E-KİTAP: SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 

https://www.academia.edu/91453818/Siyasal_%C4%B0slam_ve_Siyasal_Dinsizlik_Laiklik_


SİYASAL İSLAM VE

SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 

Dr. Seyfi SAY 


İÇİNDEKİLER

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR 5

SİYASAL İSLAM KARŞITLARI AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 10

“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK 16

“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, ROSENTHAL. LEWIS 20

SİYASAL İSLAM VE İRTİCA 27

ASIL SİYASAL İSLAM, BATILILAR TARAFINDAN “DİN” KABUL EDİLEN İSLAM’DIR, AMERİKAN İSLAMI’DIR 31

HRİSTİYAN BATI’NIN SİYASAL İSLAM PROJESİ 33

BATILILARIN İCAT ETTİĞİ SİYASAL’SIZ “GERÇEK İSLAM” 37

CİHADİZM, İSLAMCILIK VE LAİK ŞEHADETİZM 46

İSLAMCILIĞI REDDETTİKLERİNİ SÖYLEYENLER, AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 54

SİYASAL İSLAM’IN SERENCAMI 67

SİYASAL İSLAM’IN ÇOKÇULUĞU YA DA ÇOĞULCULUĞU 72

SİYASAL İSLAM’I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER 75

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK: HALK İSLAMCILIĞI 90

SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 97

İSLAMCILIK VE VATANPERESTLİK 102

SAADET PARTİSİ ‘TUTARLILIĞI’: MİLLÎ GÖRÜŞ-ÇÜ OLALIM, İSLAM-CI OLMAYALIM 111

ERDOĞAN’IN MİSYONU VE İSLAMCILIK 118

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ-MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI) 131

BATILILAR’A GÖRE MUHARREF (BOZULUP TAHRİF OLUNMUŞ) HRİSTİYANLIK DİN, TAHRİF EDİLEMEYEN İSLAM İSE İDEOLOJİDİR 158

İSLAMCILIK HAKKINDA SÖYLENENLERE DAİR BİRKAÇ NOT 166

MÜSLÜMAN-İSLAMCI AYRIMININ KÖKENİ 186

TÜRK USULÜ YENİ “DİNDAR”LIĞIN DAYANILMAZ HAFİFMEŞREPLİĞİ 191

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 195

ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 198

ÇARPITMA, MUGALATA VE DEMAGOJİ’NİN ÖZDENÖREN’İ 201

MÜNAFIK AMENTÜSÜ: “ŞERİAT’E KARŞIYIM, AMA MÜSLÜMANIM” 208

YUSUF KAPLAN’IN “(LAİKLİĞİNE RAĞMEN) TÜRKİYECİ” SİYASAL İSLAM’I 215

DEVLETİN DİNSİZLİĞİ VE İMANSIZLIĞINA ADALET KILIFI 224

ŞERİAT’İN UYGULANMASINI İNGİLİZÎLER İSTEMEZ 232

ŞERİATÇI OLUNMADAN MÜSLÜMAN OLUNAMAZ 234

İSLAM’IN SİYASETİNE KARŞI AHLÂK İSTİSMARI 237

İSLAMCI OLMAYAN DİNDARLIK DİN İSTİSMARIDIR 241

“İSLAM BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR” DİYENLERİN GERÇEK DERDİ 247

İSLAM ELBETTE BEŞERÎ BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR, FAKAT HRİSTİYANLIĞIN YERLİ-MİLLİ VERSİYONU DA DEĞİLDİR 252

İSLAMCILIK YA DA SİYASAL İSLAM, İSLAM’IN KENDİSİDİR 264

 *

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR

Yiyip bitirdikleri için Siyasal İslam’a ve İslamcılığa “laf sokuşturmak”tan kendilerini alamıyorlar.

Türkiye’de 28 Şubat sonrası dönemi en iyi açıklayan kelimeler nelerdir diye sorulsa, cevabım “kriz” ve “deprem” olur. Siyasette, ekonomide, iç ve dış politikada, hemen her alanda deprem yaşandı, kurulu bütün sosyal ve siyasal yapılar alt üst oldu.

Şu anda da kriz içindeyiz ve bu sadece ekonomik alanda yaşanıyor değil; toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarda da ağır bir bunalımla karşı karşıyayız.

Bununla birlikte en büyük krizi “İslamî kesim”in yaşadığını söylemek mübalağa olmaz.

En başta, “düşünce” alanında bir kriz yaşıyor İslamî kesim. Eski “söylem”lerini terk etmiş durumda, yeni bir söylem ise geliştiremiyor.

Yaşanan şey, savrulmuşluk.

*

Dışımızdaki kesimin “Siyasal İslam” diye adlandırdığı siyasî harekete bakıldığında, büyük ölçüde (Batılı anlamda) laik ve demokrat bir hareket halini aldığı görülüyor.

Sözkonusu hareket, “ekonomik topluluk” niteliğindeki Avrupa Birliği’ne yıllarca karşı çıkmışken, 28 Şubat’ın etkisiyle, (Eski Yunan, Roma ve Hristiyanlık sacayakları üzerinde yükselen) bir “siyasal birlik” haline gelmiş olan AB’den yana olabildi.

Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası adıyla dilimize çevrilen kitabında İslam dünyasının geneli için yaptığı tespit, Türkiye’de yaşananlara da bir ölçüde uyuyor:

İslamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın. Tersine, Pakistan’dan Cezayir’e kadar yaygınlaşıyor, sıradanlaşıyor, genel siyasal manzarayla bütünleşiyor, âdetleri ve çatışmaları belirliyor. …. Fakat başlangıçtaki hızını yitirdi. ‘Sosyal-demokratlaştı’.”

(Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, çev. C. Akalın, İstanbul 1994, s. 11.)

İslamcılık birçok yerde sadece sıradanlaşmadı, İslamcılık olmaktan da çıktı.

Türkiye’de olduğu gibi..

Kuşkusuz Türkiye’deki “eski İslamcılar” kendilerini sosyal-demokrat olarak adlandırmak istemeyeceklerdir. Ama (Akparti örneğinde olduğu üzere) “muhafazakâr demokratlık”ları ile “toplum”a olan bağlılıklarının toplamı “sosyal demokratlık” anlamına gelir.

İşin aslı şu ki, benimsedikleri muhafazakâr demokratlıkları, sosyal demokratlıktan daha matah birşey değildir.

Bu noktada, pusulasız bir gemi haline gelmiş olan Saadet Partisi’nin miçoluk alanındaki liyakati tartışmasız olan kaptanı Temel Karamollaoğlu’nun, “İslamcı değilim, müslümanım” şeklindeki “derin devlet” mamulü mottonun müşterisi haline gelmiş olduğunu hatırlamak, Türkiye’deki İslamcılığın hal-i pür melalini anlamak için yeterli olabilir.

*

Yaşanan şey laikleşme..

Dünyevî kazanımlar için laik zihniyeti benimsemeye başlayanlar, kendileriyle birlikte İslam’ı da laikleştirmeye, İslam’a laik bir gömlek giydirmeye çalışıyorlar.

Böylece akıllarınca müslümanlığı da elden çıkarmamış oluyorlar.

Roy, haklı olarak, ödünç bir söylemle, İslam dışı bir kavramsal çerçeve ile İslam’ı savunmanın gerçekte “İslam’ı laikleştirme” anlamına geldiğini ifade eder:

“Modernlik, müslüman ülkelerde İslam’ın dışında yerleşmektedir ve İslamcılar da dinin laikleşmesi sürecinin ilgili taraflarından biridirler.... Edinilmiş olan bir Batılılaşmayı reddederken, otantiklik mitosunu, ödünç aldıkları bir dilde, otantik olmayan içinde dile getirmektedirler. Çünkü bu [söylemdeki] modernlikten, hayal edilen bir gelenek adına, gerçek geleneğe dönüşün reddini ödünç almaktadırlar.” (s. 41)

Evet, bazıları otantiklik mitosunu otantik olmayan içinde dile getirmekte ve hayalî bir gelenek adına gerçek geleneği reddetmektedirler. Bunlar, modernlik karşıtı olduğunu zanneden modern(leştirilmiş)lerdir.

O yüzden “İslamcılık modern bir olgudur” diyerek İslamcılık karşıtlıklarına sözde makul bir gerekçe üretiyor, “modern” İslamcılığa karşı “otantık” İslam’ı savunuyor gibi görünmek istiyorlar.

Halbuki savundukları İslam “laikleştirilmiş İslam”..

Gerçekten samimi biçimde (veya bilinçli olarak) “otantik” İslam’ı savunuyor olsalar, bugün İslamcılığa yüklenen anlam çerçevesinde “İslamcı” olmaktan başka seçeneklerinin bulunmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar.

*

İslamî hareketi salt bir (yerli-milli) parti hareketi gibi algılayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Siyasal Partiler Yasası’na uymak zorunda olan partilerinin yanı sıra İslam’ı da kısmen Anayasa’ya ve sözkonusu yasaya uygun biçimde anlamaya başladılar.

Refah Partili yıllarda durum buydu.

Bugünse Saadet Partisi ile Akparti, kendi ifadelerine bakılırsa, “Batılı anlamda” laik ve demokrattır. Bunu açıkça, göğüslerini gere gere söylüyorlar.

Laik (dinsiz yönetim yanlısı) ve demokrat (edille-i şeriyye yerine halkın heva ve hevesinin tabisi) olduğunda İslam’dan geriye ne kalır?!.. Umurlarında değil.

Bu partilerin tabanları da, ne yazık ki, laik ve demokratik (İslamî/İslamcı olmayan) bir İslam yorumuna doğru sürüklenip gittiler.

Söz konusu partilerin lider kadroları, kendi veballeriyle birlikte, tabanlarının vebalini de yüklenmiş durumdalar.

Dünyevî kazanımlarının, ikbal sarhoşluğunun uyuşturucu etkisi yüzünden, veballerinin ne kadar acı verici sonuçları olacağını anlayamıyorlar.

*

“İslamî kesim”in, geçmişte “Siyasal İslam” ile aralarına mesafe koyarak kendilerini (zımnî biçimde) “Kültürel İslam” taraftarı şeklinde takdim edenlerine gelince, onların durumlarının daha iyi olmadığı kesin.

İslamî tebliğ kavramının yerini dinler arası diyalog, emr-i bi’l-maruf ve (özellikle de) nehy-i ani’l-münkerin yerini de hoşgörü almıştı.

Cihad ise hiç hatırlamadıkları bir kavramdı.

“Siyasal”a olan alerjileri “tenafür” boyutunda olan bu çıtkırıldımlar, FETÖ olarak damgalanmalarının ardından açıkça “Siyasal Batıcı” haline geldiler.

“Siyasal”ın onlardan aldığı intikam acı oldu.

*

FETÖ’nün TSE tarafından “yerli-milli” damgasına layık görüldükleri için KETÖ METÖ gibi isimlerle anılmaktan kurtulan benzerleri ise, hoşgörü yerine “İslam ahlâkı, Anadolu irfanı” vs. gibi ikâme kavramlara sarılmış durumdalar.

“Yok abi, bizim Şeriat’le, İslamcılıkla, Siyasal İslam’la ne işimiz olur, biz ahlâk fedaileriyiz, irfan bekçileriyiz, yerliyiz, milliyiz” diye yaltaklanma modundalar.

FETÖ’nün yaşadıklarını yaşamıyor olmaları dünyevî açıdan bir kazanım olsa da, onunla “ahiret kardeşi” durumunda olup olmadıklarını kendilerine sormalarında fayda var.

Bu “ahiret kardeşliği” sorusu, dünün İslamcı, bugünün yerli-milli muhafazakâr demokrat partileri için de geçerli.

Kendilerine şunu sormalılar: Zihniyet düzeyinde bizim FETÖ’den farkımız var mı? Varsa ne?

*

Yerlilik ve millilik, bu sorunun cevabında İslam açısından bir önem taşımıyor.

Hiç kuşkusuz Kureyş kabilesinin müşrikleri de, ulu önderleri Ebu Cehil’i tanımayan, vatanlarını terk edip Hristiyan Habeşistan’a ve Yahudilerle meskun Medine’ye hicret eden Müslümanları yerlilik ve millilik bakımından sorunlu görüyorlardı.


SEN KAÇMAK İSTESEN DE, ALLAH AZZE VE CELLE BİTTİ DEMEDEN BİTMEZ

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 7



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

... Sakarya Harbi'nde M. Kemal Paşa, [attan düşüp] kaburgasından yaralandı diye, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa müşterek takrir [ortak önerge] verir [yaralanıp gazi oldu diye] üç rütbe birden atlatıp müşir/mareşal yaptılar. Gazi unvanı verdiler.

Tarihimizde yok, üç rütbe atlayan general.

Sakarya Harbi de ayrı hikaye. 22 gün 22 gece vuruştuktan sonra, bitkin hale düşüyorlar. M. Kemal Paşa geri çekilme emrini veriyor. Fevzi Paşa diyor ki: "Sabahı bekleyelim, ortalık çok karışık, durumu bir görelim" diyor. Sabahleyin şafak sökerken haber geliyor "Yunan ordusu geri çekiliyor" diye. Yunan ordusu kendiliğinden geri çekilince bizimkisi Sakarya zaferi oluyor. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 162-3.)

Yunan ordusu lojistik sorunları yaşıyordu ve salgın ishal başgöstermişti. General İshal haklarından gelmişti.

Tarihte bu tür kazara kazanılmış zaferler çok.. Kimi zaman cepheyi bırakıp kaçmaya karar vermiş olan ordular, düşmanları onlardan erken davrandıkları için zafer kazanmışlardır.

Hatta bazen, böylesi kolay zafer kazanan ordular, "Galiba bizi tuzağa çekmek için yalandan geri çekiliyorlar" diye tereddüte düşüp beklemişlerdir. (Mesela Anadolu Selçuklu Devleti ordusu, Kösedağ'da, kendilerinden daha küçük olan Moğol ordusu karşısında savaş meydanını bırakıp kaçmış, Moğollar bunu savaş taktiği zannederek uzun süre yerlerinde beklemişlerdir.)

*

Atatürk'ün kaçma konusunda özel bir yeteneği olduğu ya da hayli deneyimi bulunduğu söylenebilir. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde de İngilizler karşısında böyle muhteşem bir kaçışa imza atmış durumdaydı. 

Ancak, Atatürk'ü anlatan tarih kitaplarımız bu büyük askerlik hizmetini nedense es geçiyorlar. 

Sakarya Savaşı'nda cepheye de zaten TBMM'nin ısrarı üzerine zorla gitmişti. 

Nasıl İstanbul'dan Anadolu'ya geçerken olağanüstü yetkiler alıp öyle gitmişse, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri cebine koymuşsa, Van'dan Ankara'ya kadar hem askerî birliklere hem de mülkî makamlara (valilik ve kaymakamlıklara) hükmetme yetkisini almışsa, Sakarya'ya giderken de TBMM'nin bütün yetkilerini uhdesine almıştı.

Yani TBMM işlevsiz ve yetkisiz hale gelmişti. Bütün yetki Mustafa Kemal'deydi. (Ki bunu Falih Rıfkı Atay diktatörlük olarak nitelendiriyor.)

Vatanı kurtarmak için Samsun'a çıkmış olan adam, "Cepheye gitmek bir asker olarak benim vatan borcum, mevzubahis olan vatansa benim yetkilerim teferruattır" dememiş, "Şu şu şu yetkileri vermezseniz cepheye gitmem, mevzubahis olan bensem TBMM de, millet iradesi de, millet egemenliği de, vatan da teferruattır" demek olan bir tavır sergilemişti.

Zaten o sırada asıl istediği, Kayseri'ye çekilmekti. Çünkü Yunan Eskişehir'de ordumuzu mağlup etmiş, Ankara'ya yaklaşmıştı. Bu kahraman da Kayseri'ye çekilme kararı almış, fakat TBMM'nin karşı koyması üzerine Sakarya Savaşı için tedbir almak zorunda kalmıştı.

Anlaşılıyor ki savaş sırasında da aklı fikri geri çekilmedeydi. (Ki bunu Halide Edip Adıvar da Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı hatıratında söylüyor.)

Atatürk şanslı adamdı vesselam..

Asıl şansı da bu millet.. Hangi millet ölen bir devlet başkanı için Anıtkabir büyüklüğünde mezar yaptırmıştır? (Firavunların piramitlerini saymıyoruz.)

*

Prof. Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edeceğiz inşallah.


VATAN YAHUT SİLİK TEFERRUAT

 

Yakın gelecekte neler olabilir, bir tahminde bulunalım.

Altılı Masa, ortak aday üzerinde uzlaşma başarısı gösteremez. Bir aday gösterirler fakat kırılmalar küsmeler yaşanır.

Bundan faydalanan Erdoğan yeniden seçilir.

Erdoğan'ın seçimle gitmesine umut bağlamış olan Batı (ABD ve Avrupa) hayalkırıklığı yaşar.

"Demokrasilerde çare tükenmez" diyen ABD, Yunanistan'ı taşeron olarak kullanarak Türkiye'ye savaş açar. 

"Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyerek mangalda kül bırakmayan, "Canbaza bak canbaza!" taktiğiyle milleti uyutan bir eli yağda diğeri balda tuzu kuru asalaklar tutuşurlar, vatanı unutur teferruatın derdiyle yanıp kavrulurlar.

*

"Bela insanın diline bağlıdır." İnsanlar ve milletler sözleri ve/veya iddialarıyla imtihan olunurlar. Palavralarının keyfiyle başbaşa bırakılmazlar.


“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK

 







İslam’a göre bütün devletler “din devleti”dir ve her devletin mutlaka bir dini vardır.

“Her devletin bir dini vardır” derken, bunun sadece İslam açısından böyle olduğunu ayrıca belirtmek gerekiyor. Tanımı gereği, laik bir devlet kendisini tüm dinler karşısında eşit mesafede görür ve “devletin dininin olmaması gerektiğini” kabul eder.

Ancak, İslam açısından, böylesi bir laik siyasal düzen de din teriminin kapsamına dâhildir, yani laiklik de bir dindir.

Beşer icadı sapık bir din.

Doğaıl olarak, laik bir devlet, benimsediği kavramların İslam dinine göre yapılan tanımlarını kabul etmek zorunda olmadığı için, kendisiyle ilgili olarak İslam çerçevesinde yapılmış tanımlara itibar etmeyecek ve kendi siyasal düzeninin aynı zamanda din anlamına geldiği tespitine katılmayacaktır.

*

Batı’da İslam’ı olduğu gibi anlamaya ve anlatmaya çalışan bilim adamları yok değil.

Mesela Ernest Gellner ve Erwin Rosenthal bunlardan.

Böylesi isimler, yorumlarında bir bilim adamı ciddiyeti, tarafsızlığı ve nesnelliği sergilemeye özen gösteriyorlar.

Buna karşılık Bassam Tibi gibiler, karşımıza bir psikolojik savaş ajanı ve usta bir siyasal propagandist kimliği ile çıkıyorlar.

*

Bassam Tibi’nin, Arapça’yı çok iyi bildiğine göre, İslam’ın ‘din’ tanımı ile seküler bilimlerinkinin örtüşmediğini, örtüşmeyeceğini bilmiyor olması imkânsız.

İslam açısından ‘seküler/din dışı’ bir alan yoktur; bir başka deyişle, seküler bilimlerin ‘seküler/din dışı’ olarak nitelendirdikleri alanlar da İslam açısından dinin kapsamına dahildir.

Mesela, Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetinde “(Mısır) Meliki’n(in) dini” ifadesiyle o günkü Mısır yasaları (ya da siyasal düzeni) kast edilmektedir.

Kim hangi yasalara (ya da rejime) göre ‘yönetilmek istiyor’ ya da hangi yasaları ‘benimseyip’ uyguluyorsa, İslam’a göre, bunlar onun dinini oluşturur. Nitekim ‘din’in Cevherî, Ragıp el-İsfahanî, Şehristanî ve Bakıllanî gibi otorite kabul edilen alimler tarafından yapılan tanımı ‘itaat ve ceza’ ekseninde birleşmektedir ve bu da ilk anda devleti ve siyasal otoriteyi akla getirmektedir.

*

Benzer şekilde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Dîn” maddesinde “din”in özetle şu dört anlama geldiği belirtiliyor: 1. Ceza, mükafat, hüküm, hesap. 2. Üstün gelme, hakimiyet, zelil kılma, zorlama. 3. İtaat, teslimiyet, hizmet, ibadet. 4. Adet, yol, kanun, şeriat, millet [Bir dine mensup kitle], mezhep.

Demek oluyor ki, İslam’ın din tanımına göre  adet/gelenek ve kanun da dindir.

Yine, hakimiyet/egemenlik de dindir. “İnsanlar meliklerinin dini üzeredirler” şeklindeki Arap atasözü belki de bunu ifade etmektedir.

O nedenle, İslam açısından, bir yandan bütün devletler aslında ‘din devleti’yken, diğer yandan İslam’ın kendisi aynı zamanda siyasal bir nitelik taşır.

Yani, İslam’ın din kelimesine yüklediği terim anlamı çerçevesinde, her devletin mutlaka yasal düzen anlamında bir dini vardır. Ayrıca üstün gelme, hakimiyet kurma anlamında da devlet, dinden başka birşey değildir. “Ceza, mükafat, hüküm ve hesap” anlamında da bütün devletler/siyasal sistemler birer din demektir; çünkü her devlet kimilerini cezalandırmakta, kimilerini mükâfatlandırmaktadır.

Dolayısıyla dinle devlet işlerinin ayrılması, İslamî terminoloji açısından bakıldığında, imkânsızdır.

Kısacası İslam’a göre bütün devletler din devletidir; bütün siyasetler dinîdir. Ancak, İslam dışındaki dinler, İslam açısından batıldır, Allahu Teala c.c. indinde hükümsüzdür.

Laiklik de, kendisini din olarak adlandırmayan bir dindir. İslam’da, kurban keserken müslüman olmak, siyasette seküler olmak gibi bir çelişki yoktur.

Siyaseti seküler ya da din dışı bir alan olarak tanımlamak, siyaseti İslam nokta-i nazarından dinden bağımsız hale getirmez; sadece, bu tasnifi yapanların, sekülerlik/laiklik adını verdikleri anlayışı ya da dini, siyaset alanında bilerek veya bilmeyerek İslam’a tercih ettiklerini gösterir.

*

Bütün bunlardan dolayı, İslam açısından din demek, siyaset demektir.

Yani İslam’ın din tanımına (İslamî terminolojiye) göre din, zaten “siyasal” bir olgudur.

Bu yüzden, “siyasal” ya da “siyasallaştırılmış” dinden söz etmek abestir. Tok olanın açlığını giderip doyurmaktan, canlıyı canlı hale getirip canlandırmaktan söz etmek gibi bir saçmalıktır.

Bir başka deyişle, gerçek (otantik) İslam’ın “siyasetsiz” ya da “siyaset dışı” olduğunu ileri sürmek, insan denen varlıkta esas olanın cansızlık (ölülük) olduğunu, “canlı insan”ın ise “gerçek insan”lıkla ilgisiz bir icat olduğunu savunmak gibidir.

Siyasetsiz (siyasal olmayan) bir İslam’dan söz etmek, canı olmayan bir insandan bahsetmek gibidir.

Gerçek şu ki, Siyasal İslam düşmanlığı yapanlar, “ölü bir İslam” istiyorlar.

Tek gayeleri var: İslam’ı öldürmek.


MİT GÜDÜMLÜ OLDUĞU İDDİA EDİLEN ODATV.COM TARZI BİR MASABAŞI ASPARAGAS HABER

 

DİYANET VAZİFESİNİ YİNE UNUTTU!

CAMİ CEMAATİNDEN CUMA HUTBELERİNE BÜYÜK TEPKİ




Diyanet İşleri Başkanlığı bugünkü cuma hutbesinde de yine Şeriat'i unuttu. Ara sıra Atatürkçü askerlerin de Kur'an Müslümanlığı edebiyatı yaptıkları ülkemizde Kur'an'da geçen Şeriat ve Tağut kavramlarının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "yasaklı" kavramlar muamelesi görmesi cami cemaatinin büyük tepkisini çekiyor.

Bugün Süleymaniye Camii avlusunda cuma namazı sonrasında vatandaşların kendi aralarında konuşarak buna tepki gösterdikleri, vatandaşlardan birinin "Seksen yaşına geldim daha bir cuma hutbesinde Şeriat'ten, Tağut'tan bahsedildiğine şahit olmadım. Gözüm arkada öleceğim. Diyanet'i kınıyorum. Ahirette yakalarına yapışacağım" diye konuştuğuna şahit olundu.

VATANDAŞLAR DERTLİ

Diğer vatandaşların da bu şikayete katıldıkları, "Aaah ah, yaramıza tuz bastın, bu nasıl İslam ülkesi, bu nasıl din öğretimi?! Vallahi bunlar kıyamet alameti. Camide bile din ve vicdan hürriyeti yok. Camide bile İslam anlatılamıyor. Yazıklar olsun! Sansürü kınıyoruz, din ve vicdan hürriyeti istiyoruz" diye konuştukları görüldü.

Bu konuşmalardan tedirgin olan bir başka yaşlı vatandaş ise, "Siz bu ülkede fikir hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti mi var sanıyorsunuz? Böyle konuştuğunuz duyulursa başınıza neler geleceğini hayal bile edemezsiniz. Sanki din ve vicdan hürriyetiniz varmış, fikir hürriyetine sahipmişsiniz gibi rol yapmazsanız başınıza bela alırsınız. Demedi demeyin! Diyanet'tekilerin sizin kadar aklı yok mu? Dediğinizi yaparlarsa laik yobazlar onları linç eder. Hiçbir siyasetçi de onlara sahip çıkmaz. Siz ne sanıyorsunuz!" diye konuştu.

Bunun üzerine vatandaşların "Tamam da amca şu LGBT'ci ibneler kadar da mı medenî cesaretimiz olmasın! Yeter artık! Bir tek sapıklar mı insan, bir tek Atatürkçüler mi insan, biz neyiz?! Yeter artık! Sabır taşı çatlayacak" dedikleri görüldü.

ANADOLU AYAKTA.. ÜLKE ÇALKALANIYOR

Öte yandan Diyarbakır, Rize, Konya, Erzurum, Sivas ve Kayseri gibi illerde vatandaşların cuma namazları sonrasında hutbeleri portesto yürüyüşleri düzenlemeyi planladıkları gelen haberler arasında. Ayrıca Emekli Din Görevlileri Derrneği'nin de Ankara'da hutbeleri protesto mitingi düzenlemeyi gündemine aldığı ileri sürülüyor. 

DİYANET'TEN DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN HAMLESİ

Ankara'da siyaset kulislerinde konuşulan bir iddiaya göre de Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhurbaşkanlığı'na "Din görevlilerine cemaatlerden büyük baskı var. Bir cuma hutbesinde bir kerecik olsun Şeriat ve Tağut kelimelerine yer vermekte fayda var. Yollar yürümekle aşınmaz, hutbede Şeriat kelimesinin geçmesiyle de Türkiye'ye Şeriat gelmiş olmaz. Bu konuda müsaadelerinizi istiyoruz" şeklinde maruzatta bulunmuş durumda. 

Cumhurbaşkanlığı'nın vereceği cevap merakla beklenirken, iktidar çevrelerinin Diyanet'in bu talebinin Cumhurbaşkanlığı'nı zor durumda bıraktığını savundukları belirtiliyor. Onlara göre Diyanet yetkilileri böyle bir başvuruda bulunmak ve sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalışmak yerine inisiyatif kullanarak böyle bir hutbe okutmalı ve tepki gösterilmesi durumunda bunun kendilerinin doğal hakları ve görevleri olduğunu söylemeliydiler.

Sodatv.com


CAMİDE OKUNACAK ATATÜRK KONULU BİR CUMA HUTBESİ ANCAK BÖYLE OLABİLİR..

 

MÜSLÜMANIN CAMİSİ, ATATÜRK'E TAPINILACAK BİR PUTGEDE DEĞİLDİR




https://www.odatv4.com/guncel/ataturk-e-skandal-sozler-kfirlere-dua-sapikliktir-oglu-bu-ise-ne-diyecek-258296


Atatürk'e skandal sözler: Kâfirlere dua sapıklıktır... Oğlu bu işe ne diyecek

13 Kasım Pazar 2022 15:29

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası ilahiyatçı Ali Rıza Demircan Atatürk'e dil uzattı. Ali Rıza Demircan "Mustafa Kemal, İslami kuralları reddeden ateist-deist bir kişidir. Dolayısıyla hayır duası ile anamam" dedi.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası İlahiyatçı Ali Rıza Demircan Mirat Haber'de "Müslüman, Mustafa Kemal’i nasıl anlamalı ve anmalı?" başlıklı bir yazı yazdı.

"HAYIR DUA İLE ANAMAM"

Yazısının "Atatürk Ateist-Deist miydi?"  başlıklı bölümünde  Atatürk için, 

"Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür, onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  
Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur" ifadelerini kullandı. 


Yazının tamamı ise şöyle: 

Benim için İslam’a ve tarihimize karşı durmuş Atatürk değil de kurtuluş savaşımıza katkı vermiş Mustafa Kemal kayda değerdir. Ama artık  O da  bir ölüdür.

Biz Müslümanlar, Müslüman olarak   can verdiklerine inandığımız ölülerimizi – bazı günahları ile bilinir olsalar da – bağışlanmaları ve yüksek manevi makamlara eriştirilmeleri için genel ve özel nitelikli  dualarımızla anarız.
Dualarla anma  Rabbimizin de emridir:
“Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin! “ ( Haşr 59/10)

Kâfirlere Dua Sapıklıktır

Rabbimizin emri olduğu için Kur’ân kaynaklı inancımıza göre dualarımız ölülerimize fayda sağlar.
Ama ana babamız  ve akrabamız olsalar da  ateist ve deist olarak  ölen insanların/ kâfirlerin cenaze namazını kılamayız. Büyük sandukalarda, Anıt kabir ve  Anıt mezarlarda da yatır olsalar da yücelterek onların kabrini ziyaret edemeyiz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlardan ölen hiç kimsenin cenaze namazını kılma ve mezarının başında dua etmek için durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini inkâr ettiler ve fırsat varken tövbe de etmeyip, kâfir olarak can verdiler. Ve sonunda, uğrunda kâfirliği bile göze aldıkları dünya nimetlerini bırakıp gittiler. “   (Tevbe 9/84)

Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in yaptığı gibi zalim kâfirler için beddua edebilirsek de kâfirler  için dua  edemeyiz.  Çünkü Allah’ın  kitabı Kur’ân’a göre “Allah’a ve onun yasaları ve rahmetine inanmayan kâfirlere dua  boşa gidecek bir aldanış” tır. (Ra’d 13/14. Ayrıca bak. Mümin 40/50)

Bu sebeple kâfirlere dua görevimiz olmadığı  gibi bize yaraşır doğru bir davranış da değildir. Üstelik sapıkça  bir davranıştır.  Rabbimizin buyruğu şöyle:

“Ne Peygambere, ne de diğer müminlere, kâfir olarak ölen ve cehennemlik oldukları artık kesinleşmiş olan Allah’a ortak koşucu müşrik kâfirler için —onlar yakın akrabaları bile olsalar— bağışlanma dilemek yaraşmaz. Zira Allah, tövbe etmezlerse kendisine ortak koşanları ve inkâr edenleri bağışlamayacağını kesin hükme bağlamıştır.” (Tevbe 9 /113; Nisâ  4/ 48, 116)

Atatürk Ateist-Deist miydi?

Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal[1] benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür,

(Bu tespit aşağılama değil bilimsel bir tespittir.)

Onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur.

Ha bu arada ifade edeyim   ben kurtuluş savaşımızın Mustafa Kemalin de tam bir nifakla imanlısı göründüğü İslami ruhla kazanıldığına inananlardanım. Ne var ki Mustafa Kemal’in bu uğurda çalıştığını kabul  etmemize bir mani de yoktur. Ama  vatanı tek başına kurtarıp bize hediye ettiği şeklinde safsatalara ve benzerlerine de güler geçerim. Kaldı ki bir insanın vatanı için çalışmış olmasından daha doğal ne olabilir. Kişiyi bu yönüyle öne çıkarmak büyütmek değil küçültmektir.

Üstelik pek çok kurtuluş savaşı kahramanı  yokluk için de can verirken  o ve arkadaşları yaptıklarının karşılığını, yönetimine  el koydukları devletimizden  binlerce defa aldılar. Örneğin Mustafa Kemal  Atatürk,  1938 öncesi fakir ülkemiz açlık ve çıplaklıkla boğuşurken   “..kıyafetlerini günümüzde de modanın önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilen Paris’te ünlü bir terziye ve yine ünlü bir Alman terziye hazırlatmıştır.”

Bakınız: Giyim Kuşamla İlgili Tespitler: Atatürk’ün Giysi Tercihleri Üzerine Bir Değerlendirme Denemesi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tapılır Put Edinilmesi

İslam’da en büyük ve affedilemez günah Allah’a inanırken Ona ait  vasıfların bir kısmını  insanlara/kurumlara-/ilkelere  yamamak ve Onun yasalarını dışlayıp seküler düzenler  edinmektir.

Şu son dönemlerde yazılanları okuyup söylemleri dinleyince merkezinde Atatürk’ün yer aldığı Kemalizm’in tapılır yarı  put haline getirildiğini görüyor,  yalnızca İslam adına değil özgür medeni bir toplum olmasını dilediğim ülkem adına da üzülüyorum.

Biliyorum bilgili ve bilinçli insanlarımız için   manevi bir tehlike yok. Ya nesillerimiz; gençlerimiz ve torunlarımız için. Yapılanların bir kısmı övgü değil tapınma.

Şimdi benim cevabını vermeye çalıştığım  “ Müslüman, Mustafa Kemali Nasıl Anlamalı ı ve Anmalı?”  soru başlıklı bu yazımdan hareketle “Müslümanlar ve  İmam Hatip nesli Atatürk karşıtıdırlar, “ diyecekler olacaktır. Ama bu tespitleri keşke doğru olabilseydi, ama heyhat…

Atatürkçüler müsterih olsunlar, geleceği ve yüceliği yanlış yerde aramaya başlayan Müslümanlar ve İmam Hatip nesli, öteden beri iktidarda  olan Kemalizm’e bilerek veya bilmeyerek   güç katmaya başladılar. İstisnalar elbette vardır.

Hulâsa Müslümanız , ölü veya diri kişileri İslam’a göre anlamalı ve anmalı; yüceliği de Rabbimizin katında görenlerden olmalıyız:

“Çünkü yüreklerine iman akmamış kişiler  iman edenleri bırakır da Kâfirleri egemen tanırlar.   Yoksa yüceliği onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz yücelik/izzet bütünüyle Allah’ındır/Elçisinindir ve müminlerindir.” (Nisa 4/139; Münafikûn 63/ 

[1] Atatürk Soyadı; 24 Kasım 1934 tarihinde Mustafa Kemal’e 2587 Sayılı Kanun ile verilmiştir. Atatürk Soyadının verilmesine ilişkin 2587 Sayılı KEMAL ÖZ ADLI CÜMHUR REİSİMİZE VERİLEN SOY ADI HAKKINDA KANUN 27 Kasım 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Odatv.com 

EKŞİ SÖZLÜK'TE "PUT ADAM"

 






https://eksisozluk.com/put-adam--3557719

50 yıl kadar önce necip fazıl tarafından, kendisinin de iyi görüştüğü atatürk'ün silah arkadaşları ve masasında oturanlar kaynak gösterilerek kaleme alınmış bir kitap.

o dönemde necip fazıl kitabı bastıracak yayınevi bulamamış. son dönemde atatürk düşmanı olarak kendini tanıtıp iyi de prim yapan kadir mısıroğlu, o zamanlar kitabı görmüş ve necip fazıl'a şöyle demiş:

- bunu basamayız üstad. seni de yakarlar beni de yakarlar. üslubundan tanırlar seni.

kitabı ıraklı kürt bir profesör almış ve arap dünyasına götürmüş. arap ülkelerinde peşpeşe bir çok baskı yapmış, arapça yayınlanmış.

senelerdir kitabın türkiye'de sadece efsanesi vardı, kendisi bilinmiyordu. bazıları onu kadir mısıroğlu'nun, bazıları mustafa sabri efendi'nin yazdığını söylüyordu. gerçek yazarından emin olunamıyordu.

bugün put adam'la ilgili efsane sona eriyor. gerçekler ortaya çıkıyor. tabii ki içinde ne olduğunu deli gibi merak ediyoruz. hemen koşup alacağız.

*

kitabı buldum ve okuyorum. çok kapsamlı bir kitap, her konuya değiniyor. özellikle o dönemin cinsel hayatı hakkında anlatılanlardan kanım dondu diyebilirim.

kitapta anlatılan kişinin, gerek kurtuluş savaşı sırasında ve gerek sonrasında sık sık alem yaptığı, yaverlerinden bazılarının kendisine sürekli kadın bulup getirdiği, bir keresinde ankara'dan bir liseden bir öğrenci kızı kaldırıp kapattığı, konya'dan (ünlü) bir tarih öğretmenini kaldırdığı, çevresinde kendisine dalkavukluk yapan bazı kişilerin kendisine karısını sunduğu, bunlardan bazılarının yazar, bazılarının politikacı olduğu, o dönemde ona ve başkalarına karısını sunmaktan çekinmeyen bir çok kişi olduğu, o kişinin yerli ve yabancı bir çok kadını kullanıp attığı, 15-20 günden fazla kimseyi yanında tutmadığı, ama bazılarının kendisine yapıştığı, bunlardan birinin nikah kıydırmayı başarmasına rağmen yola gelmediği, bu yüzden kendisini öldürttüğü, konya'dan gelen tarih öğretmenininse onunla ömür boyu birlikte olmayı başardığı, vs vs neler neler.

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=2

bu kitabı duymuştum ismi arapça er-raculü's-sanem (put adam) olarak verilmiş arap alemine hitaben yazılmış. bunu kadir mısıroğlu'na sorduklarında rıza nur'un hatıratından alınma olduğunu ve hatıratın türkiye'de merak edenler için daha kapsamlı ve doğru bir tercih olacağını söylemişti. lâkin rıza nur'un hatıratı da erişilmesi mümkün olmayan ve pahalı bir eser olduğu için muhtemelen böyle bir hamleyle bu kitabın okuyucu ile buluşması sağlandı.

toplatılmadan alsaydık iyiydi.

*

aşırı özgürlükçü ülkemizde yasaklanmıştır. hitler de yapıyordu yalnızca nazism güzellemesi yapan kitaplar okunabiliyordu ve etrafta diktatör hitlere sempati duyurulan milyonlarca yığın.. size hangi diktatörü hatırlatıyor başka? allah hayırlısıyla dayatmacı düzenden kurtulmayı ve islamlaşmayı nasip etsin.

*

"yayın basın özgürlüğü istiyoruz" diye ağlayan bir grup vardı nerde o grup.

kitap yasaklanıyor, toplamaya da başlarsınız ev ev arayıp. bu neyin korkusu acaba hani özgür yayıncılık.

maskeleriniz düşecek bir gün herşey ortaya dökülecek o arkalarda saklanan gerçekleri tvlerde canlı yayında açıklayan bir lider gelecektir elbet bir gün bu ülkenin tepesine.

ben herşeyin ortaya dökülmesi taraftarıyım eskiden yapılan hatalar da anlatılsın, sonrasında yapılan hatalarda. yeter ki doğrular ortaya dökülsün, o zaman eyvallah demekki biz yanlış biliyormuşuz diyeceğim. işte özgürlük o zaman başlayacak.

*

özgürlükçü maskesi takıp başlık altında kitabı öven yobazların türediği paçavra.
twitter'da yobazın biri de kitabı takipçilerine dağıtıyor. atatürk'e hakaretler içerdiği için mahkeme kararıyla yasaklanan kitabı dağıtarak alenen suç işliyor ve pişkin pişkin özgürlükten bahsediyorlar. yazıklar olsun. (silerse diye ekran görüntüleri alındı)

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=3

archive.org da put adam olarak aratılırsa çıkıyor. bazı akıllılar istediği kadar toplatsın. internet devrinde yaşıyoruz.

kitabı okudum, duyulmadığı şeyler değil. ama kemalizmin hala tabu olduğunu ve tc nin hala 1930da olduğunu gösteriyor.

*

ihvancıların siparişiyle yazılmış karşı devrim kitabıdır. ortadoğu'da atatürk düşmanlığını inşa etmiş kitapların başında gelir.

dönemin vatan haini necip fazıl'ı ve tarih bilincinden yoksun takipçilerini anlamak için içeriği ibretliktir.


ÇAĞDAŞ SİYASETÇİLİK: İRAN'DA HUMEYNİ'Yİ, SUUD'DA KRAL ABDÜLAZİZ'İ, TÜRKİYE'DE ATATÜRK'Ü DİLİNDEN DÜŞÜRMEMEK (BATI'DAN ÖRNEK VEREMİYORUZ, ONLAR ÖLÜLERİNİ TARİHÇİLERE EMANET ETMEYİ ÖĞRENMİŞLER. BATICILIK BİZİM BATICILARA BU NOKTADA BİRAZ BOL GELİYOR. PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.S.'İN TİMSAH ŞEKLİNDE SÖZDE KARİKATÜRÜNÜ YAYINLAYIP HAKARETİN DİBİNİ BULAN CHARLIE HEBDO'CULAR İÇİN ZAMANINDA "HEPİMİZ CHARLIE HEBDO'YUZ" DİYENLERİN, BASIN HÜRRİYETİNDEN SÖZ EDENLERİN HİÇBİRİ ATATÜRK MEVZUBAHİS OLUNCA "ATATÜRK'Ü KORUMA KANUNU DEĞİL, GERÇEKLERİ SÖYLEMEYİ KORUMA KANUNU İSTİYORUZ" DEMİYOR)

 

(Her zaman ve her yerde değilse de Türkiye gibi ülkelerde bazen böyle)

https://t24.com.tr/haber/put-adam-kitabina-sorusturma-dagitim-ve-satisi-yasaklandi,836041


'Put Adam’ kitabına soruşturma; dağıtım ve satışı yasaklandı

Iraklı profesör Muhsin Abdülhamid, kitabın yazarının Necip Fazıl Kısakürek olduğunu iddia etmişti

put adam

22 Ağustos 2019 16:45


Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, içeriğinde Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu gerekçesiyle ‘Put Adam’ isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında soruşturma başlattı. Savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.

İçeriğinde Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu belirlenen "Put Adam" isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan soruşturma başlatıldı.    

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, yazarı belli olmayan "Put Adam" isimli kitapta Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğunu belirledi.    

Savcılık bu kapsamda, kitabı yayınlayan yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan resen soruşturma başlattı.    

Soruşturma kapsamında savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, adı geçen kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.    

Atatürk’e hakaret ve iftiraların yer aldığı roman ilk kez 1972’de Irak’ta yayımlanmış, Necip Fazıl Kısakürek Irak’a giderek roman için Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid ile görüşmüştü.

Iraklı profesör Abdülhamid, Mustafa Armağan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Derin Tarih Dergisi’nde kitap ile ilgili anısı şöyle anlatmıştı:

“1968 yılında merhum mühendis Mehmet Ali Orhan ile İstanbul'a gitmiştim. Ziyaretimiz sırasında Üstad Necip Fazıl ile görüşme şansı bulduk. Bizi Bağlarbaşı'ndaki evinde karşıladı. Hayatından, eserlerinden ve Türkiye'nin dört bir yanında verdiği konferanslardan bahsetti, şiirlerini okudu. Harika bir sohbetti. Sebeb-i ziyaretimiz Orhan'ın ondan Atatürk ile ilgili bir kitap yazmasını isteyecek olmasıydı. Çünkü Arap dünyasının Mustafa Kemal hakkındaki bilgileri oldukça sınırlıydı. Üstad bu teklifi kabul etti. “Ben Türkçe yazarım, sen de Arapçaya tercüme edersin” dedi. Telif ve basım hususunda anlaştık ve bu tarihî ziyareti gerçekleştirmenin verdiği mutlu"lukla yanından ayrıldık. 1968 yılındaki görüşmemizin ardından kitabı bitirene kadar bir daha görüşmedik. Nitekim 1972 yılında bize Bağdat'ı ziyarete geleceğini haber veren bir telgraf yolladı. Onu havaalanında karşıladık, Orhan'ın evinde misafir ettik. Kendi el yazısıyla “Put Adam” adını verdiği kitap yanındaydı. Yaklaşık bir hafta içinde Orhan'la birlikte kitabı gözden geçirdiler. Sonra onu İstanbul'a dönmek üzere havaalanından uğurladık. Necip Fazıl'ın Orhan'a, “Kitaba benim adımı koyma, ‘Yazarı: Bir Türk Subayı' ibaresini kullan” dediğini hatırlıyorum. Mehmet Ali Orhan kitabı Arapçaya tercüme etti. Tabii Necip Fazıl'ın istediği gibi ismini koymadan. Aynı zamanda kitaba tercüman olarak Orhan'ın adı değil de Abdullah Abdurrahman ismi yazıldı.”

BAHÇELİ KADAR YÜZEYSEL BİR DETAY

 



Haberin başlığı şöyle: "Alparslan Kuytul'dan Mahir Ünal'ın görevi bırakmasına dair derin detay".

İlk iki paragrafta ise şu söyleniyor:

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul'un sosyal medya hesabından AKP'li Mahir Ünal'ın görevden ayrılmasıyla ilgili önemli bir paylaşım yapıldı.

Mahir Ünal'ın görevden alınmasının hükümetin üstünde bir olay olduğunu ve devlet müdahalesiyle görevden alındığını belirten Kuytul, sosyal medya hesabından şu ifadelere yer verdi:

Evet, Millî Gazete'nin internet sitesi Kuytul'un sözlerini haber yapmış.

Sözleri şöyle:

"2018'de ilk tutuklandığımda Mahir Ünal benimle ilgili televizyonda konuşurken; 'Alparslan Kuytul'a doğrudan doğruya devlet müdahalesi yapıldı.' demişti. Yani konu hükümeti de aşıyor demek istemişti. Şimdi gördüğüm kadarıyla yine konu hükümeti aştı, Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı."

*

Anlaşılıyor ki Mahir Ünal, "Alparslan'la hükümet olarak biz uğraşmıyoruz, devlet uğraşıyor" demek istiyordu.

Tamam da devlet kim? Ya da ne?

Anayasa'ya bakarsan devletin teşkilatı şu üçlüden (adına kuvvet diyorlar) oluşuyor: Yasama (Türkiye'de TBMM), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler).

Devlet, bunların dışında birşey mi?

Ya da şöyle soralım: Bunları aşan bir "devlet" mi var?

Görünmeyen bir devlet.. Haşa Allahu Teala'ya ait sıfatlarla nitelendirilen görülemez, dokunulamaz, la yüs'el (sorgulanamaz), fakat sizi gören ve size ulaşan, kaderinizi elinde tutan cismânîlikten uzak bir devlet.

Yürütme, yargı, yasama ne peki? Zebellâ gibi bakanlık binaları, tay'lar (Yargıtay margıtay), adı adalet olan saraylar ne?

Onlar devlet değil, onlar "hikmetinden sual olunmaz kadir-i mutlak devlet"in, devletlikten nasipsiz gölgeleri.

*

Türkiye'deki devlet fetişizmi putperestliğin bir türü durumunda.

Mahir Ünal'ın Kuytul'la ilgili sözleri muhtemelen Akparti'yi aklama gayesi taşıyordu; fakat gerçekte hükümetin acziyetinin, acziyeti değilse işbirlikçiliğinin tescili anlamına gelmektedir. 

Hukukî açıdan bakıldığında yasama, yürütme (hükümet) ve yargı dışında bir devlet gücünden söz etmek, anayasal düzeni kabul etmemek ya da yok saymaktır. Başkası değil.

Eğer böyle yasama, yürütme ve yargıdan bağımsız olarak devlet gücünü kullanan bir odak varsa, o, "paralel devlet yapılanması" niteliğini taşıyor demektir.

O, hükümeti aşan "devlet" değildir, hukuk dışı bir çetedir. Bir suç örgütüdür.

Eşkıyalığın katı ve sıvı değil, (görünmeyen) gaz hali demektir.

Varsa eğer böyle bir devlet, onu şımartanlar, yürütme (hükümet), yasama (TBMM) ve yargıdaki "paralel devlet çetesi"yle iltisaklı satılmışlardır.

*

Söz konusu haber şu cümleyle devam ediyor:

Kuytul'un "Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı" şeklindeki değerlendirmesi devlet içindeki derin ilişkilere dikkat çekmek istediği düşünülüyor.

Doğrudan "Biz böyle düşünüyoruz, böyle değerlendiriyoruz" demiyorlar, gazeteci ağzıyla "Düşünülüyor" diyerek topu taca atıyorlar.

Bu üslubun şirret ve azgın versiyonu Odatv adlı kanalizasyonun tekelinde. Kimsenin umurunda olmayan bir konuda bakarsınız ki "Falanın şu sözleri büyük tepki çekti" diye yaygara koparırlar, medyatik olma meraklısı bir iki çenebazı da konuştururlar, böylece "Ey millet ne duruyorsunuz, hemen büyük tepki gösterin!" diye amigoluk yaparlar.

Ancak, bu olayda "devlet içindeki derin ilişkiler"den söz etmek, sığlığı derinlik olarak görmek anlamına gelir.

Olay, Akparti'nin MHP'ye muhtaç olmasından kaynaklanıyor. MHP ise, konjonktürün sunduğu fırsatları değerlendirerek Akparti'ye "kayyumluk" yapma görevinin üzerine atlamış bir düzen/rejim partisi.

*

Habere dönelim.. Devamı şöyle:

Ayrıca Kuytul'un Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi'ndeki tutukluluğu devam ediyor.

Mahir Ünal, AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde katıldığı televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bugün önümüze şapkamızı koyup düşünelim, eğer bugün Türkiye'de işte Adnan Oktar gibi, eğer bugün Türkiye'de devletin doğrudan müdahale etmek durumunda kaldığı Alparslan Kuytul gibi ve bugün eğer Türkiye'de daha büyük oranda devleti ele geçirmek için harekete geçmiş FETÖ gibi yapılar varsa bunun temel sebebi dine ve dindarlara dönük baskıdır."

Türkiye'de Adnan Oktar gibi adamların, gerçek adı Eyyüp Fatih Şağban iken Fatih Nurullah adıyla şeyhlik taslayan soytarıların türemesinin nedeni bu rejim.

Kemalist tarikat şeyhi Haydar Baş'ın şımarık artist oğlu da (görüldüğü kadarıyla) tarikat şeyhi ve aynı zamanda parti başkanı.. Fakat kimse ona "Devleti ele geçirmeye çalışıyor" demiyor. 

Niye?

Cevabı hem Cübbeli'nin sakalı kadar uzun, hem de saçı kadar kısa..

*

İslam hukukunun (Şeriat'in) yürürlükte olduğu bir ülkede bir Adnan Oktar çıkmaz.

Bu rejimde ise "kedicik"leriyle havuz başında poz verir. Bu, onun "anayasal hakkı"dır.

Düzen de bundan memnundur. Çünkü Adnan Hoca, aydınlanmış çağdaş bir hocadır. (Bu noktada insanın aklına Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'nın hatıratındaki havuzlu sahneler geliyor.) Başörtüsü gibi "siyasal simge"lerle rejimi tehdit etmemekte, yanındaki kadınların havuzlu şovlarıyla çağdaşlaşma ve uygarlaşmanın zaferini ilan etmekte ve perçinlemektedir.

Ancak, Mahir Ünal'ın değerlendirmesi tam doğru da değil.

Bir defa, Alparslan Kuytul hareketi bir FETÖ olamaz. 

Olamazdı.

Çünkü devlet tarafından desteklenmiyor olduğu ortada..

Devlet tarafından desteklenmeyen hiçbir cemaat, tekke vs. fazla güçlenemez. 

Ha, bir tarikat mensubu başbakan da, cumhurbaşkanı da olabilir, fakat yine de onun mensup olduğu tarikat devlete hakim hale gelemez.

Bir gruptan üç beş kişinin bürokraside yer tutması da birşey ifade etmez.

Mesela II. Mahmud döneminde Halet Efendi bir dönem bütün gücü elinde toplamıştı, fakat kendisi Mevlevî olmakla birlikte bu, Mevlevî tarikatının devleti ele geçirmesi anlamına gelmiyordu.

Alparslan hiçbir zaman devleti ele geçiremezdi, geçiremez..

Buna gücü ve çapı yetmez.

FETÖ de devlet tarafından desteklenen bir hareket olmasaydı o kadar palazlanamazdı.

Devletin kurumları (daha doğrusu kurumlardaki işbirlikçiler ya da suç ortakları) tarafından desteklenmeyen hiçbir hareket gelişme gösteremez.

Göz yumulması bile yetmez, destek gerekir.

*

İşin komik tarafı başka..

İktidar partisinin grup başkanvekilinin bile "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" olmanın bedelini kısmî "dışlanma" ile ödediği bir Türkiye için "Türkiye yüzyılı" hülyaları kurmak, aç tavuk ve darı hikâyesini akla getiriyor.

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olman için öncelikle dünya kubbesinde yankı yapacak hoş bir sedaya sahip olmalısın, söyleyecek bir sözün, insanlığa sunacağın bir destanın olmalı. 

Hakkı söylemekten acizsen ve batıl karşısında hemen yelkenleri suya indiriyorsan seni kim ne yapsın?!

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovan bir köylülüğün "yüzyıl"ına kim nasıl umut bağlayabilir, bundan kim nasıl heyecan duyabilir?!.

Nasıldı o söz, "Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" müydü, neydi?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...