İNGİLİZ'İN "DOĞRUDAN DOKUNMAYAN, GÖRÜNÜRDE HİÇBİR ADIM ATMAYAN" SİNSİ POLİTİKASI (DEVLETLEŞMİŞ İSTİHBARATÇILIK/HİLEKÂRLIK)

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 24

 

Evet, Lord Curzon’un (George Nathaniel Curzon), (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “İngiliz desteği” çerçevesinde) Selanikli Mustafa Kemal’in Atatürk olması, Türk milletinin (Osman Gazi ve ahfadı gibi atalarının sırtına tekmeyi vurup) kuzenleri (o günün yaşlıları açısından yeğenleri) Selanikli’yi ata kabul etmesi için çevirdiği dolapları anlatıyorduk.

Adam Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmeyi, yıkmayı kafaya koymuş..

Bunun için yapmayacağı şey yok.

İkinci bir derdi, hilafet (halifelik) kurumu.

Üçüncü karın ağrısı ise, Türk’ün (imparatorluk “hava”sı verecek şekilde) “İstanbul” merkezli (başkentli) bir devlete sahip olması..

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Lord Curzon’un şu sözü aktarılıyor:

“Türk'ün İstanbul'daki varlığı, Avrupa'da savaşların, İslam dünyasında aşırı ve mağrur tutkuların özendirici bir kaynağı oldu.”

Aşırı ve mağrur tutkular dediği, îlâ-yi kelimetillah davası, cihat ruhu, kızılelma ülküsü.

Curzon’un şu sözleri ise, Vikipedi’nin hem “ Lozan Antlaşması” hem de “George Curzon” maddesinde yer alıyor:

“Konstantinopolis'i (İstanbul’u) elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. Tarih bunu kanıtlamıştır. Asırlar boyunca Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren, İstanbul'daki Türk varlığıydı. Onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu.

"… Osmanlı hânedânı asırlar boyunca hilafeti nasıl elinde tutabildi? Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, Kutsal Topraklar (Mekke ve Medine), Sultan'a, tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi, İstanbul, Türkiye'nin büyük bir İslami güç olarak görünmesini sağladı. Türkiye, Kutsal Yerler'den sonra Konstantinopolis'i de kaybederse, bana öyle geliyor ki, hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. İslam dünyası, İstanbul, Mekke ve Medine'den çıkarılan ve Asya'nın dağlık bölgelerine sürülen bir Sultan'ı halife olarak kabul etmeyecektir.”

Curzon’un bunları söylediği tarih 23 Aralık 1918.

O sırada padişah, Sultan Reşad.. Altı ay 10 gün sonra Reşad vefat edecek, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Berlin seyahati sırasında “kafaya almış olduğu” Vahideddin tahta geçecektir.

Bundan dört ay sonra ise Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalanacak, 13 Kasım 1919 tarihinde hem İngilizler, hem de Selanikli İstanbul’a ayak basacaktır.

İşgalci İngiliz subayları da, Selanikli de aynı otele yerleşecektir: Pera Palas.

Kader birliği başlamıştır.

*

Görüldüğü gibi, Curzon “Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılıp Anadolu’ya sürülmesinden” söz ediyor.

Selanikli Mustafa Atatürk bundan daha fazlasını yapacaktır.. Sultan’ı (“İstanbul halkı” görünümlü “bindirilmiş linç çeteleri”yle korkutarak) İstanbul’dan sürdüğü gibi, Asya’nın (Anadolu’nun) dağlık bölgelerine de sokmayacak, taa Malta’lara, İtalya’lara postalayacaktır..

Fakat öfkesi ve kini bununla da teskin olmayacak, halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı hanedanı, kundaktaki bebeğe varıncaya kadar vatandan sürülecektir..

Böylece Selanikli, İngiliz’in Dizbağı Nişanı’na layık görülmeyi elinin emeği, yüzünün akıyla sonuna kadar hak edecektir.

Bu arada İngiltere Kralı Edward’ı ilk fırsatta Dolmabahçe Sarayı’nda ihtiramla, izzet ü ikramla ağırlamayı da ihmal etmeyecektir.

Türk’ün (Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Murat Hüdavendigâr’ın, Fatih’in torunu olan) padişahına öyle, emperyalist düşman İngiliz’in kralına böyle..

*

Curzon’un yine 1918 yılının Aralık ayında (daha ortada Vahideddin’in padişahlığı ve Selanikli’nin yaverliği yokken) söylediği bir söz var ki, İsmet İnönü’nün açıkladığı “millî mücedeleye / İstiklal Harbi’ne İngiliz desteği”nin (resmî tarihte okutulduğu üzere) “İngiliz kösteği” gibi gösterilmesi illüzyonunun ve abrakadabrasının ardındaki “üst akıl”ın kim olduğunu anlamamızı sağlıyor:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

İşte “psikolojik savaş”ın ustası olmak, “algı operasyonu” alanında uzmanlaşmak böyle birşey..

Bunu söylediği tarih 16 Aralık 1918.

Demek ki “İngiliz politikasının gereği”, bazı konularda “yerli milli” maşalar kullanmak, ajanlar, kuklalar ve işbirlikçiler marifetiyle perde arkasından dolap çevirmek, netameli konularda taşeronlar ve kiralık tetikçiler kullanmakmış.

Ne diyordu Sun Tzu usta: “Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler. Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, ustalığın doruk noktasıdır.” 

*

Öyle bir düzenek kuruyorlar ki, hem öldürüyorlar, hem de ölümün doğal bir ölüm olduğu izlenimi veriyorlar.

Hatta, öleni gözden düşürmek, itibarını beş paralık etmek için cinayetin intihar gibi görünmesini sağlıyorlar.

İşte bu “kusursuz cinayet” profesyonelliğini İngilizler, hem Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması, hem de hilafetin canına okunması sürecinde sergilediler..

Taşeronları Selanikli eliyle..

Sözde Türk milletinin kendisi TBMM’de aldığı kararla (millî intihar anlamına gelecek şekilde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son verdi.

Bu da yetmedi, bir de “Biz kiiim, Müslümanlar’a halifelik yapmak kim!.. Bizden ancak baloların kavalyesi olur, çilingir sofraların süngeri olur” dediler ve hilafetin ruhuna Fatiha okudular.

Böylece İngiliz, (İsmet İnönü’nün beyanına göre “milli mücadele”yi destekleyen İngiliz [Artık bu nasıl bir “milli” mücadeleyse?] hilafet meselesine, Curzon’un dediği gibi “İngiliz politikası gereği doğrudan dokunmamış, görünürde (onun ilgası yönünde) hiçbir adım atmamış” oldu.

Selanikli’nin Dizbağı Nişanı’na layık görülmüş olması tesadüf değil.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Curzon’un başka sözleri de aktarılıyor.

2 Ocak 1919’da, Mondros Mütarekesi’nden iki ay sonra ve Selanikli’nin Samsun’a hareketinden dört buçuk ay önce şunu demiş:

“… Türk'ün tüm gücü elinden alındığında [bizim açımızdan] saygın olmasa da zararsız bir hale gelecektir ve bizimle ilişkileri [bu zararsız haliyle] tekrar başladığında, Avrupa'nın ihtirasları ile İstanbul'dan çıkarılmasının İslam dünyasında oluşturacağı büyük öfkeye karşı [İslam dünyası ile bizim aramızda, bizim için] iyi niyetli bir tampon bile sağlayabilir.

Türkiye’nin bu “iyi niyetli tampon” rolü bugün de devam ediyor.

Afganistan’da bu tampon rolüyle NATO saflarında arz-ı endam etti.

1990 yılında Irak meselesinde yine tampondu.

2003 yılında tamponluğa teğet geçti.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında gönüllü bir tampon olarak hizmet vermeye çalıştı.

2011’de Suriye meselesinde de (ABD’nin “gaz” vermesiyle) tampon olarak devreye girdi.

*

Curzon, Mondros Mütarekesi’nden dört ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a gidişinden ise iki buçuk ay önce, 5 Mart 1919’da, meselenin İstanbul’un Türkler’de kalıp kalmaması değil, Türkiye’nin başkenti olup olmaması meselesi olduğunu belirtiyor:

Sultan, halife olarak Doğu dünyasının tarihi başkentinde [İstanbul’da], kendisini çevreleyen hiyeratik prestij hâlesiyle kaldığı sürece, dünya müslümanları onu sadece manevi liderleri olarak görmekle kalmayacak, aynı zamanda yenilmemiş olarak da görecekler. Böylece Türkiye, gelecekte uluslararası durumda rahatsız edici, endişe verici bir güç olmaya devam edecektir.

Türk Hükûmeti orada kaldığı sürece İstanbul, dünyadaki tüm Müslümanların yöneldiği merkez ve etrafında döndükleri eksen olacak ve İslam dünyasının desteğini alan Türkler, bu sayede [İslam dünyasından aldığı güçle], Avrupa'nın [kendi aralarındaki] rekabetleri ve kıskançlıkları üzerine [Sultan Abdülhamid gibi] oyun kurmaya devam edecekler.

“Konstantinopolis'ten çıkarıldıktan sonra, Türkiye, İran veya Afganistan ile hemen hemen aynı temelde bir Asya devleti olacak ve Türkler, dünya milletleri arasında, en azından, ikinci veya üçüncü sıraya [lige] düşeceklerdir.

“Dahası, Müslüman dünyası Türk'ün Konstantinopolis'te kalmasını [onun açısından] bir zafer işareti ve [başkenti itibariyle] kovulmasını [ise] yenilgi[si]nin en büyük kanıtı olarak görecektir, çünkü Avrupa'dan çıkarılmasının Müttefiklerin [İngiltere, Fransa ve İtalya] savaş hedeflerinden biri olduğu iyi biliniyor.” (A.y.)

Curzon, kendi ekibine meramını açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmış.

Türkler’in yenilgisinin tescili için Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılmasını şart görüyor.

Halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etmesi durumunda Avrupa’nın başını gelecekte de ağrıtacağını tahmin ediyor.

Çünkü İslam dünyasının desteğini arkasına almaya devam edecek.. Bu desteğin gelecekte nelere yol açacağını kestirmek güç.

Osmanlı padişahı, devletinin başında kalmaya devam etse bile, İstanbul’u terk edip Anadolu’daki bir şehri başkent yaptığında büyüsü bozulacak, “havası” inecek, dünya devletleri liginde küme düşecek, Afganistan gibi bir devlet haline gelecektir.

*

Anlaşılıyor ki bunları söylediği sırada Curzon’un henüz Osmanlı’dan tümden kurtuluş ümidi yok.

Veya, bu yöndeki beklentisinin o an için uçuk bulunacağını düşünerek “büyük hayalleri”ni kendisine saklıyor, yanındakilere açmıyor.

O sırada Selanikli’nin Samsun’a gitmesine daha iki buçuk ay vardır ve onun Anadolu’da ne yapıp yapamayacağı konusunda birşey söylemek için erkendir.

Fakat yaklaşık 10 ay sonra şartlar Curzon’un istediği kıvama gelecek ve 27 Aralık 1919 tarihinde, tam da Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gün Yarbay Rawlinson, Curzon’un “yeni Türkiye” projesi için desteğini istemek üzere Erzurum’da Kâzım Karabekir’i ziyaret edecektir.

Artık mevzubahis olan Osmanlı payitahtının Anadolu’daki bir şehre taşınması değildir, burada “yeni bir hükümet”, yani yeni devlet kurulmasıdır.

Selanikli kongrelerle bunun altyapısını hazırlamıştır.. İzmir’e çıkan Yunan ise (Milne Hattı engeli yüzünden) İzmir dağlarındaki çiçeklerin açmasını seyretmekte, ot yolmaktadır.

Rawlinson Karabekir’e, Curzon’un barış masasında karşısında Selanikli Mustafa Kemal’i (veya onun temsilcisini) görmek istediği, Osmanlı Devleti temsilcisiyle işinin kalmadığı mesajını verir.

*

Karabekir’in bundan, Selanikli’nin, (kendisinin bilgisi dışında) İngilizler ile anlaşmış olduğu sonucunu çıkarması gerekirken, uyanamaz.

Bayram değil seyran değilken İngiliz enişte Selanikli’yi niçin öpmektedir?

Hangi dağda hangi kurt ölmüştür de bit pazarına nur yağmış, henüz elinde hiçbir kuvvet bulunmayan Selanikli Lord Curzon için kıymete binmiştir? (Ki Selanikli güçsüzlüğü yüzünden sonraki süreçte mesela bir Çapanoğlu isyanı karşısında Çerkez Ethem’in tabiri caizse ayaklarına kapanacak, onun azarları karşısında süklüm püklüm susacaktır.)

Karabekir kendisine bu soruları sormaz.

Çünkü Selanikli, “gizli gündem”ini ve takiyyesini sadece Mazhar Müfit ve Süreyya gibi sadık bendelerine açıklamakta, başkalarının yanında ise Halife-Padişah’a sadakat yeminleri etmekte, İngilizler’e sövüp saymakta, hakaretler yağdırmaktadır.


İSTANBUL VE BAĞIMSIZLIK

 



Prof. Celal Şengör, “İstanbul depremi, Türkiye'nin bağımsızlığını kaybetmesiyle neticelenebilir. Çünkü Türkiye'nin ekonomisi, Türkiye'nin bilgi ve becerileri bu depremin altından kalkmaya yetmeyecektir” diyor.

Bu bir ihtimal..

Deprem er geç olacak ve tedbir alınması gerekiyor.

Ancak İstanbul için başka tehlikeli ihtimaller de var.

Türkiye’nin Rusya ile olan muhabbetinin sonunun nereye varacağı belli değil.

Rusya, Ukrayna’daki tavrının gösterdiği gibi gemileri yakmış, gemi azıya almış durumda. (Aslında, ABD'nin kendisinden binlerce kilometre uzaktaki Afganistan'a, Irak'a, Somali'ye, Yemen'e müdahalesi gözönüne alınırsa Rusya'nın burnunun dibindeki eski peykine bigane kalmaması anlaşılabilir bir durum.)

Son zamanlarda ABD ile samimiyeti tekrar koyulaştırmaya başlayan Türkiye, bundan 13 yıl önce Suriye’de ABD’nin “gazına gelip” maceraya atıldığı gibi Rusya karşısında da heyecana gelir ve onunla ilişkilerini dengeli götürmeyi başaramazsa bir Rus saldırısının hedefi olabilir.

Çünkü Putin sağı solu belli olmayan, sakin görüntüsünün altında beklenmedik adımlar atabilen bir adam..

Böyle bir durumda Türkiye’ye yardıma gelecek olan Batı, İstanbul’u kurtarma adına (en azından Suriçi'ne) postu serebilir.

1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Yeşilköy’e (Ayastefanos’a) kadar gelen Rus ordusunu (Çanakkale’yi geçip Marmara’ya gelen) İngiliz donanmasının durdurduğunu, ve bu hizmetlerinin karşılığında İngilizler’in Kıbrıs’ı “geçici” olarak elimizden aldığını unutmayalım.

Tarih tekerrürdür.

 

E-KİTAP: CEMAAT, KÜRESEL İSLAM DEVLETİDİR

 

https://www.academia.edu/116175907/Cemaat_K%C3%BCresel_%C4%B0slam_Devletidir


CEMAAT,

KÜRESEL İSLAM DEVLETİDİR

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR 5

CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR 8

“İSLAM DEVLETİ” OLARAK CEMAAT 12

"EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT"İN CEMAATİ, SÜNNET (ŞERİAT) İLE CEMAATİ (DEVLETLEŞMİŞ TOPLUMU) CEM ETMİŞTİR 18

İLAHİYATÇI CEHALETİ VE “CEMAAT” 23

CEMAAT, İSLAM DEVLETİDİR 30

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT (SÜNNET'İN VE CEMAAT'İN EHLİ) OLMANIN ANLAMI: İSLAM DEVLETİ 35

KENDİSİNİ “CEMAAT” ZANNEDEN (BAĞRI TAŞ, KOYUNDAN YAVAŞ) MAHCÛR KALABALIKLAR 50

"CEMAATLİK NERDE, BİZDEN GEÇMİŞ MÜSLÜMANLIK BİLE" DEMEYE DOĞRU 57

CEMAATSİZ ZAMANLAR 66

HANGİ CEMAAT? 74

KİTAPSIZ SULTAN (DEVLET), VE CEMAAT 87

CEMAAT VE DEVLET-Çİ ŞİRK 94

TEK CEMAAT, TEK DEVLET, TEK DAVA 105

ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK VE CEMAATSİZ CUMHURİYET 114

KÂFİR OLDUĞUNU BİLMEYEN KÂFİRLER DİYARI: TÜRKİYE CUMHURİYETİ 124

YENİ ŞAFAK'IN FIRILDAĞINA HİLAFET DERSİ 134

DEVLETE, SİYASETE VE HİLAFETE DAİR (SÖZDE DİNDAR, ÖZDE SİYASAL DİNSİZ OLMAK) 142

AK PARTİLİNİN İSLAMCILIKLA SAVAŞI 147

İSLAM'SIZ (DİNSİZ) HİLAFET PROJESİ 155

ZEKÂ YETERSİZLİĞİNİN VE AHLÂKÎ YOZLAŞMANIN İSLAMCILIK ELEŞTİRMENLİĞİ SEMPTOMU 161

İMTİHANIN DOĞASINDANDIR, SINAV SIRASINDA ALEM BU VE KRAL SENSİN, FAKAT "KALEMLERİ KALDIRIN, ŞİMDİ HESAP VAKTİ" DENİLEN BİR AN GELİR 167

HİLAFET (İMAMET) VE DEVLET BAŞKANLIĞI 177

İSLAM'A DEVLETİ ÇOK GÖREN MÜSLÜMANIMSILAR 188

LORD CURZON'UN YERLİ-MİLLİ MÜRİTLERİ, "SON KALE" BÜLBÜLLERİ 199

DEVLET, ŞERİAT/HUKUK, VAHİY VE AKIL 207

MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ 221

LAİKLİK, ACIKILDIĞINDA AFİYETLE YENİLEN HELVADAN MAMUL "HUKUK DEVLETİ" PUTU, VE 28 ŞUBAT 227

“EHVEN-İ ŞER” FIRKA YA DA CEMAATİMSİLER 242

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK 254

*

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR

 

Dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun kendisini Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi mensubu kabul ettiği biliniyor.

Türkiye’de de durum aynıdır.

Ancak, çok az kişinin Ehl-i Sünnet ve Cemaat (ehlü’s-Sünneti ve’l-Cemâ’ati) tabirinde geçen cemaatten kastın ne olduğu konusunda bilgi sahibi olduğu görülüyor.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, “mutlak” manada bir “sünnet”i (herhangi bir sünneti/geleneği ) takip etmek ve bunun yanı sıra “yalnız başına hareket etmek yerine bir topluluk (cemaat) içinde yer almak” anlamına gelmez.

Buradaki sünnet, (İngilizce’deki “the”ya karşılık gelen) “el” takısı/edatı ile ifade edilen belirli bir sünnettir. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti.

Kastedilen cemaat de yine “el” takısı ile ifade edilen cemaattir: el-Cemâ’atü.

Bu cemaat, “bir siyasal lider (halife/imam) etrafında toplanıp devletleşerek Şeriat’i uygulayan, Allahu Teala'ya şirk koşup isyan etmekten ve tağuta boyun eğmekten kaçınan İslam toplumu/ümmeti” demektir.

Bir başka ifadeyle el-Cemâ’at, “ümmet devleti”dir, “ümmetin devleti”.

Diğer bir deyişle (bütün Müslümanları temsil eden, Müslümanların birliği esası üzerine kurulu, başında halife bulunan) İslam devletidir.

*

Bu söylediklerimiz, siyaset felsefesi yapma meraklılarının ya da İslam’ı güncelleyip laikliğe (siyasal dinsizliğe) uydurmak için el çabukluğu ve dil kıvraklığından yararlanan modernist-tarihselci ilahiyat illüzyonistlerinin uydurmaları kabilinden bir kendi icadımız değildir.

Akıl ve naklin (ayet ve hadîslerin) ortaya koyduğu gerçektir.

Bu kitap boyunca konu ile ilgili argümanları sıralayacak, ulema tarafından ortaya konulmuş olan şer’î ve aklî delilleri aktaracağız.

*

Evet, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Sünnet’e tabi olmak, “İslam’ın güncellenmesi” gibi abrakadabralar ve “tecdîd” kavramının istismarına dayalı mugalata ve demagojilerle onu (moda durumundaki) “yükselen trend”ler lokomotifinin peşine takma bid’atçiliğinden uzak durmaktır.

Yine, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, ümmeti temsil eden bir devletin (hilafetin) bulunduğu zamanda İslam devletine (cemaate) tabi olmak, böyle bir devletin bulunmadığı zamanda ise onun kurulmasının vacip olduğunu kabul ederek (zihniyet düzeyinde) “ulus-devlet / ulusal devlet / milli devlet” tefrika ve hizipçiliğinden, bölücülüğünden uzak durmaktır. 

Dahası, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Kur’an’da yer alan “millet” kelimesinin içinin boşaltılıp “ırk” ya da “ulus” manasında kullanılması sahtekârlığına, yani kavram hırsızlığına/gaspçılığına dayalı “milliyetçiliğe” prim vermemek, böylesi bir “bölücülük” temelli cahiliye davası gütmekten kaçınmaktır.

*

Ulus-devlet (milli devlet) idealine bağlı olanlar (ulusalcılar/milliyetçiler), zihniyet olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine sırt çevirmiş bir kesimdir.

Bunların bir bölümü, esas itibariyle Ehl-i Sünnet’ten olmayı (hatta müslüman olmayı) umursamayan kaşar dalalet ehlidir.

Büyük bölümü ise, neyi savunduğundan, neye inandığından habersiz, zamanın moda akımlarının seli içinde yuvarlanıp giden (iradesini ve aklını kullanmaya üşenen) tembel beyinlilerdir.

Farkında olsunlar veya olmasınlar, bunların benimsedikleri mezhep Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi değil, milliyetçilik (bazen de ulusalcılık) diye adlandırdıkları kavmiyetçilik mezhebidir.

*

Kısacası, İslam devleti idealine (Cemaat idealine) bağlı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın şartıdır.

İslam devleti idealine bağlı olmayanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten değildir. Ehl-i bid’attir.

“Cemaat ehli” değil, kavim eksenli “bölücülük ehli”dirler.

Bunlar, birilerinin kendi laik (siyasal dinsiz) yapılarından/topluluklarından/devletlerinden ayrılmak istemesini lanetlenmesi gereken bir bölücülük olarak kabul ederler, fakat kendilerinin “ümmet”in bir parçası olarak “müslüman birliği” içinde yer almaları gerektiği düşüncesini kabul etmezler.

Cemaat’e bu kadar uzaktırlar.

Ne Sünnet’in ehlidirler ne de Cemaat’in (Ki cemaat, Sünnet’e bağlılığın bir gereği olduğu için, cemaat anlayışından yüz çeviren aynı zamanda Sünnet’ten yüz çevirmiş olur).


"LOZAN TÜRKİYE'Sİ"NİN CURZON TİPİ "DEĞİŞTİRİLEMEZLİKLE BAĞIMLI" BAĞIMSIZLIĞI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 23

 

Önceki bölümde, Kemal Ohri’nin dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı mektupta Lozan Antlaşması ile ortaya çıkan çarpık tabloya dikkat çekmiş olduğunu görmüştük.

Mektubunda Müslümanlar’ın dinî okullarının (medreselerin vs.) kapatılmasına, dinî eğitimin yasaklanmasına karşılık Yahudi ve Hristiyanlar’ın “patrikhanelerinin, hahamhanelerinin vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri”ne dikkat çekiyordu.

Ayrıca, Lord Curzon’un Lozan hakkındaki sözlerine atıfta bulunuyordu:

“Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.”

(Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Doğal olarak İnönü, Lord Curzon’un çevirdiği dolaplardan habersiz değil.. 

1973 yılında verdiği beyanatın ortaya koyduğu gibi, işin içyüzünü Kemal Ohri’den daha iyi biliyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yine bir önceki yazıda Lord Curzon’un, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Samsun’a “kurtarıcı” olarak çıkması için İtalya ve Yunanistan ile birlikte çevirdiği dolaplar üzerinde durmuş, Osmanlı Devleti ile değil de Selanikli ile “barış” görüşmeleri yapmak için ona örgütlenme (devletleşme) fırsatı vermek üzere bir “Amerikan mandası” teklifi ortaya atttığını, ve barış görüşmelerini çıkmaza sokarak ipe un serdiğini görmüştük.

Gelişmelerin seyrini Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesi ekseninde izlemeye devam edelim.

Söz konusu maddede, Curzon’un “benzersiz bir Asya tecrübesine sahip bir dışişleri bakanı” olarak “Türkiye hakkında Paris Barış Konferansı'ndaki herkesten daha çok bilgili” olduğu vurgulanıyor ve “Türkiye'deki tüm gelişmeleri küçük ayrıntılarına kadar takip” ettiği belirtiliyor.

Küçük ayrıntılarına kadar..

Mezkur maddede şu satırlar yer alıyor:

“Diğer taraftan, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, … yeni Türkiye'nin Asya merkezli bir devlet olmasını isteyerek başkentin Anadolu'da bir yere taşınmasında ısrar ediyordu. … 

"Curzon'a göre yeni başkent BursaKonya veya Ankara olabilirdi. Çünkü İstanbul siyasi gücün sembolüydü. Türklerin İstanbul'daki varlığı, hakimiyetlerinin dışarıya yönelik belirgin ve görünür bir işaretiydi. 

"İstanbul'daki Sultan, halife olarak İngiliz İmparatorluğundaki Müslüman nüfus için tek gerçek ve gizli tehdit olan Panislamizm anlayışının temsilcisiydi ve İngiliz egemenliğindeki Hindistan'da büyük bir prestije sahipti. 

"Curzon şöyle dedi: ‘Sultan İstanbul'da kaldığı sürece, İslam dünyası onu hiçbir zaman gerçekten mağlup ettiğimize inanmayacak ve derhal bizim için hem gelecekteki reaksiyonların hem de tüm sorunların merkezi haline gelecektir. Konstantinopolis'in (İstanbul’un) geleceğini Hindistan açısından değil, tüm dünyanın geleceği açısından çözmeye çalışmalıyız.’ Dünyadaki tüm Müslümanlar tarafından, savaşta tamamen mağlup olan Türkiye'nin, artık İslam'ın muzaffer ordusu olarak görülemeyeceğinin anlaşılması için bu yapılmalıydı. Böylece Türkiye'nin İslam dünyasındaki itibarı yok edilecekti. … Başkentin taşınması, tek büyük Müslüman güç olan Türkiye'nin İslam dünyası üzerindeki yüksek prestijini ortadan kaldıracak, nüfusu Türk olmayan bölgelerin Türk İmparatorluğu'ndan kolaylıkla kopartılmasını sağlayacak ve ayrıca Türk'ün Avrupa'daki nüfuzunu elinden alacaktı. Yahut başkent taşınırken, halife olan Sultan, bir 'Vatikan' usulü, saltanatı elinden alınarak sadece halife sıfatıyla sembolik olarak Boğazlar'da kalmaya devam edebilirdi.

Olay bundan ibaret.

Bütün bunları hayata geçirme şerefi, Selanikli Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

Curzon, (gerekeni eksiksiz bir biçimde yapacak, ihaleyi üstlenip işi tam vaktinde tamamlayacak) Selanikli gibi bir taşeron (ajan/acenta/temsilci) bulmayı başardığı için kendisiyle ne kadar övünse az.

Fakat zekâ ve yetenek bakımından Selanikli’nin de Curzon’dan eksik kalır bir tarafı yok.

Yönetmen ne kadar mahir olursa olsun, sahada, kameraların önünde iş başrol oyuncusuna düşüyor. Filmi kurtaracak olan o.

Evet Selanikli, Curzon’dan da üstün.

Çünkü, esas itibariyle “İngiliz’in çıkarı için Türk milletinin manevî şahsiyetinin gözünü oyma, burnunu kulağını kesme, ciğerini sökme, kanını içme” anlamına gelen icraatını aynı millete “büyük devrimler, olağanüstü hizmetler, çağ atlatmalar, uygarlaştırmalar” filan diye yutturabilmiş, maneviyatını parçaladığı milleti hipnotize edip ruhen kendisine hayran hale getirebilmiş olması, boynuz kulağı geçer hesabı Curzon’dan daha üstün olduğunu gösteriyor.

*

Selanikli’nin Türkiye’de bütün meydanları ve bütün resmî kurumların önünü süsleyen heykelleri, bütün resmî dairelere ve okullara asılan resimleri, bütün paraların ve pulların üstüne iliştirilen portresi, bu sözümüzün doğruluğunun en açık ispatıdır.

Bir de olur olmaz her yerde (aslında Curzon ilke ve inkılapları olan) “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini edilmesi yok mu, bundaki garabeti ifade için lügatten yeterli kelime bulmak mümkün değil.

Hiçbir milletin tarihinde böyle bir facia yok.

Kesin olan şu, bugünkü halimizden dolayı mezarda ecdadın kemikleri sızlıyor.. Gelecekteki nesiller ise tarihlerinden nefret edecek, atalarının emperyalist İngiliz keferesinin gönüllü oyuncağı olacak kadar şahsiyetsizleşmiş olduğunu hatırlayarak utanç duyacaklar.

*

Lozan Antlaşması, bir yönüyle Türkiye’nin “bağımlılık senedi”, bağımlılık belgesidir.

Çünkü bu antlaşma, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesinin, İstiklal harbinin, verilen açık ve gizli sözler çerçevesinde sicile “Curzon projesi” olarak geçirilmiş olması anlamına geliyor.

Mevcut Anayasa’daki “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler garabeti, bunun yadsınamaz kanıtıdır.

Böylece, mesela İstanbul’un yeniden başkent olmasını teklif dahi edemiyorsunuz, böyle birşeyi ağzınıza bile alamıyorsunuz.

Düşünmeniz bile suç.. “Anayasal düzen”i değiştirmeyi planlamak anlamına geliyor.

Neden?

Sebebi, bu tekliften Curzon’un ruhunun incinecek olması..

İngiliz'den fazla İngilizcileşmek herhalde böyle birşey olsa gerek.

Aynı garabet Anayasa’daki “laiklik” hükmü için de geçerli..

Laiklik, Türk milletinin hilafet kurumuyla olan bağının ebediyen kesilmesi anlamına geliyor.

Aynı zamanda, Türk miletinin bir daha İslam dünyasının lideri olmayacağının, olamayacağının, böyle birşeyi aklından bile geçirmeyeceğinin garanti belgesi.

Yoksa Curzon’un ruhu incinir, ona karşı ayıp edilmiş olur.

Türk milletinin anayasasından mı söz ediyoruz, yoksa “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez Curzon talimatları belgesi”nden mi, belli değil.

*

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, laiklik ile, insanlara “yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya kafa tutma” hakkını veriyor; fakat “millî irade”nin, “millet egemenliği/hakimiyeti”nin “Curzon projesi” duvarına gelip dayandığında “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”lik kazanında su gibi kaynayıp buharlaşacağını ve ortadan kaybolacağını hükme bağlamış durumda.

O maddelere kafa tutarsanız kafanızın kırılacağı hatırlatılıyor.

Bağımsızlık buysa, bağımlılık nasıl birşeydir, bunu bana öğretmediniz ey yeşil sarıksız, siyah fötrlü Cumhuriyet hukukçuları, allâmeleri..

Bunu bana öğretmediniz!


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...