyemezsiniz. Nerede olursa olsun
tehlikelidir. İşte Müslümanlar da böyledir” sözleriyle dile getirmişti.
Bu katliam ve Müslümanlara yapılan
diğer zulümler karşısında Budist rahiplerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir
kısmı Budizm’de şiddet yoktur, yapılan zulüm ve katliam dinimize aykırıdır”
derken diğer kısmı Müslümanları yılana benzeterek başlarını ezmeyi savunuyor ve
bu zulme fiilen de katılıyorlar.
Elbette Arakan zulmünün asıl sebebi
şurada ve burada Buda heykellerinin kırılması ve hakaret edilmesi değildir, ama
bu gibi eylemlerin yapılan zulmü kamuoyuna benimsetmek veya tepkiyi yumuşatmak
için kullanıldığı da bir başka gerçektir.
Bir Müslüman Hristiyanların haçını
çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a
göre Müslümanlar kitaplarını korumak için mesela Hristiyanların haçına
hakaret etmeyecekler.
Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar
aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış,
çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor.
Müslümanlar olarak tepkilerimizi
kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde
olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları,
halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.
Şiddet yanlısı Budistlerin Arakanlı
Müslümanlara yaptıkları zulmün hiçbir mazereti ve meşru sebebi olamaz, ancak
düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın
işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır.
*
Evet, kâfirlerin putlarına sövmemek lazım..
Aynı şekilde, kişinin bir başkasının annesine vs.
sövmesi de, kendi annesine vs. sövmesi anlamına gelir. Çünkü, aynı cinsten
karşılık verilir.
Bununla birlikte, Hayrettin Karaman’ın meseleyi bir ölçüde çarpıttığı görülmektedir.
Birincisi, Hicret‘ten önce
putlara dokunulmamış olması, onlara asla dokunmamak gerektiğini göstermez.
Çünkü Hz. İbrahim a. s., benzer şartlarda bunu yapmıştı.
Öte yandan, Hayrettin efendinin yazısının
zamanlaması, bu hatırlatmayla, Atatürk heykellerine vs.
yapılan saldırılara işarette bulunduğunu gösteriyordu.
Ancak, bu yazısıyla, tam da provokatörleri devreye koyan “çukur” odakların arzusu istikametinde kalem oynatmakta olduğunu anlaması gerekiyordu.
*
Yıllar önce, bir üniversitede yüksek lisans
öğrencilerine “bilimsel araştırma yöntemleri”
dersini veriyordum.
Bir gün sınıfa, Jacques Barzun ile Henry F. Graff tarafından kaleme alınmış olan Modern Araştırmacı adlı kitabı (çev. Fatoş Dilber, Ankara: TÜBİTAK, 1999) getirdim.
Kitabın birinci bölümü şöyle başlıyordu:
İngiliz Arkeolog Layard, Ortadoğu
konusunda yazmış olduğu bir zamanların tanınmış kitabında, bir Türk görevlinin
bir İngilizin sorusuna verdiği yanıtı içeren mektubunu yayımlamıştı. Mektup
şöyleydi.
“Meşhur dostum, Ciğerparem!
Benden istediğin hem zor hem yararsız. Bütün zamanımı
burada geçirdiğim halde, ne evleri saydım ne de yaşayanların sayısını
araştırdım. Kimin katır yüküyle ne kaçırdığıyla, kimin neyi gizli
saklı idare ettiğiyle hiç ilgilenmedim. Hepsinden öte, şehrin tarihine
gelince, İslam’ın kılıcı buralara gelmeden önce gavurun ne haltlar yediğini, ne
işler karıştırdığını ancak Allah bilir. Bunları araştırmanın bize bir
yararı olmaz. Ruhum, canım! Sizi ilgilendirmeyen işlere karışmayınız.
Sefa geldiniz hoş geldiniz; Selametle
gidiniz.”
Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor
hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin:
Nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa
olsun bu üç tip bilgi bulunmadığı takdirde yaşam durur. Dünyanın her yerinde,
her an, bir konuda rapor yazmak için araştırma yapan birileri, çalışma
yapabilmek için bu raporları okuyan, inceleyen başka birileri vardır. Raporlar,
tahminin yerine bilgiyi geçirme çabalarımızın araçlarıdır. “Rapor” işlerin
yürütülmesinde temel unsurdur.
*
Öğrencilere şu soruyu yöneltmiştim: “Sizce, bu devlet memuru, neden böyle bir mektup yazmış olabilir?”
Öğrenciler, devlet memurunun tembelliği, cahilliği, iş
bilmezliği vs. gibi birçok ihtimali dile getirmişlerdi.
Onlara şu minvalde şeyler söylemiştim:
Kitabın yazarlarının bu mektuptan hareketle, “Bu
devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı” sonucuna varması, bilimsel
araştırma mantığına aykırı bir acelecilik.. Böyle bir mektuptan hareketle bu
sonuca varılamaz.
Ayrıca, muhtemelen yazarlar kendi alanları dışındaki
konularla hiç ilgilenmedikleri için, işin içyüzünü anlamamış durumdalar. Kasten
anlamamış görünmüyorlarsa tabiî..
Burada devlet memuru, ajan olduğunu düşündüğü İngiliz’le inceden inceye kafa buluyor, dalgasını geçiyor. Bu, ya çok uyanık bir memurdur, ya da söz konusu talebi üst makamlara iletmiştir ve onlardan, o İngiliz’i güzellikle başından savması emri gelmiştir.
*
Putların ya da heykellerin kırılmasını da, söz konusu
kitabın yazarları gibi, acelecilikle hemen birilerinin fanatizmine,
basiretsizliğine ya da cehaletine bağlamamak gerekir.
Türkiye’de ara sıra nükseden Atatürk heykellerine saldırı
furyası, tesadüfen birbirini izleyen, aynı döneme denk gelen olaylar
serisi değildir.
Belirli bir senaryoya göre piyonların ortaya sürüldüğü
bir rezaletler komedyasıdır..
Maksat, iki üç tane Atatürk heykelinin zarar görmesine
mukabil, iki milyon Atatürk heykeline putperestçe bir tazimin
tahkim edilmesidir…
Ve yine maksat, Hayrettin efendi gibi dünyadan
habersiz fakat âleme nizamat veren tipleri, kendilerinin ruhu bile duymadan
kullanmak, böylesi yazılar kaleme almalarını sağlamaktır..
Evet, asıl maksat, Atatürk’ün asla sorgulanamaz bir “tanrı” gibi muamele
görmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasıdır..
Buna hizmet edecek bir “korku ve
terör” şemsiyesinin Atatürk heykelinin üzerine örtülmesidir..
İnsanların, Atatürk’ün adı geçince, düşünemez hale
getirilmeleri, korkudan adeta beyin felci geçirip “fikri köle, vicdanı köle” duruma düşürülmeleridir..
*
Gelelim Taliban‘ın Bamiyan
Vadisi’ndeki meşhur Buda heykelini
yıkmasına..
Hem bireysel düzeyde insan ilişkilerinde, hem de
uluslararası ilişkilerde “mütekabiliyet/karşılıklılık” diye
birşey vardır.
Hukukta da aynı şekilde suç ile ceza arasında orantı aranır.
Evlilikte bile, denklik (küfüv) gereklidir.
Eğer bir Buda heykeli yıkılmışsa, karşılığında bir
caminin yıkılmış olması, cevabın verilmesi anlamına gelir.
Taliban, Budistleri Bamiyan
Vadisi’ne toplayıp onları (bir zamanlar Sırplar’ın Boşnaklar’a yaptığı
şekilde) koyun gibi boğazlamış mıydı?!
Gidip Budist mahallelerini mi yaktılar?
Budistlerin evlerine mi
saldırdılar?
Taliban Buda heykelini yıkmadan önce de Müslümanlar
benzer saldırılarla karşılaşmıyor muydu?!
Bütün suçu döndürüp dolaştırıp tekrar Müslümanlar’ın
üzerine yıkmak için insanın gaflet katsayısının kaç olması gerekir?
Şimdi Arakan’da bunlar oluyor, oldu diye, diğer
ülkelerde Müslümanlar, Budistlere saldırıyor mu?!
Balkanlar’da yıkılan camiler, Müslümanlar Hristiyanlar’ın haçını kırdıkları için
mi yıkılmıştı?!
Arakan’da Müslümanlar, Buda heykellerine mi
saldırmışlardı?!
*
Ebu Eyyub el-Ensarî, İstanbul kuşatması sırasında vefat
ederken, surlara en yakın bir yere defnedilmesini vasiyet etmiş, böylece Eyüp‘te toprağa verilmişti.
Ordu geri dönerken Bizanslılar, “Siz
gidince biz bu mezarı yerle bir ederiz” diyerek alay ettiler.
Bunun üzerine, ordu komutanı Yezid (Hz. Muaviye’nin
oğlu), onların anlayacağı şekilde cevap verdi.
Şayet bunu yaparlarsa, Emevî hakimiyeti altındaki bütün
hristiyan mezarlıklarını yerle bir edeceğine yemin etti.
Bugün İslam dünyasının sorunu, Hayrettin Karaman gibilerin (Ki, ne yazık ki, son tahlilde Fethullah Gülen’in “yerli ve milli”, uluslararası sulara açılamamış versiyonu kabul edilmeye elverişli) onlara akıl(sızlık) veriyor olması..
Bu kafayla Müslümanlar ezilmekten, sömürülmekten,
öldürülmekten, sürülmekten, hakarete ve tecavüze uğramaktan kurtulamazlar.
E-KİTAP: KRİTİK-ANALİTİK OYUNUN ANALİZ VE KRİTİĞİ
https://www.academia.edu/99364388/Kritik_Analitik_Oyunun_Analiz_ve_Kriti%C4%9Fi
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ 3
“KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME” LAFI
ÜZERİNE “KRİTİK-ANALİTİK” NOTLAR 6
KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNMENİN
KRİTİĞİ 24
KAD KİTAPÇIĞININ ANALİTİK KRİTİĞİ 38
ÖNSÖZ
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.
El-hamdu li’llâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ
Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.
İskenderpaşa Cemaati’nde (şimdilerde medyada
Hakyolcular diye anılıyorlar) “kritik analitik düşünme (KAD)” eksenli çabalar
2003 yılı ilkbaharında Muharrem Nureddin Coşan tarafından başlatılmıştı.
Bildiğim kadarıyla bu yöndeki etkinlikler
kesintisiz bir biçimde sürdürüldü.
İşi öyle büyüttüler ki, uluslararası sempozyumlar
bile düzenlendi.
*
Prof. Ahmet Zeki Şengil’in oturduğum mahalledeki
bir dernekte sunum yaptığı böylesi bir etkinliğe ısrarla özel olarak davet
edilmiştim, gidip dinledim.
Aynı konuda konuşma yapmamı isteyen bir dernek de
olmuştu. Orada, bunun önemsenecek ve herkesi ilgilendiren birşey olmadığını,
daha öncelikli konular ve sorunlar bulunduğunu söylemiştim.
Çünkü kritik-analitik düşünme konusunun
Cemaat mensuplarını boş yere meşgul edip yoracağını, sonuçta bir arpa boyu bile
yol katedilemeden lüzumsuz tartışma ve laflarla zaman öldürüleceğini
biliyordum.
Büyük
çoğunluk bundan neyin kastedildiğini, neyin amaçlandığını, kendisinin buna
niçin ihtiyaç duyduğunu bile anlayamadan, “avare kasnak” gibi konu etrafında
dönüp dolaşacaktı.
Güya
birşey yaptıklarını zannedecekler, fakat aslında vakitlerini semeresiz ve son
tahlilde çok bir faydası olmayan, pratiğe aktaramadıkları laflarla
öldüreceklerdi.
Düşünmeyi
öğrenmekten düşünmeye vakitleri kalmayacaktı.
Şunun
gibi:
Yüzmenin
incelikleri, yüzmeyi sağlayan kasların özellikleri, yüzme sırasında harcanan
kalori, yüzmenin sağlığa etkileri, farklı yüzme tipleri, nefes alış teknikleri,
suyun kaldırma kuvvetinin fiziksel hesapları vs. hakkında detaylı bilgi
edinecekler fakat bu arada yüzmeye zaman bulamayacaklardı. Hatta yüzme
konusunda aralarında derin tartışmalara girecek, bunları tartışmak için değil
yüzmek için öğrendiklerini unutacaklardı.
*
Bu, Cemaat’e, “Alın size bir oyuncak, bununla
oyalanın, böylece ‘iyi saatte olsunlar’ı huylandıracak netameli konulara girmeden,
suya sabuna dokunmadan kendinizi iyi hissetme imkânına kavuşmuş olursunuz”
demek gibi birşeydi.
Bu “akl”ın arkasında “derin üst akıl”
bulunmuyorduysa bile, bunun tam da onların aradığı şey olduğu kesindi.
Anlaşılan o akıl beni de “olta”ya çekmeye
çalışıyordu.
*
2009 yılı Ekim ayında beni Ankara’dan arayan Mesut
Doğan, başkentteki öğrencilere bu “kritik-analitik düşünme” konusunda bir
konuşma yapmamı istediğinde ona şu mesajı göndermiştim:
Seyfi Say <sayseyfi@yahoo.com>
To:mesutdogancan@gmail.com
Tue, Oct 20,
2009 at 3:59 PM
|
Selam... Mesut Bey
kardeşim, Ekteki
dosyada, telefonda sözünü ettiğimiz
konulardaki düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde aktardım. Bunlardan
Nureddin Bey'i ilgilendirenleri Nureddin Bey'e de iletmiştim. Rahmetli
Hocaefendi'nin vefatından sonra, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili
düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. Bazı konularda daha önce
savunduklarımın aşırı ya da yanlış olduğu sonucuna vardım. Ekte gönderdiğim
dosyada yaptığım eleştiriler aynı zamanda bir özeleştiridir, bir hata
itirafıdır. Bu
yazdıklarımı sözkonusu öğrencilere anlatmamda sence bir sakınca yoksa, gelip
anlatmayı düşünebilirim. Bence bir sakınca yok, ama bu yazdıklarımı birçoğu
hazmedemez. Cevap da veremezler, fakat beni, yanlış şeyler söylemekle
suçlayacaklar, doğrusunun ne olduğunu da anlatamayacaklardır. Benden
bekledikleri, "kritik analitik" düşünmeden, "Hikmet buyurdunuz
efendim" demek olacaktır. Selamlar... * Mesut beni bir daha hiç aramayacaktı. |
LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM
Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman, 30 Kasım 2018 tarihini
taşıyan “Şimdilik son yazı” başlıklı yazısına şöyle
başlamıştı:
“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i
Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın
hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i
kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların
yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok.”
Görüldüğü gibi "fısk,
fücur, dalalet, bid'at, küfür" gibi İslamî terminolojiye ait
kavramları (din dilini) değil, laik-nasyonalist (siyasal dinsiz ve [en azından
söylem düzeyinde] ırkçı) rejim dilini konuşuyor.
"Dar görüşlü,
bağnaz, bölücü" diyor.
Bana kimin dilini
kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
Söze“Kendi İslâm
anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip” diyerek başlamış durumda.
Açalım: Mesela Ehl-i
Sünnet’in bizzat kendisinin, kendi İslâm anlayışını Ehl-i
Sünnet diye takdim etmemesi düşünülebilir mi?
Bir grubun İslâm
anlayışının “kendi İslâm anlayışı” olması, onu otomatik olarak
Ehl-i Sünnet’in dışına mı iter?
Hayrettin Bey’in
cümlesinin sonu, böylelerini Ehl-i Sünnet’ten ihraç (veya “aforoz”) ettiğini
ortaya koyuyor.
Çünkü cümleyi “Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının…” diye
bağlıyor.
Cümlesinin baş
tarafında başkalarına yönelttiği suçlamayı kendisi yapıyor. Birilerini Ehl-i
Sünnet’in dışına atıyor.
Ne demeliyiz buna,
"dar görüşlülük, bağnazlık, bölücülük" mü demeliyiz?
*
Demeyelim.
Kendimize, "Onlar
için Ehl-i Sünnet dışı nitelemesini yaparken haklı olabilir mi?" sorusunu
yöneltelim.
Haklı da olabilir, delillerine bakmadan haklı ya da haksız demek doğru
olmaz.
Fakat, yukarıdaki
cümlesinde bu “aforoz“u için şu gerekçeyi
gösteriyor:
“…yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu
camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü ‘ehl-i kıbleyi
tekfir ettikleri için’ Ehl-i Sünnet dışı…”
İşte buna Mantık ilminde totoloji (eski tabirle devir)
deniliyor.
Baştan birtakım
anlayışları “yine Ehl-i Sünnet içinde” ilan ediyorsun, sonra bunun
üstüne hüküm cümlesini oturtuyorsun.
İddiasını bu şekilde
delillendiren bir adam hem ilim, hem de mantık bakımından sorunlu demektir.
Burada, Mantık ilmini
okumuş olmayı kast etmiyoruz, “normal” bir insanın insan olması hasebiyle sahip
bulunduğu “asgarî” mantığı kast ediyoruz.
(Yine de Hayrettin
Karaman’ın, bu vadide Millî Gazete‘nin
“boş beleş” yazarı Mehmet Şevket Eygi‘ye yetişmesi mümkün
görünmüyor. Çünkü o, “totoloji”de, bir daha kırılması mümkün olmayan “çılgın”
rekorlara imza atmış durumdaydı. Mesela, “Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at’ın
ihtilaf ettikleri konuların tümünde Ehl-i Sünnet haklıdır, doğru yoldadır”
şeklinde cümleler kurmuştu. Yani “Sağlıklı insan ile hasta insandan sağlıklı
olanı ilkidir” zekâ düzeyinde cümleler.. İşte Türkiye’de bugün bu tür “deha sahibi” adamlar İslam’a “hizmet” ediyorlar.
Ettiler. Böyle bir gecenin sabahından ne umulursa?)
*
Ehl-i kıbleyi tekfir (kâfir ilan etme) meselesine gelelim..
Bu tür ifadelerin
ardına saklanmak, neyin kastedildiği açık
bir biçimde ortaya konulmadıkça, yanlışa alan açma hokkabazlığından başka bir
anlama gelmez.
Ehl-i kıble (kıblesi Kâbe olanlar), günahından dolayı tekfir edilmez. Yoksa, adam Ehl-i Kıble’den de olsa, itikaden küfür olan bir söz veya eylemi bile bile benimseyip savunursa kâfir olur.
Nitekim Allâme
Âliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:
Şu hususun bilinmesi lâzımdır ki, “Ehl-i kıblenin günah işlemesi
sebebiyle tekfir edilmesi caiz değildir” diye bilginlerimizin ifade
etmesinden maksatları, mücerret [salt] kıbleye yönelmek değildir.
Rafızîlerden bazı sapıkların “Cebrail aleyhisselam vahiy getirirken
aldanmıştır. Çünkü Allah Teala Cebrail’i Ali’ye göndermiştir, fakat o yanlış
olarak Muhammed’e geldi” diye iddia eden ve Hazreti Ali’ye (haşa) ilah diyen
rafızîlerin azgınları her ne kadar kıbleye yönelerek namaz
kılsalar da onlar mümin değillerdir.
(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s.
431.)
İmam Gazzalî daha açık konuşmaktadır:
Bid’atçi (mübtedi’) [durumundaki Kur'an ve Sünnet'e vakıf bir âlim] eğer bu
bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [tek başına da kalsa diğer müçtehid
âlimlerin ortak içtihadına, ortak aklına] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz
[Dinde kesin delil olan icma oluşmaz]. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid”
hükmündedir [Başka bir konuda bid'at derecesinde hata yapmış olması bu konuda
"mutlak biçimde" yanılıyor olmasını gerektirmez].
… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa
ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda
onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile [niyeti inkârcılık ve
küfür olmasa bile] kâfirdir.
(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, s. 301-302.)
*
İmdi, Türkiye’de
bakıyoruz, Ehl-i Kıble‘yi asıl tekfir edenler,
Hayrettin Karaman’ın hizmette ve hürmette kusur etmediği Erdoğan ile
yandaşları.
"Ilımlı
müslüman" FETÖ bu laik (siyasal dinsiz) rejimin aforozuna uğrayınca
onların söylemlerini birilerinin devam ettirmesi gerekiyordu. Bayrak yarışı
devam etmeli, sancak yere düşürülmemeliydi.
Mesela, Batı’nın, özellikle de ABD’nin terörist ilan ettiği müslümanlar için Erdoğan fırsat düştüğünde hemen “Bunların İslam’la bir ilgisi yoktur” diyebiliyor.
“Bayrağına ‘La ilahe illallah’
yazmakla, alnında Tekbir bandı taşımakla müslüman olunmaz” falan
diye kafadan fetvalar verebiliyor.
Ya neyle müslüman
olunurdu, yahudi fötrü gibi küfür simgelerini giymekle
mi?
TBMM’de (laiklik
gereği İslam’la, dinle imanla ilişkisiz ve/veya ona aykırı)
Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmekle mi?!
*
Evet, Erdoğan,
yukarıya aldığımız türden ifadeleriyle Ehl-i Kıble’yi resmen tekfir ediyordu.. Etti.
Yandaşlar da aynı dili
kullandılar.. Şu anda ona muhalif olan (Davutoğlu gibi) eski yandaşlar da..
Evet, Erdoğan ve kafadarları birileri için gözlerini karartıp “Müslüman değiller” diyorlardı.. Daha ne desinler!
Ve buna karşı Hayrettin Karaman
ile onun gibi ince kalpli merhamet abidelerinden itiraz kabilinden ne bir fısıltı, ne bir ürkek inilti, ne de bir utangaç vızıltı çıktı.
Tıs yok.
"Tamam bunlar
cahiller, katiller, azgınlar, hayvan oğlu hayvanlar, fakat ehl-i kıbleyi tekfir
etmeyelim, bize yakışmaz" demediler.
*
O adamları İslam’ın
dışına itiyorsan, itikaden bunu gerektiren bir
delil getirmen gerekir.
“Efendim bunlar
terörist…”
Batı’nın terörist ilan
ettiği insanlar arasında gerçek mücahidler de var.
Kimin terörist olmak suretiyle kâfir olduğuna artık
Hristiyan Batı, NATO, ABD, Vatikan vs. mi karar veriyor?
Yani dünyada hiç mi
mücahid yok?.. Bir tek senin mi askerin (Şeriat düşmanı Mustafa Kemal'in askerleri mi) ölünce şehid olacak
şekilde savaşıyor, yani İslamî cihad ibadeti
yapıyor?
Hadi diyelim ki,
suçladığınız kesimlerin Batı tarafından terör olarak nitelendirilen eylemleri
İslam açısından kesin olarak günah, bu durumda da, onları salt bu günahlarından hareketle nasıl tekfir
edebiliyor, kraldan fazla kralcı, gâvurdan fazla gâvurcu olabiliyorsunuz?.
Hani günah başka,
küfür başkaydı?
*
Karaman’ın yazısının
devamı, onun, “hür iradeli, bağımsız birey” olmayı başaramadığını ortaya koyuyor.
Mesela şöyle diyor:
Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı
kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan
sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu
kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani
idik.
Sorun şurada, faydası
yanında zararı da olduğunu o günlerde söylemiyordun.
“İslam’a hizmet ettiği
ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim”
imiş..
Yani senin ölçütün bu:
Toplumda hakim olan kanaat..
“Uydum kalabalığa”..
Toplumda hakim olan o
kanaati benimsemeyenleri ise o günlerde dışlıyor, aşağılıyor, marjinal
ilan edip küçümsüyordunuz.
Onlara yine
"bağnaz, dar kafalı, bölücü" diyordunuz.
Hışımla ve yarışırcasına..
Samanyolu TV‘de vs. kendinden memnun, mutlu bir yüz ifadesi ile hikmetler döktürüyor, Türkçe Olimpiyatları‘nda şarkı söyleyip oynayan kızları
izliyor, İslam'a “hizmet” ediyordunuz.
Karaman bir de
merhum Sabahaddin Zaim hocanın isminin ardına saklanmış..
Ne yani, Sabahaddin
Zaim muhterem bir insandı ama, her sözü ve eylemi hüccet olan masum bir peygamber
miydi?!
*
Karaman’ın yazısının
sonu, Erdoğan'ı körü körüne izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.
Tabiî burada da
ölçütünün, “Erdoğan’ın, peşinden gidilmesi gereken bir lider olduğu”
yönünde toplumda hakim olan kanaatten başkası değil..
Şöyle diyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür
Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada
önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş
olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:
“Bu
medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini
bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir.
İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak
kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar
için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”
*
Türkiye’de ilmi, güç için, örgütleşme için
bir araç olarak asıl kullanan, derini ve yüzeyseliyle devlettir.
FETÖ’yü üreten kim?..
Devlet.. MİT..
Şimdi FETÖ’yü yok
etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları, eski huylarını bıraktıkları
anlamına mı geliyor?
Ayrıca, FETÖ'ye karşı
sergiledikleri tutumun benzerlerini, adını koymuyor ve yüksek sesle ilan
etmiyorlarsa da, tehdit olarak gördükleri başka kişi ya da gruplara karşı da
uygulamadıklarını nasıl söyleyebiliriz?
Senin haberin
olmayabilir, fakat yaşayan bilir.
Prof. Dr. Mahmud Esad
Coşan hoca 22 yıl önce Avustralya'da ölmeseydi, sana bilmediğin ya da bilmiyor
göründüğün bazı şeyleri anlatabilirdi.
Şimdi bildiklerini gece karanlığında Eyüp sırtlarındaki mezar taşlarına ve servi ağaçlarına anlatıyor.
*
Şu taksimin
güzelliğine bakın..
Mesela bir
yerlerde mücahid olarak, Allah’ın sözü (Şeriat’i) yüce
olsun diye çarpışanı, vatanını savunanı bile,
Batılılar öyle tanımladığında hiç düşünmeden terörist kabul
edebiliyorsun, fakat senin laik (siyasal dinsiz, yerlerin ve göklerin
yaratıcısı Allahu Teala’ya iman ile öküze tapmaya eşit mesafede duran)
devletin için çarpışıp ölen şehid oluyor..
Bu, (tıpkı FETÖ'de
bulduğun özellikteki gibi) İslam’ı güç için istismar etme değil midir?
Anayasa’ya ve yasalara göre
Diyanet’in görevi, laik (siyasal dinsiz) devlete
“milli birlik ve beraberlik” gayesi çerçevesinde hizmetten ibaret..
Bu, İslam’ı, laiklik (yani
siyasal dinsizlik) ve örgütleşme (milli birlik ve beraberlik adı verilen “ulusal
çıkar”cı menfaat örgütleşmesi) için araç yapma değil midir?
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...