MAKASIDU’Ş-ŞERÎA (ZARURAT-I HAMSE) İSLAM DEVLETİNİ ZORUNLU KILMAKTADIR

 



İslam alimleri, Şeriat’in temel gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) beş madde halinde sıralar:

Dinin korunması, nefsin (canın) korunması, neslin (meşru ve sahih nesebin, soy-sopun) korunması, malın korunması (insanların mallarının haksız olarak gasp edilmemesi, meşru kazanç kapılarının kapatılmaması), aklın korunması (içki ve uyuşturucu gibi şeylerle çalışmaz hale getirilmemesi).

Bu beş husus, “makasıdu’ş-Şerîa” olarak adlandırıldığı gibi “zarurat-ı hamse” (beş zorunluluk) olarak da isimlendirilmektedir.

*

İnsanların “akıl”larıyla oluşturdukları hukukî düzenlerin amaçları, Şeriat’in amaçlarıyla kısmen örtüşür.

Şeriat, hukuk düzeni demektir; nitekim dilimizdeki “meşru” kelimesi “Şeriat’e uygun olan” anlamına gelmektedir.

Bir ülke, gerçek anlamda (yani adil) bir hukuk düzeni oluşturmayı başardığı nisbette Şeriat’e de yaklaşmış olur.. Şeriat’e yaklaştığı nisbette de adaleti gerçekleştirme yönünde mesafe alır.

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette de hukuk ve adalet ortadan kalkmış olur.. İnsanların can, mal, akıl, ırz ve namus güvenliğinin bulunmadığı bir toplumda (ya da devlette) hukuktan söz edilemez.

Hukuk düzeninden ve adaletten söz etmek, Şeriat’in gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) gündeme getirmek demektir.

Bu yüzden her devlet (Ki devlet, hukuk düzeni demektir), Şeriat’te olduğu gibi insanların can güvenliklerini sağlamaya çalışır. (Ancak, İslam devletinin aksine, İslam dışı devletlerde, rejim muhalifleri kimi zaman "örtülü" yöntemlerle öldürülür, faili meçhul [yapanı (sözde) bilinmeyen] cinayetlerin kurbanı olurlar.)

“Mal” da korunmaya çalışılır, fakat birilerinin “faiz” gibi uygulamalarla emek sarf etmeden ve risk de almadan başkalarının kazancına ortak olması (sömürü düzeninin kurulması) pek engellenmez. (Ki bu sömürü düzeni günümüzde küresel çapta yürürlüktedir.)

*

Aynı şekilde başka düzenlerde de (Şeriat’te olduğu gibi) aklın korunmasına önem verilir.

Fakat bu, akla zarar veren etkenlerin tümden ortadan kaldırılması şeklinde olmaktan genellikle uzaktır. Aklı korumadan çok, korunmayan aklın yol açacağı zararlardan korunma üzerinde durulur. Mesela (trafik kazalarına yol açtığı için) sürücülerin alkollü içki kullanmaları, (üretimin ve verimliliğin azalmasına neden olduğu için) çalışma saatlerinde sarhoş olunması yasaklanır.

Böyle olmakla birlikte, bir arabayı bile bir sarhoşa emanet edemeyen insanlar, koskoca bir devlet gemisini alkoliklere, ayyaşlara, sarhoşlara, saraylarda her akşam çilingir sofra başına kurulanlara emanet etmekte beis görmezler.

Hatta kimi ülkelerde resmi törenlerde ve kutlamalarda içki içilmesi teşvik edilir.

*

Bir ülkede yönetim, Şeriat’e aykırı olduğu ölçüde akla da aykırı hale gelir. Aklın yolunu tuttuğu ölçüde de Şeriat’e yaklaşır.

İmam Şatıbî’nin “el-Muvafakat”ta (çev. Mehmet Erdoğan) belirttiği gibi, insan ya Şeriat’e ya da heva ve hevesine tabi olmaktadır:

“... Allah, davranışların kaynağını iki şeyle sınırlamıştır: Bir: Vahiy ki bu Şeriat olmaktadır. İki: Heva ve heves. Bir üçüncüsü de yoktur. ... Hak ve hakikatin vahiyde olduğu kesin olarak bilindiğine göre, hakkın zıddının da heva ve heves peşinde olduğu ortaya çıkacaktır. Yine Yüce Allah daha başka ayetlerde şöyle buyurur: ‘Ey Muhammed! Heva ve hevesini tanrı edinen, (bu nedenle) bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı ... kimseyi gördün mü?’....”

Evet, Şeriat’e (Allah’ın indirdiklerine) tabi olmayan kişi, heva ve hevesini, nefsanî arzu ve tutkularını tanrı edinmiş olur.

Bu, kendi kendisini tanrılaştırması anlamına gelir.

Şimdi bu noktada birileri, “Sadece vahiy ve heva seçeneklerinden söz edilemez, bir de akıl var” diyebilirler.

Evet, akıl da var.. Fakat mesele, akıldan neyin anlaşılması gerektiği noktası üzerinde düğümleniyor.. Günümüzde akıl adına öne sürülen hususların çoğu aslında heva ve hevesin ürünüdür.

Gerçekten akıl ürünü olan karar ve tutumlar ise Şeriat’e uygunluk gösterir.

*

İşte bu yüzden, Şeriat’in karşısında konumlandırılan millî irade (millet iradesi) ve demokrasi gibi söylemler, heva ve hevesin tanrı edinilmesi, tanrılaştırılması, yani putperestlik ve müşriklik (şirk ve küfür) anlamına gelmektedir.

Martin Buber, milliyetçilik eleştirisinde, “Kolektif bencillik, bireysel bencillikten daha saygıdeğer değildir” der.

Heva ve heves de, millet heva ve hevesi (iradesi) haline geldiğinde makul ve meşru hale gelmiş olmaz.

Tam aksine o, kümülatif heva ve heves, katmerli şirk ve küfürdür.

Bir ulusun kendi kendisine tapınması, kolektif heva ve hevesini ilah edinmesidir.

Ancak bu tapınma, söylemde/lafta kalmakta, pratikte yönetici sınıfın (Ki onlara “devlet” denilmektedir) tanrılaştırılması olarak tezahür etmektedir.

İşte böylesi devletler, Cemal Bali Akal’ın tabiriyle “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak kendisini göstermektedir.

Allahu Teala’ya, Allahu Teala’nın şeriatine tabi olmayı gurur ve kibrine yediremeyen ahmak toplumlar, kendileri gibi yiyip içen ve tuvalete giden insanlara “devlet” adını verip onların kulu olmaktadırlar.

*

“Beş zorunlu gaye”den “dinin korunması” hususu üzerinde (birçoklarınca yanlış yorumlandığı için) özellikle durmak gerekiyor.

Dinden maksat, “hak din”dir. Batıl dinlerin (hurafelerin) korunması diye bir gaye yoktur; zaten onların varlığı, dinin korunamamasının bir sonucudur.

İslam devletinde yaşayan kâfirler için “Dinde zorlama olmaması” ilkesi geçerlidir, yoksa, onların “dininin korunması” değil.

Dinin (hak dinin) korunması “gaye”si, insanların Allah’a (şirk koşmaksızın) kulluk etmelerinin şartlarının oluşturulmasını da içerir.

İnsan, Allahu Teala tarafından farz kılınan dinî vecibelerini (eksiksiz biçimde) yerine getirebilme imkânına her halükârda sahip olmalıdır.

Bu da ancak İslam devletinde mümkün olabilir.. O yüzden, devletin (Şeriat’le yönetilen) İslam devleti olması farzdır.

*

Bu noktada, Şeriat’teki “dinin korunması” gayesinin, Şeriat’le yönetilmeyen ülkelerde “rejimin korunması”na dönüştüğünün altını çizmek gerekir.

Zaten, “din”in tanımına bakıldığında, rejim adı verilen kurumun din anlamına geldiği görülülür.

Evet, Türkiye gibi ülkelerdeki rejimler de birer “din”dir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesi.)

Nasıl ki Şeriat, dinin korunması amacı çerçevesinde müslüman olmayanların yönetici konumuna gelmelerine izin vermezse, Şeriat dışı rejimler de genellikle “rejim karşıtı” olanları kamu görevlerinden (özellikle de etkili konumlardan) uzak tutarlar.

Böylesi rejimlerde insanların öncelikle rejime “iman ettiklerini” ispatlamaları, rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemeleri istenir.

Mesela Türkiye’de bu, “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini”dir.

“Hayır, bu, (adı konulmamış) resmî dinin (din olarak adlandırılmayan dinin) kelime-i şehadeti.. Benim dinim ve kelime-i şehadetim farklı” demeniz durumunda bütün vatandaşlık haklarınızın buharlaşıp yok olduğunu görürsünüz.

*

Müslümanların (müslüman olmanın ne anlama geldiğini bilen gerçek müslümanların), batıl rejimlerini korumak için insanlara (hakiki anlamda) hiçbir din hürriyeti tanımayanların “demokrasi” mavallarına inanması beklenemez.

Tam aksine, müslüman, demokrasi ve de “millet hakimiyeti” söyleminin (Allahu Teala’yı bırakıp toplumun heva ve hevesini ilah edinme anlamına geldiği için) saf ve som küfür ve şirk olduğunu bilir.

Ali Haydar Efendi rahmetullahi aleyh'in “Demokrasinin ‘d’sini ağıza almak bile küfürdür” demiş olmasının nedeni budur.


E-KİTAP: MİT'İN FRANKEŞTAYN'I FETÖ


https://archive.org/details/mi-tin-frankestayni-feto


MİT’İN 

FRANKEŞTAYN’I

 FETÖ

 

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

HAYATINI BOŞA ÇIKARMAK 4

GÜLEN’İN İZİNDESİNİZ, 30 YIL GERİDEN 7

AK PARTİ – THE CEMAAT, İHVAN-ORDU 12

İSLÂM’I PROTESTANLAŞTIRAN DİYALOGCULARLA YAHUDİLEŞTİREN DEVLETÇİLER NEYİ PAYLAŞAMIYOR? 16

BİR SİNEK VE BİR KARTAL 21

İSLAMCILAR ARASINDAKİ KRİPTO KEMALİSTLER VE FETÖ 24

VAR SENİN ELBETTE FESADIN KANDEDİR 33

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SİYASAL “SİYASALSIZ İSLAM”I 36

15 TEMMUZ’DAN ÇIKAN DERSLER YA DA KADERİN ADALETİ 39

FETÖ DARBE DİLİN BİLİR DEDİLER, BİR FETÖ VAR FETÖ’DEN İÇERÜ 43

İSTİSMARIN DİNAMİĞİ: ERDEMSİZ ERDEMLİLİK TİYATROSU 101

"SİYASAL ANTİ-İSLAMCI" FETÖ, AK PARTİ'NİN SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIĞINI YETERSİZ BULUYOR 105

METASTAZ 112

MAHKEMEYE GÖRE ŞERİATÇI (SİYASAL İSLAMCI), DİYANET’E GÖRE SAPIK 116

GECİKMİŞ CEMAAT ELEŞTİRİSİNİN İLKESİZ VE FIRSATÇI YÜZÜ 120

HAYRETTİN KARAMAN VE FETÖ  122                        

DEVLETİN KODLARI VE GÜLEN-FİDAN GÖRÜŞMESİ 128

DÜŞENE VURAN ÇOK OLUR 134

SİYASET VE MİT’İN FRENKEŞTAYNLAŞAN FRANKEŞTAYN’I FETÖ 138

MİT’İN TARİKATLARI, CEMAATLERİ 142

FETHULLAH GÜLEN’İN DERİN GÖREVİ 146

GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ 151

FETÖ (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) KİMİN ESERİ? 159

NERESİ SİVİL? 164

GÜLEN Mİ MİT’İ BULDU, MİT Mİ GÜLEN’İ? 170

ARANAN ADAM: VAHŞİ DOĞU’NUN “WANTED”I 178

AKPARTİLİ UYUŞTURUCU SATICILARI 189

BUĞDAY VE SAMAN 195

“FETÖ SANA SÖYLÜYORUM, DİNCİ-DİNDAR SEN ANLA!” 200

MÜLKÜN TEMELİ ADALETSE… 208

FETÖ İLE MÜCATELENİN MANTIĞI 217

 

HAYATINI BOŞA ÇIKARMAK

 

Ankara’daki “FETÖ Ana Çatı” davasının bir celsesi Hüseyin Gülerce’nin tanıklığı ile başlamıştı.

FETÖ ile tanışmasını anlatan Gülerce, kendisinin “legal görünümlü illegal yapının legal görünümü” olduğunu, ama bunu bilerek yapmadığını söylemişti.

Dediğine göre, illegal yapının, bilmeyerek, legal görünümü olmuş..

Herşeyi bilmeden yapmış..

Biz de inandık (mı?)..

Tabiî, aslında herşeyin “bilerek” yapılmış olduğunu, Hüseyin Gülerce’nin “illegal yapı” içinde “görev icabı” yer almış bulunduğunu, sonra da, yine görev icabı tövbekâr olduğunu iddia edenler de var.

Onlara göre, Hüseyin Gülerce’nin tövbesi ile “devlet”in “Hizmet hareketi”nin aslında bir terör örgütü olduğunu keşfetmesi arasındaki olağanüstü senkronizasyon ve “paralel”lik mutlu bir tesadüften ibaret olamaz.

Bilmiyoruz deyip geçelim mi?

*

Hüseyin Gülerce mahkemede Fethullah Gülen için, “En büyük numarası tavşana kaç tazıya tut yapmaktır. İnsanlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar. İnsanların onuruyla oynayan biri” demişti.

Bunu da bilmiyor muymuş?

Gülen için, “Kendisini Mehdi zannediyor” da diyor.

Bunu da bilmiyor muymuş?

Bilmiyorduysa, tövbekâr olup ayrıldıktan sonra nasıl bilir hale gelmiş?

*

Hüseyin Gülerce şunu da söylüyor:

“Fethullah Gülen’i anlamak, bir şemaya oturtmak ancak Gülen’i konuşturmakla mümkündür. Tutuklular her şeyi söylemez. İtirafçılar da söylemez. Çünkü kendi hayatlarını boşa çıkarmış olurlar.”

Burası önemli..

Hayatını boşa çıkarmak“..

Evet, insanların pekçoğunun, “hayatlarını boşa çıkarmamak için”, yanlış yollarda bile bile yürüdükleri kesindir.

Fakat aslında, tam da bunu yapmakla hayatlarını boşa harcamış olurlar.

Ve bu, sadece FETÖ tutuklu ve itirafçıları için geçerli olan birşey değildir.

*

Mevlana’nın da anlattığı, çok bilinen bir hikâye vardır.

Bir dilbilgisi bilgini, rüzgârlı zamanda kayığa binmiş..

Bir süre sonra kayıkçıya, “Sen gramer bilir misin?” diye sormuş.

“Hayır” demiş kayıkçı..

Bilgin, “Hayatının yarısı boşa gitmiş” diyerek tebessüm etmiş.

Bir süre sonra, fırtınanın etkisiyle kayık sallanmaya başlamış.

Kayıkçı sormuş: “Sen yüzme bilir misin?”

Beriki endişeyle cevap vermiş: “Hayır!”

Kayıkçı tebessüm etmiş: “Hayatının tümü boşa gitmiş!”

*

FETÖ gibi örgütlerden ayrılanlar, “hayatlarının yarısı boşa gitmiş” gibi bir duyguya kapılabilirler.

Fakat, gizli servisler için şuraya buraya sızan, oradan oraya savrulanlar, yani kuklalar, kuklacıdan hiçbir zaman ayrılamazlar.

Çünkü..

Ayrılmak istediklerinde, hayatlarının yarısı değil, tamamı “boşa gider”.

Fethullah Gülen, CIA’in kanatları altına bir defa girdi, artık kendiliğinden çıkamaz.

Ve, bu “hayatı tümüyle boşa çıkaran” ilişki biçimi sadece Fethullah’ın şahsına özgü de değil..

Diğer gizli servislerin bu konudaki “teamül”lerinin CIA’inkinden bir farkının bulunmadığı da kesin.

Herkes “Hür Adam“lık taslayabilir, fakat bu inişli çıkışlı, upuzun, sarp yokuşlu, derin sularla çevrili dünya imtihanında herkes gerçekten “Hür Adam” olmayı başaramaz.


ARANAN ADAM: VAHŞİ DOĞU’NUN “WANTED”I

 



Sabah gazetesi, 23 Ağustos 2016 tarihinde, “içinden Fethullah Gülen ve Naim Süleymanoğlu geçen” bir haber yayınlamıştı.

Diğer haber siteleri de, Sabah’ı kaynak göstererek bu haberi okurlarına aktarmışlardı.

Haberde belirtildiğine göre,  Süleymanoğlu şunları söylemiş bulunuyordu:

Gülen, 1990’da aranırken Burdur’da yakalanıp İstanbul’a getiriliyor. MİT’in Beşiktaş Yıldız’daki merkezinde sorguya çekiliyor. Onu sorgulayan da, şu an emekli olan MİT’çi bir akrabam. İfadesinde ‘Şeker ve tansiyon hastasıyım’ demiş. Bir süre sonra da Ankara’dan gelen bir telefonla serbest bırakılmış. Benim akrabam da birkaç tokat vurmuş. ….”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/08/23/fetoyu-reddettim-kafayi-bana-taktilar)

Adam MİT’çi olunca, başkalarına birkaç tokat vurması serbest.

Çünkü MİT’in vurduğu yerden gül biter.. İşkence sayılmaz.. Terbiye.. Dayaksız terbiye olmaz.

Vatandaşlar için MİT’e “Eti senin, kemiği kendilerinin” denilmiş de olabilir, bilmiyoruz.

Adam hakkında yakalama kararı varsa, bu zaten, adlî makamlarca verilmiş bir karardır.

Burada yapılması gereken, adamın adlî makamlara teslim edilmesidir.

Devlet faşist bir polis devleti, bir istihbarat devleti değil de hukuk devletiyse, yapılması gereken bu.

Hayır, MİT İstanbul Bölge Müdürlüğü öyle yapmıyor, adamı tekme tokat (daha doğrusu tekmesiz, sade suya tirit tokatla) sorguluyor.. Aşağılıyor.

Süleymanoğlu’nun akrabası bir istihbaratçıdan ziyade, yol yordam bilmez acemi bir polis gibi refleks göstermiş.

*

Sonuçta adam, beğenin beğenmeyin, anlı şanlı bir “kanaat önderi”. 

Gezi Parkı eylemleri türünden bir sokak anarşistliği yapıp otobüs duraklarına vs. zarar verirken yakalanmış yeni yetme toy bir çocuk değil.

Geniş kitlelerce “hoca efendi” denilerek peşinden gidilen, yazıları konuşmaları dikkatle takip edilen biri.. 

Adama sen, üstelik hasta olduğunu da söylemişken böyle muamelede bulunursan, yarın onun, kendisini pohpohlayan, uçurup kaçıran CIA’cilere “walk-in” yapmayacağından (kendi isteğiyle irtibat kurmayacağından) nasıl emin olabilirsin?!.

Türk tipi istihbaratçılık..

Ve bu da matah birşeymiş gibi gazetede yayınlanıyor.

Merd-i Kıptîlerin nesli tükenmez.

*

Her neyse.. Bunları geçelim.

Sözü edilen olaydan, MİT’in işlerindeki gizlilik saklılığın, Ankara’daki merkezin tellerine dokunduğu çalgıdan çıkan sesler ile İstanbul’daki ayağın “çığırdığı” türkü arasında makam uyuşmazlığına yol açabildiği anlaşılıyor.

Ankara’dan gelen telefon, MİT merkezinden gelen telefon demektir.

İstanbul’daki MİT’çiler işgüzarlık yapmışlar, Ankara’dakiler de şu talimatı vermişler:

“Elleşmeyin, bırakın gitsin!”

Şöyle şeyler söylemiş de olabilirler: “ ‘Aranıyor, yakalanması isteniyor’ demek, gerçekten aranması, yakalanmak istenmesi demek değildir.. Bazı göstermelik yasaklar ve aramalar, olaya cazibe ve gizem katmak, müşteri kızıştırmak için yapılır.”

Nitekim, Fethullah Gülen hakkında yapılan bu “Aranıyor ha, yakalandı ha, yakalanıyor ha, yakalancak ha!” yaygarası meyvelerini verdi, adam neredeyse “İkinci Bediüzzaman, İkinci Said-i Nursî” haline getirildi.

Bir efsaneye dönüştürüldü.

Başının etrafında bir gizem halesi ve havası oluşturuldu.

Böylece pekçok Nurcu onun peşine takıldı..

Ve etrafında yeterli kalabalık oluşunca bu “Aranıyor, taranıyor” tiyatrosuna son verildi.

“Büyük devlet büyükleri” (Demirel, Alparslan Türkeş, Ecevit, Tansu Çiller, Erdoğan vs.) onunla kameralara poz vermeye başladılar.

*

Ankara’dan, MİT’in merkezinden Fethullah için “Elleşmeyin, bırakın gitsin” diye talimat gelmiş olması normal.

Çünkü, Fethullah’ın MİT’le eskiden gelen bir tanışıklığı var.

Anadolu Ajansı’nın 7 Ağustos 2016 tarihinde yayınladığı bir haberde Latif Erdoğan’ın bu konudaki iddialarına yer veriliyordu:

Latif Erdoğan: Gülen'e 16 yaşından sonra özel eğitim verildi, maaşlar CIA tarafından ödendi

Yazar Latif Erdoğan, Fetullah Gülen'in 16 yaşında iken dönemin MİT elemanları tarafından özel bir eğitime tabi tutulduğunu, bunun arkasında ise CIA desteği olduğunu belirterek, "Bunların İslam'la alakası kalmadı. Tamamen iktidar hırsıyla, başa geçme ihtirasıyla hareket etmişlerdir. Gülen, halife olma kavgasını veriyor." dedi.

Latif Erdoğan, terör örgütü elebaşısı Fetullah Gülen'in yanında 45 sene kaldı. "Küçük Dünyam" isimli ve Gülen'i pozitif olarak anlattığı kitabını 1990'da yazan Erdoğan, aradan geçen 26 yılın ardından "Şeytanın Gülen Yüzü" isimli kitaba imza attı.

AA muhabirine açıklamalarda bulunan Erdoğan, bu kitabında Gülen'in nasıl bir yapı oluşturduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. FETÖ lideri Gülen'in, "Şeytanın Gülen Yüzü" olduğunu 15 sene önce fark ettiğini söyleyen Erdoğan, cemaatin her geçen gün bozulma ve yozlaşmasına şahitlik ettiğini vurguladı.

17-25 Aralık olaylarından sonra Gülen'e yönelik tenkitlerini açıktan yapmaya başladığını kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gülen, 1990 yılında 3 ay boyunca bütün hayatını bana anlattı. 1996-1997 yılına kadar böyle bir söyleşi yine yaptık. Onunla ilgili her şey arşivimde duruyor. Başkasında yok. Ayrıca onu tanıyanlarla da görüşüldü. Geçmişte onun hakkında hüsnüzan ile hareket ederek müspet tarafını yazdım. 17 Aralık'tan sonra elimde olan belgeleri yeniden gözden geçirdim. O dönem bana anlattığı hususların, bugün için çok anlamlı olduğunu gördüm. O zaman fark etmediğim olumsuz hususları şimdi bu kitapta yazmış oldum."

"ÖZEL EĞİTİME TABİ TUTULDU"

Gülen'in 16 yaşından sonra özel eğitime tabi tutulduğunu, bunu da dönemin MİT elemanlarının gerçekleştirdiğini söyleyen Erdoğan, şunları ifade etti:

"1950 yıllarındaki MİT, CIA demektir. O zamanlar maaşlar CIA tarafından ödenmiştir. Daha sonra Gülen, İzmir'de cemaatini kurdu. CIA'yla yakın temasa geçtiği anlaşılıyor. Ordu, sıkı yönetim zamanında bile CIA'nın isteği nedeniyle Gülen'in üzerine gitmiyor. Hatta önü açılıyor. 1976'dan sonra bilindiği halde askeri okullara talebe gönderip yetiştirmesine göz yumuluyor. …" …

"ÜÇ MÜSLÜMAN ÜLKEYİ BİRBİRİNE KIRDIRACAKLARDI"

FETÖ'nün darbe girişimine yüzde 100 başarıya ulaşacağına inandığı için kalkıştığını dile getiren Erdoğan, devletin kılcal damarlarına nüfuz ettikleri için sürecin tamamlandığı düşüncesiyle çılgınlığa imza attıklarını vurguladı.

"Ertesi gün darbe olsaydı devleti tamamen ele geçirir, yönlendirirlerdi ve devlet içinden de karşı çıkan olmazdı" diyen Erdoğan, şu düşünceleri dile getirdi:

"Başarılı olsaydılar Gülen Türkiye'ye gelecekti. Halife olarak kabul edilecekti. İran ile savaşa gireceklerdi. Suriye'ye doğrudan müdahale edilecekti. Çünkü DAEŞ'in başındaki Ebubekir el- Bağdadi ile savaşırdı. Yani iki halife birbirine girmiş olacaklardı. ... Amerika emrederse her şeyi yapabilirler. Kendileri için bir şey ifade etmez. Amerika nereyi ele geçirmek isterse bunlar üzerinden yapabilir."

(https://www.haberturk.com/gundem/haber/1277656-latif-erdogan-gulene-16-yasindan-sonra-ozel-egitim-verildi-maaslar-cia-tarafindan-odendi)

 *

Küçük Dünyam, röportaj şeklinde kaleme alınmış bir kitap.. Latif Erdoğan sormuş, Fethullah cevap vermiş durumda..

1950’li yıllardaki MİT, CIA demekse, ve o dönemde MİT’le ilişki içine girenler aynı zamanda CIA’in adamı olabiliyorduysa, aynı şekilde, o 1950’li yıllardaki MİT görevlilerinin teşkilata alıp yetiştirdikleri bir sonraki kuşağın içinden bazılarının da CIA’in adamı haline gelmiş olabileceklerini düşünmek gerekebilir.

Fakat aslında Latif Erdoğan bundan daha fazlasını söylüyor, 1980’li yılların TSK komuta kademesinin CIA’den emir aldığını iddia ediyor.

Ona göre, Fethullah’ı, CIA'in yerli şubesi demek olan MİT yetiştiriyor, CIA’den emir alan TSK da palazlanmasını sağlıyor.

Eğer CIA ile işbirliği yapmak ve ondan emir almak vatana ihanetse, Latif Erdoğan’a göre, bunu MİT ve TSK zaten doya doya, tıkına tıkına yapmış.

*

8 Ağustos 2016 tarihli bir haber ise, Latif Erdoğan’ın  Fethullah’ın MİT bağlantısı konusunda ayrıntıya girmiş olduğunu gösteriyor:

Latif Erdoğan'dan MİT-Gülen-Koç iddiası

Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi...

Bir dönem Fethullah Gülen'in en yakınlarından biri olan ve askerlerin 'imam'lığını da yapan Yeni Akit yazarı Latif Erdoğan, Cemaat'in ABD tarafından kurdurulduğunu ileri sürdü. Latif Erdoğan, Gülen'in bir dönem Ankara'da "Vehbi Koç'un evinde Fuat Doğu'dan aldığı direktiflerle cemaat örgütlenmesine girdiğini" söyledi.

FETÖ'YÜ MİT ARACILIĞIYLA ABD KURDURDU

CNN Türk'te Didem Arslan Yılmaz'ın programına katılan Erdoğan, Gülen Cemaati'nin bir dönem MİT tarafından destek gördüğünü belirterek, "Bu konuda kesin bir ifade kullanmak istiyorum. MİT, bir dönem Gülen Cemaati'ni destekledi. Cemaat'i, MİT aracılığıyla ABD kurdurmuştur" diye konuştu.

(https://www.takvim.com.tr/guncel/2016/08/08/latif-erdogandan-mit-gulen-koc-iddiasi)

*

Fethullah’ın MİT’le ilişkisine dair bir başka şahitliği Kadır Mısıroğlu aktarıyor.

Süleymancılar (ya da Süleymanlılar) cemaatinin önemli isimlerinden eski ahbabı Hilmi Türkmen’in Gülen’le ilgili bir anısını Gurbet İçinde Gurbet (s. 190) ve Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri adlı kitaplarına almış durumda.

Mısıroğlu, Türkmen’in şu sözlerini aktarıyor:

“… Ben Manisa’da kurs müdürü idim. Zannediyorum 1965 veya ‘66 yıllarında idi. Bu [Fethullah], gayet perişan bir vaziyette bana geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attıklarını ve bundan dolayı da gayet sıkıntılı durumda bulunduğunu söyleyerek benden iş istedi….

“O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kuran-ı Kerim Kursu’nun idarecilerini tanıyordum. Onu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini-hatırını sormak için yanına uğradığımda, başbaşa bir kimseyle fiskos ettiğine rastgeldim. Konuştuğu adam, beni görünce yaydan çıkmış ok gibi fırlayıp kaçtı. Kendisine:

“ -‘Bu kimdir?’ diye sorduğumda:

“ ‘Bir talebe velisi!..’ diye cevap verdi.

Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir Bu adam, böyle bir karşılaşmadan beş-altı ay evvel bana gelmiş ve MİT’ci hüviyetini gösterdikten sonra, benimle açıkça bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu:

“ – ‘Bizim teşkilat (MİT’i kastediyor) Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi (olumsuz) bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki, bu münafereti (nefretleşmeyi) giderelim. Sen, en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı cemaati içinde söz sahibi bir kimsesin. Sizin cemaat de M. Kemal Paşa hakkında ‘Deccal’ ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde, bizden ne istersen iste. Seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!.., ilh..”

Kendisine yanlış kapı çaldığını, benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar Bey’in yapacağını söyledimse de ikna olmadı ve:

“ -‘Sen bilirsin biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız!..” diyerek ayrılmıştı.

Şimdi anlıyordum ki, buldukları adam Fetullah Gülen’di. Fakat o sıralarda Fetullah Gülen sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerebilecekti?!… İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz (nüfuzlu, etkili) bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum…”

(Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri, C. III, İstanbul: Sebil Yayınevi, 2012, s. 326-7.)

*

MİT’çilerin “amentü”sünün ilk maddesi Selanikli Mustafa Atatürk.

12 Eylül darbesinin ardından Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular’a yaptıkları işbirliği teklifinde şart koştukları üç şeyden birincisi, Atatürk konusunda söylem değişikliğine gitmeleriydi. (Diğer iki şart muhtemelen dikkat dağıtmak için yapılmış “süsleme” ya da gölgelemeydi.)

Atatürk hakkında hiç konuşmayan, övmeseler de “deccal” vs. de demeyen cemaatlere gelince.. Onlardan daha başka şeyler istiyorlar.. Şöyle şeyler:

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (Allah’ın indirdiği ile değil, halkın/milletin sindirdiği ile yönetilmeyi) vs. benimseme..

Şeriat vurgusu yapmak yerine riyakâr ahlâk edebiyatıyla milleti oyalama, sanki “Şeriat’siz ahlâk” olabilirmiş gibi “Şeriat’e karşı ahlâk, Şeriatçı katılığa karşı Anadolu irfanı” safsatası ile maval okuma.

Devletin resmî milliyetçiliğini (Türkçülüğü, yoz boz kurtçuluğu) özümseyip içselleştirme.

Evet, MİT’in her cemaatten Atatürkçülük istemesi gibi, bazı cemaat lideri ya da “kanaat önderleri”nin, saftirik dindar kitleler gölüne çaldıkları maya tuttuktan sonra Atatürkçülük yapmaya başlamaları tesadüf değildir.. (İlk akla gelenler Haydar Baş belası, Mustafa İsyanoğlu, Cübbeli Zahmet, Cevat Akşit..)

*

Merhum Hilmi Türkmen’in sözlerine dönelim..

MİT'çiler ona gitmeden önce Kemal Kaçar’a da mutlaka gitmişler, onu da yoklamışlardır.

Öyle anlaşılıyor ki, onu ikna edememişler.. “Kaçar olmazsa Türkmen olur, o da olmazsa başka biri” diye düşünmüş olabilirler.. (Kaçar'ın durumunu bilmiyorum.. Şayet onunla anlaşmayı başardılarsa, Kaçar MİT'çilere, "Bu konuda bana yardımcı olması için Türkmen'i ikna edin" demiş olabilir.)

Hilmi Türkmen, “Buldukları kişi Fethullah’tı” diye düşünmekle hata etmiş.. Fethullah’ı Nurcu taife için bulmuşlardır.. Süleymancılar için başka isim aramışlardır.. (Bulmuşlar mıdır, bilemem, o cemaat hakkında bilgim yok.)

Ancak Fethullah, Nurculara açıkça “Arkadaşlar, Selanikli Mustafa Atatürk için artık deccal (çok yalancı) demeyelim” diyemezdi.. Bediüzzaman rh. a.’le açık biçimde ters düşmüş olacağı için ona şüpheyle bakılırdı.. Nurcular arasında kredisi sıfıra inerdi.

Strateji ve taktik gereği böyle birşeye kalkışamazdı.

Onun yerine “otoriteye itaat, devlete sadakat, devlet-i ebed müddet, hoşgörü, insanların kusurunu söylemeyip affetme, muhabbet fedailiği” vs. edebiyatıyla Selanikli meselesinin üstünü örttü.

*

Evet, Hilmi Türkmen, Fethullah’ın Kestanepazarı’na yerleşmesini sağlıyor, ve beş on gün sonra ziyarete gittiğinde onu MİT’çi ile birlikte görüyor.

Buradan anlaşılıyor ki onun Hilmi Türkmen’den iş talep ederek orada kendisine bir yer kapması MİT’in yönlendirmesi ve planı çerçevesinde olmuş.

Nasıl Hilmi Türkmen “Durumlar ne alemde?” diye merak etmişse, MİT’çiler de vaziyetlere bir göz atma gereği duymuşlar ve onu ziyaret etmişler.

Fethullah'ı ziyaret için tam da Türkmen'in geleceği zamanı seçme, başka zaman ziyaret etmeme gibi bir mecburiyetleri de yok.

Bu görüşmelerin öncesi ve sonrası hakkında birşey bilmiyoruz.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Hasta görünmeyin, hasta olursunuz” buyuruyor. (Böyledir, çünkü bu, “Beni hasta etti” diye Allahu Teala’ya iftirada bulunmadır, cezasız kalmaz.)

Hz. Ali’nin de “Fakir görünmeyin, fakir olursunuz” şeklinde bir sözü var.

Aranıyor" görünme konusunda da herhalde aynı şeyi söylemek gerekiyor.

Fethullah MİT’in ve askerî istihbaratın bir oyunu olarak aranıyor göründü, fakat kaderin adaleti sonunda tecelli etti, 2010’lu yıllarda gerçekten “aranıyor” olma bahtiyarlığına erişti.

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...