YAŞAR GÖREN'İN SON PAYLAŞIMLARI: BLACK JUMBO KOD ADLI İNGİLİZ AJANI AHLÂKSIZ ZAMPARA HAYDUT ATATÜRK, DEVLETE VE MİLLETE NASIL İHANET ETTİ, MİSAK-I MİLLİ'YE DAHİL VATAN TOPRAKLARINI KENDİ SALTANATININ "TANINMASI" İÇİN GÂVURA NASIL SATTI?

 


KAYNAK: Yaşar Gören'in Facebook hesabı

https://www.facebook.com/yasar.goren.12?locale=tr_TR

Mustafa Kemal, yasadışı bir adamdı... Haydut'tur...
*
Meclis çoğunluğu karşı çıkınca, Mustafa Kemal ve arkadaşları hilafetin kaldırılmasından şimdilik vazgeçtiler... Ama yine de İngilizlerin gözü aydın... Gayda eşliğinde oynayabilirler... MUSTAFA KEMAL, OSMANLI İMPARATORLUĞUNU YIKTI... DAHA DOĞRUSU YIKMIŞ GİBİ YAPTI. ÇÜNKÜ BU MECLİS HAYDUT MECLİS. SONRA, DEVLETİ YIKMAK İÇİN EN AZ 300 OY GEREKİYOR. OYSA 308 NO'LU KARARA 131 VEYA 136 MİLLETVEKİLİ KABUL DEDİ... KARAR YOK HÜKMÜNDE.
... Hilafetin yerinde kalması şartıyla Mustafa Kemal ile anlaşan Hüseyin Avni....
Osmanlıyı yıkan kanunu hazırlayan Dr. Rıza Nur....
1 Kasım 1922. 103 yıl önce bugün.
Bir kişi hariç tamamı ittihatçı olan Haydut Meclis, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını bir günlük aradan sonra yeniden görüşmeye başladı.
Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey'in, "Hilafet meselesi açıklığa kavuşmadan Osmanlı'nın yıkılmasına evet demeyiz" diyerek 2'nci Grup'u Meclis'ten çekmesi meseleyi bu noktaya getirdi.
Hilafeti kaldıramayacaklarını anlayan Kemalistler, tasarıyı yeniden düzenlediler. Dr. Rıza Nur, Hüseyin Avni Bey'e danışarak hilafetle ilgili 6'ncı maddeyi şu şekilde değiştirdi:
"Hilâfet, Osmanlı Hanedanı'na aid olup halifeliğe Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından bu hanedanın ilim ve ahlâk bakımından en reşid ve en sâlih olanı seçilir. Türkiye Devleti, Hilâfet Makamı'nın dayanağıdır" ...
Açıklayıcı not: Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkan 308 numaralı kanun / kararnameye göre, Osmanlı İmparatorluğu münkariz olmuşmuş. Yani Kemalistler yıkmamış, kendi kendine yıkılmış, tarihe karışmışmış. Sahtekarlar...
*
İngiltere, Mustafa Kemal'e minnettardır.
Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkınca, İngilizler aldıkları pası derhal gole çevirdi. İstanbul Hükümeti Lozan'ın davetli listesinden çıkarıldı...
LOZAN'DA OSMANLI'YI SADECE ANKARA TEMSİL EDECEK. OSMANLI TOPRAKLARI, HAYDUT ANKARA HÜKÜMETİ, İNGİLTERE, FRANSA, İTALYA VE YUNANİSTAN ARASINDA 5'E BÖLÜNECEK...
1 Kasım 1922. 103 yıl önce. Ankara'daki Haydut Meclis'in Osmanlı İmparatorluğu'nu 308 numaralı kanun kararname ile yıkması Londra'da sevinç yarattı.
28 Ekim'de İstanbul ve Ankara hükümetlerini beraberce Lozan Barış Konferansı'na davet eden Lord Curzon, davetli listesini alel acele yeniledi.
İstanbul Hükümetini listeden sildi.
19 gün sonra başlayacak olan Lozan Konferansında, Osmanlı İmparatorluğu Ankara tarafından temsil edilecek...
Osmanlı toprakları 5'e bölünecek... Aslan payı İngiltere (Irak, Musul, Kerkük) ve Fransa'nın (Suriye).
Libya ve 12 Adalar İtalya'ya,
Ege adaları ise Batı Trakya ile beraber. Yunanistan'a verilecek...
Mustafa Kemal barut gibi.. Yumruk salladı, sıraları tekmeledi, bağırdı, çağırdı...
MUSTAFA KEMAL, MECLİSİ ÖLÜMLE TEHDİT ETTİ:
YA OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN YIKILMASINA "EVET" DERSİNİZ YA DA... "İHTİMAL BAZI KELLELER KESİLECEKTİR..."
1 Kasım 1922. 103 yıl önce.
Ankara'daki Haydut Meclis, saltanatın kaldırılması adı altında, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını tartışmaya başladı.
Dr. Rıza Nur ve Başkomutan Mustafa Kemal tarafından hazırlanan kanun takriri / önerge, Meclis’teki müzakerelerden sonra, encümene havale edildi. Bazı milletvekilleri, hilafetin saltanattan ayrılamayacağı ve ikisinin de kaldırılamayacağı fikrini müdafaa etmeye başladılar. Ki, 1876 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'na /Anayasa'ya göre durum gerçekten de buydu.
Öfkelenen Mustafa Kemal, Encümen Reisi’nden söz aldı ve önündeki sıranın üstüne çıkarak, tehdit edici bir ses tonuyla, bağıra çağıra konuşmaya başladı.
Konuşurken bir yandan da sırayı tekmeliyordu:
"Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. ...
Bu bir emrivakidir. Mevzuubahis olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız meselesi değildir.
Mesele, zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktır.
Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi taktirde, hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bazı kelleler kesilecektir"
Bu sert sözler karşısında Encümen Reisi (Komisyon Başkanı) Ankara Mebusu Hoca Mustafa Efendi, durumun nezaketini anladı.
Korkmuştu. Panik içinde “Efendim biz, meseleyi başka bir nokta-i nazardan mütalaa ediyorduk. Tenevvür ettik (aydınlandık)” diye çark etti ve tartışmaları sonlandırdı. ...
Kaynak:
. Gazi'nin Hayatı, Maarif Kitaphanesi sayfa 26
. Mustafa Kemal, Nutuk, sayfa 408
*
*
Padişah, Mustafa Kemal’in Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkma niyetini biliyordu ama ordusu yoktu.
Mustafa Kemal ise Yunan işgalini bahane ederek 300 bin kişilik ordular grubu toplamıştı.
VAHİDEDDİN, OSMANLI DEVLETİ'NİN YIKILMASINA KARŞI ÇIKTI: “ANKARA’DA GERÇEK BİR MECLİS YOK… O VEKİLLERİ MİLLET SEÇMEDİ. BUNLAR, ANKARA ÇETESİ. İSYANCILAR TOPLULUĞU…"
1 Kasım 1922. 103 yıl önce…
Ankara’daki Haydut Meclis yetkisi olmadığı halde Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktığını açıkladı.
Vahideddin bu açıklamaya karşı çıktı.
Padişah ne düşünüyor?
CHP eski milletvekili Sabahattin SelekAnadolu İhtilali” adlı kitabının bir yerinde şöyle der:
“Anadolu İhtilâli bir halk hareketi değildir. (…)
Anadolu ihtilâli, aslî unsuru ittihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. (…)”
Olayın enteresan yanı, Padişah, Ankara’da olan biten herşeyi tıpkı Sabahattin Selek gibi doğru olarak anlamaktadır.
Gerçekçidir.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Ankara Çetesi diye tanımlamaktadır. Onlar, Meclis falan değil Askeri İhtilal Teşkilatı’dır.
Nitekim Vahidettin 6 Nisan 1922'de İngiltere Yüksek Komiseri'ne, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının faaliyetleri hakkındaki görüşlerini bildiren bir yazı gönderir:
"Ankara'daki askerî ihtilâl örgütü, eski İttihat ve Terakki'nin yeniden ortaya çıkışından başka birşey değildir.
Kendisini milliyetçilik maskesi altında gizlemektedir.
Böylece Yunan istilâsının yarattığı duyguları sömürerek, halkı kandırmayı başarmıştır.
Gerçekte halkın yüzde 90'ı Ankara Çetesi’ne içinden karşıdır.
Fakat halk, hiçbir şeyden çekinmeyen ve her şeyi elinde toplayan adamların baskı metotları altında tutulmaktadır.
Bu adamların tutkusu, egemenliklerini İstanbul'a taşımaktır" demektedir.1
Yine Vahidettin, 7 Ağustos 1922'de de, İngiliz Yüksek Komiseri'ne, "Millîci liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve ihtilâlciler topluluğudur.
Onlar, ittihat ve Terakki'nin canlandırıcılarıdır.
Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnanç ve politikaları bakımından onlar Bolşevikten başka birşey değildirler" diye yazmıştır.2
Ancak, Padişah’ın bütün yakınmaları hiçbir işe yaramayacaktır.
Çünkü, Mustafa Kemal’in arkasında İngiltere vardır. Ve İngilizler, Mustafa Kemal’i bir koç başı gibi kullanarak Osmanlı’yı yerle bir etmeye kararlıdır.
Petrol bölgelerini şehvetle istemektedirler.
Kaynaklar:
1 Dr. Emine Kırcı, dergiler.ankara.edu.tr
2 Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz belgeleri sayfa 274 ve Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, sayfa 138-139
*
*
Devletinden nefret eden bir adamın sahneye koyduğu bir yıkım operasyonu.
Bu oylama geçersizdir. OSMANLI İMPARATORLUĞU MUSTAFA KEMAL'İN AĞIR BASKISI ALTINDA SİLAH ZORUYLA YIKILDI.
MİLLETVEKİLİ MEVCUDU 400'ÜN ÜZERİNDEYDİ AMA SALONDA SADECE 136 MİLLETVEKİLİ VARDI.
MUTLAK BUTLAN.
BU OYLAMA YOK HÜKMÜNDEDİR.
OSMANLI HALA YAŞIYOR.
1 Kasım 1922. 103 yıl önce. Ankara'daki Meclis'te dünyanın en tuhaf oturumu yapılıyor.
Osmanlı İmparatorluğu kaç oyla yıkıldı?
Bilen yok. Komisyon toplantısında Mustafa Kemal ne demişti? “İhtimal bazı kelleler kesilecektir…”
Bu şaka değildi.
Mustafa Kemal kararlıydı.
Arkadaşları da kararlıydı.
Mustafa Kemal’in istediği karar çıkartılamasaydı Meclis salonu mezbahaya dönebilirdi.
Gerilim çok yüksekti.
Osmanlı Devleti’nin yıkılması gibi dünya tarihinin en önemli olaylarından biri sert ve tehditkar bir ortamda zorla alındı.
Oturum, alınan bütün tedbirlere rağmen eksik sayıyla başladı.
Aslında Meclis’te toplantı nisabı yoktu.
Oturumun açılması için en az 200 milletvekili gerekiyordu. Ama 400’e yakın milletvekilinden yalnızca 136’sı salonda idi.
Toplantının yapılmaması gerekiyordu. Ama Mustafa Kemal’in zorlamasıyla başlatıldı.
Mustafa Kemal kürsüye çıktı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü tamamladığını iddi etti.
Saltanatın kaldırılmasının alkışlarla kabul edilmesini istedi.
Birçok milletvekili oylamanın ad okunarak yapılmasını istedi.
Mustafa Kemal reddetti.
Ad okunarak yapılacak oylamanın sonuçlarından emin değildi.
Konuşmalar laf atmalar oluyor, dakikalar geçiyordu. Mustafa Kemal’in taraftarları sinirlenmeye başlıyordu. İçlerinden çoğu Sakarya ve Büyük Taarruz’da yanında savaşmış genç subaylardı.
Eğer Mustafa Kemal emir verirse Meclis salonundaki asker kökenli olmayan milletvekillerine Osmanlı yanlılarına ateş etmekte tereddüt göstermeyeceklerdi.
Mustafa Kemal “Eminimki Meclis bunu oy birliği ile kabul edecektir” dedi her bir kelimenin üzerine basarak.
“El kaldırılarak oylama kafidir…”
Bu sırada taraftarlarının elleri silahlarının üzerindeydi…
Meclis Başkanı Rauf Bey (Orbay) resmen korkmuştu.
Gözleri Mustafa Kemal’in üzerinde öneriyi oya sundu.
Kırk kadar el kalktı. “Oy birliği ile kabul edilmiştir” dedi kısaca.
El kaldırılarak yapılan oylamada, 308 numaralı kanunun el kaldırılarak oylanması reddedilmişti ama O “Kabul edilmiştir” diye açıkladı.
Homurdanmalar devam ederken kanun için oylama yapıldı. 132 kabul- 131 diyenler de var. İki ret, üç ret diyenler de var.
Yeniden sayım istenmesine rağmen, oylar sayılmadan sonuç ilan edildi.
Rauf Orbay, Saltanatın “müttefikan” yani oy birliği ile kaldırıldığını ilan etti. Oysa salonda oturumun başlatılması için yeterli sayıda milletvekili yoktu.
Saltanatın kaldırılması için 300 milletvekilinin oyu gerekiyordu.
Haliyle bu oylama geçersizdir.
Saltanat kaldırılamamıştır.
Osmanlı devleti bugün bile devam ediyor…

28 ŞUBAT'IN MAAŞ HATIRINA VATANSEVER "EMİR KULU" (İSRAİLCİLERİN VE CIA'CİLERİN EMİRLERİNİN KULU) MİT'ÇİLERİNİN M. ESAD COŞAN HOCA'YA YAPTIKLARI AHLÂKSIZ, ADİ VE ŞEREFSİZ TEKLİF (MURATLARINA ESAD EFENDİ ÖLDÜKTEN SONRA ULAŞTILAR)

 







Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (5 Ekim 2024 tarihli) yazısında merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunmuş.

Yazısı şöyle:

Hem benim anlattığım “ev toplantısı” versiyonu doğru, hem de ben o versiyonu anlattıktan sonra “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaşandı bu olay” diyerek beni arayan arkadaşlarımın anlattığı versiyon da.

O gün Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaklaşık 100 kişi, Rahmetli Esad Coşan Hoca’yı epeyce bekledikten sonra hoca salona giriş yapıyor. Normalde insanları bekletmek, toplantılara geç gelmek adeti değil. Çokça sinirli olduğu her halinden belli. Bu da alışıldık bir durum değil, hocayı tanıyanlar açısından.

Yaklaşık olarak şunları söylüyor toplantı başlamadan hemen önce: “Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

Rahmetliye “müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler” teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?

Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e “Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza” diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit “dinler arası diyalog” yani.

Bu, burada bir dursun.

Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma “teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele” olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda “iki kutuplu dünya”nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.

Bu “sırtlanma zorunluluğu” beraberinde hem sorumlulukları hem de fırsatları getirmiş. İngiltere ve Amerika, Türkiye üzerindeki etkisini sürdürmek; Rusya da Türkiye’de kendisine bir etki alanı açabilmek için müttefikler aramış memleketimizde.

Bir yandan CHP’nin Halkevleri, Rusya’nın “doğal yayılım alanı” haline gelirken bir yandan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Amerika’nın operasyon sahasına dönüşmüş mesela. Menderes’in berbat ötesi Amerikancılığı da İnönü’nün “ortanın solu” zırvası da hep bu “konsept” ile ilgili olmuş.

Bu sarkaç öyle bir hale gelmiş ki, seneler içerisinde hem Amerika ve Batı dünyası, hem de Rusya ve Sosyalist blok ülkeleri Türkiye’de “iç savaş” çıkartabilecek güce bile erişmiş. O plan akamete uğrayınca da PKK isimli mayın eşeklerini “sürekli iç savaş” için sahaya sürmüşler. Tabii FETÖ’cü eniklerle eş zamanlı olarak. Bugün FETÖ’nün doğrudan bir CIA projesi, PKK’nın ise öyle Marksizm, sosyalizm gibi şeylerle hiç ilgilenmeyen ve Amerika başta olmak üzere önüne gelen emperyalist güce yaltaklanan bir “mayın eşeği örgütü” olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu da burada bir dursun.

Hem FETÖ’nün hem PKK’nın ortaya çıkış sürecinde ve sonrasında her türden emperyalist odağın Türkiye’de kimlere teklif götürdüğünükimleri yedeklediğini de biliyoruz artık büyük oranda. Hem bu teklifi kimlerin kabul ettiği hem de kimlerin kabul etmediği üzerinden sahibiz bu bilgiye.

Rahmetli Esad Coşan Hoca’nın, şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun “teklifi elinin tersiyle itenler”den olduğuna hiç şüphe yok mesela.

Şunu yazayım: Merkezi “Türkiye” olmayan herkes nazarımda “teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.” Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. Ki biliyorsunuz, parasını Norveç’ten bile alan var canına yandığımının Türkiye’sinde. Bu da aslında gayet normal, zira Türkiye üzerine bir politik-stratejik ajandası olmayan ülke yok neredeyse. Eh, bizde de her şeyi göze alarak merkezini Türkiye olarak belirleyen adam da, emperyalistler istedi diye şerefini ve namusunu iki paralık etmeye hazır adam da mebzul miktarda malum. Hal böyle olunca Türkiye’nin o uzun mücadelesini “teklifi kabul edenlerle etmeyenler” arasında görmek ve değerlendirmek de kaçınılmaz oluyor.

Şimdi sorumuz şu: Türkiye, bir ateşten çemberin tam ortasına atılmaya çalışılırken bizim gündemimizi teklifi çoktan kabul etmiş ya da önümüzdeki süreçte her teklife açık olacaklar mı belirleyecek yoksa “teklifsiz adamlar” mı?

Cevap da şu: İran’ın, Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in, hatta Suriye rejiminin güttüğü adamların gündemimizi belirleyerek bizi “hazır” hale getirmesine ses çıkarmazsak vay bizim halimize.

Dikkat isterim: Emperyalizmin güttüğü adamların bilmem hangi pahalı markanın kumaşından yapılma sarık sarmaları da fark etmez, Rolex saatleriyle arz-ı endam etmeleri de, kendilerine gazeteci, uzman, bilmem ne sıfatları ile kamufle etmeleri de.

İran İsrail’e füze attığında “işte büyük ülke böyle olur” diye tek bir Siyonist öldürmeyi başaramayan emperyalist İran’ı, katil sürüsü Hizbullat’ı savunmaya geçen köpekleri de; “İsrail ile Türkiye’nin arasında ne sorun var kardeşim?” diyen köpekleri de; güya Türkçü görünüp İsrail’e her türlü desteği verip servis yapanları da görüyoruz çıplak gözle artık.

Bu gördüklerimizle ve bu gördüklerimizin sonucuyla ilgili olarak da sadece çıplak ellerimize güveniyoruz. Müslüman Türk’ün “çıplak eli”nden başka dayanağı yoktur çünkü. Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Yazının hamaset dozu yüksek.

Ancak, bu arızalı hamasete merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’yı alet etmese “eyiymiş”.

Çünkü bu, gençliğinin tamamı onun yanında (ya da safında) geçmiş olan benim gibilerin (istismara ve yanlış anlamalara yol açılmaması için) bazı düzeltmeler ve açıklamalar yapmasını “zorunlu” hale getiriyor.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Bir başka yazıda Kılıçarslan’ın “güncel” safsata ve çarpıtmalarını konu edineceğim inşaallah.. Bu yazıda sadece şu “teklif” meselesi üzerinde durmakla yetineceğim.

Söz konusu teklifi Esad Efendi’ye kimler yapmış olabilir?

Şayet ABD (yani CIA) böylesi bir teklifi yapmış olsaydı Esad Efendi bunu açıkça söylerdi.. Adres gösterirdi.

Yeni Şafak yazarı “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyor.

Madem mesele bu kadar açık, kimler olduğundan en küçük bir şüphemiz yok, o halde kimler olduklarını açıkça yazsana kardeşim!

Nedir yani, bunların adını vermen ayıp mıdır, günah mıdır?!

Kimlerden niye çekiniyorsun?

*

Bu teklifi yapanlar, FETÖ’cüler olamaz..

Çünkü onlar, başka bir grubun kendileri kadar büyümesini veya kendilerine rakip olmasını istemezler(di).

Üstelik, Esad Efendi’nin hayatta olduğu dönemde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ona böyle bir teklif götürecek kadar palazlanmamıştı.. Bu, daha sonra, AK Parti hükümetleri döneminde oldu.

Esad Efendi hayattayken 28 Şubat Süreci devam etmekteydi ve FETÖ’cüler kaçacak delik arıyorlar, takiyye destanı yazıyorlardı.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” türküsünün konusu durumundaydılar.

Fethullah Gülen 1999 yılı ilkbaharında soluğu ABD’de almış, kapağı Pensilvanya’ya atmıştı.

Esad Efendi ise ondan iki yıl önce, 1997 yılı ilkbaharında ülkeyi terk etmişti.. Etmek zorunda kalmıştı.

*

Esad Efendi önce Avrupa’ya gitti, birkaç yıl “Almanya senin, İsveç benim” diyerek oralarda dolaştı, Türkiye’deki gelişmeleri izledi.

İşte bu sırada Fethullah Gülen, Esad Efendi’ye bir teklif götürdü.. Onu, ABD’ye davet etti.. Bunu (Kamu Denetçiliği Kurumu’nun eski hukuk müşaviri) Av. Hüseyin Yürük, bir ara genel yayın yönetmenliğini yaptığı analitikbakis.com’daki bir yazısında açıklamıştı.

Yürük’ün “içinde yer aldığı” bir başka teklif olayından bahsedeyim..

Demirel’in cumhurbaşkanlık süresi tamamlanınca yeni cumhurbaşkanı olarak hangi adayın destekleneceği hususu Refah-Fazilet Partisi camiasında tartışılmaya başlanmıştı.

O sıralarda Recep Tayyip Erdoğan, bu camiada ayrı baş çekmeye, lider olarak sivrilmeye başlamış durumdaydı.

Necmi Sarıyer, Av. Yalçın Ünal ve Yürük, Esad Efendi’nin “Seçimlerde Ahmet Necdet Sezer’in değil Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi” teklifini Erdoğan’a götürdüler.

Erdoğan, Esad Efendi’nin bu teklifini kabul etmedi.

*

Esad Efendi’ye, “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda sözünü ettiği teklifi” kimlerin yapmış olabileceği konusuna dönelim.

Olayın 1997 yılı ilkbaharı öncesinde yaşanmış olması gerekiyor.

O dönemde ne yazık ki MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile CIA (Amerikan gizli servisi) arasından su sızmıyordu.

28 Şubat Süreci bu can ciğer kuzu sarması ilişkiler ağının ürünüydü.

Söz konusu süreç, ABD’nin (CIA’in) ve İsrail’in hatırı için hayata geçirildi.. Taşeron (ya da katalizör, veya “sürecin dinamosu”) ise MİT idi.

28 Şubat davasını başından sonuna kadar izleyen Müyesser Yıldız, davada yapılan ifşaatlardan bu gerçeğin ayan beyan ortaya çıktığını yazmıştı.

Aynı gerçeği Nazlı Ilıcak da daha önce “Demokrasiye İnce Ayar: 28 Şubat Arşivi” adlı kitabında ayrıntılı biçimde yazmış durumdaydı.

Böylesi bir ortamda Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimler götürmüş olabilirdi sizce?

*

Gelelim Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”e..

Bunu da (yukarıda adı geçen) Av. Yalçın Ünal’dan öğrenmiş durumdayım.

(Yalçın Ünal, şu anda Türkiye Maarif Vakfı’nın denetim kurulu başkanı olarak görev yapan Muttalip Ünal’ın ve Akdeniz Üniversitesi rektörü olarak görev yapmış bulunan Prof. Mustafa Ünal’ın ağabeyi.. Muttalip Ünal, daha önce Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı ve SPK Başkan Vekilliği gibi görevlerde bulundu.. Meşhur Fuat Avni’nin çok uğraştığı ve meşhur ettiği isimlerdendi.. Hemşerimdir; bir zamanlar bana telefon edip üniversite öğrencisi oğluma burs verme teklifinde bulunma nezaketi göstermiş, bu değerli jestini kabul etmemiş, samimi teşekkürlerimi sunmuştum.)

Evet, Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”ten beni haberdar eden kişi Yalçın Ünal’dı.. 2000 yılı Eylül ayı sonlarıydı.. Hacdan gelmişti.. Bir akşam, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana, Esad Efendi’nin hacda kendilerine şunu söylediğini açıkladı:

Bana MİT’ten bir heyet geldi.. Bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim (sadece ben değil) siz de rahat ederdiniz.. Fakat kabul edilecek şeyler değil.”

*

Bunu o zaman Yalçın Ünal’dan duyduğumda, söz konusu MİT’çilerin bu teklifi Hicaz’da hac sırasında yapmış oldukları gibi yanlış bir kanaate kapılmıştım.. Sonradan, bu teklifin Avrupa’da yapılmış olduğunu düşünmeye başladım.

Beni böyle düşünmeye yönelten etken, 2016 yılı sonbaharında TBMM’de müşavir olarak görev yaptığım sırada beni Ankara’da ziyaret eden (üniversiteden sınıf arkadaşım, 1987 yılından beri Almanya’da yaşayan) Hacı Murat’ın bana haber verdiği (birçok kişinin bildiği fakat bana söylemediği) bir sırdı.. (Hacı Murat ile ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak, bu son haccında Esad Efendi'ye refakat edenlerdendi.. Bunu bana, beni evimde ziyaret eden Torlak söylemişti.) 

Hacı Murat'ın bana anlattığına göre, 2000 yılında (söz konusu hacdan önce) Esad Efendi Almanya’da, cemaatten bir topluluğun huzurunda (Ki aralarında, Avustralya’da yaşamakta olan Torlak da varmış) Hacı Murat’a “Sen Seyfi Say’ı tanıyor musun?” sorusunu yöneltmişti.

 “Çok iyi tanıyorum” cevabını alınca da, “Öyleyse onu sen daha iyi anlarsın.. Onu buraya getirip yerleştirebilir misiniz?” diye sormuştu.

Sonra da, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor” demiş, bu sözünü birkaç defa tekrarlamıştı.

Hacı Murat, bunun üzerine, herkesin donup kaldığını, ortaya ağır bir sessizliğin çöktüğünü söylemişti.

*

Sanırım, MİT’çilerin Esad Efendi’ye yaptığı “son teklif”te, onun benim canımdan endişe etmesine yol açacak şekilde bahsim geçmişti.


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2024)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."